DOLAR
8,2993
EURO
10,1192
ALTIN
490,09
BIST
1.453
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Az Bulutlu
20°C
İstanbul
20°C
Az Bulutlu
Çarşamba Az Bulutlu
22°C
Perşembe Az Bulutlu
23°C
Cuma Az Bulutlu
25°C
Cumartesi Az Bulutlu
26°C
BİR DAĞ DAHA GÖÇTÜ  Kenan EROĞLU (Celal Doğru’nun Ardından)  Çok değerli arkadaşım, kardeşim Celal Doğru’nun vefatı üzerine bir yazı yazmak pek aklıma gelmezdi. O hastaydı ve yatıyordu, fakat vefat edeceğini üzerine konduramıyorduk.   Ne diyelim Allah Rahmet eylesin.  1970’li yıllarda “Genç Ülkücüler Teşkilatı”nda ben yönetim kurulunda görev yaparken kendisiyle tanışmış,n1971 den itibaren arkadaşlığımızı...
YENİ ANAYASA YAZILIRKEN Fahrettin Masum BUDAK     Bir süreden beri, bazı partilerde yeni bir anayasaya ihtiyaç olduğuna dair  görüş beyanatları duymaya ve bu demeçleri gazetelerde okumaya başlamıştık. Bu doğrultuda MHP ile AKP’nin biraz daha  ön alarak yeni anayasa taslakları hazırlamak için kolları sıvadıkları gelen haberler arasındaydı. Nitekim bunun sözde kalmadığını ve ete...
 YUNAN İTTİFAKI VOLKAN YAŞAR BERBER         23 ocak 1913 tarihinde sadrazamlığa getirilen Mahmut Şevket Paşa, Balkan savaşının lehte netice vermeyeceğini sezerek kişisel gayretlerde bulunmuştur. Yıldız sarayında Maliye nazırı ile beraber ön istişaresini yaptıktan sonra diğer nazırlarla beraber topluca yemek yerler. Nazırlar odasında toplanılarak ilk defa bilahare kendileri Yunan ittifakı metnini açık...
ZİYA GÖKALPLE İLGİLİ ANILAR  Kenan EROĞLU               Büyük mütefekkirimiz Ziya Gökalp konusuna devam ediyoruz.               Daha önce de belirttim. Ziya Gökalp gibi büyük bir düşünürümüzü ne yazık ki yeteri kadar tanıyamıyoruz. Onun vefatından sonra 20 yılı geçkin bir süre kendisinin neredeyse unutulmaya terk edildiğini, hatta ders kitabı olarak yazdığı bazı eserlerinin basılmak...

ÜLKÜCÜLÜĞÜN KÜLTÜR ve İNANÇ KAYNAKLARI

Ülkücülük yeri geldiğinde baş kaldırmak, yeri geldiğinde durulmak, yeri geldiğinde kendisini yalnızlığın nisyanına terk etmek, yeri geldiğinde ölüme kucak açmak demektir.

ÜLKÜCÜLÜĞÜN  KÜLTÜR ve İNANÇ KAYNAKLARI

Efendi BARUTCU

 

Milletleri oluşturan fertler aile içine doğar, evvela ailenin havasını teneffüs eder.  Ailenin değerleri ile tanışır. Aile ve toplumun maddi ve manevi değerleri kişiyi şekillendirir; şahsiyetinin oluşması burada başlar. Okullar ve üniversiteler ise disiplinli bir eğitim sürecinden geçirir.

O halde bir Ülkücü’nün dünyasını şekillendiren kültür ve inanç kaynakları nelerdir?

Bir Ülkücü’nün dünyasını şekillendiren kültür ve inanç kaynaklarının ilk ve en önemli taşıyıcısı “dil”dir; Türkçe’dir. Ülkücü, içine doğduğu ailenin evvela dilini öğrenir; Türkçe, onun ağzındaki ilk “ana sütüdür”. Evvela bu süt ile beslenir. Türkçe, milletimizin ses bayrağıdır. Onun içindir ki merhum Cemil Meriç: “Kamûsumuz namusumuzdur” demiştir.

Bir Ülkücü’nün kültür ve inanç kaynaklarından ikincisi “(dinî) inançlar”dır. Kişi, dinî inançlarına ilk çocukluğunda aşina olur, öğrenir; gençliğinde araştırır ve uygular. Fikirlerin oluşması ve belirli davranış kalıplarının yerleşmesi bu dönemde gerçekleşir.

Doğduklarında kulaklarına ezan okunur, odalarda namaza durmuş nineler görür, mübarek akşamlarda bir minderin köşesinde okunan Kur’anı işitir, bir raf üzerinde duran Kitabullah’ı indirip küçücük elleriyle açar, gülyağı gibi bir ruh olan sarı sayfalarını koklar, ilk ders olarak besmeleyi öğrenir. Kandil günlerinin kandilleri yanarken, bayram topları atılırken sevinir, Cuma ve bayram namazlarına babasıyla gider, camilerde şafak sökerken alınan tekbirleri dinler, dinin bu merhalesinden geçerek Türk olur ve hayata atılır.

Şayet cinsiyeti kız ise bu dini ve milli terbiyelerin birçoğunu babası ile beraber annesinden de alır. Mahalledeki Kur’an kursuna gider, Kur’an’la beraber temel ilmihal bilgilerini de annesinden hoca hanımdan öğrenir. Sonra tahsil hayatına her kademede devam eder.

