TÜRK SOSYOLOJİSİNİN BAŞLANGICINDA BEDİ NURİ BEY

Bu haber 21 Şubat 2019 - 1:14 'de eklendi ve 321 kez görüntülendi.

TÜRK SOSYOLOJİSİNİN BAŞLANGICINDA

BEDİ NURİ BEY

A. Yılmaz SOYYER 

Hayatı

 

Bedi Nuri, 1872 yılında İstanbul’da doğmuştur. Trablusgarp eski istinaf mahkemesi reisi Mehmed Hilal Efendinin oğlu, eğitimci Satı Bey’in kardeşidir. İlköğrenimini Rüşdiye mektebinde tamamladıktan sonra Trablusgarp’da Şeyh Kamil Efendi’den şer’i ilimler ve Arapça öğrenmiştir. (Soyyer, 46) Sonra Mekteb-i Mülkiye’nin i’dadi (mezuniyet m. 1893) ve âli (mezuniyet m. 1897) kısımlarında okumuştur. Arapça, Türkçe, Fransızca, Rumca ve Farsça-yı konuşup yazabilmektedir. İlk vazifesi Ziraat Bankası Muhasebe Kalemi’ndedir. (m. 1897). Daha sonra Halep vilayeti mekteb-i i’dadisi muavinliğinin yanı sıra kavanin (hukuk), tarih ve ilm-i servet (iktisat) muallimliklerine (öğretmenlik) tayin edildi, (aynı yıl). 1899 da Erzurum vilayeti Diyadin kazası kaymakamlığı ve aynı yıl Selanik vilayeti Razlık kazası kaymakamlığı yapmıştır. 1901 yılında Sivas Vilayeti’nin Havza kazası kaymakamlığına tayin edilmiştir. 1909’da Ankara vilayeti mektupçuluğuna ve oradan aynı yıl Edirne vilayeti mektupçuluğuna getirilmiştir. 1910’da İstanbul vilayeti tahrirat müdüriyetine nakledilmiştir. 1913’te Fatih belediye dairesi müdürlüğü ne tayin olunmuş, aynı yıl Basra vilayetinde (eşkıya tarafından) öldürülmüştür (B.O.A. S.A., 76).

Bedi Nuri, bir Meşrutiyet dönemi aydını olarak karşımıza çıkmaktadır. Ülkenin çeşitli yerlerinde idarecilik ve eğitimcilik görevinde bulunmuştur. Sosyoloğumuzun ilk yazısı, kardeşi Satı Bey’in çıkarmakta olduğu “Envar-ı Ulum” adlı dergide yayınladığı “Hikmet-i İçtimaiye”nin birinci bölümüdür. (Bedi Nuri, (1),11) Bedi Nuri’nin bu yazısı daha sonra Filozof Rıza Tevfik, Ahmed Şuayıb ve Maliye Nazırı Cavid Beylerin beraber çıkardıktan “Ulum-ı İktisadiye ve İçtimaiye Mecmuası” nda genişletilmiş olarak yayınlanmıştır. Ulum-ı İktisadiye ve İçtimaiye Mecmuası 1324 / 1908-1327 / 1911 yıllan arasında 27 sayı yayınlanmış bir dergi olup, “Servet-i Fünun”dan sonra ikinci “ilmi çevrecilik” hareketidir. (Soyyer,47) Sosyal bilimler konusunda ise ilktir. Bu dergi, yayınlarıyla fazla etki uyandırmamış, Yahya Kemal’in deyimiyle kendisini zihinlerde tesbit edemediği için ölmüştür. (Yahya Kemal, 1971,177).

Bedi Nuri, Filozof Rıza Tevfik’in felsefe, alanında Türk aydınları için yaptığını yapmış, yani sosyolojiyi bir yandan tanıtıp, sevdirmeyi; diğer taraftan ise sosyolojinin verilerini, günlük hayata uygulayıp “ilerleme” (terakki) yi sağlamayı gaye edinmiştir. (Soyyer,48) İlk ve ne yazık ki son defa Hilmi Ziya Ülken tarafından ele alınmış olan sosyoloğumuz, Comte-Spencer çizgisindedir; daha doğrusu Comte’ dan Spencer’e geçiş halkasını oluşturur; organizmacıdır; ama pozitivist geleneğin de takipçisidir. Bedi Nuri, çeşitli dergilerde yayınlanmış 50’nin üzerindeki makalesiyle tarihteki yerini almasına rağmen, bugüne kadar Türk sosyolojisindeki yerini alamamıştır. Sosyoloğumuz Bedî Nûrî, Osmanlı Devletinin çöküş yıllarının, aynı zamanda son bir gayretle yeniden toparlanıp, yeniden ilerleme arzusu içinde olduğu yılların sosyoloğudur. II. Bölümün konularından da anlaşılacağı üzere “toplum”u, “ilerleme”yi, “evrim”i, “inkılâp”ı ele almış, “toplum yeteneği”ni, “kamuoyu”nu, “kitle ve yığın”ı “bireycilik ve anarşizm”i incelemiştir. Bütün bu kavramlar sancılı dönemlerin anahtar kavramlarıdır. Sosyoloğumuz 1872 yılında doğduğu zaman, padişah olarak sultân Abdülaziz tahttadır. Siyâsî bakımdan, Mısır Hidivi İsmail Paşa ile devletin başı derttedir. Bulgar ve Hersek isyanları patlak vermiştir. 1876’da ise pâdişâh tahttan indirilir. Yerine V. Murad geçtiyse de, aklen malûl olması sebebiyle birkaç ay sonra II. Abdülhamid tahta geçer. Sadrazam ise aynı yıl içinde Mahmut Nedim Paşa, Rüştü Paşa ve Mithat Paşadır. Tahttan indirildikten sqnra, son derecede tartışmalı bir intihar olayıyla, hayâta veda eden Sultan Abdülazizin ölümü, dönemin karmaşasını anlatmak için önemli örneklerdendir. Cinayete kurban gittiği iddia edilen bir pâdişâh, üç ay içinde çıldıran bir diğer pâdişâh ve bir yılda üç vezir… 13 aralık 1876’da îlân edilen kânûn-i esâsinin çok kısa süren ömründen sonra otuz üç yıllık II. Abdülhamid dönemi başlamıştır. İyilik ve kötülükleri, haklı ve haksız davranışlarıyla Sultan II. Abdülhamid, Osmanlı târihinin belki de en önemli dönemine imzasını atacaktır. 1877’de ise Türk târihinin en acı savaşlarından biri olan Osmanlı-Rus harbi başlamıştır. Bedî Nuri’nin, 1893 yılında mezun olduğu ve okulun da üç yıl olduğu göz önüne alınırsa 1890-91 yıllarında mekteb-i mülkiyenin idâdî kısmına girmiş olması gerekmektedir. Okulun birinci sınıfında: fıkıh, târih, kânunlar (tanzîmat-ı hayriye usulü), coğrafya, istatistik, türkçe, hesap, ticâret kânunları, senet ve defter usulleri; ikinci sınıfta: devletler hukuku, Devlet-i Aliye muahedeleri, idare usûlü, siyâset-i medeniye, ceza usulü, kavâit ve muhâkemat usûlü, üçüncü sınıfta: ekonomi politik, kozmoğrafya, esas-ı hikmet, tabiî târih, türkçe ve târih, bunların yamsıra üç yıl boyunca fransızca da okumuş olması gerekmektedir. (Hasan Ali Yücel: 9) Mizancı Murat’ın öğrencisi olması da kuvvetle muhtemeldir. Hilmi Ziya Ülken’in bildirdiğine göre Mizancı Murat o yıllarda mülkiye ve hukuk mekteplerinde târih dersleri vermekte ve bu derslerde “hürriyet” fikrini savunmaktadır. (Hilmi Ziya Ülken,125) Bütün olumsuz şartlara rağmen o yılları eğitim-öğretim kurumları açısından kısmen de olsa olumlu olarak değerlendirmek mümkündür. “Abdülaziz devrinde mevcut olan, kurulan ve kurulması kararlaştırılan öğretim kademeleri şunlardı. İlk öğretim: Sıbyan okulları ve onların üstünde Rüştiye okulları. Orta öğretim: idadiler ve onların üstünde Sultanîler. Yüksek öğretim: Darülfünun. Meslek okulları: Mahrec-i eklam, Darülmuallimîn, Darülmuallimât, Mekteb-i Mülkiye, Tıbbiye. 1877’de İstanbul’da 21 erkek Rüştiyesi vardı. Bunların öğretmen sayısı 167, öğrenci sayısı 1797 idi. Kız Rüştiyeleri ise 9 olup 38 öğretmen ve 309 öğrencisi vardı. Aynı târihte Konya vilayetinin bütün kazalarında mevcut Rüştiyelerin toplamı 16, öğretmen sayısı 16, öğrenci sayısı ise 954 idi. (Soyyer,3-24)

