ARAPNÂME

Ali BADEMCİ

Bir İfade, 68 Kuşağı ve Üç Kahraman

Bu haber 22 Şubat 2017 - 2:59 'de eklendi ve 639 kez görüntülendi.

KAHRAMAN

Bir İfade, 68 Kuşağı ve Üç Kahraman

Ahmet B. KARABACAK

 

Önce şunu söylemek istiyorum: Ben kuşak kelimesini ne konuşurken, ne de yazarken kullanmamaya dikkat ederim. Kuşak benim için bele sarılan bir Türk buluşudur. Bunu kapatalım…

Bu sözü, yani 68 kuşağı sözünü yakın zamanda, son yıllarda yetişen, büyük eserlere imza atan tarih profesörü, Türk Tarih Kurumu eski başkanı, kıymetli ilim adamı ve benim için pek önemli özellik olan tavizsiz bir milliyetçi ve maalesef şimdi bir siyasetçi olan Yusuf Halaçoğlu’ndan duydum. Kendisi o yıllardan beri ülkücü olduğunu söylüyordu; doğrudur. Genç nesil bilmez; belki büyüklerinden dinlemişlerdir: 1965-1980 yılları içinde Türkiye sanki bir iç savaşın içinde idi. Bir tarafta Sovyetler Birliği, Komünist Çin ve Avrupa’nın emperyalist devletlerinin desteklediği Kürtçüler ve onların destekçileri komünistler, diğer tarafta ise vatanlarını ve imanlarını savunmak için ölümü hiçe sayan milliyetçi-ülkücü Türk gençliği vardı. Bu mücadele 1980 yılına kadar sürdü ve Türk gençliği bu hain sürüsünün hevesini kursaklarında bırakarak vatanlarını böldürtmedi ve komünist bir sistem kurulmasını pek çok şehit vererek, pek çok zulüm görerek önledi…

Eski komünistler sanki bir zafer kazanmışlar gibi, “68 kuşağı” diye dernek ve vakıflar kurdular. Bu dernek ve çöreklendikleri gazete köşelerinde şimdi de Türklüğe karşı gösterdikleri melânetlerini ibretle takip ediyoruz. Milliyetçiler ise, her zaman olduğu gibi, görevini yapmış insanlar olarak alkış ve bir menfaat beklemeden köşelerine çekildiler, hiçbir zaman da “ben şöyle mücadele ettim” diye övünmeyi akıllarından geçirmediler. Ama o günleri yaşayanlar bilir ki, hadiselerin içinde olanlar, canları pahasına mücadele edenler birer kahramandı…

Yusuf Halaçoğlu için “maalesef siyasetçi” dememin sebebini açıklamak istiyorum:  İlmini, çalışmalarını bir tarafa bırakarak, belki daha çok hizmet edebilirim düşüncesi ile siyasete giren, fakat bu düşüncelerinde yanıldıklarına inandığım üç önemli ilim adamından bahsedeceğim:

Birincisi Millî Edebiyat akımının öncülerinden, Türk folklorunu dünyaya tanıtan, şair, araştırmacı Fuat Köprülü:  Kendisi Ziya Gökalp ile tanıştıktan sonra, halâ aşılamamış araştırmalar yapmış, büyük eserler vermiştir. Belki benim düşüncem; sanıyorum ki o,vatanıma siyaset yolu ile daha çok hizmet edebilirim düşüncesi ile Menderes, Celâl Bayar, Refik Koraltan ile Türkiye’yi on yıl idare eden Demokrat Parti’nin kurucusu olmuş, iktidar zamanlarında Dış İşleri bakanlığı yapmış, ihtilâl olunca hapsedilmiş( 1960), zulüm görmüştür. Köprülü eğer siyasete girmemiş olsa idi, o verimli çağında daha çok eserler verecek, Türklüğe daha çok hizmet edebilecekti…