Erkek çocuğu vakti gelince sünnet olur, mevlüt okutulur, dualar edilir, fakir fukaraya, ihtiyaç sahiplerine yardımda bulunulur. İlkokul, ortaokul, lise çağlarında Dede Korkut destanlarını, Yaratılış ve Türeyiş destanını, Bayrak şiirini, İstiklal Marşı’nı, Fetih Marşı’nı okur ezberler. Ömer Seyfettin’in hikayelerini Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun romanlarını, Bozkurtların Ölümü ve Bozkurtlar Diriliyor romanlarını okur.Yerli ve yabancı bütün klasikleri okur. Delikanlılık çağında düğünlere katılır, davul zurna eşliğinde halay çeker, Artvin’de atabarını, Erzurum’da hançerbarını, Karadeniz’de horonu, Ege’de harmandalı zeybeğini oynar; İç Anadolu’da bozlakları söyler, saz çalmayı, ney üflemeyi, kanun, kemençe, ud ve bütün tarihi milli çalgılarımızı öğrenir. Delikanlılar askere giderken ellerine kına yakılır, vatanı için milleti için dini için devleti için gerekirse kurban olsun diye. Dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş coşkularla, şenliklerle askere yolcu edilir. Bu Türk milletine has bir gelenektir. Sonra sıra gençlerin yuva kurmasına gelir. Bildiğimiz bütün örf ve adetlerden sonra hali vakti yerinde olanlar düğün yaparlar. Gelin ay yıldızlı bayrak misali al rengi duvak takar. Delikanlıyla meydanda milli oyunlar oynanır. Misafirlere yemek, gül şerbeti, bal şerbeti, meyan şerbeti v.b yerli ve milli içeceklerimiz ikram edilir.

Mimaride, musikide, tezhip ve tezyin sanatlarında, resimde bütün insanlığı hayran bırakan şaheserler üreten Türk Milletinin aynı büyük eserlere yeniden imza atabilmesi için önce Millî, sonra evrensel   olunacağını bilir.

İslamiyet öncesi Türklerin inançlarının en bariz özelliği tek Tanrı’ya, cennet (uçmak), cehennem (tamu) ‘ya inanmaları, büyük hakanların “Tanrı’dan kut almış” olduğuna inanmaları, milletinin kaderiyle ilgili kararlar alırken kurultayı (istişare meclisi) ‘ni toplaması bu kararlarda hatununda söz sahibi olması, millî bağımsızlık duygusu, vatanın kutsiyeti inancı, bayrağın milletin şerefini temsil ediyor olması, aile hayatında namus telakkisinin çok yüksek olması, yalan söylemenin çok büyük bir ayıp sayılması, savaş meydanlarından kaçmanın haysiyet kırıcı bir davranış kabul edilmesi, bilgiye, tecrübeye, ehemmiyet verilmesi ana, babaya, ataya derin hürmet ve binlerce özelliğiyle sanki bir ilahi dine gönüllerinin hazır hale gelmiş olmasıdır.

Esasen Türk’ün vicdanının daha önceleri bazı kabilelerin kabul ettikleri konfüçyüsçülük, buda dini, Hristiyanlık, Musevilik gibi tahrif edilmiş dinleri kabul etmemesi bunun bir başka göstergesidir.

Büyük Türk Hakanı Abdülkerim Saltuk Buğra Han’ın -Türklerin atalar diniyle büyük benzerlikler arz ettiği için- aldığı stratejik bir kararla İslam’ı devletin resmi dini olarak kabul etmesi Türklere sadece İslam alemini değil cihan hakimiyetinin kapılarını da açtığı gibi esasen bütün dünya bilir ki Türk Milletinin tarihi insanlık tarihi kadar eskidir sadece Tanrıkut Mete’nin düzenli ordularının 2225 yıl önce kurulduğu düşünülürse iman şairi Mehmet Akif Ersoy’un: -“Bir zaman biz de millet, hem nasıl milletişiz: Gelmişiz dünyaya milliyet nedir öğretmişiz!” mısralarına hak vermemek mümkün müdür?

 

Kur’an, Allah’ın varlığına ve birliğine iman etmeyi, ahlaklı olmayı, kul hakkını gözetmeyi, disiplinli ve çalışkan olmayı, düşünüp ve danışıp sonuç çıkarmayı, nimetlere şükredip bela ve musibetlere karşı sabırlı olmayı, ana-babaya saygıyı ve hizmeti, fakir fukarayı görüp gözetmeyi, yardım etmeyi, fuhşiyattan ve her türlü aşırılıktan kaçınmayı, iyiliği emredip kötülüğe mani olmayı emretmektedir.

Resullullah Efendimiz:

1. Ortak bir hazine (Beytül mal) kurmuş ve buralardan kamu hizmetleri ve muhtaçların ihtiyaçlarını karşılamıştır.

2.Savunma için ordu kurmuştur.

3.Eğitim, adalet ve sağlık hizmetlerini ücretsiz yaptırmıştır.

4.Yardımlaşmayı ve imeceyi teşvik etmiştir.

5.Kötü yolda olanlara mani olunmasını emretmiştir.

6.Muaz İbn-i Cebel’e kadılık vazifesini tebliğ ederken her şeyin Kur’an’da ve Sünnet’te bulunamayacağını ihsas etmiş ve şahsi içtihatı tavsiye etmiştir.

Ülkücü, toplumun değişiminin ferdin değişimiyle başlayacağını bilir. Kur’an’da üzerinde durulan ve kulların kurtuluşu için tavsiye edilen değişimin, kötü olandan iyi olana; şirkten tevhide, adaletsizlikten adalete, imansızlıktan imana, batıldan hakka doğru bir tekâmül olduğuna inanır. Ferdin nefsindeki tekâmülün topluluğa da mutlaka yansıyacağını ve nefisi bükme gücünü kendilerinde bulanların, toplumdaki kusurları da ıslah etme gücünü göstereceklerine inanır.

Ülkücünün benimsediği cemiyet nizamı, “ideal insan” ve “ideal cemiyet” nizamıdır. Bu cemiyetin yetiştirdiği şahsiyetler ise, “Allah’ın mutlak hâkimiyeti dışında” hakimiyet tanımaz, sadece varlıkların yegâne sahibi olan Allah’a kulluk eder. Onun içindir ki, Kaşkar’dan Endülüs’e kadar bütün ulu mabetlerinde mermerlere “Galip olan Allah’tır” ezeli ve ebedi hükmü nakış nakış işlenmiştir. Onun içindir ki, şair:

“Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir?

Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir!”

nidasıyla “BİR”e hasretini dile getirir. Ve bir başka şair:

Ne İstanbul sokaklarında devriye gezen işgal kuvvetleri, ne limanda demirleyen yabancı gemiler. Der-Saadet’te şafak karanlığına dağılan bu kartal süzülüşlü sabah ezanları Boğaziçi’ndeki düşman zırhlılarının; Pera’da, Tatavla’da, Ayastefanos’ta kaldırımları döve döve devriye gezen ‘düşman’ inzibatlarının, Haydarpaşa ve Sirkeci garlarına, limana, kara ve deniz gümrüklerine, posta ve telgraf idaresine çöreklenmiş ‘düşman’ zabitlerinin üzerinde yalnız ezanlardır ki şehrin (hatta bu mülkün) asıl sahiplerinin elinden hâlâ çıkmadığını duyurmaktadır” sözleriyle mülkün gerçek sahibini hatırlatmaktadır.

Ülkücü hayatın maddi ve manevi yönlerine cevap verebilen bir fikir ve inanç sisteminin peşindedir. Ülkücülüğün inanç kodlarında “Ülkü” kelimesi sadece sıradan bir gaye veya hedef anlamına gelmemekte, fertleri ve cemiyeti aşkın bir gayret ile ebediyete ulaştıran bir iman hamlesinin adı olmaktadır.

Ülkü ile ülkücünün arasındaki münasebet ne “Leyla ile Mecnun” ne de “Kerem ile Aslı” gibidir. Ülkücü, ülküsü için yaşamanın önemine vakıf olan ve zamanı geldiğinde onun için her şeyini feda etme cesaretini gösteren kişidir.

“O diyorsa doğrudur” diyebilen, müşriklerin kuşatması altındaki mağarada; “İkiden, bir” i, birincinin: “Korkma Allah bizimledir” hitabına muhatap olmak, Ebubekir-i Sıddık olabilmektir.

Aynen asırlar sonra:

Düşman orduları Polatlı önlerindeyken top seslerinin Ankara’dan duyulduğu kapkaranlık günlerde büyük bir cesaretle ayağa kalkıp;

“Korkma! sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak

Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak”

mısralarında ifadesini bulan Allah’a sonsuz iman ve tevekkül sahibi olabilmek “Akif” olabilmektir.

Ülkücülük yeri geldiğinde baş kaldırmak, yeri geldiğinde durulmak, yeri geldiğinde kendisini yalnızlığın nisyanına terk etmek, yeri geldiğinde ölüme kucak açmak demektir.

Hicret gecesi, Hz.Resulullah’ın yerine yatağına girerek bedenini müşriklerin kılıç darbelerine atabilmektir.

Aynen Bedir Harbi’ndeki, meleklerin bile “Ali gibi delikanlı, Zülfikâr gibi kılıç bulunmaz” nidalarına muhatap olabilmektir.

Fedakârlık ve feragatte, adanmışlık duygusunda sınır tanımaz.

“Kurt kaya elini çöz!” buyruğunu aldığı anda öndeki arkadaşlarını kurtarmak için bedenini azgın sel sularına bırakandır.

Vey ırmağının kıyısında binlerce Çinli tarafından kuşatıldığında kılıcını çekip: “Sonuna kadar” haykırışıyla ölüme meydan okumaktır.

Asırlardır Altay Dağları’nın doruklarında:

“Delinse yer, çökse gök, yansa, kül olsa dört yan,

Yüce dileğe doğru yine yürürüz yayan.

Yıldırımdan, tipiden, kasırgadan yılmayan,

Ölümlerle eğlenen tunç yürekli Türkleriz…”

diye yankılanan ve hala göklerde çınlayan bu türküyü seslendirendir. Kırk arkadaşıyla beraber Tanrıdağı’nın zirvelerinde, aylı kızıl bayrağı hala ufukları gözleyerek bekleyen Kür Şad’tır Ülkücü.

Beklenen Türk’tür Ülkücü.

Kosova sahrasında bekleyen Murat Hüdavendigar gibi.

O bazen Doğu Roma’nın kale burçlarında Ulubatlı Hasan’dır; bazen 1581’de Cezayir’de Tilimsan’da sömürgeci İspanyollar ve yerli işbirlikçilerine karşı ölümüne bir savaşa tutuşup nehrin karşısına geçmeye muvaffak olan, ama geride kalan leventlerinin; “Baba bizi bu küffar eline bırakıp gitme!” nidaları üzerine nehri gerisin geriye dönüp son nefesine, son neferine kadar savaşıp şehit düşen ve ölümsüzlüğe kavuşan Oruç Reis olmaktır. “… Son nefer, son nefes, son damla kana kadardır”.

Bazen Zenci Musa gibi Teşkilat-ı Mahsusa’nın emrinde gözükaralıkla cepheden cepheye koşup, silah bırakma anlaşması imzalanınca, İstanbul’a dönüp Allah’tan başkasına minnet etmeyerek her türlü yardım teklifini geri çevirerek Sirkeci limanında hamallık yaparak ekmeğini kazanmaktır.

Kendisine yardım teklif eden İngiliz işgal kumandanına: “Sizinle daha hesabımız bitmedi. Benim bir teşkilatım ve devletim var.” diyebilmek ve sonra hastalanınca Özbekler Tekkesi’ne sığınıp kendisini yalnızlığın ebedi nisyanına terk ederek sessizce ölümü beklemektir. Ahiret yurduna göçtüğünde ise terekesi bavulundan çıkan bir Kuran ve bayraktır.

Yine Türkistan’da Himalayalar’ın doruklarında Çegen Tepesi’nde Rus makineli tüfeklerine karşı, yalın kılıç saldırıp “Her nefis mutlaka ölümü tadıcıdır” emri mucibince Hakk’a yürümek Şehid-i Muhterem Enver Paşa olmaktır.

