İŞKENCE VE TUNÇ SOYER

Bu haber 26 Şubat 2019 - 11:44 'de eklendi ve 348 kez görüntülendi.

İŞKENCE VE TUNÇ SOYER

Ahmet B.Karabacak

    Babası, 1980 hükümet darbesinin meşhur, bizler için bir kâbus olan savcısı Nurettin Soyer için “babam Türk ordusunun kıymetli bir mensubudur. Onunla iftihar ediyorum” diye gazetelere beyanat veren CHP ve İP’in İzmir Büyükşehir belediye başkan adayı Tunç Soyer’in bu konuşması, tarihimizde ve dünyadaki işkence çeşitlerini ister istemez düşünmemi sağladı. Önce, kısa bir süre önce vefat eden rahmetli Ozan Arif’in mahkemede, Nurettin Soyer’in yaptığı işkenceleri, şiir şeklindeki savunmasını vermek istiyorum. ( Sevgili Ozan Arif’in hastalığını geçtiğimiz yaz, bayram dolayısıyla ziyaretimize gelen, ikisi de doktor olan yeğenim ve Ozan’ı tedavi eden eşinden öğrenmiştim. Sorduğumda; ümit vermemişlerdi. Sevgili Ozan’ımıza yeniden rahmet diliyorum. Çok yanlış bulduğum bazı şiirlerini elbette onaylamıyorum. Ama ilk şiirleriyle davamıza çok büyük emeği geçti, unutmak mümkün değil) İşte o savunma:

   

C-5

Hakim bey…Hakim bey, bütün dünyamı,

Yıkarak yaptılar benim sorgumu.

C-5 denen yere gözleri bağlı,

Tıkarak yaptılar benim sorgumu.

 

Savcının ağzından şu okunanlar

Benim suçum değil hep yalan bunlar!..

Dövdüler hakim bey, ağzımdan kanlar,

Akarak yaptılar benim sorgumu.

 

Düştüm ki bir sürü moskof piçine

Biri de demedi bunun suçu ne?

Tabancayı ta ağzımın içine

Sokarak yaptılar benim sorgumu.

 

Döve döve işettiler altıma

Bayıldıkça sarıldılar hortuma

Islatıp ıslatıp tekrar sırtıma

Çıkarak yaptılar benim sorgumu

 

Kimi vurdu, kimi baktı seyrime

Cop izleri oluk oldu böğrüme,

Sigaranın ateşiyle bağrıma

Çökerek yaptılar benim sorgumu.

 

Kimi şarap içti, kimisi rakı,

Karma karış oldu her türlü koku.

Döverek pisletip ağzıma boku

Dökerek yaptılar benim sorgumu.

 

Jileti vurdular ileri geri

Dilim dilim oldu yarıldı deri

Yarılan yere tuzu biberi

Ekerek yaptılar benim sorgumu.

 

Tırnağım söküldü kerpeten ile

C-5 ler konuşsa gelse de dile

Su diye yalvardım, hep güle güle

Bakarak yaptılar benim sorgumu.

 

Şişe ile zorladılar gıçımı

Tuzlu su verdiler yaktı içimi

Derisinden kopanaca saçımı,

Çekerek yaptılar benim sorgumu.

 

Allahsız-kitapsız sekiz on ayı,

Suçsuzum dedikçe vurdu sopayı,

Burnuma soktular tornavidayı

Bükerek yaptılar benim sorgumu.

 

Biri bu SOYER’de domuzun dölü!..

Sesinden tanıdım değilim deli.

Tenasül uzvuma ceryanlı teli

Takarak yaptılar benim sorgumu.

 

Hakim bey, erkeklik kalmadı daha

Ölem diye çok yalvardım Allah’a.

Avuç içlerimden tutup çarmıha

Çakarak yaptılar benim sorgumu.

 

Babamı almaya eve gittiler

Anama avradıma neler ettiler

Çocuğum boğazından tuttular

Sıkarak yaptılar benim sorgumu.