Mülkiyenin yüksek kısmından mezun olduğu yıl (1897) Osmanlı-Yunan harbi yapılmıştır. Sivas ili Havza kaymakamı olarak bulunduğu 1901’den itibaren ise Makedonya bölgesi ardı arkası kesilmeyen isyan ve eşkiyalık olaylarına sahne olacaktır. O dönem Ermenilerden Bulgarlara kadar bütün gayr-ı müslim unsurların istiklal peşinde koştukları bir dönem olarak târih sahnesindeki yerini almaktadır, II. Abdülhamid’in saltanatı boyunca tam olarak uygulamaya geçirilemeyen bu durum, İttihat ve Terakki iktidarıyla bir bir yürürlüğe konulmuştur. Sosyoloğumuz Bedî Nûrî, dönemine kuşbakışı göz atmamız sonucunda bu bölümde ele aldığı kavramları hiç de tesadüfler sonucunda ele almış gibi görünmemektedir. Toplumlaşma yeteneği kavramının, çözülmekte olan Osmanlı toplumuyla ilgisiz bulunduğunu söylemek mümkün değildir. Üstelik bu kavramı evrimci ve determinist bir anlayışla açıklamaya çalışması diğer dikkate değer bir yaklaşımdır. Çünkü o toplum yeteneğini, sosyal ilişkilerin artışı oranında artıp ve aynı şartlar içinde tekerrür ile açıkça orantılı olarak gelişen bir realite olarak algılamaktadır. Sosyoloğumuzun bu determinist anlayışının psikolojik temellerinde Devlet-i Aliyye’nin (Osmanlı Devleti), yıkılmaması arzusunun yatıyor olması muhtemeldir. Çünkü bir çöküş sürecini, bir yeniden doğuş sürecinin takip edeceğini savunmaktadır. “Kamuoyu” kavramı ele almak ise II. Meşrûtiyetin karmaşık ortamının kaçınılmaz bir sonucudur, Meşrutî idareye geçilip, bir seçim hazırlığı dönemi başlayınca “kamuoyu”nun önemi bütün zamanlardan daha çok ortaya çıkmış bulunmaktadır. Seçime katılacak yöneticiler bir yandan kamuoyunu kendi lehlerine çevirmeye çalışırlarken, diğer yandan da “bir çobanla bir aydının oylarının aynı olacağı” nın şaşkınlığım yaşamaktadırlar.

Öte yandan bir 31 mart olayı, “kitle ve yığın” kavramlarının önemini artırmıştır. İhtilallerin temel kavramlarından olan “kamuoyu” ve “kitle ve yığın” sosyoloğumuz tarafından ilk kez ama oldukça geç kalınarak ele alınmıştır. Osmanlının bunalım döneminin sosyoloğu olan Bedî Nûrî, bir müddet sonra da “bireycilik” ve “anarşizm”i ele alacaktır. (Soyyer, 46,52)

 

Sosyolojik faaliyetleri:

Ulûm-ı İktisâdiye ve İçtimâiye Mecmuası ve Önemi

 

Meşrûtiyet ve istibdat dönemlerinde düşünce hareketlerinin toplanması bakımından Servet-i Fünun’un işlevinin benzerini -ütopik koloniler kurma isteği boyutunda olmasa da- II. Meşrûtiyet döneminde, Ulûm-ı İktisâdiye ve İçtimâiye Mecmuası görmüştür. Dergi kendisine hedef olarak milletin iktisadî ve içtimaî eğitimine hizmet etmeyi almaktadır. Hilmi Ziya Ülken, Ulûm-ı İktisâdiye ve İçtimâiye Mecmuası hakkında şunları söylemektedir:

“Fikirden siyâsete ve siyâsetten fikre süratle geçmekte olan ve en yakın gaye olarak içtimaî reform fikrinde toplanan bu hareketler sırasında fikre ancak siyâsetten ve aksiyondan uzak olarak berraklığı ve aydınlığı kazandırabilmek mümkün olabileceğine inanan bir düşünür zümresi doğmaya başladı. Bu zümre içinden de bir kısmı sonradan kendilerini günlük politikadan kurtaramadılar. Fakat hiç değilse başlangıçta felsefî düşüncenin istediği, yukarıdan bakış ihtiyâcı -hepsinde duyulmakta idi. İşte bu hareket ‘Ulûm-ı İktisâdiye ve İçtimâiye’ dergisini meydana getirdi

Derginin kurucuları, Ahmet Şuayıb, Rıza Tevfik ve Mehmed Câvid -maliyeci Câvid- Beylerdir. İmtiyaz sahibi ve müdürü olarak ise Câvid Bey görünmektedir. Dergide, Ahmet Şuayıb, Satı Bey, Filozof Rıza Tevfik, Ali Kâmî, Asaf Nefî, Bedî Nûrî gibi yazarlar, sosyoloji – felsefe içerikli yazılar yazmaktadırlar. Uluslararası Sosyoloji Kurumunun 7. kongresini yabancı basından takip etmiştir. (Ülken, 125)

 

Sosyoloji ve Toplum Anlayışı

 

Bedi Nuri sosyolojiyi “phisique sociale” kavramından Türkçeye aktardığı “İlm-i Hikmet-i İçtimaiye” kelimesiyle isimlendirmektedir. Bedi Nuri, bu kavramı Auguste Comte’dan almıştır. Öncelikle bu kavramın, Auguste Comte tarafından insan topluluklarının durumlarından bahseden ilme verilmek üzere ortaya konulmuş olduğunu belirtir. Bu bilim, “İlm-i Hikmet-İctimaiye yani (sosyoloji)” henüz doğmuş ve oluşma süreci içerisinde bulunmaktadır. İlkin bu bilimin oluşum sürecini iyi anlamak gerekmektedir.