İkinci kişi, kendisini çok yakından tanıdığım, büyük saygı duyduğum, devamlı benim yayınevimi ziyaret eden, gençlerle sohbetten büyük zevk alan, bir süre Türk Ocakları genel başkanlığını yapan Prof. Osman Turan’dır. Türk Tarih profesörü, araştırmacısı olan Osman Turan müthiş çalışkan, üretken biri idi. Pek çok kitabı ve araştırması, kaynak olarak genç akademisyenlerin ve tarih meraklılarının başvurduğu eserlerdir. Şimdi birtakım çevrelerin yere göğe sığdıramadığı Süleyman Demirel’in daveti ile, üniversite hocalığını bırakarak Adalet Partisi’ne girmişti. Onunla beraber bu partiye giren pek çok milliyetçi, tabir yerinde ise, kullanıldıktan sonra ihraç edilmişler, onlara bir daha dönüp bakan olmamıştır. Rahmetli Osman Turan’ın üzüntü içinde vefat ettiğini yakından bilenlerdenim…

Sözünü etmek istediğim üçüncü kişi Necmettin Hacıeminoğlu’dur. Genç yaşta profesör olan sevgili dostum, bizim de zorlamamız ile, siyasi yazılar yazmağa, konferanslar vermeğe başladı. Benim de bazılarını bastığım siyasî içerikli kitaplar kaleme aldı. O zaman bizim düşüncelerimizi savunan bir gazetede her gün makaleleri yayınlanmağa başladı. Buna karşı ne yapıldı: Önce çalıştığı üniversiteden kovuldu, sonra hapse atıldı. Uzunca bir zaman öğretmen olan eşinin aylığı ile geçinmek zorunda kaldı. Sıkıntılar içinde hasta oldu, genç denilecek yaşta vefat etti…

Bu üç ilim adamımın ortak özelliği Türk Milliyetçiliği fikrinden kesinlikle taviz vermemeleridir. Osman Turan’ın hapsedildiği Yassıada hapishanesinde, kendisinden saygı bekleyen, gelince ayağa kalkmasını emreden oranın kumandanı albayı tokatladığını, adamın bir daha o terbiyesizliği yapamadığını o günleri yaşayanlar çok iyi bilmektedirler…

Yusuf Halaçoğlu’nu yakından tanımıyorum. İşte yukarıda adlarını verdiğim, elbette daha pek çok olan bu idealistlerin bir devamıdır diye düşünüyorum. “Anadolu’da aşiretler, cemaatler, oymaklar” adlı muazzam araştırması kütüphanemin en önemli eserlerinden biri durumunda. Gazetelerden ve televizyon çalışmalarından konuşmalarını yakından takip ediyorum. O, bir idealistin nasıl olması gerektiğini, konuşmalarıyla milletimize hiç taviz vermeden ulaştırıyor.

Halaçoğlu’nun, kuruluşunda ve gelişmesinde emeğim olan Milliyetçi Hareket Partisi’nden milletvekili olmasına samimiyetle sevinmiştim. Parti, onun gibiler sayesinde yönünü daha berrak görebilir, hareketimizi daha açık bir şekilde savunur düşüncesindeydim.

Hiç ısınamadığım siyasetin pis kurallarının onun üzerinde de uygulandığını görünce yukarıda isimlerini verdiğim büyük Türk âlimleri gözümün önüne geldi. Parti yetkilileri kendilerince, konuşmaları beğenilmediği için Yusuf Halaçoğlu’nu ihraç etmek için, birkaç arkadaşı ile beraber disiplin kuruluna (o ne ise) vermişler…

M.H.P. Türk milliyetçilerinin evidir. Kimse bir milliyetçiyi evinden atmak hakkına sahip değildir. Belki hukukî olarak böyle saçma bir uygulamayı yapanlar olur. Ama kimse gönül bağını koparıp atamaz. M.H.P. çok zor kuruldu. Çok emek harcandı. Genç çocuklar, hayatı yaşamadan toprağa düştü. Pek çok aile perişan oldu. Bu hareketi miras yedi gibi kullanmağa, sağa sola çekmeğe kimsenin hakkı yoktur…

 

