Diyarbakır İntibaları-4

Bu haber 22 Ekim 2018 - 23:52 'de eklendi ve 480 kez görüntülendi.

         

 

Efendi BARUTCU

Türkiye şu ana kadar terörle değil sadece teröristle mücadele etmiştir. Mücadele yönteminin değiştirilip özellikle meselenin terör boyutunun ilmi metotlarla ele alınıp, gerisindeki iktisadi, sosyal, kültürel, dini boyutlarıyla ve bu alanların ihtisas sahibi uzmanları tarafından çözümler aramak cihetine gidilmelidir. Burada kasıt bir toplum mühendisliği projesi değildir. Meselenin bir dil boyutu vardır. Türkçe’nin yediden yetmişe herkese öğretilmesi hem tarihi kültürel mirasımızın bölge insanı tarafından da en iyi şekilde öğrenilmesini hem bu kültürel mirasın gelecek nesillere intikalini hem de Türkiye’nin diğer bölgeleri ile kültürel bütünleşmeyi sağlayacaktır.

Yazımızın üçüncü bölümünde de belirttiğimiz gibi TRT-6’nın çok yanlış ve zararlı bir proje olduğu kanaatindeyiz. Seyahatimiz esnasında Diyarbakır’ın yerlilerinin de bu kanaatimizi paylaştıklarına şahit olduk. Bölgedeki birbirini anlamayan muhtelif lehçeler devlet eliyle ortak bir dile dönüştürülmekte, bunun sonucunda da bir yapay millet oluşturulmaktadır. Nitekim Kemal Karpat’ın da belirttiği gibi “Balkanlardaki ilk Hristiyan milliyetçiliği dil, kavmiyet, din ve tarih temellerine dayanmaktaydı. Genellikle çeşitli lehçelerden biri ‘Ulusal Dil’ kabul edilerek (Örneğin Yunanistan’da yedi temel Helen lehçesinden birinin tercih edilmesi gibi) … Yine bu ‘ulusal dil’ Osmanlı egemenliği boyunca, ulusal kimliği ve bilinci ve kültürel sürekliliği sağlayan temel araç olarak yüceltildi.” Bu durum etnik grupların lehçelerinin bir lehçe etrafında birleştirilerek bir dil ve bir ulus oluşturma sürecinin tarihi örneğidir. Mevcut uygulamaların sonunun nerelere ulaşabileceğini göstermektedir.

Bir etnisite, bir halk, bir topluluk kendini belirli bir kimlik ile tanımlar. Bu kimliğin taşıyıcısı dil, din, mezhep, etnisite, ırk vb. olabilir. Ancak siyasi, içtimai ve iktisadi şartlar değiştikçe, bir toplumda büyük altüst oluşlar yaşandıkça bu kimlikleri aşan veya sınırlayan yeni aidiyetler üretmek toplumlar için tabii bir süreçtir. Milli devletler çağında bu aidiyetin kaynağı milletin kendisi olmuş, bu millet iradesi yoluyla ile onun milli devletine yurttaşlık bağı ile bağlı olmanın kendisi yeni siyasal kimlik olarak ortaya çıkmıştır. Türkiye’de Türk milli kimliği ise bu aidiyetin taşıyıcısıdır. Bu aidiyeti kuran ve milli devletler çağında var eden taşıyıcılar ise dil, din, kültür, ortak tarih öğelerinden biri veya birkaçı olabilir. Bu noktadan bakıldığında, bir milli devleti uzun soluklu ve güçlü bir şekilde ayakta tutmanın yolu bu milli kimliği kurucu taşıyıcı ortaklıkları güçlendirmekten geçer. Ezcümle, bölünmemenin yolu, daha az milliyetçilikten değil daha çok milliyetçilikten geçmektedir. Bu sebeple Türk Milletini bir kabileler federasyonu gibi gösteren, farklı unsurlar arasında etnik aidiyetlerin bir millet inşa sürecine sebebiyet verebilecek, bu yolla Türkiye’yi emperyalist işgale açık hale getiren 36 etnik unsur söylemi yerine milli şuurun taşıyıcısı olarak Türk milli kimliğinin birleştirici gücüne sığınmak gerekmektedir.

Balibar ve Wallerstein Irk, Ulus, Sınıf adlı kitaplarında mesleki iş bölümünün bir sömürü biçimi olarak ortaya çıkmasının o ırkın, etnisitenin kendisine nasıl yeni bir siyasi kimlik ihtiyacı talebine karşılık geldiği ve ayrımcılık biçimine dönüştüğünü açıklamaktadır. Bu manada ırkçılığın sınıfsal pozisyon ile yakından ilgili olduğu bilinen bir gerçektir. Yine Osmanlı döneminde Rum unsurunun kendinde bir iktisadi sınıf olarak ortaya çıkmasıyla birlikte Ortodoks Milletinden koparak bir ulus devlete dönüşümünün nasıl gerçekleştiğini Kemal Karpat Osmanlı’da Milliyetçiliğin Toplumsal temelleri kitabında anlatmaktadır. Bu örneklere bakarak, tarihi tecrübeden ders alarak etnisitelerin tekil varlığını bir siyasal kazanım meselesine dönüştürmek yerine iktisadi ve siyasi kalkınma yoluyla onları milli bünyeye bağlamak gerekmektedir. Yani Kürtlerin veya diğer unsurların etnik kimliğinden dem vurmak yerine onları insanca çalışma şartlarının olmadığı şantiyelerden, şehirlerin dışında yalıtılmış kötü hayat şartlarına mahkûm olmaktan kurtarmak gerekmektedir. Hele de AİHM’in bile reddettiği “anadilde eğitim hakkı” talebine sırf oy kaygısı ile yeşil ışık yakmak, devlet okullarında bölgenin genç nesillerine devletin resmi dilinin dışında mahalli diller öğretmek bu gençleri ebediyen kamu görevlerinden mahrum etmek ve sefalete mahkûm etmek anlamına gelir. Aynı zamanda terör örgütüne yeni elemanlar devşirecek geniş bir alan inşa edilmiş olur.