 

Yavrumu görünce çıldırdım dedim(!)

Ne derseniz kabul saldırdım dedim.

Atatürk’ü bile öldürdüm dedim

Yakarak yaptılar benim sorgumu.

 

Ozan Arif anlatamaz kaygımı

Yitirdim kanuna olan saygımı

Velhasıl ‘devlete güven’ duygumu

Sökerek yaptılar benim sorgumu.

    İşkence tarih boyunca hemen her millette vardı. Osmanlı döneminde en yaygın ceza yöntemlerinden biri idamdı. İnfaz kararı alınan kişi önce Topkapı Sarayı’nın ana giriş kapısı olan Bâb-ı Hümâyun ile sarayın ikinci kapısı olan Bâb’üs Selâm arasındaki Cellat Çeşmesi’nin önüne getirilirdi. Siyasi mahkûmların infazı da burada yapıldığından bu çeşme Siyaset Çeşmesi olarak da anılırdı. Meydân-ı Siyâset Ustaları infazı gerçekleştirdikten sonra kanlı palalarını, satırlarını bu çeşmede yıkar, kelleleri ise halka ibret olsun Bâb-ı Hümâyun’un nişlerine asıp, üç gün teşhir ederlerdi. Yakalanan eşkıya reislerinin çengele vurulması, kazığa geçirilmesi, çarmıha gerilip at sırtında gezdirilmesi gibi türlü işkenceler Sultan Abdülmecid’e kadar sürüp giden diğer ceza yöntemleriydi. Bunlar adi suçlulara uygulanır, siyasilere ve fikir suçlularına kesinlikle uygulanmazdı. Onlara hapis ve sürgün cezaları verilirdi.  Adi suçlulara Osmanlı döneminde öyle cezalar vardı ki, ölmek kurtuluş demekti. İşte onlardan bazıları:

1. Burun deliğinden iplik geçirme

Eşit aralıklarla düğüm atılan yün ipliği mahkumun burnundan sokup ucunu ağzından çıkararak yapılan işkence yöntemini Evliya Çelebi de Seyahatname’sinde yazdı. Bahadır Boysal ‘Osmanlı İşkenceleri ve Diğerleri’ kitabında bu işkence yöntemini böyle anlattı.

2. Hadım etme ve mil çekme

İşkencelerin Kanuni Sultan Süleyman devrinde artığı Osmanlı’da kızlarını zorla evlendirmek isteyenler, genç oğlan ve kız kaçıranlar hadım edilerek, ailesinin izni olmadan bir erkeğe kaçan kızlarsa cinsel organları dağlanarak cezalandırılıyordu.

Fermanları ve el yazmalarını taklit edenlerle yalancı şahitlerin kolları dağlanıyor, ev ve harmanları ateşe verenler bir kümese konulup yakılıyor, kimileri de gözlerine kızgın demirle mil çekilerek cezalandırılıyordu.

3. Yağlı kementle boğma

Kanı kutsal sayılan hanedan mensupları yay kirişi ile, siyasi mahkûmlar ise yağlı kementle boğulurlardı. Bazen idamdan sonra kurbanın başı, ‘şifre’ denilen gayet keskin bir usturayla gövdesinden ayrılır, kelleleri Seng-i İbret (İbret Taşı) ile Bâb-ı Hümâyun’un nişlerine asılıp üç gün teşhir edilirdi.

4. Çarmıha germe

Osmanlı’da eşkiya ve casuslar anadan doğma soyulur, kolları ve bacakları açık şekilde çarmıh üzerine sımsıkı bağlanırdı. Ancak işkence bununla sınırlı kalmaz omuz başları, butları ve kaba etleri bıçakla oyulur buralara gayet iri yağ mumları dikilir ve yakılırdı. Çarmıh üzerindeki mahkûm bir devenin üzerinde dolaştırılarak teşhir edilirdi.