***

          Yusuf Halaçoğlu’nun deyimiyle söyleyeyim: 68 kuşağının yakından tanıdığım, şimdiye kadar hiç taviz vermeyen, bugünkü şartlarda dahi mücadelelerine ara vermeden devam eden üç kahramandan bahsedeceğim. Önce o kargaşa ortamına nasıl gelindi kısaca bahsetmek istiyorum:

Bilindiği gibi ikinci dünya savaşından sonra galip ülkeler dünya ülkelerini nüfus alanı olarak paylaşmışlardı. Türkiye bu paylaşımda, savaşta tarafsız kaldığı için ortada duruyordu. Rusya’nın yüz yıllardır sıcak denizlere inme hedeflerinden biri olan Türkiye savaş sonrası kurulan ve komünizmin tehditlerini önlemek isteyen, ABD’nin liderliğini yaptığı NATO’ya girerek tercihini yaptı. Fakat komünist hareketlerin lideri olan Rusya bunu hiçbir zaman kabullenmedi ve Türkiye’yi komünistleştirmek için, içerideki adamları vasıtası ile devamlı huzursuzluklar çıkardı. Basına el attı, finansmanını sağladığı partiler, dernekler kurdurdu. Parçalanmış Almanya’nın kendisine düşen kısmında Türkçe yayın yapan bir radyo istasyonu kurarak 24 saat adamlarına talimatlar gönderdi, propaganda yaptı. Sanat ve kültür adamlarımızı yoğun propaganda ile komünist rejime angaje etmeğe çalıştı; bunda büyük çapta başarı kazandı. Şimdi halâ bazılarının büyük şair, büyük mütefekkir diye insanlarımıza yutturmağa çalıştığı, vatana ihanetten hapiste yatarken yandaşları tarafından kaçırılan ve bir gemi ile Rusya’ya sığınıp onların hizmetine giren Nazım Hikmet orada yıllarca Türkiye ve Türklüğe hakaretler etti. (Nazım Hikmet’le ilgili bir hatıramı anlatmak istiyorum: Genç yıllarımızda elbette biz de bir takım propagandaların etkisi altına giriyorduk. Edebiyat ilgi alanım olduğu için bu şairi merak ediyordum. Kitaplarının basılması yasaklandığı için okumak ve öğrenmek imkânım da yoktu. Bir gün, büyük bir kitap arşivi olan Muhittin Nalbantoğlu’nun evine gitmiştik. Konu Nazım Hikmet’ten açıldı. Nalbantoğlu, bu adamın daha önce basılmış olan beş adet kitabını çıkardı ve okumak üzere bana verdi. Okudum ve şişirilmiş bir yalancı şöhret olduğunu gördüm. Nazım Hikmet Moskova’da ölünce, o yıllarda sahipliğini yaptığım edebiyat ve sanat dergisi Zeren’de bunu çok ağır bir dille yazdım. Aradan Yıllar geçti. Bir balon olan komünizm safsatası, hem de kendi elleriyle yıkıldı, gitti. Komünistlerin işgali altında olan Bulgaristan da bu belâdan kurtuldu.  Dört arkadaş, biraz da merakla bir aylığına vize alarak bu ülkeye gittik. Orada tanıştığımız, kendisi mimar olan Aynur isimli Türk bayanın evine misafir olduk. Ev sahibi bayanın büyükçe bir kütüphanesi vardı. Orada beş ciltlik, Türkçe yazılmış, oradaki Türklere komünizmi benimsetmek için hazırlanmış, sayfalar içine serpiştirilmiş Lenin ve Stalin’in de konuşma ve yazıları olan kitapları gördük. Fransa’da okumuş, Sorbonne üniversitesinde eğitim görmüş ve oradan mezun olmuş, yıllarca yurt dışında yaşamış Orhan Atahan isimli arkadaşım bu kitabı okumak için ev sahibimizden istedi. Ben, okumağa değmeyeceğini, boşa zaman harcayacağını söyledim. Fakat o aldı ve pek kalın olan bu propaganda kitabını okudu. Bitirdikten sonra “sen haklı imişsin, bu adamı çok şişirmişler” dedi. Nazım Hikmet’i Bulgaristan’daki soydaşlarımız o konuşmaları sırasında dövmüşler, kolunu kırmışlardı. Bu şişirilmiş şöhret halâ pazarlanıp duruyor.)

