18.06.2018 - Ülkücü Kadro - Ülkücü Haber Sitesi

DİN, DİNDAR, DİNCİ VE DEİST TARTIŞMASI -2-

DİN, DİNDAR, DİNCİ VE DEİST TARTIŞMASI -2-

Safter Tanık 

 

Hanefi mezhebinin itikadi imamı olan Maturidi’ye göre;

“Asıl iman; Hak-hakikati, sağlam bilgi ve delili ile bilmekle olur. Bunun dışındaki iman ise Taklidi İmandır.

Asıl iman sahipleri; hür, bilen ve aklı kullanan insanlardır. Bunların; doğru yoldan, saptırılması da mümkün değildir.

Taklidi iman sahipleri; hürriyet, bilgi, düşünceden yoksun kişilerdir. Bu nedenle bunlar; her zaman, başka bir dinin mensubu tarafından, doğru yoldan saptırılma tehlikesi altındadır.

Bilmek, mümin olmak için yeterli değildir. Zira bir şeyin mahiyetini bilmek; onu tasdik etme anlamını taşımaz. Bu nedenle bilgi ve iman farklı şeylerdir. Ancak; bilgi, kalple tasdikte önemli bir rol oynar. Zira inkârcılığın bir nedeni de cehalettir.”.

Gence; “iman inanma işidir” demek, soruya “Kur’an ya da Hadiste var veya yok” şeklinde cevap vermek yanlış bir yaklaşımdır. Zira Kur’an’da var olan delilleri, akli delillerle desteklemek gerekir.

Nasıl?

Allah’a inanmayanlara göre; “Kur’an, Hz. Muhammed tarafından kaleme alınan bir kitaptır”. Bu da; Kur’an’ın, zaman içinde bilim ile çelişeceği varsayımına dayanır.

Oysaki Kur’an’ın bilimle ilgili ayetlerine baktığımız zaman, aradan 1400 yıl geçmesine rağmen, Kur’an ile bilim arasında bir paralellik olduğunu görüyoruz.

Delil -1-

Göğü, gücümüzle Biz kurduk; şüphesiz biz onu genişleticiyiz (Zariyat Suresi 47. Ayet Kur’an Meali/ Bekir Sadak).

Evrenin boyutu konusu; tarih boyunca, birçok düşünürün kafasını yoran bir konu oldu. Haliyle; birçok kişi tarafından, “çözülemez bir problem” olarak kabul edildi.

Birçok kişinin çözülemez bir problem şeklinde kabul ettiği bu konu; 1920’li yıllarda Georges Lemaitre ve Alexander Friedmann’ın, evrenin teorik olarak genişlemesi gerektiğini ileri sürmesiyle dönüm noktasına ulaştı. Bu görüş; Hubble’ın teleskop gözlemleriyle doğrulandı, bundan sonraki tüm gözlem-bulgular da bu görüşü destekledi.

Hz. Muhammed’in; astrofizikçi olduğunu, o dönemde çok donanımlı bir teleskopa sahip bulunduğu, ya da bunu rastgele söylediğini kabul etmek mümkün değildir. Haliyle bu, bir Allah kelamından başka bir şey olamaz.

Delil -2-

İnkâr edenler,  gökler ve yer yapışıkken onları ayırdığımızı ve bütün canlıları sudan meydana getirdiğimizi bilmezler mi? İnanmıyorlar mı? (Enbiya Suresi 30. Ayet Kur’an Meali/ Diyanet İşleri-eski)   

Lemaitre ve Friedmann’ın genişleyen evren modelini; geriye doğru işlettiğimizde, yerin ve göğün bitişik olduğu bir durum ortaya çıkar. Bu durum; Big Bang (Büyük Patlama) teorisi ile doğrulanırken, buna karşı yapılan itirazlara da bilimsel delillerle cevap verildi.

Enbiya Suresi’nin 30. Ayetindeki “gökler ve yer yapışıkken onları ayırdık” söz ile Big Bang teorisinde ortaya konan evren modeli arasında bir paralellik vardır. Bu Ayetin işaret ettiği evren modeli; aynı zamanda, “Evren/madde ezelidir ve her şeyin tek kaynağıdır” iddiasını da çürüten bir modeldir.

Felsefe ve bilimin temel konusu olan bu konuda, Kuran’dan önceki hiçbir kaynakta da bir açıklama yoktur.