5. Sandalın arasında bekletme

En az on yedi gün can çekiştiren ve eşine az rastlanan bir başka ceza yöntemi de sandal işkencesiydi. Mahkum aynı ölçü ve biçimde iki sandalın arasına başı ve ayakları yanlardan çıkacak biçimde yatırıldıktan sonra zorla yiyecek verilirdi. Kurban yiyecekleri yemeyi reddederse kabul edinceye kadar iğne batırıldı. İkinci aşamada ise bal ve süt karıştırılıp mahkumun ağzına doldurulur ve yüzüne sıvanırdı. Bu halde günlerce güneşin altında bekletilen ve böceklerin saldırısına maruz kalan mahkûm çıldırarak ölürdü.

6. Kazığa oturtma

III. Selim zamanında sarayın önünde yüksek sesle türkü söyleyenlerden vergisini zamanında ödemeyenlere kadar pek çok kişi kazığa oturtularak cezalandırılırdı. Daha ilk düşman saldırısında askerden kaçanların önce burunları yarılır, sonra anüslerinden girip ağızlarından çıkacak şekilde kazığa oturtulurlardı. Uygulama esnasında kurbanın ölmemesi esastı. Eğer hemen ölürse cellat da öldürülürdü.

7. Ağaç kavuğunda bekletme

Geniş gövdeli bir çınar ağacının içi, bir insanın oturacağı kadar oyulduktan sonra mahkûm buraya zincirlenir, acıktıkça da yemek verilirdi. Dışarı çıkamadığı için tuvaletini aynı yere yapmak zorunda kalan mahkûm, biriken dışkının içinde çürüyerek ölürdü.

8. Keçi derisi veya deve işkembesi kullanma

Tıraş edildikten sonra kafanın üzerine bir parça keçi derisi veya deve işkembesi geçirilen mahkûm, kafası açıkta kalacak şekilde toprağa gömülüp, günlerce azgın güneşin altında bekletilirdi. Kurudukça baskı yaratan işkembe veya deri, saç tellerinin dışarıya değil içeriye doğru uzamasına sebep olurdu.

9. Çengele asma

Özellikle devlete isyan eden, disiplinsiz üst düzey hırsız kimseler için uygulanan bir ceza yöntemiydi. Saray önüne asılan bir çengele bağlanan ipe asılan suçlu, aşağıdaki bir makara yordamıyla yukarı çekilip çengele yaklaştırıldı. Şayet hırsız şanslı ise; çengel ölümcül bir noktasına temas ettirilerek öldürülür, değilse günlerce kanı akıtılarak orada asılı bırakılırdı.

10. Mağaraya doldurarak tütsüleme yapma

Bir veya birden fazla suçlu mağaraya kapatılarak içeri duman salınır, böylece ölmeleri sağlanırdı.

11. Tütün tıkarak boğma

Keyif verici maddelere zaafiyetin eziyetsiz kalmadığı IV. Murat döneminde, tütün içenler ağızlarına tütün tıkılarak boğuluyor, ibret olsun diye de kesilen kelleleri kıraathanelerin, kahvehanelerin önüne atılıyordu. içki içenler ise kolları ve bacakları bağlanarak denize atılıyordu.

12. Tuzlu balçıkta bekletme

İçinde yoğun kaya tuzu bulunan balçık kazanına koyulup kızgın güneş altında bekletilen mahkûm, belli bir süre sonra aniden balçıktan yukarı çekilip vücuduna mızraklarla vuruluyordu. Eğer eziyet sürecekse suçlu oradan çıkartılıp, buz gibi bir dereye atılıyordu. Ani şok kimi zaman mahkûmun felç geçirmesine sebep oluyordu.

