ESKİ İKİ KAHRAMAN

Bu haber 01 Mart 2018 - 15:12 'de eklendi ve 359 kez görüntülendi.

Ahmet B. Karabacak

 

ESKİ İKİ KAHRAMAN

Ali Osman Efendi – Abdülkadir Efendi

Son hadiselerde milletimiz şehitler veriyor, gaziler hastanelere getiriliyor. Türklük, her zaman olduğu gibi sonu belli olmayan bir mücadelenin içinde…
Gene, son günlerde devletimiz halkımızın soy kütüklerine ulaşması için, pek de yeterli olmayan bir çalışma başlattı. Hayırlı bir çalışmadır.
Bu iki olay yan yana gelince elbet çoğunluk soyunu ve soyunda kahramanlar mı, yoksa hainler mi var diye merakla internet denen malûm araca hücum etti. Bu arada elbette etnik kimliğinden şüphe edenlerin meraklarını da unutmamamız lâzım.
Ben de seceremi oldukça bildiğim halde, araştırma bilmediğim yerlere kadar uzanır mı diye merak ettim; pek faydası olmadı. Hemen hepsi bildiğim bilgilerdi. Fakat orada isimlerini gördüğüm babamın ve annemin şehit babalarını, yani iki dedemin adını görünce duygulandım ve bildiklerimden bazılarını yazmak istedim:

İşte iki şehit dedemden birincisi:
(1)
KARABACAKLARIN ALİ OSMAN EFENDİ

Önce Karabacak sülalesinden başlamalıyım. Bunlardan bir kısmı büyüklerimizden dinlediklerimiz, bir kısmı ise vesikalı bilgiler:
Bilgilerden en önemli kaynak Ali Osman Efendi’nin kardeşi medrese mezunu, yabancı dil olarak Arapça bilen ve meşhur kanal harekâtında İngiliz’lere esir düşerek önce Yunanistan’a, sonra Mısır, en sonunda da Hindistan’a gönderilen, yıllar sonra bırakılan, medrese hocalığı yapan Hacı İsmail Büyükkarabacak, yani babamın öz amcası…(İsmail amcam epey uzun yaşadı. Bir ara gözlerindeki kataraktı aldırmak için İstanbul’a, bizim yanımıza geldi. Kendisi kitaba meraklı idi. Benim kitaplığımı görünce “Bizim aile seceremiz var, onu sana vermek istiyorum, Tosya’ya gelince hatırlat” dedi. Çok genç yaştaydım, fazla üzerinde durmadım. Vefatından seneler sonra, sözleri aklıma geldi, kitaplarının arasında ve evraklarının içinde aradım, fakat bulamadım. Başka bir yerde kitaplarını ve evraklarını koyduğu bir sandıktan söz ettiler, fakat ona da ulaşamadım. İstanbul ve Tosya’da uzun sohbetlerimiz oldu. Hem ailem hakkında, hem de girdiği savaşlarla ilgili bilgiler edindim. Keşke imkân olsa da bunları uzun uzun yazabilsek.)

Tosya ilçesi ve köyleri 24 Türk boyundan 23’ünü bünyesinde barındıran bir yerleşim yeri. Ben bunu bilmiyordum. Aynı han içinde ofisimiz olan bir kültür ve ideal adamı, aynı zamanda avukat olan rahmetli Ergun Göze Bey dostum söyledi. Şunu ekledi: “Türkiye’de sizin ilçe gibi bir ilçe daha var.” İsmini söyledi ama ben şu an hatırlamıyorum. Ben bu ifadenin köyleri gezerken ve köy isimlerini görünce doğruluğuna inandım.

Ailenin, sadece bizim ailenin değil, bütün Tosya oymaklarının büyük ihtimalle Anadolu Selçuklu Devleti zamanında bu bölgeye iskân edildiği anlaşılıyor. Bu konuyu derinliğine araştıramadım. Bilindiği gibi Anadolu Türkmen aşiretleri çoğunlukla tarımla uğraşır, devlet sıkıntıya düşünce hemen askere alınıp, cephelere gönderilirlerdi. Böyle bir savaşta ceddimizden Hasan efendi büyük yararlılık göstermiş. Rivayete göre zamanın padişahının veya ordu komutanının dikkatini çekerek giydiği siyah, toz girmemesi için paçaları dar, tiftikten dokunmuş bir “külot pantolon” sebebiyle “Şu karabacaklı kim?” diye sormuşlar. (Böyle bir pantolonu, çocukluğumdan hatırlıyorum, elli altmış yıl öncesine kadar giyerlerdi. Karabacak sözü önce lâkabımız olmuş, medeni kanunla beraber de soyadımız.) Bu savaştaki başarısı sebebi ile Tosya’nın güney tarafında bulunan bakımsız, fundalık geniş araziyi ailesi ile işletmek, gelirinin bir kısmı ile savaş zamanlarında belli bir miktar askeri donatarak savaş meydanına getirmek şartı ile Tımar olarak vermişler. Tımarlı sipahiler, Osmanlı ekonomisinin ve asker donanımının önemli bir parçası idi. Toprak, tapu olarak verilmez, emanet olarak verilirdi. Devamlı teftiş edilir, gerekli verim sağlanamazsa üç yıl sonunda geri alınır ve başkasına verilirdi. Hasan efendi ve ailesi toprağa gereği gibi bakmışlar ki, Osmanlı devletinin son zamanlarına ya da Tanzimat’a kadar oraları idare etmişler, her savaşa asker götürmüşler. Hasan Efendi suyu olmayan bu geniş toprak parçasına kilometrelerce uzaktan, dağdan yol açarak su getirmiş.” Hasan Arkı” adıyla anılan bu su yolu halen dört yüz civarında bağ ve bahçenin sulanmasına vesile oluyor.