Delil -3-

Sonra, duman halinde bulunan göğe yöneldi, ona ve yeryüzüne; “İsteyerek veya istemeyerek buyruğuma gelin” dedi. İkisi de; “ isteyerek geldik” dediler. (Fussilet Suresi 11. Ayet Kur’an Meali/ Bekir Sadak)  

Bilimin; 20 yüzyılda, keşfettiği bir şey de evren ve dünyamızın bir gaz evresinden geçtiğidir. 1400 yıl öncesinin imkânları ölçüsünde, çıplak gözle evrene bakan bir kişinin; evrenin geçmişte bir gaz evresinden geçtiğini bilebilmesi ise mümkün değildir.

Kur’an’da; bahsi geçen konular dışında, fen ve sosyal bilimler ile ilgili birçok ayet vardır. Ancak; Kur’an, bilim ile ilgili her şeyin bulunmaya çalışıldığı bir kitap değildir. Kur’an; insanın, bilimle; Allah’ın koyduğu kanunları keşfetmesini teşvik eder.

Kur’an’da; insan karakterine, ferdin toplum-devlet ile olan ilişkilerine de yer verilmiştir. Ancak; Kur’an, bir psikoloji-sosyoloji-siyaset kitabı değildir. Kur’an; insanın iyi bir insan olması için yapması gerekenleri, görevleri ve emir ile yasakları bildirir.

Nakli deliller dışında; Tanrı’nın varlığını kabul eden düşünürlerin, ileri sürdüğü akli deliller de vardır.

Ne gibi?

Bu konuda; ontolojik, kozmolojik, düzen ve amaç gibi öne çıkan üç kanıttan söz edebiliriz.

Ontolojik Kanıt

“Tanrı; mutlak olarak mükemmel, kendisinden daha mükemmeli tasavvur edilemeyen bir varlıktır. Tanrı yoktur demek; O’nun, mutlak olarak mükemmel bir varlık olmadığını söylemek anlamına gelir.  Bu da; var olma niteliğinin, eksilmesi demektir. Noksan bir varlığın,

Tanrı olması ise düşünülemez.”.

Kozmolojik Kanıt

“Her şey, kendinden önce gelen bir şeyin sonucudur. Hiç bir şey; bir neden olmadan, var oluşa gelemez.

Evrenin var olduğunu biliyoruz. Bundan yola çıkarak; sebep-sonuç ilişkisi kalıbında, geriye doğru gittiğimizde, ilk nedene varırız. Bu ilk neden de Tanrı’dır.”.

Ateistlerin, “O nerden geliyor” diye bir sorusu vardır.

İlk nedenin; nedeni olamaz, zira kendisidir. Kaldı ki bu soruyu soralım, sonsuza kadar da soralım; varacağımız “yok” değil, “var”dır; zaman ve mekândan münezzeh Allah’ın varlığıdır.  

Düzen ve Amaç Kanıtı

“Doğal dünyada, etrafımıza baktığımızda; her şeyin kendi işlevini yerine getirecek şekilde, en ince ayrıntısına kadar tasarlanmış olduğunu görüyoruz. Bu, tesadüf eseri olamaz. Haliyle bir Yaratıcının, varlığını gösterir.”.

Bu arada, Tanrı’nın varlığını reddeden ateist düşünürlerin; kötülük, madde ve ahlaki gerçekler gibi, sık-sık dile getirdiği üç kanıttan söz etmek istiyorum.    

Kötülük Kanıtı

“Tanrı iyidir, iyi bir Tanrı kötülüğe engel olmak ister, her şeye gücü yeten Tanrı kötülüğe engel olabilir, kötülük vardır, o halde İyi ve Her Şeye Gücü Yeten bir Tanrı yoktur.”.

Eleştiri      

Kötülüğün varlığı, İyi ve Her Şeye Gücü Yeten bir Tanrı’nın yokluğu anlamına gelmez. Zira buna karşı; “Tanrı olmasaydı, iyi-kötü olmazdı” diye bir mantıkta ileri sürmek mümkündür.

Nasıl?

İyi-kötüden söz etmeden önce; iyi ve kötünün tanımını yapmamız, sebep-sonuç ilişkisi üzerinde durmamız gerekir. Aksi halde; akla gelen her şeyi, iyi-kötü kalıbında değerlendirmiş oluruz.  

Örneğin, balığın balık yavrusunu yemesi; balık için “iyi”, balık yavrusu için de “kötü”dür. Ancak; böyle bir olay olmasaydı, denizler balık ile kaynar, doğal denge alt üst olurdu.

