TÜRKMENLER SAHİPSİZ Mİ?

Bu haber 16 Haziran 2014 - 22:27 'de eklendi ve 680 kez görüntülendi.

isidden_gorseller_h7777

Ortadoğu’da, özellikle Suriye ve Irak’da yaşananları anlamak ve sağlıklı bir şekilde analiz edebilmek için ABD ve diğer emperyalist güçlerin dış politikalarını ‘enerji kaynakları ve bunların nakil yollarını kontrol etmek’ hedefini sağlamaya yönelik inşa ettiklerinin bilinmesi şarttır.

Körfez Savaşı ve sonrasını, İslam dünyasındaki Müslüman Kardeşler hareketi, bileşenleriyle  El-Kaide, Orta/Kuzey Afrika, Mısır, Suriye, Irak, Yemen, Bahreyn, İran ve Türkiye’de yaşananları bu çerçevede analiz edersek ancak doğru bir sentez kurabiliriz.

1920’lı yıllarda yapay olarak inşa edilen Lübnan, Suriye, Irak, Yemen ve Basra Körfezi coğrafyası, emperyalistlerin enerji politikaları çerçevesinde 1991’de uygulamaya konan, 2003’den bugüne de gerçekleşmeye başlayan ‘Ortadoğu’yu yeniden inşa projeleri’ gereği bugün ‘din, mezhep, etnisite’ sosyolojisine uygun yeniden şekillendirilmektedir.

İşte günümüzde bölgemiz ve hinterlandında yaşananlar ile yaşayacaklarımız tamamen ABD öncülüğünde yürütülen bu emperyalist planın ürünüdür.

Elbette bu planı destekleyen bir tarihi altyapı bulunmaktadır. Birinci Dünya Savaşı sonunda emperyalistler çıkarlarına ve çıkar dengelerine göre sosyolojiden yoksun bir Ortadoğu şekillendirdiler. Bu yeni Ortadoğu, modern sömürge anlayışının ürünü olan manda ’güdüm’ yönetimleri altında kurulan ve sınırları cetvelle çizilen yapay devletlere bölünmüş bir siyasi coğrafyadır.

ABD, I. Dünya Savaşını galibi olmasına rağmen Başkan Wilson’un hatalı stratejisi sebebiyle bu yeni sömürgelerden pay alamamıştır. Bunun pişmanlığı içinde olan ABD, aynı yanlışını 2. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında tekrarlamayarak ‘Amerika dışındaki karalarda fiilen bulunmama’ kararını değiştirmiştir. ABD, 1930’lardan başlayarak günümüze kadar Avrupa, Asya ve özellikle de Ortadoğu coğrafyasında varlık göstermek için kuvvetli bir irade ortaya koymuştur.

Burada ABD’nin öncelikle kendi çıkarlarını gözeten pragmatik dış politikasını, Atlantik ve Pasifik ötesine kaydırmasının sebeplerine ve uygulamalarına değinmeyeceğim. Zira bu bir köşe yazısının hacmini çok aşar.

Ancak Türkiye’nin çevresinde meydana gelen hadiseleri doğru okuyabilmek için ‘Karadeniz, Akdeniz ile Hint Okyanusu hinterlandında ve özellikle de Ortadoğu’da başta ABD olmak üzere İngiltere, Rusya ve Çin dış politikalarından bağımsız bir oluşumun olamayacağını” bilmek şarttır.

Emperyalistler, 19. Yüzyılın başından itibaren ‘Arap Bedevi Milliyetçiliğini’ körüklemiş ve çöllerde Osmanlıya karşı isyan eden müttefikler edinmiştir. Osmanlının yıkılışını izleyen 1920’li yıllardan başlayarak Arap coğrafyasında kendi güdümleri altında kurdurdukları devletlerde manda idareleri kalktıktan sonra da var olabilmek için ‘farklılıkları, düşmanlık haline getirmek’ siyasetini uygulamışlardır.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin de etkili olarak dâhil olduğu emperyalist Ortadoğu siyaseti  ‘Arap kent milliyetçiliği’ ile çok köklü olan ‘Bedevi Arap milliyetçiliğini’ destekleyip ittifak etmelerini sağlamış, Arap coğrafyasında ‘Arap milliyetçiliğini en yüksek perdeden savunan ve iktidarda olan azınlığın çoğunluğa zulüm/işkence uyguladığı BAAS rejimlerini’ kurdurmuştur.

