Sultan I. İbrahim – Samur Kürkler – Cinci Hüseyin Hoca

Bu haber 09 Aralık 2018 - 13:24 'de eklendi ve 492 kez görüntülendi.

Bülent Vedat Aydemir

Tarihteki olaylar bizlere ilham kaynağı olduğu gibi, ders alınması ve unutulmaması gereken birer ibret vesikalarıdır.

Tarih; geçmiş olayları hatırlatarak geleceğe ışık tutar.

Tarih; geleceğimizi kaybetmemek için geçmişimizi unutmamamızı sağlar.

Türk tarihinin Osmanlı Devleti dönemi diğer dönemlere nazaran daha fazla kaynaklara sahip bir dönemdir.

Osmanlı tarihini anlatan eserlerde daha çok yükselme devri olarak adlandırılan Osman bey’den Kanuni Sultan Süleyman’a kadar olan ve gerileme devri olarak adlandırılan III. Selim’den Sultan Vahdettin’e kadar olan süreç içerisindeki olaylar incelenmiştir.

Duraklama dönemiyle ilgili olarak, ansiklopedik eserler haricinde, diğer dönemlere nazaran daha az eserler yazılmıştır.

Duraklama döneminde vuku bulan öyle olaylar vardır ki, bu olaylar Osmanlı devletinin gerilemesinde hatta yıkılışında etkili olmuşlardır.

Bu olaylara baktığımızda, şanlı devletimizin yöneticilerinin nasıl yozlaştıklarını devleti içeriden nasıl çürüttüklerini daha iyi anlayabiliriz.

İki bölüm olarak hazırladığım bu yazıda Osmanlı Padişahlarından Sultan I. İbrahim döneminde yaşanan bazı olayları aktarmaya çalışacağım.

1.BÖLÜM

SULTAN I. İBRAHİM

Kendinden önceki 18 padişahın varisi ve sonra gelecek 18 padişahın da geçmişi olarak tarihteki yerini alan Sultan I. İbrahim, 1615’te Osmanlı tarihinin en genç, aynı zamanda en bilgili padişahlarından Sultan I. Ahmet ve güzelliği ile dillere destan olan Kösem Mahpeyker’in oğlu olarak dünyaya geldi. Babası Sultan I. Ahmet öldüğünde henüz 2 yaşındaydı.

25 yaşında (9 Şubat 1640) tahta çıkana kadar ki yaşam süresinde saraydaki entrikalara, darbelere; saray dışındaki yeniçeri ayaklanmalarına ve en acısı üç erkek kardeşinin (Bayezid, Süleyman ve Kasım) Sultan IV. Murad tarafından boğdurularak katledilmelerine şahit oldu.

Ağabeyi II. Osman’ın tahttan indirilip feci şekilde katli, diğer ağabeyi IV. Murad’ın saltanatının ilk on yılında karşı karşıya kaldığı sıkıntılar ve idareyi tam anlamıyla ele aldıktan sonra da başvurduğu son derece sert ve kanlı tedbirler, daha çocukluk ve gençlik döneminde iç dünyasını derinden etkiledi.

Tahta çıkıncaya kadar sarayın kafes olarak adlandırılan bir odasında uzun yıllar öldürülme korkusuyla yaşadı ve ağabeyi Sultan IV. Murad’ın yollayacağı cellatları bekledi. Sıranın ne zaman kendisine geleceği endişesi ile psikolojisi çok bozulmuş, sinirleri allak bullak olmuştu. Sürekli olarak kulaklarının tıkandığından, kol ve bacaklarının ağrılarından, baş ağrısından ve can sıkıntısından şikâyetlerde bulunuyordu. Kafes hayatı süresince doğru düzgün bir eğitim de alamamıştı.

Şehzade İbrahim ağabeyi Sultan IV. Murad’ın 28 yaşında erken ölümü üzerine tek varis olarak tahta çıkarıldığında fiziken ve ruhen büyük bir çöküntü içerisindeydi.

Ağabeyinin ölümünden haberi dahi yokken, saray görevlileri tarafından tahta oturması için davet aldığında, bu daveti ağabeyinin bir hilesi olarak düşünmüş olacak ki, şimşirliğinden çıkarılırken (kafes denilen odasından) “İstemem, bana taht gerekmez, ben Sultan Murad’dan razıyım” diye feryat ederek tahta çıkarılacağı yere yani Babüssaade’ye adeta sürüklenerek götürüldü. O sırada ağabeyin naaşı kendisine gösterilince tahta çıkacağına inandı.