“Atiyi insaniyeti, kan ve vahşetle tehdit eden tasavvur ve niyetler, Türk’ün mevcudiyet-i bî-zevalini, vaki olsa bile nakisadar edemez! Bunu böylece bilesiniz. Harb bitmedi, gayr-ı muayyen bir zemine intikal etti. Vatanı hasm-ı bî-amanına suhuletle terk etmek, bize yakışmaz. Şerait ne kadar aleyhimize tecelli ederse etsin, vuruşmak azmindeyiz. Değil mi ki; ‘Biz Allah’tan başkasına kulluk etmeyiz’ ve değil mi ki; ‘Onun azabı, kafir ve münkirlere ulaşır’. “Zafer mutlaka bizim olacaktır” diyerek İzmir’in işgalinde düşmana ilk kurşunu, milli mücadelenin işaret fişeğini atan Osman Nevres (Hasan Tahsin) olmaktır. Bazen Süleyman Özmen, Bazen Ömer Halisdemir’dir Ülkücü.

Batı Trakya Cumhuriyeti’ni kuran Eşref Kuşçubaşı olmak, Mondros Mütarekesi’nden sonra Kars merkezli Ardahan, Batum ve bir kısmı bugünkü Ermenistan’ı kapsayacak şekilde kurulmuş olan Güneybatı Kafkasya Cumhuriyeti’nin (9 Ocak 1919) Cumhurbaşkanlığı’na seçilmiş ve İngiliz işgaline kadar kısa bir süre (Nisan 1919) Hükümeti sürdüren ve daha sonra Kafkasya Cumhuriyeti’nin diğer ileri gelenleri ile birlikte Malta’ya sürgün edilen Cihangir oğlu İbrahim Bey olabilmektir.

Yine Mütareke’den sonra Oltu merkezli (2 Mayıs 1919) tarihinde Oltu Şura Hükümeti’ni kuran Mehmet Ramiz Bey, Şakir oğlu Ahmat, Tahir oğlu Yusuf Ziya, İzzet Bey ve Ahmet Bey olabilmektir.

Ülkücülük imanı aşk ile birleştiren ve ortaya çıkan bu tezi, hazzı bir başka olan hareketine dönüştürme düsturudur. İşte bu düsturun ete kemiğe bürünmüş haline de Ülkücü insan diyoruz.

Ülkücü’nün kültür ve inanç kaynaklarının üçüncüsü, “Türk Töresi”dir. Ailenin ve toplumun sahip olduğu töre, fikir ve davranış kalıplarını geliştirir. “Onun içindir ki töre konuşunca Hakan bile susar”. Zira Töre, Türk milletinin binlerce yıl yaşanan tarihi tecrübelerinin ve inançlarının yazılı olmayan İlahi kaynaklı kanun manzumeleridir. İlk gençlik yıllarından başlayarak sonraki yıllarda devam eden tanıma ve öğrenme süreci, dış dünyadan edinilen bilgilerle iç dünya (ruh haleti) gelişir.

Fikirler ve davranış kalıpları zamanla değişebilir, ancak bir ömür boyu insanı takip eder. Bu adeta “kişinin bilgisayar yazılımı veya programı” haline dönüşür.

Ahlakî değerler; bu kaynakların dördüncüsüdür. Ülkücü, ahlakî değerlerinden asla vazgeçmez, taviz vermez. Aksine, ahlak kurallarının önce kişileri, sonra toplumu olgunlaştırmasını teşvik ve taltif eder.

Alemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed Mustafa (sav)’nın: “Ben ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” sözünü hiç unutmaz ve “Bu gaye insan, ufuk Peygamber”in ahlakını yaşamaya çalışır. Zira Cenab-ı Hakk’ın ve Kur’an’ın emrettiği ahlak bu peygamber ahlakıdır.

Ülkücü, ahlakıyla aynı zamanda adalet, hamiyet, basiret, feraset, fazilet, gayret, fedakârlık ve ilh. hasletlerine sahip bir diğer-kam olur.

Ülkücü için: “İnsan yüreğini asıl cezbedenin güçlük, feragat, fedakarlık, şehitlik, ölüm gibi kavramlardır. Onun içindeki hayat verici ateşi bir kere tutuşturdunuz muydu, bütün aşağılık hesapları, beşeri zaafları yakıp kül edecek aleve kavuşacaksınız”.

Ülkücülük; Türk Milliyetçiliğinin ahlakıdır, vicdanıdır.

Ülkücü için, “İstenen dünyevi ve beşeri mutluluk değil, ondan çok daha yüce bir değerdir.” Bunu en zevk düşkünü en gayesiz görünen zümrelerde bile “şeref anlayışı” ve benzeri kavramlarda bulmak mümkündür. Bir yüce gayeye kaba iştahları, aşağılık arzuları kışkırtarak değil bütün gönüllerde yatan kahramanlık duygusunu uyandırarak ulaşılabilinir. Yürekten bağlandığımız ve onunla zamana ve sonsuzluğa meydan okuduğumuz yüce dinimiz İslam ve Allah ve Resulünün davası diye adlandırdığımız Türk İslam Ülküsü yegâne davadır.

Ülkücü, Türk milletinin tarihi ve kültürel mirasının ışığında aklın vahye tabi olmasıyla birlikte yüce kitabımız Kur’an’da defalarca zikredilen “Düşününüz, aklediniz, aklınıza danışınız” emr-i ilahisine uymanın bir sonucu olarak kendi milli ve tarihi karakterine de en uygun yolu İmam-ı Azam Ebu Hanife ve İmam Maturidi çizgisini benimsemiş ve bunu ehl-i sünnet ve’l cemaat diye adlandırmıştır.

Ülkücü için: “Kültür toplum hayatının belli bir iman çevresinde gerçeklemesidir. Bütün cemiyetlerde, hayat bağlı olunan iman manzumesine göre belli bir üslupta gerçekleşir ki, maddesi ve üslubu ile kültür budur. Her medeniyet açılışı, yeni bir iman hamlesinin veya tazelenmesinin eseridir.

Hayatı, yani kültürü yapan şey amellerimizdir; amellerimiz anlam kazanan bütün hareketlerimizdir. Hareketlerimiz ise yönünü ve ölçüsünü imandan alır, anlam kazandıran imandır.

Her toplumda potansiyel olarak mevcut olan hayat enerjisi, bir iman hareketiyle sosyal gerilim halinde ortaya çıkar. Bu toplumun motive edilmiş hareket gücüdür. Medeniyetleri kuran bu gerilim, yıkılışına sebep olanda bunun zayıflamasıdır. İmanın şiddeti ve muhtevası medeniyetin gücünü ve üslubunu tayin eder.