Bedi Nuri 19. yüzyıldan önceki siyaset ve toplum hakkındaki eserlerde bulunan bütün incelemelerde ve sosyoloji çalışmaların insan topluluklarının oluşumunu izah etmek yerine, bu toplulukların yeniden oluşturulması gayretinin sergilendiğini söyler. Hâlbuki sosyolog (hikmet-i içtimaiye uzmanı)nın amacı bir kimyagerin, bir fizikçinin, bir botaniğin kimya ve fizik konusunda yaptığı incelemelere benzeyen çalışmalarla insan topluluklarını tanımak ve bunların mahiyetlerini öğrenmek olduğunu belirtir. (Bedi Nuri, (2),81)

Bedi Nuri bir Comte’çudur ama sosyolojide artık Comte’un aşıldığının da farkındadır. Bu yüzden, bu yeni bilimin ilk önce H. Spencer tarafından tekrar incelendiğini; son otuz sene zarfında ise özellikle Fransa’da bir çok düşünür tarafından işlendiğini, sosyoloji (hikmet-i içtimaiye) nin bugün başlangıç safhasından kurtularak, kurallarını olaylarla geliştirdiğini söylemektedir. (Bedi Nuri, (2),110)

 

Kamuoyu anlayışı

Bedi Nuri “kamuoyu” (efkar-ı amme) kavramını etraflıca inceleyip, tahlil etmektedir. Ona göre herhangi bir çevrede ve herhangi bir zamanda geçerli olan bir toplumsal düşünüş durumun genel bütününe “kamuoyu” denilir. Siyasi ve idari alanda, bu kamuoyunun etkilerinin mühim ve büyük olduğundan hiç şüphe yoktur. Sosyoloğumuz için, kamuoyu, fenomen her zaman için durağan ve devamlı değildir; hatta bazen arzu ve heveslerin oyuncağı sayılabilecek derecede değişme (tahavvül) ve başkalaşma (tebeddül) kabiliyetine sahiptir. Siyasi yazarlar veya yöneticiler kamuoyunun bugünkü eğilimlerini inceleyip, mahiyetini keşf ve daha sonra düzenleyerek, yöntemlerini özel maksatlarına ermek için kullanabilirler. Yani toplumu yönlendirebilirler. (Bedi Nuri, (3):1034).

 

İlerleme anlayışı

Tarihi ve kültürel değişmeyi “ilerleme” adı altında ifade etmek -bünyesinde pek çok sakıncayı barındırmasıyla birlikte sosyoloji terminolojisi açısından önemlidir.

Sosyoloğumuz, her Osmanlı aydını gibi batmakta olan gemiyi kurtarma gayretindedir. Onun için de belki en yoğun biçimde üzerinde durduğu kavramlar: “terakki”, “tekamül ve “inkılap”tır.

Bedi Nuri’ye göre ilerleme, alçalma ve gerilemeye tezat bir durumdur. Sosyoloğumuz ilerleme fikrini ilk ifade edenlerin bunu insana özgü addettiklerini, hayvanlar zümresinin durağanlığa değişmezliğe ebediyen mahkûm olduğunu belirtmek istediklerini söylemektedir. Bedi Nuri’ye göre, insanlık tarafından gerçekleştirilen gelişmeler (tekemmülat), toplumların her birinin ayrı ayrı gayret sonucunda meydana gelmiştir. Toplumların evriminde, çöküş devirleri ve ilerleme devirleri sürekli birbirlerini takip ederler. İlerleme eğrisi, muhtelif faktör ve etkilere olduğu için, her biri ayrı milletleri temsil etmek üzere birbirine geçmiş halkalardan oluşmuş olduğu gibi; her halka da ilk anda bir dosdoğru çizgi takip edeceği yerde son nece engebeli ve dalgalı bir şekil gösterir. (Bedi Nuri, (4), 46l)

 

İnkılâp Anlayışı

Bedi Nuri’ye göre, sürekli inkılaplarla haşır neşir olanların zihninde “inkılap” isimli, şaşaalı, heyecanlı, dış görünüşü ve görünen yönüyle diğerlerinden farklı bir olgu vardır. Yani “inkılap” da bizzatihi bir olgu olarak algılanmalıdır. İnkılâp, eski olay ve sebeplerin bir sonucudur. Bu olay ve sebepler, belirli bir hedefe doğru hareket ederek, inkılâbı meydana getirmiş ve devamı için uygun çevre ve şartlar haricine çıkmışsalar, inkılâp kalıcı olur: Siyasi inkılâpların yanı sıra, insanlık tarihi sosyal âlemde derin ve esaslı izler bırakmış inkılaplar kaydeder; uygar insanlık, inkılap geçirmiş topluluklar, bu inkılapların eserini uzun süreden beri koruyor ve koruyacaktır. İşte Fransız büyük inkılabı, Alman siyasi birliğini sağlayan inkılaplar, Amerika istiklali ve inkılabı!.. Bu iki tür inkılâptaki, hatta türleri bile aynı olan siyasi inkılâplardaki farklar nereden geliyor? Birinci tür inkılâplar gelip geçici olan etkili bir kuvvetin, bir keskin kılınan, bir büyük kumandanın eseridir. Hâlbuki yalnızca bunlar kalıcı bir değişme bırakamazlar. Çünkü toplum istenildiği zaman istenilen şekle sokulamadığı gibi, olaylar da değiştirilemez ve bu yüzden bu tür inkılâplar geçicidir. İkinci tür inkılâplar ise toplumu teşkil eden fertlerin zati özellikleri değiştirilerek meydana gelmişlerdir.

Sosyologumuz: “İşte son inkılâbımızın da kaynaklarını araştırır ve kesin olarak be-lirlersek, coşkun inkılâp nehrini daimi surette akıtacak mahiyette olup olmadığını da öğrenmiş oluruz. Osmanlı inkılâbını yalnız Resne dağlarında vukua gelen ayaklanmanın, Manastır, Selanik ve Siraz’m şiddetli protestolarına bağlamak büyük gaflet eseri olur. Osmanlı inkılâbı otuz üç sene süren bir esaret yükünden kurtularak, hürriyetin kucağına atılmak üzere bütün Osmanlılığın kalbinin derinliklerinde zorlayıcı bir ihtiyacın sonucuydu.” demektedir. [Bedi Nuri, (6):366].