Daha sonra taht odasına geçilerek, Hırka-i saadet dairesinden getirilen hazret-i Ömer’in sarığı sultan İbrahim’in başına Besmele ile sarıldıktan sonra tahta oturdu ve ellerini açıp; “Elhamdülillah. Ya Rabbi! Benim gibi zayıf bir kulunu bu makama lâyık gördün. Saltanat günlerimde milletimi hoş hâl eyle ve birbirimizden hoşnut eyle” diye dua etmişti.

***

Sultan I. İbrahim tahta çıktığında devletin yönetimi aslında Kösem Sultan’ın elindeydi. Kendisi devlet işlerini, sadrazama nasıl emir verileceğini, ulemaya nasıl davranılacağını, saray görevlilerinin kim olduğunu ve ne işler yaptığını bilmez bir durumdaydı. Bunları Koçi beyin Sultan İbrahim’e yazdığı risaledeki tavsiyelerinden anlamaktayız.

Sultan İbrahim, 8,5 yıl süren (9 Şubat 1640 -7 Ağustos 1948) saltanatının ilk yıllarında, özellikle kendine sunulan tavsiye niteliğindeki risalelerde belirtilen hususları kavramasıyla birlikte, çok önemli işlere imza attı. Kaynaklarda dirayetli iyi bir idareci olarak takdim edilen Veziriazam Kemankeş Kara Mustafa Paşa sayesinde bu ilk yıllar oldukça istikrarlı ve huzurlu geçti. Sadrazamın almış olduğu mali tedbirlerin sonucu olarak İstanbul ve taşrada rahatlama görüldü. Bunda ruhi bunalımlar içerisindeki padişahın sadrazama olan güveninin de rolü olduğu anlaşılmaktadır.

Sultan I. İbrahim, ağabeyi IV. Murad gibi doğrudan doğruya idareyi kendi tasarrufuna almayı istese bu arzusunu artan ruhi sıkıntıları ve iç dünyasındaki çalkantıların dışa vurması sebebiyle bunu gerçekleştiremediği gibi saltanatının gücüyle birleştiremediği şahsi ağırlığını da çok defa hissettiremedi.

Bu dönemde yapılanların en önemlileri; donanmanın çektirilerden kalyonlara geçilerek güçlendirilmesi, Yetmiş binden fazla asker taşıyan donanma (106 harp ve 300 nakliye gemisi) ile Girit adası muhasara altına alınması Hanya’nın fethedilmesi, Akdeniz’in tekrar Türk donanmasının hâkimiyetine girmesi ve Azak kalesi Ruslardan geri alınmasıdır.

Sultan İbrahim Han’ın tahta geçtiği ilk senesinde, Emir Güne (Mirgünoğlu) hâdisesi vuku buldu. Dördüncü Murad Han 1635’deki İran-Revan seferinde Revan kalesini fethettiğinde, kale kumandanı Emir Güne (Mirgünoğlu) esir edilmişti. Padişah’tan af dileyen Emir Güne, affedilerek, Şiîlik propagandası yapmamak şartıyla kendisine paşalık rütbesi ve Emirgan’da bir konak verildi. (İstanbul’daki Emirgân semti adını bu kişiden almıştır) Emir Güne, İbrahim Han’ın Osmanlı tahtına geçmesiyle, sözünde durmamış, bölücü ve yıkıcı propaganda faaliyetlerine başlamıştı. Bu kişinin sefih, ayyaş ve ahlâksız hareketleri tespit edilince, İbrahim Han tarafından idam ettirilmişti. (15 Temmuz 1641). Osmanlı sultanının bu hareketinden sonra, Emir Güne taraftarları, İbrahim Han ve hanımı Turhan Sultan’a çeşitli iftiralarda bulundular,

Asabi rahatsızlıkları bulunan Sultana “deli” padişah denmesinin altında, bu tür kişilerin ve yakınlarının dedikodu ve iftiraları yatmaktadır.

Sadrazam Kemankeş Mustafa Paşa’nın sarayda ciddi rakipleri vardı. Bunlar arasında padişahın ruhi sıkıntılarını dua gücüyle hafiflettiği gerekçesiyle sarayda çok itibar kazanmış olan Cinci Hüseyin Efendi, Silahdar Yusuf Paşa ile padişahın musahibesi Şekerpare Hatun, hepsinin arkasında ise muhtemelen Kösem Sultan bulunuyordu.