İmanın güçlü olduğu dönemlerde bu dönemin devlet hayatındaki tezahürü tam bir adaletin hâkim olmasıdır. Adalet; ölçülerini, “iman edilen dünya görüşü”nden alır; hukukun üstünlüğü ve hukuka bağlılık şuuruna dayanır. Bu durum fert planında da ahlakilik, ahlak kurallarına bağlılık olarak tecelli eder. Ateşli dönemlerin insanı, iman edilen dünya görüşünün belirlediği ahlak ile ahlaklanmıştır. Ve amelleri bu ahlakın temellerine göre tezahür eder.

“… Medeniyetleri kuran güç toplumların disipline edilmiş -belli bir dünya görüşüne iman etmiş-  sosyal gerilim olarak beliren ruh güçleridir…”

“Medeniyetler, amellerle kurulur”. Onun içindir ki, tarih boyunca, “Allah, bizi amel-i salih kullarından eylesin“ diye dua ederiz. Amel-i salih bir kul, dünya ve ahiret saadetini kazanmış demektir. Amel-i salih şahsiyetlerden müteşekkil bir cemiyet de yeni bir medeniyeti inşa edecek yüksek bir iman hamlesine, gücüne sahip olur.

Türk tarihi, san’atı, şiiri, edebiyatı, musikisi; Ülkücü’nün kültür ve inanç kaynaklarının beşinci sırasında yer alır.

Bunun ilk izlerini; tarihte Türk adını yazılı belgelerde ilk kullanan Göktürk Hakanı Bilge Kağan’ın çağlar öncesinden sonsuzluğa haykırışının ifadesi Milli Devlet, Milli Kültür, Milli İstiklal, Kerim Devlet, Sosyal Devlet, Kültür Emperyalizmi kavramlarını Bengü taşlara kazındığı Orhun Kitabeleri’nde bulur.

Göktürk Hakanı Bilge Kağan:

“Ben, göğe benzer Tanrı tarafından mevcut olmuş/yaratılmış Türk Bilge Kağan Sözümü baştan sona işit! Sağlamca dinle:

“… Çin milletinin sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş. Tatlı sözle, yumuşak ipek kumaşla aldatıp, uzak milleti öylece kendilerine yaklaştırırmış. Yaklaştırıp, konduktan sonra kötü şeyleri o zaman düşünürmüş. İyi ve bilgili kişileri, iyi ve cesur kişileri ilerletmezmiş. Çinlilerin tatlı sözüne, ipek kumaşına aldanıp Ey Türk Milleti, öldün; Türk Milleti öleceksin!

Türk Beyleri, Milleti, bunu işitin!

Türk Milleti’ni diriltip nasıl devlet sahibi olacağını buraya hâkkettim/vurdum. Yanılıp nasıl öleceğini yine buraya hâkkettim/vurdum-yazdım. Her ne sözüm var ise bu ebedi taşa vurdum. Ona bakarak bu sözleri öğrenin.

Türk Beylerim, Türk Milletim!

Kağanından, Beylerinden, Vatanından, suyundan ayrılmazsan, Türk Milleti iyilik göreceksin, evine gireceksin, dertsiz olacaksın…

Ben, Göğe benzer, Tanrı’nın yarattığı Türk, Bilge Kağan!

Çıplak halkı giyimli kıldım, fakir milleti zengin kıldım, az milleti çok kıldım. Türk Milleti’ni düşmansız kıldım.

Ey Türk Oğuz Beyleri, Türk Milleti işitin!

Üstte Gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe Ey Türk Milleti, İlini/ devletini, töreni kim yıkıp bozabilirdi? diye asırlar evvelinden istikbale seslenmektedir.

Aynı fikir ve muhtevayı, millî şuuru 20 Ekim 1927’de milli mücadelenin başkomutanı Gazi Mustafa Kemal:

“Ey! Türk Gençliği

Birinci vazifen Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir” hitabıyla başlayıp aynı şuurla:

“Ey Türk istikbâlinin evladı! İşte bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen; Türk istiklâl ve cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur!” sözlerinde de bulmak mümkündür.

Yine 1970’li yıllarda ülkücü hareketin lideri Alparslan TÜRKEŞ’in;

“Ben Türk Milleti’ni, sokaklarda ıspanak fiyatına satılan demokrasiye, rüşvet ve hile çiğnenen, çiğnetilen hukuk düzenlerine, ahlâktan mahrum bir hürriyete, tefeciliğe, karaborsaya yer veren bir iktisadi yapıya çağırmıyorum. Türklük şuur ve gururuna, İslâm ahlâk ve faziletine, yoksullukla savaşa, adalette yarışa, birliğe, kardeşliğe, kısacası Hak yolu, hakikât yolu, ALLAH YOLU’na çağırıyorum” dediği gibi Ülkücülüğün davası Allah ve Resulü’nün davasıdır.

Ülkücülük, Dündar TAŞER gibi fena fi’d-devlet olabilmek ve “Ne hürriyet, ne demokrasi, ne insan hakları, ne de başka bir şey ülke bütünlüğünden daha aziz, bağımsızlıktan daha değerli değildir” diyebilmektir.

12 Eylül’ün cellatları bir Ülkücü nesil idam sehpalarına gönderip, un ufak ederken devlet başkanına yazdığı mektupla “Bu Ülkücü gençleri ben yetiştirdim. Türk Milliyetçiliğini sanık sandalyesine oturtanlar tarih ve millet önünde mahkûm olacaklardır. Allah’tan başka hiç kimseden korkum yoktur” deyip sonra da “Mamak’ta sanık olamadım bari avukatları olayım” deyip, sandıktaki avukat cübbesini çıkarıp tam yedi sene yaz, kış demeden yağmur, çamur demeden dondurucu soğuklara, kavurucu sıcaklara aldırmadan, zayıf bedenine inat mangal gibi yüreğiyle Mamak yollarında ömür tüketmek, içeridekilere sevgi, şefkat, sabır ve umut taşıyıp geride kalanların gözyaşlarına mendil olabilmek, “Galip ağabey” olabilmektir.

