ANTİKACI – Refik Halid KARAY

Bu haber 02 Ocak 2019 - 13:56 'de eklendi ve 292 kez görüntülendi.

ANTİKACI

Refik Halid KARAY

Otomobili ikide bir durdurup erkek, çocuk, kadın, kimi görürsek soruyorduk:
“Antikacı Şeyh Efgani’nin evi bu sokakta mıdır?”
Yanımdaki adam Lübnan’da belediye müsteşarlığında bulunan bir delişmen Fransızdı; zengindi, şarka unvan almak için gelmişti; ibrik koleksiyonu yapıyordu. Halep’e bu şeyhin şöhretini işiterek koşmuş, bir gece evvel kermeste tanıştığımız sırada, bana, ertesi gün beraber aramaklığımızı teklif etmişti. İçki ahbaplığı bu ya, peki demiştim.

Neden sonra, işaret edilen bir kapının tokmağını vuruyorduk.
İçeriye girer girmez beni bir şaşkınlıktır aldı: Ta kapı yanından başlayarak karmakarışık bir eşya yığını, leğenler, ibrikler, kandiller, kaseler, yazılı taşlar, boyalı camlar, tuğla parçalan yerlere serilmiş, duvarlara asılmış, rafları doldurmuş, merdiven basamaklarına kadar sıralanmıştı.

Kapı iple çekilerek açıldığı için bizi karşılayan yoktu; fakat yukarıdan bir ses geliyordu:
“Tafaddalu!”

Bir şey düşürmemeye, bir şeye basmamaya ve çarpmamaya dikkat ederek ahşap ve gıcırtılı merdivenlerden çıktık; sahanlık da tıka basa doluydu. İkinci katta kapıları açık üç oda göründü; üçüncüde eşya ve hırdavat tavanlara kadar taşmıştı.

Sesin geldiği tarafa yürüdük. Yer minderlerinde, antikalara gömülü gözlüklü bir adam oturuyordu; saçı sakalına karışmıştı; başında türbe çuhası renginde, koyu yeşil bir kumaş sarılmış acayip bir külah ve sırtında koyun pöstekisinden kolsuz bir hırka vardı. Yanındaki küllü bakır mangalda, birbiri üstüne konmuş çay ibrikleri dumanlanıyordu.
“Tafaddalu!”

Fakat yerinden kalkmadı; eşyalar arasında bize birer tahta kahve iskemlesi gösterdi. Oturmaya cesaret edemeyen arkadaşım sordu:
“İbrikleri görmek istiyorum.”
Kötü bir Fransızca ile öteki cevap verdi:
“Dolaşıp bakınız, arayınız, beğendiğinizi getiriniz, uyuşuruz.”
Daha iyi bir muamele görmek ümidiyle belediye müsteşarı dedi ki:
“Sizi bana, yüksek komiserlik başkatibi tavsiye etti.”
“Teşekkür ona … İyi müşterimdir, inek ve öküz çıngırağı toplar. Beş bin çeşit çıngırağı olduğunu söylüyor. Bütün Avrupa ve Asya’da kullanılan çıngırakları tamamlamış; yakında Afrika ve Okyanusya’yı aramaya başlayacak! Yalnız Afganistan’ dan kendisine seksen yedi parçasını ben sattım.
Çıngıraklar içinde deveninkiler en kıymetsizidir. En değerlileri yak çıngıraklarıdır, Tibet’te … Yak denilen hayvan 2000 metre irtifadan aşağıda yaşayamaz.”

Antikacı Şeyh, bunlan söyledikten sonra, odaları “Geziniz, seçiniz!” manasına eliyle işaret etti ve önündeki kitabı okumaya koyuldu. Ben yerimden kımıldamadım; zira ibrik hakkında hiçbir fikrim yoktu; bildiklerim eskiden baba evinde kullanılan san leğen ibrik ve adi bakır ibriklerdi. Hepsinin de ağızları, nedense, şiş karınlarının altından başlardı; testilerle farkları da buralanndaydı.

Fransız oda oda gezmeye başladığından, sakalına rağmen çok genç görünen Şeyh Efgani ile karşı karşıya kalmıştım; bir müddet etrafımdaki tozlu topraklı, eğri büğrü, yamru yumru, kırık mırık, çarpuk çurpuk eşyaya baktım; nihayet bıktım; şimdi antikacının yüzünü seyrediyordum.

Gayet muntazam, hatları nazik, teni beyaz ve mat bir çehre; gözleri adeta mavi ve saçlan sarışın, ensesinde gür ve pembe bir kan tabakasının kuzey insanlarını ve Anglosaksonları hatırlatan feyzini görmekteyim. Bu renge cenupta ve Asya’da rastlanmaz. Zihnimden Afganistan’a ait bütün
malumatımı geçirmekteyim. Bir yerde okumuştum: “Afgan dağlıları sarışın ve mavi gözlüdürler, bu itibarla da etnograf
mütehassısları için çok meraklı bir mevzu teşkil ederler.”

Ben, böyle dikkatli dikkatli yüzüne bakıp düşünürken, birdenbire Şeyh’in gözleri üzerime çevrildi. Hoşlandığını anlatan bir bakış … Bir an için mavi, tatlı rengin içinden, yanar ispirtoya tutulmuş bir iğne kızıllığı geçmişti. Bunu belli etmemeye çalıştığını sezdim; gülümsüyordu ama, bana bir
hoşnutsuzluk çökmüştü. Düşündüğümü açıkça söylemeyi tercih ettim; Fransızca: “Afganistan ‘ın dağlık ahalisinden olmalısınız,” dedim, “sarışın ve mavi gözlüsünüz … ”

Ferahladığını zannettim. Bu sefer candan gülerek:
“Evet … Galabadlıyım. Siz nerelisiniz?”
“Türkiyeli.”
Mavi gözler yüzüme dikildi, kaldı. Bu adam, şüphesiz benden hazzetmiyor; aramızda ilk dakikadan itibaren bir antipati hasıl olmuştur; konuştukça, tanıştıkça bu, artacaktır.