Sadrazam, muhaliflerinin birçoğunu saraydan uzaklaştırdıysa da Yusuf Paşa ve Cinci Hüseyin Efendi ikilisi karşısında aciz kaldı. Padişah ise bu kıyasıya rekabeti uzaktan takip etmekteydi. Sadrazam, bu iki güçlü rakibini bertaraf etmek için Yeniçeri Ocağı’nı devreye sokmak istedi. Ancak yeniçeri ileri gelenleri onun aleyhine döndüler ve durumu padişaha anlattılar. Bunu haber alan sadrazam huzura çıkıp padişahla görüştüyse de bu görüşme tartışmaya dönüştü, önce azil, ardından da idam edildi.

Mustafa Paşa’nın ortadan kaldırılmasından sonra yerine geçen veziriazamlar dönemlerinde asayiş iyice sarsıldı, iktidar rekabeti had safhaya ulaştı.

Bu ortamda padişah da giderek devlet işlerinden uzaklaşmış, kendisini eğlenceye vermiş, dengesiz davranışları artmaya başlamıştı.

Bir rivayete göre, sıkıntıları arttığı bir sırada nefesinin kuvvetli geldiğini işittiği bir hocaya giderken yolda bir arabaya rastlaması üzerine daha önce vermiş olduğu araba yasağına uymadığı, bir başka rivayete göre ise kendisini tahttan indirmek ve şehzadelerden birini tahta oturtmak için Şeyhülislam Hoca Abdürrahim Efendi ve Kösem Sultan ile gizlice görüşmeler yaptığı gerekçesiyle Veziri azam Salih Paşa’yı idam ettirmiş, sadaret mührünü musahibesi Şekerpare Hatun’un kocası olan Köse Musa Paşa’ya vermişti.

Özellikle Ahmed Paşa’nın sadareti sırasında padişahın dengesiz hareketleri giderek artmaya başlamış, sadrazam kürk iptilasını körükleyerek samur vergisi ihdas edip padişahı oyalamaya ve mevkiini muhafazaya çalışmıştır.

1647’den itibaren sarayda meydana gelen bu hadiseler merkezde ve taşrada giderek huzursuzluğu arttırmıştı. Sadrazam Ahmed Paşa’nın makamını korumaktan başka bir endişe taşımaması birçok uygunsuz olaya, çeşitli yıpratıcı dedikodulara sebep olmuştu.

22 Haziran 1648’de İstanbul’da meydana gelen deprem kısmen tahribata yol açmış ve bu felaket bütün olanlara karşı ilahi bir cezanın işareti olarak görülmüş ve türlü dedikodulara yol açmıştı

***

Sultan I. İbrahim tahta çıktığında erkekliği akim’di. Yani cinsel gücü yetersizdi.

Bu rahatsızlığı saray hekimlerinin tedavisi ve ileride detaylı şekilde anlatacağım Cinci Hüseyin Hoca’nın hazırladığı macunlarla ve telkinleriyle çözüldü.

Sultan I. İbrahim devlet ricali ile yapılan divan toplantılarda aniden sinir buhranları geçirir, hiddetlenir ve şiddete başvururdu; böyle zamanlarda fevri çıkışlarla yanlış idam kararları (Vezir Kemankeş Kara Mustafa paşa gibi) verdiği de olmuştu. Yalan haberlere ve desiselere kanarak bazı devlet görevlilerini (Hanya fatihi Yusuf Paşa gibi) yok yere harcamıştı.

Cinsel problemi giderildikten sonra kendi seçtikleriyle değil Valide Kösem Sultan’ın sunduğu cariyelerle bir arada olmaya başladı. Zira saltanatın şehzade’ye ihtiyacı vardı. Bu arada Haseki Terhan Sultan’dan bir oğlu oldu (IV. Mehmet)

Sultan I. İbrahim sonraları Osmanlı padişahına yakışmayan işler yapmaya başladı. Saraydaki onlarca hatta yüzlerce güzeller güzeli cariyeler dururken adı “şekerpare “ olan 150 kiloluk bir kadını saraya getirtti.

