KAŞIKÇI

Ali BADEMCİ

UMAY ANA’DAN ERGENEKON’A VATAN NEDİR?

Bu haber 22 Haziran 2018 - 10:08 'de eklendi ve 921 kez görüntülendi.

Metin SAVAŞ

 

VATAN sadece fizikî bir olgu değildir. Vatan kelimesinin Öz-Türkçe karşılığı olarak “yurt” sözcüğünü tasavvur ettiğimizde görmekteyiz ki “ülke” anlamının yanı sıra “çadır-ev” anlamı da karşımıza çıkıyor. İşbu kapsamda “vatan” iki boyutludur: Makro boyutta milletin kolektif yaşam alanıdır. Mikro boyutta ise ailenin barındığı mekândır. Barınılan korunaklı mekân olarak anne rahmi de vatan/yurt kapsamına giriyor. Türklerin destansı vatanı Ergenekon hem milletimizin yeniden türediği bir rahimdir hem de mitik evrenimizin fizikî coğrafyasıdır. Ergenekon yurdunun kadim zamanlarda gerçekten var olması gerekmiyor. Türk toplumunun tahayyülünde var olması bile yeterlidir. Rahim-çadır-vatan genişlemesi Türk tarihinin cihangirliğinin bir ifadesidir zaten. Ergenekon’u her şeyden önce bir metafor olarak düşünmemiz gerekmektedir. Ergenekon döllenme yeridir. Türeyiş ve buradan dünyaya yayılış…

Yer-yurt ve ev-bark olarak vatan somuttur. Mitik evrendeki vatanın tecessüm etmiş halidir ki üzerinde fiilen yaşadığımız topraktır. “İl veya El” kavramı olarak değerlendirdiğimizde ise “yurt” anlamıyla birlikte “devlet ve töre” kavramlarına kadar uzanan bir açılım çıkıyor önümüze. “Senin ilini ve töreni kim bozabilir?” ifadesinde hem vatana hem de yasaya telmih vardır. Bütün bunlar aslında birbirlerinin varlık sebepleridir. Fizikî coğrafya olarak vatan yoksa töre zaten varlığını sürdüremeyecektir. Töre bertaraf olduysa vatan hükümsüz kalacaktır. Devlet kurumu için toprak ve yasa olmazsa olmazdır. Hepsinin muhatabıysa millet dediğimiz toplumdur. Devlet kendi halkından memnun kalmadığında bir başka devlete şikâyet edemez. Millet de kendi devletini bir başka topluma şikâyet edemez. Çünkü birbirlerinin varlık nedenleridirler. Töre zamanın şartlarına göre değişebilir ama kolektif kültür kodları uyarınca törenin özü asla değişmez. Özün değişmesi demek o muayyen milletin varlık sahnesinden çekilmesi demektir.

Vatan aynı zamanda psikolojik evrenimizdir. Kültür kodları sadece fizikî olguların eseri değildir. Bir insanın nasıl ki hem biyolojik hem de ruhsal iklimi varsa, insanlardan mürekkep milletin de fizikî ve manevî iklimleri mevcuttur. Vatansız bir insan fert haline gelemez. Çünkü kendisi için bir kimlik oluşturamaz. “Dünya vatandaşı” kavramı ilk bakışta müspet görünse de pratikte hiçbir karşılığı yoktur. Kişiler isimleriyle kendilerini ifade edebildikleri gibi aidiyet ihtiyacı nedeniyle vatanlarıyla da ifadeye muhtaçtırlar. “Dünya vatandaşı” kavramı aidiyet ve kimlik bağlamında havada kalmaktadır. Görünüşte parlak fakat içi boş bir kavramdır. Aidiyet yoksa kaypaklık devreye girer. Çünkü aidiyetsizlik kaostur. Kaos ise karmaşadır ki kişinin dinginliğine ket vurur. Muayyen bir düzenin üyesi olamayan bir kişi iç dünyasında huzur bulamaz. Boşluğa düşer. Bu nedenledir ki ilkel dediğimiz ilk insanlar bile kendi çağlarının şartlarında birtakım topluluklar inşa etmişlerdir. Bunu yaparken de yüksek zekâ eseri bir tasarıma kalkışmamışlardır. Topluluk inşa etme süreci kendiliğinden varlık kazanmıştır. Nüfusun artmasıyla birlikte işbölümü ve toprak paylaşımı ihtiyacı baş göstermiştir. İhtisaslaşma oluşunca da gündelik hayat farklı bir düzene ihtiyaç duymuştur ki kurumsallaşmanın nüvesini buluyoruz burada. Kurumsallaşmanın en geniş boyutuysa devlettir. Kadim Türklerin konar-göçerliğine atıfta bulunarak atalarımızda “yurt” fikrinin olamayacağını varsaymak yanılgıdır. Uçsuz bucaksız Avrasya bozkırları bir yurttur zaten. Şüphesiz ki modern zamanların vatan anlayışı ile kadim zamanlardaki yurt algısı arasında birebir örtüşme aramamız da yanılgıdır. Aradaki fark tekâmül sürecinin iki ucudur. Kadim Türklerdeki yurt veya il algılayışının şimdiki vatan algısından farklı olması bahanesine bel bağlayarak eski zaman insanlarının topraksız, yersiz yurtsuz ve şuursuz yığınlar oldukları yargısına varmamız fevkalade yanılgıdır. Yurt tasavvuru mitik zamanlardan beri hep vardır.