Bir de; burada, iki şey için iki farklı iyi ve kötü tanımı vardır. Bu da; iyi ve kötü tanımını, tanımsız kılar.  

Kastedilen; insanın insana kötülük yapması ise, burada da insanın hür iradesi ortaya çıkar.  

İnsan; akıl ve hür iradesi ile iyi veya kötüyü tercih edebilir. Dünyanın; insan için, sınav yeri olmasının nedeni de budur.

Kötülük olmasaydı; dünya bambaşka bir alan olur, iyi ve doğrunun bir anlamı olmazdı.

İyi ve kötü tanımının temelinde ahlak vardır. Akıl-vicdan, toplum ve din de bunun kaynağını oluşturur. Haliyle evrensel kurallar hariç; bir toplumda iyi olarak kabul gören bir şey, başka bir toplum için de kötü olabilir.

Kastedilen; deprem, yangın, sel, salgın hastalık, savaşlar ise bunun felaket dışında hayır doğurduğu da bir gerçektir. Zira bu tür olaylar; insanı araştırmaya, tedbir almaya zorlar. Bu da düşünürleri, mucitleri, kahramanları doğurur, medeniyetin yolunu açar.

Savaşların çoğu, “din savaşıdır” sözü de yanlıştır. Çünkü çoğu savaşın nedeni, hâkimiyet mücadelesi ile ilgilidir.    

Madde Kanıtı

Tüm canlı-cansızlar, maddeden meydana gelmiştir ve bir Yaratıcısı yoktur.”.

Eleştiri  

O zaman da adama; maddenin aklı var mıdır?

İnsan sadece atom ve moleküllerden oluşuyorsa, “akıl nerden geliyor” diye basit bir soru sorarlar.

Ahlaki Gerçekler Kanıtı

“ İnsanın, Tanrı tarafından belirlenmiş bir özü yoktur. İnsan, özünü kendisi oluşturur. Nasıl olmak istiyorsa öyle olur. İnsanın özgürlüğü, ancak Tanrı var olmadığı zaman söz konusu olabilir.”

Eleştiri

İnsan; hür iradesini ortaya koymada, Allah’ın kendisine bahşettiği akıl-vicdan gibi iki kontrol programına sahiptir. Bağlayıcı değerler olmadan da ahlak olmaz. Bunun kaynağı ise akıl-vicdan, toplum ve dindir.  

Sorun, ekol ve metot ile mi ilgili?   

Din eğitim ve öğretim kadrosu, farklı ekol-metoda sahip kişilerden oluşuyor. Din konusuyla ilgili açıklamada; çoğu nakil (Kur’an ve Hadis) ile yetinirken, bazısının ise nakli delilin yanı sıra akli delil de ortaya koyduğu görülüyor.

Neden?

Tabi ki bunun tarihi bir derinliği ve kökeni var.

Peygamber’imizin vefatıyla, “Halife kim olacak” sorusu ile bir tartışma başladı.

Hz. Ebubekir’in halife olması ile bu tartışma bitmiş gibi görülse de; ardından gelen Hz Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin öldürülmesiyle zirveye ulaştı. İslam Dünyası’nda; Hz Ali taraftarı, Muaviye taraftarı ve Hariciler şeklinde bir ilk bölünme yaşandı.

  1. Yüzyıl; İslam Dünyası’nda, düşünce fırtınasının esmeye başladığı bir yüzyıl oldu.

Felsefede; Tabiiyyun (Tabiatçılar), Dehriyyun (Maddiyyun), Meşşailik, İhvan-üs-Safâ-Hıllan-ı Vefâ, İşrakilik, Bâtınîlik, Sufizm vb felsefi akımlar ortaya çıktı.

İslam Dünyası’nda, ilk dini tartışma; hicretten bir asır sonra,  mescitlerde yapılan kader konusu ile başladı. Bu tartışma, çeşitli din ve kültürlerden gelenlerin; kendi inancında olup Kur’an’da açık ya da cevabı olmayan soruları ile gelişme gösterdi, felsefi akımların öne çıkmasıyla da doruk noktasına erişti. Buna cevap verme ile yanlışları ayıklama ise Kelam İlmini doğurdu.

Başlangıçta; Kelam ilminin konusu, Allah’ın varlığı ve sıfatları ile ilgili idi. Daha sonra; özellikle İmam Gazali ile birlikte, tüm itikadi konular-felsefi kavram ve teoriler, Kelam ilminin konusuna dâhil edildi.