Ülkücülük, “Ben, namlusu milletime çevrilmiş tanka selam durmam” diyebilmek, Mamak’ta zindanlarında üşümek;

“Felek her türlü esbab-ı cefasın toplasın gelsin

Dönersem kahpeyim millet yoluna azimetten” deyip, mahşeri andıran karlı, boranlı bir havada Keş Dağı’nın doruklarından çok özlediği sonsuzluğa kanatlanan “Muhsin” olabilmektir.

Ülkücü, Türk Milleti’nin derin şuur altında, “büyük devlet olma özlemi”nin daima var olduğuna inanır. Onun içindir ki, Gaziantep’teki bir Türkmen kocası; “Kitap’ta yeri var, Türk Milleti yeniden cihangir olacaktır. Buna inanmayan kâfir olur” demiştir.

 

Ülkücü için (Marcoll Brion’un Hunlar Tarihi, s:43) “Şark’tan Garb’a doğru uzanan Oğuz fütühatı Kore ve Japon denizinden başlayıp Rusya’nın Volga nehrine kadar uzayıp gitmiş ve 26’dan fazla Krallık arazisini kaplamış diye anlatılan Oğuz Kağan’ın “daha çok dağ, daha çok deniz diye haykırışı ve oğullarına gökyüzü çadırınız olsun, güneş bayrağınız” vasiyeti Türklüğün İslam ile müşerref olmasından sonra “Türk Cihan Hakimiyet Mefkuresine” “Türk Milletinin Millî, İslami, İnsanî hedefleri”ne Kızıl Elma’ya dönüşür.

Destiye kurşun atar, keçeye kılıç çalar KIZILELMA’ya dek gider!

Ülkücünün tarihi, atıfet ve merhametlerle doludur. “Aman” diyene kılıç kaldırmaz.

Mekke’nin muzaffer komutanı devesinin üstünde tevazudan kapanarak girer Mekke’ye, sancağı taşıyan Ebu Ubadeİb-niElcerrah’ın: “Bugün intikam günüdür, bugün kan dökme günüdür, bugün Kureyş’in zelil olacağı gündür” diye bağırması üzerine; Hz. Peygamber: “Sancağı Ali’ye ver!” der ve arkasından insanlara dönerek: “Bugün merhamet günüdür, bugün kan dökmenin haram olduğu gündür, bugün Kureyş’in yüceldiği gündür. Kabe’ye sığınanlar emniyettedir. Ebu Süfyan’ın evine sığınanlar emniyettedir. Kendi evine sığınanlar emniyettedir” diyerek rahmet ve merhamet Peygamberi olduğunu bir kere daha ispat etmiştir. Aynen Hz. Yusuf’un kardeşlerini affettiği gibi.

Onun yolundan giden, büyük bir tevazuyla: “Biz Türkler bid’at nedir bilmeyen temiz Müslümanlarız. Allah, bunun için Halis Türkler’i aziz kıldı” diyen Selçuklu Sultanı Alp Arslan Malazgirt’te mağlup ettiği Doğu Roma Ordusunun Kumandanı Romen Diojen’i affetmiştir.

Türkiye Selçuklu Sultanı 2. Kılıç Arslan Gelendost (Miryokefalon)’da kesin bir yenilgiye uğrattığı Doğu Roma İmparatoru 1. ManuilKomnenos’u affettiği gibi.

Feth-i mübinle müjdelenen Hz. Fatih’in İstanbul’u fethettikten sonra gayri Müslimlere verdiği her türlü inanç, ibadet, ticaret ve kendi hukukuna tabii olma ve yargılama hürriyeti ve Bosna’nın fethinde yerli ahaliye verdiği Emanname aynı ruh asaletinin bir başka tezahürüdür.

Türkler’in Hakanı ve Müslümanların Halifesi Yavuz Sultan Selim Han’ın Mısır seferinden dönerken, “zaferlerimden dolayı gurura kapılabilirim” endişesiyle Payitaht’a, İstanbul’a gece sessiz sedasız girmesi tevazudaki bir başka asalettir.

Anafartalar’ın kahramanı Mustafa Kemal’in 1934 yılında, 18 Mart 1915 Çanakkale Deniz Zzaferi’nin yıl dönümü nedeniyle düzenlenen törenlerde Anzak askerlerinin annelerine büyük bir AlîCenaplıkla hitap ederek şöyle demişti: “Bu memleketin toprakları üzerinde kanlarını döken kahramanlar, burada bir dost vatanın toprağındasınız, huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar gözyaşlarınızı dindiriniz evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır”.

Başkumandanlık Meydan Muharebesi’nde: “İslam’ın son ordusu’nun Muzaffer Başkomutanı Gazi Mustafa Kemal’in büyük bir mağlubiyete uğrattığı Yunan Ordusu’nun Komutanı Tirikopisi affettiği gibi.

İstanbul’un işgalinde Fransız Şark Orduları Başkomutanı General Franchet d’Esperey’in, Hz. Fatih’e nazire yaparcasına, beyaz atıyla Topkapı’dan şehre girdiğinde ayaklarının altına serilen Türk bayrağına basmak gibi bir küstahlığına karşılık, Gazi Paşa’nın önüne serilen Yunan bayrağına basmayıp; “Kaldırın bu bayrağı, bayrak bir milletin şerefidir” diyerek reddetme asaletini gösterebilmektir.

Bu tarihi ve manevi kaynaklarla kâfi derecede beslenen bir Ülkücü; kendi şahsına, ailesine, topluma ve insanlığı karşı mükellefiyetlerini ve vazifelerini idrak edebilecek seviyeye yükselir. Meselelerini kolaylıkla tespit, teşhis, tahlil ve tedavi eder; yine de peşini bırakmaz takip eder.

Artık O, “millî şuur”, “millî ruh” sahibi bir insandır. Zamanın ve mekânın ruhunu idrak etmiş; hatta artık “ibn’ülvakt” (zamanın oğlu) olmuştur.