Emperyalistlerin bu siyasetinin en belirgin örneği Suriye, Irak, Yemen ve Bahreyn’de görülür. 1968’de Suriye’de nüfus bakımından azınlık olan Nusayrileri ‘Arap Alevileri’, Irak’da ise 1970’de Şiilere göre azınlıkta olan Sünnileri iktidara getirmiş ve zulüm yönetimi uygulatarak mezhep farklılığını kan davası düşmanlığına dönüştürmüşlerdir.

Suriye’de Nusayri azınlık, Sünniler ile Kürtlere, Irak’da ise Sünni azınlık Şiilerle ve Kürtlere insanlık dışı baskılar uygulamış, akıl almaz zulümler yapmıştır. Hatta Suriye diktatörü Hafız Esed ve Irak diktatörü Saddam Hüseyin, iktidarlarına düşman gördüklerine karşı kimyasal silah bile kullanmaktan çekinmemişlerdir.

İşte petrodolarlardan güç alan bu diktatörler ve bunların zulümlerine sesiz kalan/destekleyen emperyalistlerin ahlaksız ve vicdansız uygulamaları, İslam toplumlarında ‘Zulümden ve zalimden korunmak ve kurtulmak için şiddet tek etkili araçtır’ düşüncesini doğurmuş, besleyip büyüterek bugünkü hale getirmiştir.

Bugün Arap kabile milliyetçiliğinin ‘Bedevi Arap Asabiyyesi’ uyguladığı ‘İslamın kurtuluşu ve İslami yönetimlerin kurulması için’ uygulanan şiddet, insanlık âleminin ’eğer islam buysa yerin dibine batsın’ demesine yol açan Müslümanlık aleyhine bir sonuç doğurmuştur. Hatta bu düşmanca söylem gayrimüslimlerin yanında Müslümanların da kapıldığı bir düşünce olmuştur.

2003’de ABD’nin işgali ile Irak’da Sünni BAAS iktidarı son bulmuş ve ABD güdümünde Irak’da Kürt ve Şii Arap çoğunluğa dayalı bir federasyon kurulmuştur. Cumhurbaşkanlığı Kürtlere, Başbakanlık Şii Araplara bırakılmıştır. ABD bilinçli olarak Sünni Arapları ve Türkmenleri yeni kurulan federasyonda dışlamıştır.

Şii Başbakan yönetimindeki yeni merkezi Irak yönetimi, adeta geçmişin intikamını almak istercesine iktidardan düşürülen Sünni Araplara on yıldır ağır baskılar ve zulüm yapmıştır. Bu Şii devlet terörü ‘Çöl asabiyesi’ ile hareket eden Sünni Arap aşiretlerini terörize etmiş ve ideolojik olarak ‘Harici İsyancılığı’ itikat olarak ‘Selefi- Vahhabi’ anlayışa sahip terörist örgütler ortaya çıkmıştır.

Nitekim ABD Iraktan çekilir çekilmez küresel bir terör örgütlenmesi olan El-Kaide ve eski BAAS yöneticilerinin öncülük ettiği bileşenleri, Selefi-Vahhabi terör hareketlerini doruk noktaya tırmandırmışlardır.

Bugün için Irak toplumu, Kürt, Arap, Türkmen, Şii, Sünni olarak birbirine düşman topluluklar arasında fiili olarak sınırları ve geleceği belli olmayan üç parçaya bölünmüştür. Suriye’de de benzeri bir durum vardır. 

İşte bugün IŞID diye ünlenen terör koalisyonu ‘Lübnan, Suriye ve Irak da Şii-Alevi karşıtı Sünni İslam devletini inşa emek maksadıyla Körfez sermayesi tarafından beslenen bir öncü hareket’ olarak ortaya çıkmıştır.

Elbette IŞİD-NUSRA-LİVA-ENSAR gibi terör organizasyonları kalıcı değildir. Bunların hepsi kaybolacaktır lakin onlara destek olan milyonlarca Sünni Müslüman ile bunların silahlı hareketlerini destekleyenler asla yok olmayacaktır.