Türk tarihi sanki bir savaşlar tarihidir. Osmanlı devleti büyürken ve küçülürken Anadolu Türkmenleri hep ön safta savaşmışlardır. Dedelerim de bundan elbette nasibini bol bol almış, pek çoğu serhat boylarında şehit olmuş, oralarda kalmışlardır. Tosya’da vefat edenleri eski mezarlıktan, asri mezarlığa ben taşıttım. Tosya’da vefat eden dedelerimden birinin taşındaki kitabeyi, çok yıprandığı için okuyamadım…

Eski mezarlıkta (Mezarlar bozularak üzerlerine evler yapıldı) pek çok kadın mezarımız varmış. Fakat erkek mezarı yok denecek kadar azdı. Sefere gidenlerin pek çoğu şehit oldukları için oralarda kalmışlar…

Çok yaşlı vefat eden, eski yazımızı ve Osmanlıcayı okumayı bilen, çevredeki kadınlara eski yazımızla yazılmış kitaplar okuyup ders almalarını öğütleyen babaannem Hacı Şerife Hanım anlattı; İsmail amcam teyit etti:
Bir savaşa, asker tertipleyip giderken, askerin başındaki o günkü dedemiz, “heybeye” koyduğu altınlar askerin masrafına belki yetmez diye, hanımının kolundaki “Hasır” bileziği de istemiş. Sonra Tuna nehri yakınlarında şehit olmuş. O bileziği geri gelebilen askerler getirmiş ve aileye teslim etmişler. Ben bu bileziği, gene aileden olan Hafız dayımızda gördüm. Antika diye muhafaza ediyordu. Altın kısmı beze dikilmiş, günün modasına göre yapılmış bir bilezikti.

Karabacakların Ali Osman efendi, yani dedem zamanı gelince askere alınmış ve İstanbul’a gönderilmiş. O zamanki kanuna göre mecburi askerlik süresi yedi yıl imiş. Her halde kendisini sevdirmiş ve güven sağlamış ki zamanın yetkilileri tarafından Osmanlı sarayına kayıkçı olarak alınmış. Bekâr ve rahatı yerinde olduğundan buradan ayrılıp Tosya’ya gitmek istememiş. Fakat babası Hüseyin efendi, küçük oğlu medrese tahsili yaptığı, arazilerin bakımını ve çalışanlarla kendisi uğraşamadığı için epey zorlayarak onu memlekete döndürmüşler. Tosya’ya gelince, belki yeniden gider diye, hemen evlendirmişler. Fakat daha evliliğinin birinci yılı dolmadan seferberlik ilân edilmiş ve yeniden askere alınmış.

Balkan bozgununu yaşamış. Tekrar gelmiş. İki üç yıl geçmeden İngilizlerin Çanakkale’ye yüklenmeleri üzerine yeniden askere alınarak cepheye gönderilmiş. Babaannem anlatırdı: Kısa evlilik sürecinde onu yedi defa askere hazırladım, derdi. Gitmediği cephe kalmamış sanki. Son olarak Ruslara karşı yapılan Kafkas savaşına göndermişler. Son gidişi, şahadeti de zaten orada…

Kafkas muharebesine Tosya’dan beraber gidip, sağ olarak dönebilen bir arkadaşı ailemizin büyüklerine anlatmış: “Bizim ordu bozuldu. (Mehmet Arif Bey’in “Başımıza Gelenler” adlı hatıralarında bu bozgun ve sebepleri anlatılır.) Asker pek muntazam olmayan bir şekilde geri çekiliyordu. Ormanlık bir alanda Ali Osman Efendi’yi gördüm. Oturarak bir ağaca yaslanmış, tüfeği bacaklarının arasında, çarıkları parçalanmış, yorgun bir şekilde bekliyordu. Ona tahsis edilmiş atı başıboş bir şekilde otluyordu. Kendisine; “Kalk, gâvur geliyor, gidelim” dedim. “Ben kaçmayacağım” dedi. Oradan ayrıldım, gerisini bilmiyorum.”
Zaten sonradan askerlik şubesine gelen bilgide “Van ile Muş arasında, düşmanla ileri-geri müsademede hayatı-mematı meçhul diye haber gelmiş ve şehitliği tescil edilmiş.