1968 neslinin yaşadığı yıllarda sadece Rusya değil, komünist Çin de devrede idi. Şimdi ne hikmetse, milli bir duruş sergilediği görülen, bir türlü hakkında yorum yapamadığım Doğu Perinçek, Çin emperyalistlerinin ve o arada sözde komünist, aslında Kürtçü Abdullah Öcalan’ın savunucuları arasında idi. O yıllarda neşrettiği Aydınlık isimli gazetede hem Kürtçü komünistlerin yandaşlığını yapıyor, hem de ülkücülere faşistler diyerek komünist militanlara, milliyetçilerin adreslerini vererek hedef gösteriyordu. Dergisinde, disiplinsizlikten askeri okuldan atılan, bir süre benim yanıma gelip giden bir gencin ağzından, benimle ilgili on beş gün yayın yaptı ve hedef gösterdi. Milliyetçi bir ağabeyimiz olan, bir karşılık beklemeden davalarımıza giren rahmetli Abdullah Mazhar Baytaz’ın adresini yayınladı. Bu yayından sonra Mazhar ağabeyin yazıhanesi kurşunlandı.

Emperyalistlerin desteklediği bazısı inanmış, bazısı gafil kişiler 1980 hükümet darbesine kadar, devleti idare edenlerin de basiretsizliği sebebi ile bütün Türkiye’ de, özellikle okullarda terör estirmeğe başladılar. Üniversitelerde okuyan milliyetçi, ya da hiçbir ideolojiden haberdar olmayan gençleri okullardan atmağa, karşı çıkanları öldürmeğe başladılar. O yıllarda şehit edilen ülkücü sayısı, dile kolay, beş binden fazladır…

Tarihimiz göstermiştir ki, Türk milleti her zor duruma düştüğü zaman mutlaka bir kurtarıcı ortaya çıkmıştır. O karanlık günlerde Alparslan Türkeş Türk milletine öncü olmuş, toplumun her safhasını olduğu gibi, gençliği de Ülkü Ocakları, Genç Ülkücüler Teşkilâtı bünyelerinde derleyip toplamıştı. Bu gençler komünist ve Kürtçülerle kıyasıya bir mücadeleye girdiler ve Türkiye’yi kızıl emperyalistlerin tasallutundan kurtardılar… Bu mücadelenin öncülerinden, kahramanlarından olan, yakından tanıdığım o günün gençlerinde üçünü yazmak istiyorum:

 

HALİL İBRAHİM KÖSEOĞULLARI

          Halil ile, o daha lise ikinci sınıfta iken tanıştık. O sıralarsa Genç Ülkücüler  Teşkilâtı’nda olan Yaşar Okuyan (Sonraki yıllarda milletvekili ve bakan)ile aynı sınıfta imişler. Benim yanıma onunla beraber geldiler. Kilis’ten ailesi ve üç kardeşi ile İstanbul’a göçen bir ailenin çocuğu idi. Sonraki yıllarda aileyi; babasını, çok dirayetli bir kadın olan annesini ve diğer kardeşlerini tanıdım. Hepsi birbirinden değerli bu aile vatanlarına ve dinlerine sımsıkı sarılmış kişilerdi. Çocukların en büyüğü olan Halil liseyi başarı ile bitirdikten sonra, komünistlerin ve Kürtçülerin karargâhı olan İstanbul fen fakültesini kazandı.  O karışık yıllarda birden kendini o fakültenin ülkü ocağı liderliğinde buldu. Hem mücadelesini yaptı, hem de okulunu bitirdi. Bu arada tutuklandığı da oldu, sıkıntılar çekti. Fakat inancından bir adım dahi geri çekilmedi. Askerliğinde de sıkıntılar oldu, yedek subay olarak gittiği vatan vazifesinde sakıncalı olarak görev yaptı. Bu sıkıntılı günlerden sonra önce Malatya’da, sonra başka illerde fen hocası olarak çalıştı. Aile İstanbul’da olduğu için her gelişte eğittiği, millî düşünceyi benimsettiği öğrencilerini de bizim yanımıza getirir, bizlerle tanıştırırdı. Halil’in en büyük özelliklerinden biri de çok kitap okuması idi. Ben onu elinde kitap olmadan geldiği bir günü hatırlamam.