Yine yukarıda sayılan milli kimliğin taşıyıcı unsurlarından olan din ile ilgili tarihi tecrübe de bize gösteriyor ki Bulgar unsurunu Ortodoks milletine bağlayan Fener Kilisenin idaresinden çıkararak Bulgar Eksharlığını onaylamak imparatorluğun bu unsurun kopmasına giden yolun taşlarını döşemiştir. Benzer şekilde Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Melle diye adlandırılan ve Türk devletine aidiyetlerinin tartışmalı olduğu bilinen mahalli din adamlarına kadro tahsis edip maaş bağlayarak, onların nüfuz alanlarını güçlendirmek yerine Diyanete bağlı özverili ve iyi eğitimli din adamlarının bu coğrafyada görevlendirilmesi akla ve tarihi tecrübeye daha uygun olur kanaatindeyiz. Özellikle son çeyrek asırdır İslam Dünyasını kasıp kavuran IŞİD ve benzeri sapık cereyanları ülkemizde de bazı taraftarlar bulduğu bilinen bir vakadır. IŞİD, İhvan vb. Türkiye’nin dışındaki farklı merkezlerden beslenen Selefi akımlar bu cümledendir.

Türk Milletinin bin yıldır anladığı ve yaşadığı İslam’la uzaktan yakından ilgisi olmayan ve büyük ihtimalle emperyalist güçlerin İslam Dünyasını parçalamak maksadıyla ortaya attığı fitneler cümlesinden kabul ettiğimiz bu yanlış İslami telakkilerin de bölge insanı üzerindeki menfi tesirlerini ortadan kaldırmak icap eder.

Bunun yegane yolu ise Diyanet İşleri Başkanlığı ve kadrolarının A’dan Z’ye gözden geçirilip devletine sadık, milletine bağlı, yüce dinimiz İslam’ın esaslarını ve şanı yüce Peygamberimizin yüksek ahlakını yaşayan ve anlatan bilgili ehliyetli, imanlı ve vatansever kadrolardan oluşturulmalıdır.  

Osmanlı’da modernleşmeci kurumlarını kurarak, bu kurumlarda yetişen Türk Milliyetçileri yoluyla Türkiye Devletini inşa eden, Türk Milletine demokratik, laik, anayasal bir hukuk devletini miras bırakan kadrolar, Türk Milliyetçisi kadrolardı. Bugün bu büyük sıçramanın üzerine bir ikincisini gerçekleştirecek olan, yani ülkemizin -bölgeler arası farklılık göstermekle birlikte- sosyo-kültürel, iktisadi meselelerini, eşitsizlik ve geri kalmışlığını görüp bu meseleleri çözecek; gelir dağılımında adaleti, iktisadi bölüşüm ve topyekûn kalkınmayı, öngörülebilir bir hukuk düzenini, ıslah edilmiş bir orduyu, memleketin insan kalitesini yükseltecek genel bir memur zümresini yaratacak olan yine Türk Milliyetçisi kadrolar olacaktır. Siyasi makamları küçük çıkar ortaklıkları için menfaat merkezleri olarak kullanmak yerine, milli menfaatin emrine verecek şekilde hizmet merkezlerine dönüştürecek ve bu yolla ülkeyi yeniden imar ve ihya edecek olanlar da yine Türk Milliyetçileridir.

Denir ki bir memleketin kalitesi milliyetçilerinin kalitesi kadardır. Alman Milleti içerisinden Goethe, Schiller, Ranke gibi büyük milliyetçi düşünürleri çıkardığı nispette güçlü bir milli devlet vücuda getirmiştir. Türk Milleti ve Türk devletinin de arzu ettiğimiz seviyeye gelmesinin yolu da Türk Milliyetçilerinin kalitesini (fikren, ruhen, ahlaken) yükseltmekten geçer. Bu nispette Türk Milliyetçileri, milleti kendinde bir siyasal gerçeklik ve ortak gelecek ideali çevresinde birleşmiş yurttaşlar topluluğu olarak gören sosyolojik bir bakış açısını geliştirmelidir ki Türk milletinin asli unsurlarını ayrıştırıcı değil kapsayıcı bir bakış açısıyla görebilsin. Ancak bu sayede topyekûn bir kalkınma, ilerleme, birlik ve bütünlük Türk Milleti için bir ortak ideal seviyesine gelecektir.

Devam edeceğiz…

Efendi BARUTCU
Efendi BARUTCUefendibarutcu1@gmail.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Comments