BİRİNCİ CİHAN HARBİ NEDİR?

Bu haber 08 Mayıs 2018 - 22:55 'de eklendi ve 402 kez görüntülendi.

Vatan aşkı bizi yakıyorsa hem sılamız hem de gayya kuyumuz olduğu için yakıyordur. Bizim vatanımız bütün dünyadır. Anadolu merkez üssümüzdür, Türkistan anayurdumuzdur, Balkanlar yitik topraklarımızdır.

Metin SAVAŞ

 

 

Birinci Cihan Harbi tek kelimeyle yıkımdır. Klasik İmparatorluklar çağının yıkımıdır. Osmanlı Devleti’nin yıkımıdır. Türklüğün ıstırapları Birinci Dünya Savaşı’nda had safhaya ulaşmıştır. Kaosun sahnesidir. Kan, gözyaşı, ölüm, parçalanmış uzuvlar, açlık, sefalet, salgın hastalıklar, tabii ki kahramanlık ve ailelerin ve ailelerle birlikte vatanların parçalanmışlığının sahnesidir. Polonya’nın eski vilayeti Galiçya’dan tutunuz da Osmanlı vilayeti Yemen’e kadar uzanan bir coğrafyada Türk ordusunun savaştığı, ama ne yazık ki mağlûp olduğu bir sahnede iblis kol gezmiştir. Buradaki iblis şu bildiğimiz beşerî şeytandır. İnsanlığın ifriti aslında kendisidir. İnsanlığın Azrail’i de yine kendisidir. Pek çok kavim Birinci Dünya Savaşı’nda fevkalade kayıp vermiştir. Bu büyük savaşta insanlıkla beraber kültürler de hafızalardan silinmeyecek olan darbelere maruz kalmıştır. Kayba uğramamış aile bulamıyoruz. Şu an okumakta olduğunuz bu yazının içeriği nasıl olsun diye düşünceli bir şekilde sokakta yürürken bir vatandaşla karşılaştım, ortak tanıdıklarımız varmış, bir kahvehaneye girip çay içtik ve sohbetimiz eski zamanlara taşınınca o vatandaş bana dedi ki: “Dedemler beş kardeş imiş, sadece dedemin soyu devam ediyor, çünkü dedemin dört kardeşi Çanakkale’de şehit düşmüş.”

Annem de yeri geldikçe hiç tanımadığı büyük dayısından söz eder. Bizim artık adını bile unuttuğumuz o büyük dayımız fidan gibi bir delikanlıyken Yemen cephesine gönderilmiş ve bir daha geri dönmemiş. Böylesi acı hatıralar hangi ailede yoktur ki? Tarık Buğra’nın Çolak Salih’i sağ kolunu nerede bıraktı? Yarım kalmış aşkların travmasını hangi ilâç, hangi hekim tedavi edebilecektir? Yıllarca cephelerde savaştıktan sonra köyünüze dönüyorsunuz ve hayat arkadaşınızı bir başka erkeğin karısı olarak buluyorsunuz. Çünkü sizden artık ümit kesilmiştir. Siz artık ölüsünüz. Karınız artık eski karınızdır ve dulluğundan ötürü bir başkasıyla evlendirilmiştir. Çanakkale kahramanı Koca Seyit’in torunu bizzat bana anlatmıştı. Koca Seyit köyüne dönüp de evinin kapısını tıklattığında öz kızı, babası olan Koca Seyit’i eşikte görünce içerideki annesine şöyle sesleniyor: “Sakallı bir adam geldi anne!”

Siz artık küçük kızınızın nazarında baba değil de sakallı, yabani ve ürkütücü bir adamsınızdır. Herhangi bir kimse! Kimliksiz, perişan, aç ve beş parasız. Birinci Dünya Savaşı sırasında cepheden firar eden korkak bir asker de köyüne kaçıyor, gece vakti evinin kapısını tıklatıyor, içerideki kadın soruyor:

– Kimsin?

– Kocan geldi.

– Savaş bitti mi?

– Hayır bitmedi.

Kadın anlıyor ki kendi kocası firaridir ve tavşan yüreklinin tekidir. Kapıyı açmıyor ve diyor ki:

– Cepheye geri dön. Mağlûp olursan ırzımı koruyamazsın. Savaş bitmeden dönme.