Her zaman dikkat etmişimdir; Açık ve dürüst iş yapmayanlar benden ürkerler, göz göze gelmekten çekinirler; huzurum onlar için hiçbir zaman hoşlandırıcı olmaz. Zahir, derim, yüzümde kolayca aldatılacak bir adam olmadığımı belli eden bir şey var, derinleştirici ve teferruata nüfuz etmeye istidatlı bir bakış … Bu bakışta bir “Görüyorum!” manası.

Fakat, hakikaten, bu, böyle midir? Hadsiz, hesapsız tecrübelerimle anlıyordum ki kim bakışlarımın karşısında kaçamak, çekingen davrandıysa ve ben de bir “Kabımda olamamak” diye anlatabileceğim bir huzursuzluk duydumsa, o adamın sonunda dürüst olmadığı meydana çıkmıştır. Seyahat, edebiyat ve politika hayatı esnasında rastladığım tipler hep bu neticeyi verdi.

Öyle olmakla beraber, Şeyh’in sükfıtundan sinirlenerek sormaya devam ettim:
“Antikaları siz mi gezer toplarsınız?”
“Kendim de toplanın, başkaları da getirir … Afgan’da, İran’da, Irak’ ta, her tarafta ortaklarım vardır.”
“Demek ara sıra gezersiniz … Hindistan’a, Tibet’ e filan?
Türkiye’ye de gider misiniz?”

Gözleri çoktan gene kitabına çevrilmiştir; başını kaldırmadan cevap veriyor:
“Çok az gezerim, Türkiye’ye de hiç ayak basmadım.”
Acaba? …
Bu sırada belediye müsteşarı içeriden seslendi:
“Geliniz aziz dostum, geliniz; bir ibrik buldum ki…”
Kalktım. Yürürken arkamdan o bir çift mavi gözün, kitap sayfalarından ayrılıp beni dikkatle seyrettiğine hüküm vermiştim. Birden döndüm ve tahminimde haklı olduğumu anladım: Zira Afganlı Şeyh ‘in gözlerini anlatamayacağım bir mana ile bana dikili bulmuştum.
Alışveriş bittikten sonra, antikacı bize ufacık billur kadehlerden yeşil çay ikram etti. Yeşil çay sıcağa, susamaya karşı en mükemmel devaymış.
“Biz Afganlılar çayı çok severiz.”
Biraz geçti; gene o söylüyordu:
“Biz Afganlılar çaydan bıkmayız.”

Ve bana öyle geliyordu ki, Şeyh bu “Afganlı” kelimesinde fazla ısrar ediyordu. Mamafih doğru söylemek lazım: Beni meraka, vesveseye düşüren bu noktalan o zaman şuurla, vazıh* bir surette öğrenmemiştim. Bütün onları aradan on sene geçtikten sonra, şimdi anlatacağım bir tesadüfle hatırlıyor,
on sene ewel müphem olarak duyduğum hislerin değerini bu tesadüfün tesiriyle kıymetlendiriyordum.

Bana öyle gelir ki, seçme adamlar; bir hadise karşısında sadece -benim gibi- müteessir olanlar, müphem şeyler duyup ruhlarından incinenler değildir; teessürle beraber bir hüküm verebilenlerdir. Soğuktan veya sıcaktan nebatlar da teessür duyarlar; fakat korunamazlar, tesirinde kalmakla yetinirler.

Yeni aldığı antikaları sevinçle bağrına basan arkadaşıma arabada dedim ki:
“Sevimsiz bir adam bu Şeyh … Ne dersiniz?”
Sözüme ehemmiyet bile vermedi:
“Hele siz şu ibriğe bakınız, Emevi devrine ait ne değerli bir eser!”
Ben diyemedim ki:
“O herifin gizli bir rolü var, hatta Afganlı bile değildir!”
***
Filistin vakasının başlangıcındaydı; Mısır dönüşü Kudüs’teki King David Oteli’nde yol arkadaşlarımla beraber akşam viskisi içiyorduk. Masaların çoğunda İngiliz subayları oturuyordu; kapıdan bir yenisi girdi.

Bu geleni gözüm ısırıyordu. “Nereden görmüştüm acaba,” diyordum, “işgal zamanı İstanbul’da mı? Kahire’de mi? Vapurda veya trende sivil kıyafette mi?”

Sonra, birden, aklımdan yeşil tülbentli bir külah, bir darmadağınık saç sakal, bir çift inatçı, çiğ, sevimsiz mavi göz geçti. Subayla karşı karşıya gelmemek için iskemlemin yerini usulcacık değiştirdim.

Bir sır sezdiğini belli etmek, böyle, sokaklarında serseri kurşunların dolaştığı ve sabahleyin köşe başlarında ölülerin sıralandığı yerde akıllı işi olmasa gerekti.

Fakat Suriye’ye dönünce, Şeyh efendiyi sormaktan kendimi alamadım.
“Çoktan memleketine gitti,” dediler, “yerine kardeşini getirtti, şimdi eşyayı satan odur. Kendi halinde saf bir delikanlı!”
Ama bu sefer antikaları görmeye gidecek olan herhalde ben değildim!

Şişli, 1939

KAYNAK: Gurbet Hikâyeleri

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Comments