Arap kabile milliyetçiliğinin ‘Selefi-Vahhabi inanca dayalı devlet kurma fikri/iradesi’ ve bunu destekleyerek ilk önce Irak’ı üçe, daha sonra da Suriye ve Lübnan’ı beşe bölmek isteyen Küresel güç, bu bölgede dün olduğu gibi bugün de vardır ve yarın da olacaktır.

Ortadoğu’da ve devletlerarası siyasette bu realiteleri dikkate almayan bütün politikalar, hevesler ve kurgular iflas etmeye mahkûmdur.

Dış politikalarını kişisel hayallerine esir eden politikacıların yönettiği devletler, emperyal güçlerin görünüşte şatafatlı saltanat kayığına biner ve günü geldiğinde de ıskartaya çıkarılarak çöpe süpürülürler. Tıpkı dış politikada ‘Stratejik derinlik’ uygulayan AKP gibi….

Irak ve Suriye de her kesimin arkasında yerel ve küresel bir güç ve hesap vardır. Sahipsiz olan ve asimile edilmek istenen sadece Türkmenlerdir.

Bugün Türkiye için en büyük tehlike, çevremizi kuşatan ateşten çok devletimize ve soydaşlarımıza yönelen tehditlere sessiz ve hareketsiz kalan AKP Hükümetidir.

AKP hükümeti Müslüman Kardeşler hareketi olan İhvan’ın müttefikidir. Selefi-Vahhabi anlayışına sahip örgütler ile organik bağları vardır. Bu durumdaki bir hükümet elbette Türklüğe sahip çıkmayacaktır, zaten çıkmamıştır da.

Hükümetin daha düne kadar terörist Selefi-Vahhabi örgütlere lojistik destek sağladığı kuvvetle iddia edilmiştir. AKP, Barzani ile ittifak etmiş ondan medet ummaktadır. Musul’un ‘Sünni Arap IŞİD’ militanlarınca işgaline hareketsiz kaldığı gibi Kerkük’ün Kürt işgaline girmesine de sessiz kalmış ve Türkmenleri sahipsiz bırakmıştır.

Bütün Arap Milliyetçileri ve Türkiye dâhil dünyanın her yerinden İslam inancına sahip ‘Ümmetçi’ unsurlar Arap Milliyetçiliğinin ürünü olan Selefi-Vahhabi terör örgütlerine militan olarak katılmakta, Mavi Marmara benzeri yardım kampanyaları düzenlemektedirler.

Oysa bugüne kadar Türk Milliyetçilerinin Türkmen savaşçılara katıldığına veya ayni/nakdi herhangi bir yardım yaptığına dair hiçbir bilgimiz olmadı.

Kimse ‘MHP nerede, Ülkü Ocağı ne yapıyor?’ diye yansıtma ve tezvirat yapmasın. Öncelikle ‘Biz ne yaptık, ne yapıyoruz?’ diye sorsun ve ilk ‘Hangimiz ne gibi bir yardım yaptık?’ diye önce kendini sorgulasın.

Kaldı ki MHP ve Ülkü Ocaklarının Türkmenlere yardım kampanyası açtığını ve bu yardımların Türkmen kardeşlerimize ulaştırıldığını ben biliyorum. Irak Türkmen Cephesi ile ilişkiler de malumumuzdur. ‘Haberimiz yoktu, duymadık ki…’gibi sözlerle bahane uydurmak geçersizdir. Teşkilatların kapısından girmezsen, teşkilatların yayınlarını medyadan veya sosyal medyadan takip etmezsen elbette bunlardan haberin olmaz.

Soydaşlık hukuku ve ideolojik birliktelik, Arap milliyetçiliğini şaha kaldırıp Arapları harekete geçiriyorsa; Türklük bilinci, soy ve din kardeşliğinin de Türkleri ayağa kaldırması gerekir. Yanılıyorsan söyleyin….

Eğer Türk Milliyetçileri  ‘Bedevi Asabiyyesi’ kadar olamıyorsa, soydaşlarına bir biçimde arka çıkamıyorsa/çıkamayacaksa yok olsunlar daha iyidir.

Ne diyor Akif;

Sâhipsiz kalan vatanın batması haktır;

Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır.

 

 

 

 

 

 

 

Gültekin ÖZTÜRK
Gültekin ÖZTÜRKgzsiva@gmail.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Comments