 

Bir Sosyal Sistem Olarak Bireycilik ve Anarşizm

Bedi Nuri’ye göre, sosyal sistemler “bireycilik” ve “sosyalizm” ismiyle iki büyük kısma ayrılırlar. Sosyal incelemeleri, toplumun temel unsuru olarak gördükleri ferde has addedip onun mutlak surette düşünce ve hareket özgürlüklerini temin etme noktasından alan sosyologlar, “bireycilik” ekolünün içindedirler. Sosyalistler ise ferdin elde ettiği menfaatlerin, önemli ölçüde toplumun ürünü olduğunu kabul ettiklerinden bu kazançları bireyin kullanmasının doğru olmadığı iddiasındadırlar. Bunlara göre fert topluma hizmet etmelidir. Bedi Nuri, sosyalizmin, bireyi tam eşitliğe kavuşturma şeklindeki düşüncesinin çağın kurumlarını tahribe yol açtığını ve o günün toplumu için bir tehdit teşkil ettiğini belirtmektedir. O, aynı zamanda bireyciliğin bir kısmının da bireye özgürlüğünü vermek için hedef gösterilen -ki bunu sosyoloğumuz hayali olarak dillendirmektedir- gaye çerçevesinde ifrat vadisine giderek günümüz topluluklarını bir çıkmaz sokağa saptığı görüşündedir.

Bedi Nuri bireyciliğin son noktası olarak anarşizmi görmektedir.

Bedi Nuri’ye göre, anarşist sistem, lügat anlamı her ne olursa olsun, aslında sosyal olayları, belli bir hedefe sevk eden iktisadi ve siyasi yönleri de bulunan bir felsefedir. Sosyoloğumuza göre, anarşist felsefenin iyimserliği (nikbinlik) şüphesizdir. Ona göre Anarşistler sosyal ahenksizliklerin fert ile toplum arasında gösterdiği sonucun temel değil yanal olduğuna inanırlar. Hangi anlamda düşünülüşe düşünülsün anarşistler iki muhalif deyim yani “toplum ve ferdi hürriyet” arasında bir uzlaşmayı imkân dışı addederler. Bunların tasavvur ettikleri her topluma, anlam ve sözlerinde bile muhaliftirler.

Bedi Nuri’ye göre, iyimser, hümanist ve bir ahlaki teori ile beslenmiş olan anarşist sistem bir sosyal sözleşme ve içtihattır. Bireycilik sistemi ise sözleşmeye zıt ve ictihata pek az eğilimlidir. (Bedi Nuri,(5) 17)

 

Sosyolojinin Psikolojiden Farklılığı

Sosyologumuz, sosyoloji ile psikolojinin ayrı bilimler olduğunu kanıtlayabilmek için psikoloji bilimini müstakil bir makalede ele alarak aşağıdaki şekliyle ortaya koyar.

Bedî Nûrî, ondokuzuncu yüzyılın ilmî sahada elde ettiği ilerlemenin bir safhasının da psikoloji (il-mü’r-rûh) de ortaya çıkmış, o zamana kadar farklı farklı eserlerde görülen psikolojinin ancak geçen asrın başından itibaren şube ve kısımları olan özel bir ilim hâline gelmiş, eski âlimlerin “ilmü’n-nefs” adı altında ve ekseriya ahlâk konuları içinde bazı psikoloji konularını incelemiş olduklarını, fakat psikoloji adının yayılmasının yakın zamanlarda olduğunu belirtmektedir.

Alman filozoflarından Christian Freihher von Wolfun 1732 târihinde yayınladığı “Tecrübî Psikoloji” ve 1734 târihinde yayınladığı “Aklî Psikoloji” isimli eserleriyle psikolojinin kurucusu sayılahildiğini, işte o zamandan beri psikolojinin bu iki başlık altında incelenmeye başlandığını, psikolojik olayların ya deneme ve gözlemlerle yapılan incelemelerle veya deneme ile ilgisi olmayan ve ancak akıl ile anlaşılabilen, vicdan ve aklın öncülüğünde inceleme ve keşifler yaparak ortaya çıkanlabildiğini söylemektedir.” Bu itibarla Bedî Nuri’ye göre tecrübî psikoloji, ruhî olayların incelenmesinden, vicdanî hâllerin bilinmesinden ibaret olur [ruhun bir fenomen olarak ele alınabileceğini söylemektedir]; deneme ve gözlemi, incelemenin temeli olarak görür. Halbuki aklî psikoloji, bizzat ruhun incelenmesinden, vicdanın maddesinin ilminden ibaret olur. Bu taktirde sonuç çıkarmayı (istintacı) temel ittihaz eyler. Ama sosyologumuzun yaşadığı dönemde, bu bölümlenme gerek psikolojik incelemeleri,  felsefî (hikemî) incelemeler gibi teorik ve pratik esaslara dadandıran fennî psikoloji taraftarları, gerek psikolojik incelemeleri sırf aklî ve ilmî incelemeler noktasından yapmak isteyen felsefî psikoloji taraftarlarından itirazlarla reddolunmuştur. Birincileri tecrübî psikolojiden başka bir surette, psikolojik incelemelerin mümkün olmadığını; aklî psikoloji denilen şeylerin aslında tabîat üstü, ispatlanması mümkün olmayan şeyler olduğunu söylerler.

 

Din Sosyolojisi

 

Günümüzde (1996) din sosyolojisi ancak dinlerin ilmî araştırmalara açık sosyal vakıalar olarak anlaşılması hâlinde düşünülebilir. Batı toplumunda dînin kural koyucu gücü tartışılabilir olduktan sonra, dînî fenomenlerin araştırılması ilahiyattan kopabilmiş ve bu işi tecrübî bilimler üstlenebilmişlerdir. Bir sosyologu din, sosyal bir fenomen olması bakımından ilgilendirmektedir. Bu ise şu anlama gelir: ya din bir soşyolojik fenomendir, ya da dînin, en azından, sosyolojik önemi vardır. Din sosyolojisinin incelediği şey, insanın dinden kaynaklanan sosyal faaliyetidir.

Bedî Nûrî de tam bir sosyolog tavrı göstererek dînin sosyal bir fenomen olduğunu; inançların her zaman bir topluluğa âit ve bu topluluğun fertleri için uyma zorunluluğu olan şeylerden ibaret bulunduğunu belirtmektedir. Ona göre âyin ve ibâdetler hakkında da durum aynıdır. Din ve mezhep incelemeleri sosyolojinin alanına girmektedir; bunlar din sosyolojisi (hikmet-i ictimâiye-i dînîye) nin konusunu oluştururlar.

Sosyologumuza göre, bu tür olaylar genellikle toplumların inanışlarını ihtiva eder. Bu inanışlar ise inanırları olan fertlerin kuvvetli olarak irtibat vâsıtalarını teşkil ettikleri için insanları küme hâlinde toplayan sosyal bağların bir kısmını teşkil ederler. Bunların türleri ne kadar çeşitli ve teinin ettikleri rabıtanın şiddeti ne kadar muhtelif olursa olsun tamâmı esas olarak öyle bir noktada birleşirler ki insanlık bunları bir düşünce üretme sonucunda değil, tamamen mukaddes bir inanç kararlılığının sonucu olarak kabul ve muhafaza etmiştir. Türleri ne kadar çok, temeli ne kadar bâtıl olursa olsun tamâmı âhiret düşüncesinin mahsûlüdür.