Firari asker kendi tanrıçasına itaat ederek cepheye geri gidiyor, kumandanına tekmil veriyor, kahramanca savaşıyor ve İstiklal Harbi sonrasında karısının kapısını tekrar tıklatıyor. Doğup büyüdüğüm Balıkesir’in bir köyünde yaşanmıştır bu hadise. Evin direği erkek midir kadın mıdır varın siz düşünün. Ailemizdeki rivayete göre benim büyük dedem de kendisinin gıyabında cenaze namazı kılınırken köyüne dönmüştür. Dönenlerle birlikte bir de hiç dönmeyenler var. Bizim oraların İvrindi kasabasında yiğitler teşkilatı vardı ki Birinci Dünya Harbi ile Kurtuluş Savaşı sonucunda kasabada delikanlı sayısı fevkalade azalınca yiğitler teşkilatı kendiliğinden son bulmuştur. Birinci Cihan Harbi işte böylece kültürlere ve geleneklere de büyük darbeler indirmiştir. Ve muhtemelen şehit sayısınca kadının ırzına geçilmiştir. Bütün dünyada böyle olmuştur. Hemingway’in Çanlar Kimin İçin Çalıyor adlı meşhur romanında belediye başkanının el bebek gül bebek büyütülmüş biricik kızının dramı başarıyla anlatılmıştır. Belediye sarayından sürüklenerek çıkartılan o kızcağız dağlarda defalarca iğfal edilmiştir. Yorgun Savaşçıların dinlenme fırsatı bulamadan Anadolu müdafaasına kalkışmaları ise malumdur. Bu millet İstanbul’daki göreceli konforundan vazgeçerek Karakol Cemiyeti’ni keyif için kurmadı. Dünyanın pek çok yöresinde ırzlarına defalarca geçildikten sonra çıldıran genç kızların hikâyeleri hâlâ anlatılıyor, yazılıyor, filmleri çekiliyor. Tecavüz çocukları fuhuş mafyasının ağına düşüyor. İnsanlık kendi iblisini yine kendisi yaratıyor. Balıkesir’deki bir arkadaşım yakın zaman öncesinde Bulgaristan’a gitti, dedesinin değil de büyük dedesinin köyünü buldu, fakat geri döndüğünde bana şöyle yakındı: “Büyük dedemin köyünü buldum ama bizi tanıyan kimse kalmamış o köyde.”

İşte bu saf kalpliliktir. Aradan kaç nesil geçmiş. Bir yüzyıl geçmiş. Ama bizim arkadaş sanıyor ki o köydekiler kendisini hatırlayacak ve hemen tanıyacak. Sen o köyde doğmadın ki. Bırak babanı, deden bile o köyde doğmamışken kim seni bilecek ve tanıyacak? Fakat işte toplumsal şuur ve toplumsal travma o arkadaşımın hayal kırıklığına uğramasına yol açıyor. “Köylüler beni tanımadılar,” diyebiliyor. Çünkü içimizdeki hayat unutmuyor. İçimizdeki hayat süreklidir. Mademki büyük dedemin köyüne yüzyıl sonra da olsa gitmişimdir, atalarımın topraklarında yaşamaya devam eden Türkler beni şıp diye hatırlayacaklardır! Arkadaşımın iç sesidir burada konuşan. Kolektif şuur acı gerçeği kolayca kabullenemez. Balkanlar artık bizim değildir ama içimizdeki coğrafya bir bütündür. Eskişehir’e yolum düştüğünde kaldığım otelde Romanya’dan turist olarak gelmiş Dobrucalı Tatar Türkleriyle karşılaşmıştım. Ceketimin yakasındaki Kırım rozetini görünce gençten bir Tatar kadını bana sarılıp ağlamıştı. Birinci Cihan Harbi ve diğer bütün savaşlar gözyaşıdır, gurbettir, acı hayatlardır. Şarapnel parçaları asıl cephenin gerisindekileri vuruyor. Barut kokan cepheler sahne ise sahnenin dışındakiler nedir? Onlar da şehittir, onlar da gazidir. Kocası cephede olduğu için çocukları aç kalmasın diye bedenini satmak zorunda kalan anneleri düşündüğümde canım acıyor.

Ben bu satırları yazarken cep telefonumdan internete girdim ve Hakkâri’de sekiz şehit vermiş olduğumuz haberini gördüm. Klavye başında ah etsem kaç yazar? Yüreğim intikam arzusuyla doludur diye mi ırkçı damgası yemeliyim? Evet, ırkçıyım arkadaş! Kendi toplumlarını üstün ırk olarak tahayyül eden Evanjelistlere ve Siyonistlere inat ırkçıyım. Bu bir tepki olmanın da ötesinde bir isyandır. Ve isyan haktır. İsyan görevdir. İsyan kutsaldır ve isyan en yüce ahlâktır. Bizler vaktiyle Makedonya dağlarına çıkmadık. Pür-silah tırmandığımız dağlar Tanrı dağları hükmündeydi. Karpat dağlarından Kafkas dağlarına bin cephede savaşmış Türk ordusunun ahlâkıdır bu isyan. Yenildik mi yenildik. Kazanmasını da bildik. Yine mağlûp olacağız ve yine galip geleceğiz. Hayat böyledir. Zıtlıkların sahnesidir bu dünya. Zaten bizim dünyamız da değildir. Gurbetteyiz ve daima savaşıyoruz. Şu halde vatan hem bizim toprağımızdır hem de bizim gurbetimizdir. Kâh cennetimizdir kâh cehennemimiz. Vatan aşkı bizi yakıyorsa hem sılamız hem de gayya kuyumuz olduğu için yakıyordur. Bizim vatanımız bütün dünyadır. Anadolu merkez üssümüzdür, Türkistan anayurdumuzdur, Balkanlar yitik topraklarımızdır. Cihangirlerin coğrafyası sınırları reddeder. Küçük Asya canımız ciğerimizdir, ateşten gömleğimizdir, fakat kılık kıyafetimizin yalnızca bir parçasıdır. Bizim kefenimiz bütün dünya topraklarıdır. Türklüğün ölmediği yer yoktur. Burada Gazi Mustafa Kemal Paşamızın meşhur vecizesini tekrar edelim:

“Efendiler, bilirsiniz ki, hayat demek, mücadele demektir. Hayatta muvaffakıyet, mutlaka mücadele de muvaffakıyetle mümkündür.”

 

Metin SAVAŞ
Metin SAVAŞmetinsavas.1@gmail.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Comments