13. Penis deliğine at kuyruğu ya da domuz kılı sokma

14. Göz kapağı kesme

Moğol İmparatoru Cengiz Han, mezarını hiç kimselerin bulamayacağı bir yere yaptırmak için iki bin kişi görevlendirmiş, mezar bittikten sonraysa bu görevlileri çöle sürüp hepsinin göz kapaklarını kestirmişti. Bu görevlileri çöle getiren yüzlerce görevli de başı kesilerek öldürülmüştü. Osmanlıda bu yoktur.

15. Deri yüzme

Mahkûmun derisi bir bıçakla soyulduktan sonra ya ibret olsun diye ağaca asılır ya da denize atılırdı.

16.Fareye kemirtme

Mahkûm çıplak bir şekilde ortası delik olan bir sandalyeye oturtulur sıcak ortamlarda hareketlenen fare, çıkacak bir yer bulamadığı için makat deliğinden kemirmeye başlayarak iç organlara doğru ilerlerdi.

17. Falakaya yatırma

Kıpırdamasını engellemek için uzun bir sopaya bağlanan ayaklara vurularak yapılan bu işkence yöntemine sıklıkla başvurulurdu.

18. Kol ve bacak kesme, tırnak sökme

İlk defa hırsızlık yapan kişinin sol eli, ikinci defa hırsızlık yapanın sağ ayağı, üçüncü defa hırsızlık yapanın sağ eli, dördüncü defa hırsızlık yapanın sol ayağı kesilirdi.

19. Kurşun dökme

Mahkûmun ağzından aşağı sokulan bir borudan içine kurşun dökülürdü.

    CHP ve İP tarafından İzmir’e lâyık görülen Tunç Soyer’in babasının, bizzat sorgulananın başında durarak yaptığı işkenceler, sadece Ozan’ımızın saydıkları zannedilmesin. Soyer, işkence çeşitlerini sanki bütün dünyadan ve Osmanlı’dan araştırarak almış, kendi icatlarını da masum insanlar üzerinde hiç acımadan sadistçe uygulatmıştı. O işkenceleri yaşayanların yazdıkları, anlattıkları tahammül edilecek şeyler değil. Bu işkencelerden aldıkları ifadelerle pek çok Türk gencini idama gönderdiler. Ağır hapis cezaları ile canlı canlı mezarlara koydular.

    İşkenceler, önce sanığın alındığı anda başlıyordu. Gözleri bağlanarak, kelepçe takılarak, nereye götürüldüğü söylenmeyip, paniklemesi isteniyordu. Yurdun her tarafından Ankara’ya götürülünce önce, sözde sorgu için bekleyecek diye, zemini beton, demir bir kafesin içine sokuluyordu. Burada ne kadar bekleyeceği de belli değildi. Rahmetli Ahmet Arvasî bey işte bu kafeste böbreklerini üşüttü, kalp hastası oldu, daha erken diyeceğimiz bir yaşta vefat etti. Buradan toplu olarak koydukları penceresiz, tuvaletsiz bir mekânda günün belirsiz zamanlarında ellerinde bir copla görevliler(!) kapıdan giriyor, kimseyi ayırt etmeden, suçlu mu, suçsuz mu diye düşünmeden copluyorlardı. (Böyle birini, bir arkadaşımın dükkânında dinledim. Kendisi Almanya’da çalışıyormuş. Tatil için, izinli geldiği İstanbul’da bir ahbabının evine misafir olarak gitmiş. Otururlarken kapıya polisler gelmiş, kimlik istemişler ve bunun gözlerini bağlayıp, bir cipe bindirerek, uzun koridorlardan geçirerek, büyük, karanlık bir mekâna atmışlar. “İçeride belki elli kişi vardı diyor. Orada, bulunduğumuz mekân penceresiz olduğu için orada kaç gün kaldım, gece mi gündüz mü bilmiyordum. Arada askerler gelip, coplarla sıradan vuruyorlardı. Bir ara benim Almanya’da çalışan bir işçi olduğumu bilen bir albay teftişe geldi. Beni görünce “burada ne işin var” dedi. Bilmediğimi söyledim. O gittikten bir süre sonra bir asker geldi. Gene gözümü bağlayıp, uzun koridorlardan geçirdikten sonra bir cipe bindirdiler. Üsküdar Meydanında gözlerimi açarak, orada indirdiler. Tek kelime konuşmadan çekilip gittiler. Kendisi Almanya’ya gidip, bir daha gelmeyeceğini söylüyordu.)