“Kanayan bir yara gördü mü, yanar taa ciğeri”, “Kırk civanmert ile imparatorların sarayını basar.

Bu noktadan sonra O’nun yolu, “insan-ı kâmil” manasında ifrat ve tefritten berî (uzak) bir ülkücü olgunluğu; istikbaldeki gayesi, bir inanç ve aşk medeniyetinin inşası ile Devlet-i ebed müddet, nizam-ı alem ve ilay-ı kelimetullahtır.

Ülkücü inanır ki:

“Yeryüzünde hiçbir büyük iş, yüreği yanmayan, çile çekmeyen insanlarca başarılmış değildir. Her ülkü, her büyük hareket, ancak ve yalnız büyük gönüllü insanların, gönülleri mukaddes ülkü ateşiyle yangın yerine dönmüşlerin, inandığı dava uğruna her çeşit tehlikelere, alçaklıklara, tuzaklara karşı inanılmaz bir cesaretle karşı koymuşların, ömrü boyunca asla zaaf alameti göstermemiş, çilekeş ve kudretini hakikatten, Hakk’a inanmışlıktan alan ‘büyük adamlarının bilgeliği ve liderliğiyle başlatılmış ve başarılmıştır”.

Ülkücülüğü Türklüğün, İslam aleminin ve bütün insanlığın geleceğine dair bir medeniyet tasavvuru olarak düşünür, sevgi ve imanla yoğrulmuş,  huzurlarla örülmüş bir Türkiye ve dünya hayali kurar.

Türkiye ve dünya insanlığı bir ahlak buhranının pençesinde yok olmaya sürüklenirken, fikrinin ahlâkını yaşamayanların, milliyetçiliği ülkücülüğü bir rozetten, içi boş sloganlardan ibaret görenlerin, Ülkücülüğün tezahürleriyle meşgul olmak yerine sadece lafını edenlerin, ülkücülüğü bir sıfat değil isim zannedenlerin boşuna uğraştıklarını değerlendirir.

Ülkücü para, bilgi ve teknoloji olmasına rağmen; görgü ve irfan yoksa, yol haritası yoksa bugün altında  yaşanan gök kubbeyi “kendi gök kubbemiz” yapacak dinamikler bulunamıyorsa boşuna uğraşıldığına hükmeder.

 

 

 

 

 

ÜLKÜCÜ

Allah’ın emir ve yasaklarını; Kur’an-ı Azîmüşşan’dan

Kur’an tefsirini Vani Mehmed Efendi’den, Şeyh Serasti’den, Elmalılı Hamdi Yazır vb.

 

Şanı yüce Peygamberimizin hadislerini; Kütüb -i Sitte’den

İslam’ın cihanşümul çağrılarını; Veda Hutbesi’inden

Maturidiyye Akaidi’ni Nureddin es-Sabuni’den

Maturidilik’i Sönmez Kutlu’dan

İlmihal’i Seyyid Ahmed Arvasi’den, Ömer Nasuhi Bilmen’den

Hz. Peygamber’in Hadislerinde Türkler’i Zekeriya Kitapçı’dan

DivanuLugât’it-Türk’ü ; Kaşgarlı Mahmud’dan

Kaside’yi; Nef’i’den, Nabi’den, Şeyh Galib Dede’den

Kutadgu Bilig’i (Kutlu olma bilgisi’ni); Yusuf Has Hacip’ten

Devlet ve Aile Ahlâkı’nı; Kınalızade Ali Efendi’den

Hz. Resulullah’a duyulan sonsuz sevgiyi; Fuzuli’nin “Su Kasidesi”nden

Süleyman Çelebi’nin Mevlid’inden

Arif Nihat Asya’nın Naat’ından

Nurullah Genç’in “Yağmur”undan

Türk destanlarını Dede Korkut’tan

Gazel’i; Fuzuli’den

Hikmet’i; Hoca Ahmed Yesevî’den

Türk Edebiyatı’nda İlk Mutasavvıflar’ı Fuat Köprülü’den

Mukaddime’yi, tarih sosyolojisini; İbn-i Haldun’dan

Mektubât’ı; İmam-ı Rabbani’den

İhya’yı; Gazali’den

Faziletli Şehri’ni; Farabi’den

Divan’ı; Yunus Emre’den

Mesnevi’yi; Mevlana’dan

Besmele’yi; Hacı Bektaş’tan

Osman Gazi’ye vasiyeti; Şeyh Edebali’den

Marifet’i; Erzurumlu İbrahim Hakkı’dan

Vatan Yahut Silistre’yi; Namık Kemal’den

Bu Vatanın Kimin Olduğunu; Orhan Şaik Gökyay’dan

“Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kaşaneler gördüm

Dolaştım mülk-i İslamı bütün viraneler gördüm”