Bu tür olaylar birkaç bakış açısından incelenebilir; böylece de din sosyolojisi (hikmet-i ictimâiye-i dîniye) bölümlerine ayrılmış olur:

 

Din Felsefesi (Felsefe-i Dînîye)

Bedî Nûrî Din Felsefesi başlığı altında dinleriveya bir kavmin dînini ayrı ayrı ele alarak, genel olarak dinlerin teşekkülünün sebep ve hikmetlerini, bunlardaki sosyal ve psikolojik’ sâikleri, mezheplerin ve çeşitli ibâdetlerin türlerini ve biçimlerini inceler. Kendisi bu bölümdeki mes’elelerin incelenmesi genel sosyoloji (ictimâiye-i umûmiye) arasına girebilirse de özellikle bir sosyal olaylar sınıfım, inanışları sözkonu-su ettiği için özel sosyolojinin arasında bir özel sınıf teşkil ettiğini belirtmektedir.

Dînî Sistemler (Mesâlik-i Muhtelife-i Dînîye) Sosyologumuza göre, dindarlığın gelişim (tekâmül) seyri takip olunursa toplumların hâline, derecesine göre dînî duygunun da bir kendine özgü tarzının bulunduğu görülür. Diğer bir deyimle toplumların ilk şekil ve durumlarına göre dînî duygu da muhtelif safhalar geçirmiştir. Buna göre dînî sistemler (mesâlik-i muhtelife-i dînîye) dörde ayrılır:

Dînî Biçim İncelemeleri: İlkel ve aşağı topluluklardan başlayarak en mükemmel toplumlara varın caya kadar hepsinin dînî şeklini inceleyen bir kısmı vardır.   İlkel topluluklarda dindarlık düşüncesi totemve tabu şeklinde ortaya çıkmıştır. Yâni ilkel topluluklar, madde, bitkiler ve hayvanlardan birini kutsal addetmek suretiyle dînî inanışlarını oluşturmuşlardır. Muhtelif milletlerde ve çeşitli zamanlardaki bu totemlerin tür ve şekillerinin incelenip değerlendirilmesi toplumların dînî hisleri ve buna binaen sosyal kuruluşları hakkında gerçek bir fikrin doğmasına hizmet eder. Totemlerin incelenmesi sırasında bunların biçim ve türleri, tekâmül tarzları, bu tekâmül so nucunda bir kabilenin ortak inançlarını nasıl kazandıkları, daha sonra nasıl bir millete şâmil oldukları, ve nasıl milliyetten soyutlanmış bir genel biçim kazandıkları gibi birçok inceleme türünü ihtiva eden bir kısım sosyal olaylar, aşağı topluluklarda, vasat toplu-luklardaki dînî şekil ile, ilkel dindarlık, millî dindarlık, umumî dindarlık gibi yan olaylara taksim olunur.

Alt Gruplar [Talî (ikincil=sonradan olmuş) toplulukların dînî sistemiJ: Mezhep, tarikat gibi talî (ikincil) toplulukların dînî inanışlarının ve bunların ne gibi tesir ve ihtiyaç altında husule geldiklerinin incelenmesinden ibarettir. Sosyologumuzun kastettiği olay bugün alt gruplar olarak adlandırdığımız bir olguyu ortaya koymaktadır. Aynı dînin sınırları içerisinde yer alan özellikle de tasavvufî kaynaklı bir araya gelişler bu kategoride ifâde edilebilir.

Özel inanışlar (İtikâdât-ı Mahsûsa): Bâzı şehirlere ve küçük topluluklara mahsus olan ibâdetlerdir ki bu tür incelemeler dînî hikmet hakkında bir takım hakikatlerin açığa çıkmasına yardımcı olur.

Genel inanış ve alışkanlıklar (îtikâdât ve İtiyâdât-ı Umûmîye): Bunlar da bir milletin genel dînî inanış ve alışkanlıklarıdır.

Büyü

Büyü ve şarlatanlıkların birçoğu topluluklarda büyük roller oynamış etkili âmillerdendir. Bunların muhtelif milletlerdeki şekli, etki derecesi, ortaya çıkışının sebep ve hikmeti incelenmesi gereken bir sosyal mes’eleler silsilesidir.

Ölüm Hakkındaki Âyin ve İnanışlar

Ölüm hakkındaki inanışlar kefenleme biçimi toplumların hayâtında büyük roller oynamıştır. Meselâ Mısırhlar’ın bu konudaki inanışları, iktisadî birikimlerinin büyük bir kısmını piramitlerin yapımına sarf ettirmiştir. Onun için bu tür sosyal hâdiseler inanç alanında özel bir sınıf teşkil eder.296

Tören ve Dînî Âyin

Bunlar da ibâdetgâh, kutsal yerler, muhtelif dînî merasim şekilleri, ibâdetin maksadı, dînî takvim (kutsal gün ve geceler), dînî bayramlar gibi her biri başlı başına birer sosyal olaylar sınıfını ihtiva eden bir konudur.

 

Seçkinler (Elitler) Sosyolojisi

Sosyologumuz Bedî Nuri’ye göre, toplumların târihleri incelenirse fıtraten birbirinden farklı (müte-favit) ve zıt (mutehâlif) yaradılan insanoğlunun, bu farklılığını, ya sonradan kazanılmış bilgilerle elde edip geliştirdiği veya doğuştan kalıtımla getirdiği ve bu suretle sosyal farklılık (tefâvüt-i içtimaî) kanununu geçerli kılmaktan geri kalmadığı görülmektedir. Tabiat âleminde ve bu arada sosyal dünyâda geçerli olan hayat mücâdelesinin genel kânunu bireyler arasında, bir üstünlük kazanabilme arzusu şeklinde görülür ve her fert, toplumda bulunduğu mevkie, kazandığı meziyetlere göre bir unvan, bir rütbe, bir imtiyaz veya hiç olmazsa bir şöhretle temayüz etmek ister. Bu şekilde toplumda, diğerlerinden farklı, bir takım fertlerin seçkini (nuhbe-i efrad=elite) oluşur.359 Seçkinler (elit) sınıfı toplumun bir taraftan siyâsî, diğer taraftan dînî idaresini ele almakla üstünlük ve imtiyazını, zamanla kânun şeklinde de tesis eder. Böylece akü ve zekâsıyla, özel meziyetleriyle kazandığı müstesna mevkii nesiller boyu -istihkak olarak değil- aktarmak ister. İnsanoğlu, bütün fikrî donanımlarının ilâhî kaynaklı olduğuna inanarak, bu seçkin sınıfa düşünmeden itaat ettiği evrimleşme dönemlerinde bulunduğu sıralarda, bu sınıfın rütbe ve unvanlarım mukaddes addolunan kitaplardan çıkarmaktaydı. Böylelikle, sosyal yapı dînî yapıyla karışmış bulunmaktaydı. Başlangıcında savaşçı bir topluluktan ibaret olan Yunan toplumunun destan dönemlerinde yetişen kahramanları ‘yarı tanrı’ sayılıyorlardı. İnsanlık bu düşünce devresini geçtikten sonra gelenek, görenek ve daha sonra konulmuş kânunlar (kavânin-i mevzua) rütbe ve kânunları tevcih ettiler. Sosyologumuza göre, unvan ve rütbe bir felsefenin, bir sosyal ihtiyacın sonucu veya bizde mevcut olan mülkî rütbelerde olduğu gibi kaynaklarını daha başka bir tür sosyal kurumdan alabilirler. Mutlakî idarede memurlar, fiilen sahip oldukları nüfuzu az çok keyfî ve tahakkümî bir unvan, diğerlerinden üstün bir şeref bahşeden bir tür imtiyaz olarak telakki ederler. Osmanlı toplumu hukukun eşitliği esâsını kesin olararak kabul ve tatbik eden yüce İslâm dini üzerine kurulmuştu. Onun için doğuştan unvan ve rütbe taşımak  (Batının asalet unvanları gibi) geleneğine sahip değildir. Fakat toplumun ilk oluşumunda üstün hizmet sahiplerinin ‘timar’ türü şeylerle mükafatlandırılmaları  mevcuttu. Bedî Nûrî, hürriyetin ilânının ilk günlerinde Mülkiye Kulübü’ nde sivil memurluklara getirildikleri için rütbelerinden soyunan rütbe sahiplerinin bir çoğunun hala ilk özel merasimde rütbelerinin parlak üniformalarını giymekten ayrılamadıklarını söylemektedir. Esasen rütbesiz oldukları hâlde, memuriyetleri dolayısıyla üniforma giymekte olanlardan bir çoğunun  bu durum karşısında eskiye özlem duyduklarını belirtmektedir..