    Yukarıda Osmanlı’nın bazı işkence çeşitlerini yazdım. O işkenceler içinde sanığa eşi yakınları üzerinden ahlâksızca bir tehdit yoktur. Ama Soyer bunu da yapmıştır ve kendi hazırladığı metni imzalamak istemeyenleri babaları, anneleri, eşi ve çocukları ile korkutmuş ve imzalar almıştı. Rahmetli Ahmet Er anlattı: Kendi aleyhinde şahitlik yapması için yakını olan, tanınmış bir kadın şairi tamamen soyup, günlerce askıya bağlamışlar. Fakat kadın bu işkenceye rağmen bu yalana yanaşmamış. Ahmet Er bunu üzüntü ile hatırlatırdı.

    Daha önce bazı yerlerde yazmıştım: Rahmetli Türkeş, benim yakalanma kararını duyunca “kesinlikle teslim olma” diye iki kanaldan haber göndermişti. Yıllar sonra bunun sebebini kendisine sordum. “Ben seni biliyorum. Bu adam tahkir ediyor. Sen tahkire tahammül edemezsin. Ağır işkence ederler. O sebepten kesinlikle teslim olmamanı istedim”  demişti. O zaman anladım ki, rahmetli Türkeş’e, belki işkence edememişler, fakat ağır hakaretler etmişlerdi.

    Yazı uzun oldu: Daha pek çok yazılacak olan var. Yeri geldikçe, genç nesillerin o günleri öğrenmeleri için yazıp, hatırlatacağız. Bunları unutturmayacağız…

    CHP ve İP’in belediye başkanı adayı Tunç Soyer’in babasını övgüyle anması üzerine yazıldı bu yazı. O, “Nurettin Soyer benim babamdır. Ama babamın o günlerdeki tutumunu ben onaylamıyorum. Vefat ettiği için, onun adına zulûm görenlerden ve ailelerinden özür diliyorum” deseydi bu yazı yazılmazdı.  Benim korkum, babasının bıraktığı yerden başlamak istemesi. Destekleyenlere gelince: CHP’yi idare edenlerin 1944 ‘de milliyetçilere kurdukları tabutlukları, tırnak sökmelerini unutmadık, unutturmayacağız. 1945’de Sovyet zulmünden Türkiye’ye sığınan bir grup milliyetçiyi Ruslara teslim eden, daha sınırın ötesine geçer geçmez hepsini kurşuna dizdirenleri unutmadık, unutmayacağız. 1960 ihtilâlinden sonra sağcı olarak tanınan insanları, gerici, kuyruk, yobaz diye tahkir eden zihniyeti unutmadık, unutturmayacağız. 1966 ve sonraki yıllarda milliyetçi avına çıkan CHP zihniyetini ve idarecileri unutmadık, unutturmayacağız. Nurettin Soyer’i de unutmadık, unutturmayacağız. CHP milliyetçiler için bilinen bir partidir. Benim garibime giden, anlamakta güçlük çektiğim İP’in içinde az da olsa geçmişlerinde milliyetçi olarak tanınanlar var. Bunlar nasıl Nurettin Soyer’i  içlerine sindiriyorlar? Ve düne kadar milliyetçiyiz diye mangalda kül bırakmayan gazeteciler neden dut yemiş bülbül gibi bu konuda susuyorlar?

               

 

Ahmet B.KARABACAK
Ahmet B.KARABACAKosmanbkarabacak@gmail.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Comments