İspatta; nakli (Kur’an ve Sünnet) ve akli delile yer verme ile öncelik sırası da Selefiyye, Eşarilik, Maturidilik, Mutezile gibi itikadi ekollerin ortaya çıkmasına yol açtı. Bunun yanı sıra, Sünni ve Şii çevrede; İslam dışı kabul edilmiş Cebriyye, Müşebbihe, Mücessime ekollerinden de söz edebiliriz.  

Fıkhi alanda ortaya çıkan; “bir konuda Kur’an ve Sünnet’te hüküm yoksa ne yapılacak” soru ve tartışması, Ehl-i Hadis ve Ehl-i Rey gibi iki farklı ekolü doğurdu.

Problemim çözümü ve dini hüküm ortaya koymada, Hadis taraftarları; (Ehl-i Hadis) hadislere ağırlık verirken, Ehl-i Rey taraftarları ise; Kur’an ve Sünnet çerçevesinde akla ve mantığa başvurdu.

Ehl-i Hadis’te; İmam Maliki, Ehl-i Reyde ise İmam-ı Azam Ebu Hanife öne çıktı. Hanefi, Şafi, Maliki, Hanbeli, Evzai, Sevri, Taberi, Zahiri fıkhi mezhepleri doğdu. Yalnız bunlardan ilk dördü günümüze kadar geldi, diğerleri ise tarihe karıştı.  

  1. Yüzyılda; Kur’an ve Sünnet esası, Ehl-i Sünnet kavramını doğurdu.

Şii çevredeki imam,  imamet ve itikadi konulardaki tartışma; Zeydilik (Beşçiler), İsmaililik (Yediciler), On iki İmamcılar/Caferilik (Onikiciler) kolları ile alt kollarını doğurdu.      

  1. Yüzyıl; fıkhi mezheplerin gelişimini tamamladığı, Sünni Doktrinin ortaya konduğu, Ehl-i Sünnet alanının belirlendiği bir yüzyıl oldu. Bu sonuçta; İslam birliğini hedefleyen Selçuklu Sultanı Alp Arslan, Eşari ekolünden gelen Vezir Nizamülmülk ile Nizamiye Medreseleri başına getirilen Gazali gibi üç isim öne çıktı    

Eşarilik ve Maturidilik, Ehl-i Sünnet’in iki kelam ekolü haline geldi Ancak; akılcılığı dikkati çeken Maturidilik, nakilci görüntü sergileyen Eşariliğin gölgesinde kaldı.

Yavuz Sultan Selim’in, hilafeti Mısır’dan devralıncaya kadar olan dönemde; Selçuklu ve Osmanlı medreselerinde, Eşari kelamı önde tutuldu ise de, Maturidi kelamına da yer verildi. Bundan sonra ise; Eşari kelamı, hâkim bir konuma geldi.

1738’de Arabistan’da dini-siyasi hareket olarak çıkan Vahhabilik, 1927’de Suudi Arabistan’ın kurulması ile itikadi bir mezhebe dönüştü.

Osmanlının çöküş seslerinin gelmeye başladığı 19. yüzyılın sonuna doğru, entelektüel çevre içinde; “daha çok Kur’an, bazen de Sünnete dönme” şeklinde, İslam anlayışının gelenekçi-mezhepçi yapısından kurtarılması, “Şeriat Düzeni” adı altında hakiki bir İslam toplumunun oluşturulması amaçlı siyasi bir düşünce akımı doğdu.

Cemalettin Afgani-Muhammed Abduh ve Reşit Rıza ise “İslamcılık” adı verilen bu düşünce akımının öncüsü oldu.

Müslüman ülkelerin Batı siyasi-iktisadi nüfusundan kurtulmasında, Cemalettin Afgani; siyasi devrim-İslami canlanma ve ıslahatın gerekli olduğunu savunurken, Muhammed Abduh; bunun eğitim-toplumsal dönüşüm yoluyla olacağını savundu. Farklı iki strateji ise; Devrimci ve Pasif olmak üzere iki Selefi grubu doğurdu. Ayrıca Halifeliğin yeniden tesis edilmesinin gerekli olduğunu savunan, “Yenilikçi Selefiler” diye isimlendirilen bir Selefi grubu ortaya çıktı.