 

Bir Cinayet Olarak “İntihar ve İntihar Hakkı”

Bedi Nuri’ye göre, zulüm ve cinayetlere meyilli olmak, bütün organizmaların (uz-viyat) ortak vasıflarından birini teşkil eder. “Güçlü olanın yaşama hakkı” kanunu, en ilkel organizmalardan en mükemmeline varıncaya kadar bütün canlı organizmaların yaşama haklarını (hakk-ı beka) başkalarının zararına olarak aramalarını, yaşama hakkı adına güçlünün zayıfa karşı en vahşi cinayet ve zulmü uygulamasını gerektirmiştir. İşte bu açıdan bak ılınca canlı organizmalarda hayat, sonsuz bir cinayetler zinciri şeklinde ortaya çıkar.

Sosyologumuz için, organik olu şunlarm son noktasını meydana getiren insanlığın da bu genel kanunun dışında kalması mümkün değildir. Onun için de en uzak efsaneler döneminden (devr-i esatir)nden, günümüzün (miladi 1911) uygar dönemlerine ka-darki insanlık olaylarının tarihi, açık veya gizli bir cinayetler silsilesinden ibaret olmak üzere tanımlanabilir. Siyasetler zulüm üzerine temellenmiştir, tahtların kaynağında zulüm ve cinayet vardır. Toplumlar ezdikleri toplumların enkazı, kemikleri üzerinde yükselirler. Bu derin cinayet fikriyle beslenen insanlık, cinayet fikrinin son tekâmül haline ulaşır: Kendine karşı cinayet (cinayet-i nefsiye) veya intihar.

 

Bedi Nuri bunu hukuk açısından ele aldığını, bu konuya hukuki araştırmalardan, cinayeti sırf bir saldırı olarak anlayıp, tavsif eden, cinayetin şiddetini başkasına saldırının derecesiyle değerlendiren hukuk teorilerinden başka bir şekilde ele almak istediğini bildirir. Cinayet felsefesi açısından cinayetin etmenleri incelenirse her zaman bireyin hayatını teminden, yükselmesinden veya ihtiraslarının giderilmesinden ibaret olduğu görülmektedir. Ona göre insanın cinayet güdüsü hayatını ve hayat faaliyetini istediği şekilde yönetmek arzusudur. İntihar, yani kendine karşı cinayet ihtirasların diğer hayati arzulara üstün gelmesinden, hayvanca hırsın tekâmülünün son noktaya ulaşmasından doğar. “Tekamül” kelimesiyle iki uç noktayı müterakki (ilerleme) ve mütedenniliğin (alçalma) son sınırlarını kastettiğini söyleyerek; intiharın zulüm fikrinin, kan dökücülük temayülünün, nefse tatbik edilmiş bir biçimi olduğunu kabul eder. Diğer taraftan ise intihar edenin kendisine zulm ettiğine inandığı çevre ve toplumdan bir tür intikam aldığını, o toplumun adeta üyeliğinden istifa ettiğini belirtmektedir.

Kendi nefsine karşı cinayetin, günümüz (miladi 1911) ceza kanunlarına göre başkalarına saldırıyı içermediği için hukuk noktasından bir suç (cürüm) sayılmayarak bu yönüyle hukukun kapsamının dışında kaldığını belirtir. Muhtelif zaman ve yerlerde intiharın farklı ele alışlarla karşılandığını açıklar. Bedi Nuri, Fransız inkılâbından sonra Avrupa ceza hukukunda yapılan değişikliklerin ardından kanun nazarında bir şahsın intihar hakkının tanındığını söylemektedir.

Bedi Nuri’ye göre, toplum yalnız başkasına, başkasının hukukuna saldırmayı fiil ve olayları tartışıp cezalandırmakla kalmaz; sosyal düzeni bozan, hatta bozmaya yönelen şeyleri maddi cezayla olmasa da ayıplama ve suçlama gibi manevi cezalarla cezalandırmaktadır. İnsanın sosyal bir fert olduğu, hayat ne kadar elim olursa olsun, hayatı süresince toplumun bütün nimetlerinden yararlanıyor olduğu göz önüne alınırsa, topluma karşı bir takım vazifelerle mükellef, bir sosyal borç altında olduğu; bu sosyal borcun ise topluma bağlanmak, geleneklerine uymak ve ona yeni fertler yetiştirmekle ödeneceğini söylemektedir. Ona göre insanoğlu kendisine ait olan hayatını herkesin hayrına hizmet edecek şekilde kullanmak şartıyla toplumla bir gizli mukavele imzalamış ve taahhüt altına girmiştir. Ona göre her fert kendisine maddi şahsiyetinin dışında bir sosyal şahsiyet tayin etmelidir ve işte bütün ahlaki saikler buradan doğar; bu düşünce altında bütün ahlak kuralları gelişir; bu açıdan bakılmca intihar bir ahlaki cinayettir. İntihar eden ise bir sosyal ferdi katleden katil hükmündedir. [Bedi Nuri, (16):1327].