Saray dışından “Zafire” adlı bir kadını (bazı vakanüvislere göre şehzade Mehmed’in sütannesi) kucağındaki çocukla birlikte bağrına bastı.

Bu olay ve şehzadelerin sütannelerinin kışkırtmaları neticesi Haseki Terhan sultanla bir kıskançlık kavgası sırasında sinirlenip oğlu şehzade Mehmed’i havuza fırlatıp attı. Şehzadeyi saray görevlileri kurtardı. Bu havuz Topkapı Sarayındaki, bazen padişah ailesinin bazen de yabancı devlet temsilcileriyle görüşmelerin yapıldığı Revan Köşkü’nün yanındaki havuzdur.

Dönemin tarihçilerinden Vecihi yine padişahın kadınlara karşı zaafını da anlatmaktan çekinmez. Onun günlerini eğlence, yeme içmeyle geçirdiğini, sekiz gözde cariyesini haseki yaptığını ve bunlara yüklü miktarda haslar tayin ettiğini, güzide eyalet ve sancakların bunlara paşmaklık olarak dağıtıldığını yazar.

Kaynaklarda bir başka garip karşılanan âdeti de çocuk yaştaki kızlarını vezirlere nikâhlamasıdır. Hatta Sadrazam Ahmed Paşa’yı damat edinmek için onu hanımından ayırmış ve Beyhan Sultan ile evlendirmişti.

Öte yandan teamüle aykırı olarak cariyelerden birini, sekizinci hasekisini (Telli Haseki, Hümaşah Sultan) nikâhına almış, Sultanahmet Meydanı’ndaki İbrahim Paşa Sarayı’nı döşettirip burayı onun ikametine tahsis etmiş; hatta buranın tefrişi için gece yarısı hanlar, bedestenler açılarak içlerindeki kıymetli kumaş, samur, vaşak kürkleri, mücevherler paraları sonradan ödenmek üzere zorla alınmıştı.

Samur Kürk Sevdası

Sultan I. İbrahim, Haremdeki Voyvoda Kızı adlı bir cariyenin anlattığı bir masalın etkisinde kalarak sarayın tamamını samur kürk ile kaplamak fikrine kapılmıştı.

Ayrıca kendi icat ettiği bir elbise olan, 8000 kuruşluk, değerli taşlarla süslenmiş samur kürklü elbise almayan devlet ricaline yüz vermemeye başlamıştı. Bu fikir devlet ricaline ek yük getirmiş, özellikle Rus tüccarlar samur kürk yetiştiremez olmuşlardı. Sarayın tamamı olmasa bile, sarayın bir odası samur kürk ile kaplanmıştı.

Tarihçi Vecihi, özellikle samur ve amber merakının çok yaygınlaştığını, çıkarılan bir fermanla bütün taşra vüzera ve sair idarecilere, kasırlar ve köşklerin samur kürkleriyle döşenmesi emrinin verildiğini, bunu temin etmeyenlerin görevlerinden alındığını: ayrıca içi ve dışı sadece samurdan oluşan süslü düğmeli bir nevi elbise yaptırılarak bütün vüzera ve ulemanın her birinden birer adet hediye etmelerinin istendiğini belirtir.

Sadrazam Ahmed Paşa devlet erkânından tahsil ettiği samur ve amber bedelini Yeniçeri Ocağı’nın önde gelen ağalarından da almak istemiş, ancak ağalar ona karşı harekete geçme kararı almışlardı.

Yine bu Sadrazamın padişahı kadınlara ve güreş eğlencelerine meylettirdiğini, rüşvetin yayıldığını, samur kürk merakının büyük tepkilere yol açtığını dönemin vakanüvisleri belirtmişlerdir. Bu samur Kürk sevdasının yanında cinsel gücü arttırdığına inandığı çok pahalı olan amberlere merak sarıyordu.

Aslında devletin her türlü iplerini eline alan Kösem için bu olayların hiçbir önemi olmadığı anlaşılıyordu. Nasıl olsa devir onun devriydi.  Ama Kösem yanılmıştı. İbrahim annesi Kösem Sultanı saray dışında bir bahçeye sürgün ederek onu saraydan uzaklaştırmıştı.

Bütün bu olaylardan sonra Müftü Kara Çelebi zade Efendi’nin fetvasıyla “delidir” diye padişah tahttan indirildi. Saraydaki bir taş odaya konuldu. İlginçtir ki, Sultan I. İbrahim  “Elhamdüllillah cemaatin başıyım” diye feryat ederken odanın kilidine kurşunu annesi Kösem Sultan dökmüştü.