Mısralarıyla İslam dünyasının yoksulluğa düşüşünün ızdırabını; Ziya Paşa’dan

Tezkire’yi; Ali Emiri Efendi’den

Kamus-ı Türkî’yi; Şemsettin Sami’den

Mecelle’yi; Ahmed Cevdet Paşa’dan

Son Sadrazamları, Son Asır Türk Şairleri’ni; İbn-ül Emin Mahmut Kemal İnal’dan

Çağlayanlar’ı; Ahmet Hikmet Müftüoğlu’ndan

Kara Bir Gün’ü; Süleyman Nazif’ten

Türkçülüğü; Ziya Gökalp’ten

Kuvayî Milliye’yi; Nazım Hikmet’ten

Süleymaniye’de Bayram Sabahı’nı; Yahya Kemal’den

Kızılelma, Topuz ve İncil Kaftan’ı; Ömer Seyfeddin’den

Buhranlarımız’ı; Said Halim Paşa’dan

Türkistan’ı; Zeki Velidi Togan’dan

Dilde, fikirde, işte birliği; İsmail Bey Gaspıralı’dan

Çanakkale Şehitleri’ni ve İstiklal Marşı’nı; Mehmed Akif’ten

Batı Trakya Cumhuriyeti’ni ve Teşkilat-ı Mahsusa’yı; Eşref Kuşçubaşı’dan

Türk’ün Ateşle İmtihanı’nı; Halide Edip Adıvar’dan

Şu Çılgın Türkler’i; Turgut Özakman’dan

Ah Yemen’i, Çanakkale’yi, Plevne’yi; Mehmet Niyazi Özdemir’den

Merdiven’i; Ahmed Haşim’den

Bozkurtlar’ınDirilişi’ni, Türk Ülküsü’nü; Hüseyin Nihal Atsız’dan

Abide Şahsiyetler’i Samiha Ayverdi Hanımefendi’den

Balkanlar’daki Türk’ün mimari mirasını Ekrem Hakkı Ayverdi’den

İsyan’ınAhlakı’nı, Büyük Fetihi; Nurettin Topçu’dan

Ülkücü’nün Çilesi’ni; Galip Erdem’den

Maarif Davamız’ı; Mümtaz Turhan’dan

Orhun Abideleri’ni; Muharrem Ergin’den

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nu; Peyami Safa’dan

Sakarya’yı; Necip Fazıl’dan

Devlet Ana’yı; Kemal Tahir’den

Türkçe’nin Sırları’nı; Nihat Sami Banarlı’dan

Çöle İnen Nur’u; Muhammed Esed’den

Türk İslam Ülküsü’nü; Seyyid Ahmed Arvasi’den

Türkistan’ı; Yavuz Bülent Bakiler’den

Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esaslarını; Sadri Maksudi Arsal’dan

Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi’ni, Selçuklu Tarihi’ni; Osman Turan’dan

Osmanlı Tarihi’ni; Halil İnalcık’tan, Yılmaz Öztuna’dan, İlber Ortaylı’dan

Siyaset ve Sosyoloji; Kemal Karpat’tan

İdeoloji’yi; Şerif Mardin’den

Sosyoloji’yi; Orhan Türkdoğan’dan, Mehmet Eröz’den

Türk Milli Kültürü’nü; İbrahim Kafesoğlu’ndan

İdeal ve İdeoloji’yi, İnmeyen Bayrak’ı, Coğrafyanın Vatan Oluşunu; Remzi Oğuz Arık’tan

Destanları; Mustafa Necati Sepetçioğlu’ndan

Umran’ı ve Çağın Vicdanı Olma Arzusunu; Cemil Meriç’ten

Kültürü ve milliyetçiliği; Erol Göngör’den

Milliyetçi Eğitim Sistemi’ni Necmettin Hacıeminoğlu’dan

Dokuz Işık ve Yeni Ufuklara Doğru’yu; Alparslan Türkeş’ten

Dündar Taşer’in Büyük Türkiye’sini; Ziya Nur Aksun’dan

Kitap, Devlet, Tarih Şuurunu, Hukukun Üstünlüğü ve Hukuka Bağlılığı; Nevzat Kösoğlu’ndan

İktisat ve zihniyet dünyamızı; Sabri Ülgener’den

Osmanlı İktisadını; Mehmet Genç’ten

Bayrak ve Fetih Marşı’nı; Arif Nihat Asya’dan

Beklenen Kahraman’ı; Osman Yüksel Serdengeçti’den

Felsefe ve siyaseti; Durmuş Hocaoğlu’ndan

Mihriban’ı,

“Ben milletim uğruna adamışım kendimi

Bir doğrunun imanı, bin eğriyi düzeltir.

Zulüm Azrail olsa, ben hakk-ı tutacağım

Mukaddes davalarda ölüm bile güzeldir.”

mısralarıyla ülkücü mücadele adamının dava felsefesini; Abdurrahim Karakoç’tan

Kırım’ı; Mustafa Cemiloğlu’ndan

Sitare’yi, Türkiyem’i ve Mavi Türkü’yü; Dilaver Cebeci’den

Erbain ve Amentü’yü; İsmet Özel’den

Diriliş’i; Sezai Karakoç’tan

Sır’ı ve Ya Tahammül Ya Sefer’i; Mustafa Kutlu’dan

Kırım Türklüğü’nün Dinmeyen Vatan Hasreti’ni; Cengiz Dağcı’dan

Kırgızların Serencamı’nı; “Yıldırım Sesli Manascı”yı; Cengiz Aytmatov’dan

Kafkas İslam Ordusu’nu; Nuri Paşa’dan

Azerbaycan Türklüğünün Bağımsızlık Ateşi’ni ;

“Bir kere yükselen bayrak bir daha inmez” diyen Mehmet Emin Resulzade’den, Ebulfeyz Elçi Bey’den, Bahtiyar Vahapzade’den

Çırpınırdı Karadeniz Bakıp Türk’ün Bayrağına’yı ; Üzeyir Hacıbeyli’den

Kerkük’ü, Mum Kimin Yanan Kerkük’ü ; Necdet Koçak’tan, Mehmet Özbek ve Abdurrahman Kızılay’dan

Bosna’yı, İslam’ın Avrupa’daki  son kalesini ; Aliya İzzet Begoviç’ten

Batı Trakya Türklüğü’nü; Sadık Ahmet’ten

Doğu Türkistan’ı; Kadim medeniyetimizin beşiği, Türklüğün bir türlü dinmeyen gönül yarasını; Şehit Osman Batur’dan, İsa Yusuf Alptekin’den

Ak toprakları, Azap Toprakları’nı, Sancıyı, Cumhuriyet Türküsü’nü; Emine Işınsu’dan

Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi’ni; İskender Öksüz’den

Ülkücü Dünya Görüşü’nü; Metin Kaplan’dan

Ülkücü Hareket’in Tarihçesi’ni; Hakkı Öznur’dan

Bozgunda Fetih Rüyası’nı ve Aşk Estetiği’ni; Beşir Ayvazoğlu’ndan

Ülkü Ocakları’nı (1966-1980); Metin Turhan’dan

Türk İslam Ülküsünün Temel Meseleleri’ni; Tuğrul Salman’dan

Ayaklı Kütüphaneler’i; Dursun Gürlek’ten

Bütün Doğu ve Batı klasiklerini

OKUR.

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.