Yarım asırdan beri bir kardeş ağabey ilişkisi içinde olduğumuz Halil İbrahim’i  ben her zaman genç kardeşlerime örnek olarak göstermişimdir. İyi bir eş ve üç çocuğuna örnek bir baba olan Halil İbrahim Köseoğulları’na hayırlı ve uzun ömürler diliyorum.

SAFTER TANIK

                         Gene o yıllarda tanıdığım Safter Tanık, daha çocukluğunda, komünist rejimden, Makedonya’dan ailesi ile beraber Türkiye’ye gelmişler, İstanbul’a yerleşmişler. Sözde komünizmin yasak olduğu, büyük ümitlerle her şeylerini bırakarak geldikleri Türkiye’de gördüklerine inanamamışlar, şaşkına dönmüşler. Vatanlarını bırakarak gelen Bulgaristanlılar, Türkistanlılar hep bu hayal kırıklığını yaşamışlardır. Safter lise bitince başarı ile İstanbul Üniversitesi İşletme fakültesine girmiş. Biz o yıllarda tanıştık. Hemen her gün yanıma gelir, onunla okuldaki sıkıntıları konuşurduk. Onun ikinci okulu da sanki Ülkü Ocakları idi. Ben onun üniversitede kalacağını, bir ilim adamı olarak öğrenciler yetiştireceğini düşünürdüm. Fakat okul, bizim arzu ettiğimiz okul değildi. Hocalar dahi kimisi korkarak, kimisi sol ideolojilere saplanarak, ilim yapmak değil, militanlık yapıyorlardı. O hengâmede Safter okulu bitirdi, yedek subay olarak Adana’ya gitti. Orada da karşısına gene komünist Kürtçüler çıktı. Safter’in Adana’daki mücadeleleri bir ülkücünün nasıl olması gerektiğini gösteren güzel örneklerdendir.

Safter Tanık’ı askerlikten sonra önce lise hocası, daha sonra başarılı bir bankacı olarak gördük. Çalıştığı bankalarda hep en üst makamlarda bulundu ve emekli oldu.

Safter, tanıdığım günlerden beri Ülkü Ocakları’dan ve M.H.P.’den hiç kopmadı. Müthiş bir kültür birikimi olan bu dostum tecrübelerini ve bilgisini genç nesillere aktarmak, siyasilere yol göstermek için yazılar yazıyor, yeni ufuklar açmağa çalışıyor. Ülkücü Kadro sitesinde yazılarını zevkle ve ibretle okuduğumuz bu taviz kabul etmez kardeşime verimli ve uzun ömürler diliyorum.

HAYRETTİN NEŞELİ

       Hataylı olan Hayrettin Neşeli, ele avuca sığmaz, hareketli, soyadı gibi neşeli biridir. İstanbul Hukuk Fakültesi’ne girdiği zaman, bu fakülte anarşinin, terörizmin bir merkezi idi. Banka soyan, Amerikan elçisini kaçırıp öldüren, sonra dağa çıkıp askerlerle çatışarak yakalanan ve idam edilen, eski komünistlerin halâ ah-vah ettikleri Deniz Gezmiş ve yandaşları bu okulu merkez yapmak istiyorlardı. Defalarca okulu işgal ettiler. Kendileri gibi düşünmeyenleri dövdüler, sınıflardan attılar. Hayrettin Neşeli pek çok arkadaşı ile bunlarla mücadele etmeğe başladı. Ülkücüler dayanışma içinde, kavga, dövüşle okumağa çalışıyorlardı. Hatırlıyorum; okul bittikten sonra memleketi Gaziantep’de Kürtçüler tarafından şehit edilen Mehmet Çapar arkadaşları Mehmet Çakırca, Sevim Özer, Turan Türkdoğru, Erkan Levent, Ömer Pulatoğlu, Ayten Akgün, Mebrure Taşkın, Muzaffer… Tarık Erkek … Zor günlerde İstanbul Ülkü Ocakları başkanlığı yapan, sonraki yıllarda M.H.P. milletvekili olan ve genç yaşta vefat eden Mehmet Gül… Bu isimler sadece bir an aklıma gelen hukuk fakülteliler. İstanbul’da sadece hukuk fakültesi yoktu elbette… Askeri okullar dâhil, her okulda kardeşlerimiz vardı. Şu anda da eski günleri unutmayıp, zaman zaman beni arayan, ziyaretime gelen can dostlarım pek çok ülkücü genç hem mücadele ettiler, hem de okullarını başarı ile bitirdiler.