Doğruydu.  Çünkü Osmanlı Hanedanının soyu ondan türeyecekti.

Olaylara şahit olan dönemin tarihçilerinden Mehmed Halife, özellikle Kara Mustafa Paşa’dan sonra Şekerpare Hatun’un ve Cinci Hüseyin Efendi’nin padişahı uygunsuz hareketlere sürükledikleri üzerinde ısrarla durmuştur.

Sadrazam Ahmed Paşa’nın onu sazendeler, güreş eğlenceleri ve kadınlarla oyaladığını, İstanbul camilerine ve çeşmelerine giden suların kesilip saraylara akıtılmasının halkı ıstırap içine düşürdüğünü, bunun üzerine topluluğun harekete geçtiğini, hatta bazı yeniçerilerin, “Padişah bize gerekmez, şehzadeyi padişah edelim” diye önceden aralarında anlaştıklarını ifade eder.

Oğlu IV. Mehmed’in cülusundan sonra Sultan İbrahim kapatıldığı odada on gün kadar kalabildi. Kaynaklarda, bir süre gece gündüz “feryad ü figan”ından bütün saray halkının çok müteessir olduğundan ve bu sebeple adeta diri diri mezara konmuş olan eski padişahı yeniden tahta çıkarma çareleri aradıklarından bahsedilir.

Hal’ işine karışmamış olan sipahiler arasında sultan İbrahim’in tekrar tahta çıkarılması dedikoduları dolaşmaya başlaması üzerine tahttan indirenler dehşete düştüler. Zira sultan İbrahim’in intikamı müthiş olurdu. Bundan dolayı sultan İbrahim’i ortadan kaldırmaya karar verdiler. Katlinin vacip olduğuna dair şeyhülislâmdan alınan fetva üzerine sadrazam Mehmed Paşa, şeyhülislâm Abdurrahîm Efendi ve yeniçeri ağası, Sultan İbrahim’in mezara benzeyen odasının kapısını kırarak içeri girdiler. Sultan İbrahim, saray hizmetçilerinin göz yaşları içerisinde cellat başı Kara Ali’nin attığı bir kement ile boğduruldu (18 Ağustos 1648). Ayasofya Camii’nde kılınan cenaze namazından sonra, birinci Mustafa Han’ın yanına defnedildi.

***

Sultan İbrahim’in saltanatının ilk dönemlerinde olaylara hassasiyetle yaklaşmış ancak meselelerin ağırlaşması ve Harem halkının etkisi sebebiyle dikkatinin ve hassasiyetinin giderek kaybolduğu, zamanla bunların yükünü kaldırmakta zorlanıp her şeyi oluruna bıraktığı ve bunalımlarının daha da arttığı, hal’i sırasında ona atfen kroniklerde yer alan ifadelerden ise bu halinin sürekli olmayıp bazen arttığı, bazen da hafiflediği söylenebilir.

Her olan bitenden doğru olarak haber almak isterdi. Eyalet beylerinin zalim olmamasına, halka zulüm yapılmamasına, çok dikkat ederdi. Halka zulüm yapan ister idareci, ister halktan olsun, onunla mücadele eder, ortadan kaldırılmasına kadar giderdi. Eşkıyalık yapanlara karşı gerekli tedbirlerin alınması için emirler verir, bu hususta hiç müsamaha göstermezdi.

İbrahim Han devrine kadar uzanan Osmanlı kaynaklarında bir tanesi hariç, bu Sultanın aklî muvazenesinin bozuk olduğuna dair hiçbir bilgi yoktur.

Ancak son zamanlarda yazılmış bazı kitaplarda, İbrahim Han için “Deli” ve “Gaddar” lakabının kullanıldığı görülmüştür. Bu dedikoduları yayanlar İbrahim Han’ın tahttan indirilmesinde ve idam edilmesinde başrolü oynayan ve son derecede kindar tabiatlı biri olduğu bilinen Karaçelebizâde ile İbrahim Han’ın, memleketin huzuru için idam ettirdiği Emir Güne’nin adamları olmuşlardır.

DEVAM EDECEK

Bülent Vedat Aydemir
Bülent Vedat Aydemirvedataydemir1@hotmail.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Comments