İdeolojik anlamdaki İslamcılık; Osmanlı siyaseti, ulema-aydın, cemaat ve tarikatlarda alan buldu, halkın din kültüründe bir değişime yol açtı.

Din kültürü nedir?

Çoğu kişi, din ile din kültürünü birbirine karıştırır. Oysaki din ile din kültürü farklı anlam ve alanı olan kavramlardır.

Din; vahiy kaynaklıdır, Allah’ın; Kur’an ile bildirdiği tavsiye, emir ve yasakları içerir, dinin yapı ve kapsamını belirler, değişmez bir özelliğe sahiptir.  

Din kültürü ise; Kur’an ve Hadis’in yanı sıra imam-şeyh-âlim-müçtehit vb. kişilerin dine ilişkin düşünce-yorum-tefsir-kabul-kural-içtihadı içerir, çoğu kez beşeri kaynaklıdır, değişime tabidir, halkın geneldeki İslam anlayışı ile pratiğini ifade eder.

Cumhuriyet ile birlikte; din eğitim ve öğretiminde, Hanefi-Maturidi çizgideki bir İslam anlayışı benimsendi. Ancak; bu, Siyasal İslamcı aydın ve ulema ile cemaat-tarikat alanında kabul görmedi.

Neden?

Bunun; birçok sebebi var ise de, Maturidi’nin hilafet ve tasavvufa olan bakışı da önemlidir. Maturidiliğin; Selçuklu ve Osmanlı’da, Eşarilik gölgesinde kalmasının nedeni de budur.  

Nitekim Maturidi’ye göre;        

“İmamların Kureyş’ten olması; ister Peygamber’in sözü, isterse sahabenin tercihi olsun; bu dini temele değil, siyasi ve sosyolojik bir temele dayanır. Hilâfetin, Kureyş’e tahsisi ise; dini açıdan değil, siyasi ve sosyolojik açıdan doğrudur.”.

İlham, keşf (kalbe doğan bilgi) ve sezgi ile elde edilen bilgi doğru bir bilgi değildir. Eğer iddia edildiği gibi, bu bilginin kaynağı; tek bir varlık, diğer bir ifade ile Allah olsaydı, aynı sonucun çıkması ve kişilerin birbiri ile çelişkiye düşmemesi gerekirdi.”.

Dindarlaşmıyor. Dincileşiyor, Araplaşıyoruz!   

Din kültürümüz, yakın dönemde; biri Mısır, diğeri de Suudi Arabistan kaynaklı İHVAN İslamcılığı ile Vahhabiliğin etki alanına girdi.

İHVAN İslamcılığı ve Vahhabilik, Siyasal İslamcı aydın-ulema ile cemaat-tarikat çevresinde alan kazandı.

Türk İslam anlayışına sırtını dönen Siyasal İslamcı aydın-ulema; din kültürümüzü, bu ekollerin teori ve pratiği ile doldurdu.  

Dinin siyasallaşması, lidere kutsiyet atfedilmesi, anlı şanlı bazı ulemanın tuhaf karşılanan sözleri, Arapçanın kutsallaştırılması, din kültürümüzde yerleşmiş Türkçe sözcüklerin terk edilmesi, cami adabının değişmesi, ezan-kamette yeni bir üslup ile karşılaşılması, bayanlarda Suudi giyim tarzına rastlanması, özde değil şekil ve sözde bir dindarlık da; bunu gösteriyor.

Arapça ve Arap alfabesine kutsiyet atfedilmesi, dünde yok muydu?

Arapçanın kutsallaştırılma tartışmasının, tarihi bir derinliği vardır. Zira Kelam ilminin bir konusu olan; “Kur’an kadim mi (ezeli), mahlûk mu (yaratılmış)” tartışmasının arka planında, Arapçanın kutsallaştırılması ve Arapçanın kutsallaştırılmasına olan karşı çıkış vardır.

Haliyle Arapça ve Arap alfabesine kutsiyet atfedilmesi, tabi ki dünde vardı. Günümüzde ise bunun tekrar öne çıktığı görülüyor.

Sonuç olarak, dinin siyasallaşması; dini din olmaktan çıkarır ideolojiye dönüştürür, faturayı dine çıkartır, Ateizm ve Deizmi yaygın hale getirir, cemaat-tarikat-mezhep hatta yeni bir din üretir. Dinler-mezhepler tarihi de bunun örnekleri ile doludur.

     

                   

    

      

              

        

  

Sosyal Ağlarda Paylaşın :
BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