Hayrettin, memleketi Hatay’a gidince orada yazıhane açarak avukatlığa başlamış. Cazibe merkezli birisi olması sebebi ile kendisini M.H.P. İl başkanlığına seçmişler. Orada yıllarca gençleri yetiştirerek hizmet etmiş. Bir gazetede okudum; gazeteye yazı yazan bir genç “ Hayrettin ağabey bizi şöyle yetiştirdi” diye saygıyla söz ediyordu. Ağabeylik belli ki bizden ona geçmişti, bu bizim için büyük sevinç kaynağıdır.

       Bir gün İzmirli bir tanıdığım sabun yapmak için, İstanbul’da defne çekirdeği yağı satılıp satılmadığını sordu. Ben Hatay’da olduğunu biliyordum. Hayrettin’e telefon ettim, ilgilenip ilgilenemeyeceğini sordum. Bir-iki gün içinde isteneni buldu ve gönderdi. Ben de onları İzmir’e gönderdim. Hayrettin, parası gelir mi diye düşünmeden bana, istenen o büyük miktardaki yağı göndermişti. İşte ülkücüler arasında o zaman böyle birbirlerine güven vardı. Hayrettin’in nasıl vefakâr biri olduğunu anlatmak istiyorum. 1973 seçimlerinde milletvekili adayı  olduğum Kastamonu’da rakip partiler birleşerek bana bir komplo kurmuşlar, iki günde 28 yalancı şahit bularak, kendi kontrollerinde olan savcı ve hakimlere beni tevkif ettirip cezaevine attırmışlardı. Hayrettin bunu duyar duymaz, kimseye danışmadan Hatay’dan kalkıp Kastamonu’ya gelmiş ve bir ay köy köy gezerek parti çalışması yapmış. Bana bunu yıllar sonra söyledi…

Bir süre önce telefon etti. Konuşması ağırlaşmıştı. “Ağabey, biraz hastayım, İstanbul’a geleceğim, sana da uğrayacağım” dedi. Halil ile beraber geldiler. Türkiye’nin sıkıntısı onu oldukça sarsmıştı. Bir süre sonra, bu kere hanımı ile geldiler, iyileşmiş, eski Hayrettin olmuştu. Çocuklarını okutmuş, evlendirmiş, onları birer milliyetçi olarak yetiştirmiş. Şimdi halâ davasından taviz vermeden inandığı yolda yürüyor. Sevgili Hayrettin, yolun ve bahtın açık olsun. Sen benim gözümde her zaman bir kahramandın…

***

           1980 hükümet darbesinden sonra, pek çok milliyetçi ile beraber benim için de yakalama talimatı verilmişti. Bir süre milliyetçilerin arasında gezinen bir profesöre infaz savcısı beni ve adresimi savcı sormuş. O, adresimi verdikten sonra “küstahın biridir, ülkücülere ağabeylik yapar” demiş. Ben bunu mahkeme zabıtlarında okudum ve daha teferruatlı olarak, ismini de vererek “Üç Hilâlin Hikâyesi” adlı kitabımda yazdım. Onun ve onun gibilerin anlayamadığı şuydu: İşte ben, yukarıda pek azının ismini yazdığım, onlar gibi kahramanlara ağabeylik yaptım.

Ahmet B.KARABACAK
Ahmet B.KARABACAKosmanbkarabacak@gmail.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Comments