 

 

2.2.1.Bir Alan Araştırması: Arnavutluk

2.2.1.1. Arnavutluğun Sosyal Yapısı

Bedi Nuri’ye göre, Arnavutluk’un sosyal yapısının yalnız temel biçimini, temel hatlarını, incelemek, bu topluluğun belirgin özelliklerini ortaya çıkarmak için kâfidir. Çevrenin sevkiyle onun asıl tabiatının (seciyesi) eseri olarak cesur ve savaşçı olan bu topluluğun sosyal yapısı da cengâver tabiatına dayanmaktadır. Sarp kayalıklar arasında setbest bir muhitte yaşamaya alışmış olan bu cesur insanları zapt edecek kuvvet, fikir, zeka, hitabet, fesahat gibi manevi kuvvetler değil, yalnız maddi kuvvetlerdir. Buna göre böyle bir toplumda hiç olmazsa ilk defa ortaya çıkacak ve nüfuz sahibi olacak olan kimse kol kuvvetine dayanmak zorundadır. Her bir kabile ve bölümü saldırgan olan bu topluluklarda sosyal yapı (teşkilat-ı ictimaiye) dayanaklan ve gayesinin, saldırı ve savunmaya, savaş teşkilatı esasına göre düzenlenmiş olması çok tabiidir. İşte bu özelliklerinden dolayı Arnavutluk kabilelerine “bayrak”, bu kabilelerin reislerine de “bayraktar” denilir.

Bayrak nedir? Bayrak, savaş sırasında fertlerin katılacağı grubu (kütle) gösterir. Arnavutluk ve İşkodra ahalisi eski devirde resmen askerlik görevinden muaf idilerse de, sefer zamanında devlet savaş ilan edince, toplan emri verilir verilmez her bayrak hemen mensubu olduğu bayrağın altına toplanarak harbe iştirak ederdi. Arnavutluk’ta bu savaşçılık tabiatı o kadar umumidir ki askerlik hizmetinin gayr-ı müslüm milletlere (milel-i gayr-ı müslime) yaptırılmadığı devirlerde, Hıristiyanlar bile bayraklarıyla savaşta hazır bulunurlardı. Mesela Katolik Arnavutlar olan Merditalılar, Rus, Yunan ve Karadağ savaşlarında savaşmışlardır. İtalya savaşının ilanından sonra hükümet bunlara da redif ve mustahfız teşkilatı ismiyle silah dağıtmıştı. Zaten Arnavutluk’ta dindarlık fertler arasında derin uçurumlar meydana getirecek mahiyette değildir. Savaşta bayraktar vurulursa bayrağı eline almış olan onun yerine de geçer. Bu unvan babadan oğula aktarılır.

Arnavutluğun bayrak teşkilatı, Kuzey Arnavutluğun Yakova ve İpek bölgeleriyle, Malisya denilen dağlık kısımlarında ve İşkodra civarında mevcuttur. Bu sosyal teşkilatın Ülkede yaygınlığı, o yerin uygarlık derecesiyle ters orantılıdır. Medenileşmemiş, hükümet nüfuzunun, idari yapılanmayı etkisine alamadığı yerlerde, bu teşkilat geçerlidir. Hükümetin nüfuzu oluştukça, halk uygarlaştıkça, bu teşkilat yok olmaya başlar. Mesela Priştine şehri Arnavutluğun önemli bir merkezidir. Tren yolu, kurulduktan sonra oluşan uygar çevre buradaki bayrak teşkilatının bitmesine yol açmıştır. Kasabalarda bayrak teşkilatı esnaf teşkilatı esası üzerine teessüs etmiş olduğundan, bir kasabayı meydana getiren mahallelerin ahalisi, o kasabadaki samatlardan belli başlı birisine girmiş bulunur. Mesela İpek’in merkezindeki insanlar, “debbağ bayrağı, terzi bayrağı, çiftçi bayrağı” olarak üç bayrağa ayrılırlar. Yakova kasabasını meydana getiren on iki mahallenin altısı terzi, altısı da debbağ bayraklarıdır.

“Bayrak teşkilatını devam ettiren amillerden birisi de ortalama hayat standartlarının bulunmayışıdır. İlkel toplulukların iktisadi vasıtalarının başlıcalarını, komşuya saldırı sonucunda ele geçirilen ganimetler oluşturur. Arnavutlar nezdinde de hayatı horlamak, umumi savaşçılık tabiatı, bir işaret üzerine gönüllü askerlik için toplanma keyfiyetlerini ortaya çıkaran amiller hep bu kaynaktan beslenir. Hayat vasıtaları açık olan, hayatın kadri ve kıymeti anlaşılan yerlerde tedricen bu teşkilat sönmektedir.

Bedi Nuri’ye göre, uygarlığın terakkisi karşısında bayrak teşkilatının düzenli idareye dönüşmesi kesindir. Yollar yapıldıkça iktisadi vasıta ve ilişkiler çoğaldıkça bu teşkilat yok olacaktır. Üsküp’ten Debre ve Görüce’ye, Draca döşenecek demir yolu üzerinde ilerleyecek lokomotifler düdüklerini çalacak, cengaver Malisyalılar, bu ilkel sosyal duruma veda edeceklerdir. [Bedi Nuri(6),250]

2.2.1.2. Arnavutluk’ta “Kan Gütmek” Âdeti

Sosyoloğumuz Bedi Nuri, Şehbal isimli dergide yayınladığı bu araştırmasında Osmanlı Devleti’nin en problemli bir bölgesini ele almaktadır.

Sosyoloğumuz ilk olarak Arap aşiretleriyle Arnavut boyları arasındaki benzerlikleri ele almaktadır. Çöl halkıyla Balkan halklarının birbirine benzemesi, sosyolojinin kanunlarına zıt zannolunur. Fakat derinliğine incelenince, birbirlerine pek uzak ve tabii çevreleri birbirine zıt olan bu iki topluluğun âdetlerinin arasındaki benzerliğin sebepleri bulunabilir. Tabiat her iki iklimde de -ekseriyetle- cimridir. Şairler’in aydınlattıkları mehtaplı geceler hayal ve şiir hissini beslemekle beraber, çöllerde yaşamak mecburiyeti kuvvet ve cesaretini artırıp takviye ederken, tepelerinde şimşekler çakan dağlar, uğultulu nehirler, zengin vadiler de Arnavut’a, cesur ve savaşçı olmayı öğretmiştir.

Aşiret ve kabile şeklinde çöllerde yaşayan Arnavutlar da kabile ve bayrak halinde yaşamaktadırlar. Bedi Nuri, Araplarda “cahiliye devri”nden beri devam edegelen “kan gütmek” ve “sığınmacıyı / mülteciyi himaye etmek” olaylarının, kabile hayatı yaşayan Kuzey Arnavutluk’ta hâlâ yaşamakta olduğunu söylemektedir.

Öldürülen bir Arnavut’un intikamını almak yani katilini öldürmek, öldürülenin en yakın akrabası için bir sosyal görevdir. Öldürülen akrabasının intikamını almadıkça, yaşayan akraba için toplum içinde ne itibarlı bir makam, ne açık bir kapı vardır. Toplum böyle bir ferde namussuz nazarıyla bakar. Kan hakkı miras olarak da intikal eder. Elinden her ne surette olursa olsun bir kan çıkmış olan bir adam, öldürülenin varislerini razı etmedikçe, her dakika kanının akmasını beklemelidir.