Babam anlattı: Herhalde Balkan Savaşı’ndan sonra, (çünkü tarih onu gösteriyor) Kastamonu’dan Tosya askerlik şubesine haber gelmiş. Evdekilere haber ulaştırmışlar: Babamı hasta olduğundan, bakımı için Tosya’ya gönderiyorlarmış. Kastamonu-Tosya arası yaklaşık 70 kilometre. Yani yürüyerek veya bir hayvana binerek ancak iki günde gelinebiliyor. Biz dedemle iki gün sonunda, dedemi bir eşeğe bindirerek karşılamağa gittik. O zamanlar on yaşlarımda idim. Kastamonu yolunda epey gittikten sonra karşıdan bir eşeğe bindirilmiş, yanında kimse olmayan, düşmemek için öne doğru iyice eğilmiş birini gördük. Yaklaşınca ben babam olduğunu anladım. Dedeme “bu babam” dedim. Dedem: “Oğlum o ufacık birisi, baban iri yarı adamdır.” Diye geçmek istedi. Babam sesimizi duyunca başını kaldırıp “baba benim” dedi. Sonra yavaş yavaş eve geldik… Babamın bu anlattıklarının gerisini babaannemden dinledim:
“Bahçe kapısından içeri girdiklerinde onu tanıyamadım. Zayıflıktan sanki yarısı kadar kalmıştı. Üzerindeki asker elbisesinin her yanı kurumuş insan kanıyla simsiyahtı. Belki milyonlarca bit dikiş aralarını doldurmuştu. Kendisini bahçede soyduk, elbiseleri orada yaktık. Bir taşın üzerine oturtarak onu bahçede biz yıkadık. Kendisinin yıkanacak gücü yoktu. Hasta değildi; ama açlık ve bakımsızlıktan bir deri bir kemik kalmıştı. Bir yıl çok güzel bakım yaptık. Gündüz yediklerinin dışında, geceleri kalkar, utanarak sessizce, bize belli etmemeğe çalışarak daha önce hazırladığımız besleyici ve güçlendirici yemeklerden yerdi. Biz görmezden gelirdik. Aradan bir yıl geçti-geçmedi askerlik şubesinden çağırdılar. Orada şube reisi kendisini görünce “ Maşallah Ali Osman Efendi çok iyisin. Daha on yıl askerlik yaparsın” demiş. Buna çok sevinmiş. Şöyle dedi bana: ”Eğer işe yaramazsın deselerdi orada ölürdüm.”
Sonra gene askere… Bu kere Çanakkale’ye.

Gene Babaannemin anlattığı, dedemden dinlediği bir olayı yazarak dedem şehit Ali Osman Efendi konusunu sonlandırmak istiyorum: “Düşman denizden, gemilerden üzerimize bomba atıyor, biz siperlerde çıkartma olursa önlemek için bekliyoruz. Bizim toplar da patlıyor ama, gemiler uzakta olduğu için bir faydası olmuyor. Sıcak bir günde bir katıra yüklediği suyu askere getiren, onların mataralarının dolmasını sağlayan bir asker yakınımızda durdu. Siperdekiler, su almak için koştular, sucunun etrafında toplandılar. Ben, kalabalık olduğu için yerimden ayrılmadım. O sırada gemiden atılan bir bomba o kalabalığın tam ortasına düştü. Su kaplarını taşıyan katır sanki ikiye ayrıldı. Toplanan askerlerin hemen hepsi şehit oldu. O anda bir mucize gerçekleşti. Bombanın düştüğü yerden bir su fışkırdı. Savaş sonuna kadar asker oradan su içti…

________
Devletin soy kütüğüne göre Ali Osman Efendi (O1/07/1876) da doğmuş, (16/11/1916) da şehit olmuş. Yani yirmi küsur yıl savaş meydanlarına gitmiş-gelmiş, 40 yaşında şehit olmuş.

Milletimiz, Vatan tehlikeye girince kadın-erkek, genç-yaşlı demeden asırlarca cephelere koşmuştur. Bilindiği gibi, Birinci Dünya Savaşı’nda seferberlikte askere alınma yaşı 15 idi. Bitiş tarihi ise galiba şehit olana kadar.

Bir ibret: Uzun süre çok geniş arazileri idare eden aile elbette ekonomik olarak güçlenmiş ve bölgenin varlıklıları arasına girmiş. Fakat hiç biri vatan savunması konu olunca, şimdi bazılarının yaptığı gibi, sahte raporlar alıp asker kaçağı damgası yememişler.

Ahmet B.KARABACAK
Ahmet B.KARABACAKosmanbkarabacak@gmail.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Comments