Sosyoloğumuz Bedi Nuri’nin naklettiğine göre, öldürülmekten tek korunma yolu taş kulelere sığınmak suretiyle olur. İpek, Yakova, Prizrin bölgesinde her dağ başında, her tepede kârgir bir bina görülür. Toplu köylerdeki binaların çoğu da kule şeklindedir. Tüfekle karşılık verebilmek için mazgal delikleri bulunan kalın taş binalardır. Arnavutluk’un çoğu aileleri senelerden beri süren bir kandan korunmak için böyle kulelerde yaşarlar. Bedi Nuri’ye göre

bazen kan sahibinden belirli bir zaman için “besa” (sulh anlaşması) alınır. İşte katil orada vurulmayacağından emin olduğu için ortaya çıkıp işlerini görür, hatta husumeti olan kan sahibiyle de görüşür. İşkodra’daki kabilelerde bir fert, bir tüfek atarak, bağıra bağıra filanın himayesinde olduğunu söylerse onun “besa”sı altına girmiş olur.” [Bedi Nuri(7) 1328]

 

KAYNAKÇA

OSMANLI ARŞİV BELGESİ

Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Sicill-i Ahval Defterleri Nu: 76

KİTAPLAR

Soyyer, Yılmaz, (1996) Türk Sosyolojisinin Başlangıcında Bedi Nuri (1872- 1913), , İstanbul: Kubbealtı Neşriyatı

Ülken, Hilmi Ziya, (1992), Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, İstanbul: Ülken Yayınları
Yahya Kemal, (1971) Edebiyata Dair, İstanbul: İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları

Yücel, Hasan Ali (1994), Türkiye’de Orta Öğretim, Ankara: Kültür Bakanlığı

DERGİLER

Bedi Nuri (1), (1324),”Hikmet-i İctimaiyye“, Envar-ı Ulum, S.6,  s.11
Bedi Nuri(2), “Hikmet-i İctimaiye“, U.İ.İ.M, Y:I, C:2, 8:5,1325, s.81

Bedi Nuri (3), (1326) “Tahavvülat-ı Fikriye“, Ulum-ı İktisadiye ve İctimaiye Mecmuası, Y:2, C:3, S:20,

Bedi Nuri (4)(1326)”Terakki, Mahiyet-i Terakki“, Şehbal, S:26,

Bedi Nuri (5) (1325) “Ferdiyün ve Fevzaviyun“, Ulüm-ı İktisadiye ve İctimaiye Mecmuası, Y:2; C:3, s:17,
Bedi Nuri(6) (1328)”Arnavutluk Teşkilat-ı İctimaiyesi -I” Şehbal, S:61,

Bedi Nuri(7) (1328)”Arnavutlukta Kan Gütmek Adeti“, Şehbal, S:59,

GENEL KAYNAKÇA

Bedi Nuri (1326) “Ahlak Nedir?” Şehbal, S:31,
Bedi Nuri (1326)”Ahlak ve Cemiyetler“, Şehbal, S:33,
Bedi Nuri (1326) “Almanya’nın Esbab-ı Tekamülü“, Şehbal, S:21,
Bedi Nuri (1328)”Arnavutluk Teşkilat-ı İctimaiyesi: Cibal Kanunu” Şehbal, S:64,
Bedi Nuri “Arnavutluk Teşkilat-ı İctimaiyesi: Şimal ve Cenup Arnavutluk“, Şehbal, S:65, 1328
Bedi Nuri (1328)”Arnavutluk Teşkilat-ı İcimaiyesi -I” Şehbal, S:61,
Bedi Nuri (1328)”Arnavutluk Teşkilat-ı İctimaiyesi -II“,Şehbal, S:62,
Bedi Nuri (1328)”Arnavutlukta Kan Gütmek Adeti“, Şehbal, S:59,
Bedi Nuri (1328) “Avrupa Bizi Niçin İstiskal Ediyor?“, Şehbal, S:67,
Bedi Nuri, (1325)”Belediyelerimiz“, Mülkiye Mecmuası, C:l, S:5,
Bedi Nuri (1326)”Beşeriyet ve Mesayi-i Maddiye” Şehbal, S:22,
Bedi Nuri (1325) “Beynelmilel Ulum-ı İctimaiye Müessesesinin Yedinci Kongresi“, Ulum-ı İktisadiye ve İctimaiye Mecmuası, Y:2, C:3, S:10, .
Bedi Nuri (1327) “Bintü’l-Vatan Trablusgarb“, Şehbal, S:44,
Bedi Nuri (1328)”Bulgaristan: 1- Edvar-ı Evveliye“, Şehbal, S:66,
Bedi Nuri (1326)”Cehalet“, Şehbal, S:29,

Bedi Nuri (1327)”Felsefe-i Siyaset: Siyaset bir İlimdir.” Şehbal, S:47,
Bedi Nuri (1327)”Felsefe-i Siyaset: Siyasette Kavanin-i Tabiiye ve Kavaid-i Tecrübiye“, S:48,
Bedi Nuri (1325)”Ferdiyün ve Fevzaviyun“, Ulüm-ı İktisadiye ve İctimaiye Mecmuası, Y:2; C:3, 8:17,
Bedi Nuri (1327) “Hakk-ı İntihar“, Şehbal, S:37,
Bedi Nuri (1324)”Halk ve İzdiham“, Mülkiye Mecmuası, C:l, S:3,
Bedi Nuri (1325)”Hayat-ı İctimaiye“, Ulüm-ı İktisadiye ve İctimaiye Mecmuası, Y:l, C:3, S:9,
Bedi Nuri (1325)”Hikmet-i Tarihiye: Vukuat-ı Tarihiyede İrtibat ve Münasebat“, Şehbal, 8:19,
Bedi Nuri (1325) “Hikmet-i İctimaye” Ulum-ı İktisadiye ve İctimaiye Mecmuası, Y:L, C:2, S:5,
Bedi Nuri (1324)”Hikmet-i İctimaiye“, Envar-ı Ulum, S:6,
Bedi Nuri (1325)”Hükümet ve Kırtasiye“, Mülkiye Mecmuası, C:2, S:8,
Bedi Nuri (1325)”İdare ve Kanun“, Mülkiye Mecmuası, C:3, S:13,
Bedi Nuri (1325) “İdare ve Salahiyet“, Mülkiye Mecmuası, C:2, S:12,
Bedi Nuri (1325)”İdare-i Vilayat“, Mülkiye Mecmuası, C:2, S:6,
Bedi Nuri 1325 “Kanunda Edvar-ı Tekamül“, Mülkiye Mecmuası, C::3, S:2,

Bedi Nuri (1326)”Manevralar“, Şehbal, S:30,
Bedi Nuri (1327)”Matbuaat ve Gazeteler“, Şehbal, S:39,
Bedi Nuri 1326″Mebahis-i Ahlilkiye“, Ulum-ı İktisildiye ve İctimaiye Mecmuası, Y:2, C:3, 8:15,

 

 

Dr. A. Yılmaz Soyyer
Dr. A. Yılmaz Soyyeraysoyyer@gmail.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Comments