Metafizik bağlamda yurdun/vatanın kökeni ilk cennettir. Mitolojik bağlamda ise yaratılış evrenidir. Bunun biyolojik muadiliyse anne rahmidir. Umay Ana vatanın tesis edicisidir. Vatan dişildir. Bu nedenle “anayurt” veya “anavatan” diyoruz. Devlet ise erildir ki “devlet baba” ifadesinin arka planında işbu erillik yatmaktadır. Kemal Tahir’in meşhur Devlet Ana adlı romanı bizi yanıltmasın. Hükümdar babadır. Bizden öncekiler “padişah babamız” diyordu. Ata olması itibarıyla Mustafa Kemal Atatürk de milletin babasıdır. Oğuz Kağan da böyledir. Milletin başbuğunun baba olmasını takıntı edinerek kadın-erkek ayrımcılığı varmış algısına kapılmamız da yersizdir. Devlet babadır ama yukarıda belirttiğimiz üzere vatan da anadır. Oğuz Kağan ne kadar muteberse Umay Ana da o derece mukaddestir. Yurt ile rahim özdeşliği dişilliği kaçınılmaz kılıyor. Erkeğin fizyolojik gücüyse başbuğun ve dolayısıyla devletin erilliğini dayatıyor. Burada kadın-erkek dengesi zaten kurulmuş olmaktadır. Şu halde kadın için ya da erkek için gocunacak bir keyfiyet söz konusu bile değildir.

“Yuvayı dişi kuş yapar” darbımeseli insanlığın on binlerce yıllık hayat tecrübesinin prensibidir. Yuva zaten yurttur, ocaktır ve vatandır. Hatırlayacak olursak Ergenekon’a sığınan oğlan çocuğunu bir dişi kurt besler ve ona zevce olur. Ergenekon ile dişi kurt da özdeştir. Ergenekon yurdunda türeyip çoğalan topluluğun başbuğu ise erkektir. Yuvayı yapan dişi kuş aslında Umay Ana’dır. Kuş ve kadın özdeşliği Sibirya Türklerinin anlatılarında hâlâ devam etmektedir. Çocuklarımıza şaka yollu “seni leylekler getirdi” dememizin arka planında işte bu kuş-anne özdeşliği yatmaktadır. Kuş yuvası mitolojik hayat ağacının dallarındaki yuvadır. Hayat ağacı ise bizi var kılan mitik vatandır. Evlenen çocuklarımız için “kuş yuvadan uçtu” dememiz de aynı sebeptendir. Evlenen çocuk eski zamanların hayat şartlarında bir başka çadıra yerleşiyordu; yani yurt değiştiriyordu. Türk keçe çadırlarının tam ortasındaki temel direk esasen hayat ağacının muadilidir. Ocağın/evin koruyucu ruhu ise dişildir. Köken itibarıyla Umay Ana’dır veya onun türevleri olan dişi ruhlardır. Erkek savaşçıdır, mücadelecidir, fakat kadın medeniyet kurucudur. “Yuvayı dişi kuş yapar” prensibi aslında medeniyetin temelidir. Bütün kamlar köken itibarıyla dişilliğe yaslanırlar. Şamanlığın kökeninde Umay Ana tasavvuru bulunmaktadır. Dolayısıyla medeniyetin (kültür kodlarının) oluşturulduğu ve yaşatıldığı mekân olarak vatan dişildir; anayurttur. Vatan gökyüzünün gölgesi altındayken keçe çadırın tepesi de kubbemsidir. Kadim Türkler gökyüzünü dümdüz tasavvur etmiyorlardı. Toprak zemin onlar için düzdü ama gök öyle değildi.

Vatansız bir insanın psikolojik sağlığından da söz edemiyoruz. Bunun için uzak geçmişe bakmamıza da gerek yoktur. Türkiye’ye sığınan mültecilerin psikolojik durumlarını güncel olarak görebiliyoruz. Kırım Türkleri indinde Türkiye’nin “Ak-Topraklar” olarak algılanması da mesnetsiz değildir. Mitolojik tasavvurda Umay Ana beyaz elbiseli bir kadındır. Adaleti temsil eden terazili kadının entarisi de beyazdır. Vatanın rengidir ak. Umay Ana’nın saçıysa kızılımsıdır ki rengini Türk bayrağına yansıtmıştır. Bamsı Beyrek’in nişanlısının çadırı da kızıl otağdır. Banı Çiçek ile Bamsı Beyrek bu kızıl otağın yakınlarında ilk kez öpüşürler. Çünkü yurt dışında evlilik meşru değil gibidir. Ailenin ve yuvanın temeli de mekânı da yurttur ve dolayısıyla vatandır. Banı Çiçek ile Bamsı Beyrek’in buluşması esnasında müdahil olan otoriter Kısırca Yenge metaforik bağlamda en büyük otorite Umay Ana’nın o esnada tecessüm etmiş halidir. Kısırca Yenge yurt töresinin gözeticisidir. İki sevgilinin sağlam ve meşru temeller üzerine bir yuva kurabilmeleri için Kısırca Yenge orada zuhur etmekle yükümlüdür. Dede Korkut hikâyeleri evreninde hiçbir ayrıntı tesadüfî değildir. Her ayrıntının bir nedeni vardır. Umay Ana kendi otoritesini bırakmaya asla yanaşmaz. Gelin-kaynana çatışmasının dip nedeni de budur aslında. Çünkü gelin ileride çoluk çocuğa ve torun torbaya karışarak Umay Ana konumuna yükselecektir. Kendisinden bir önceki Umay Ana’nın tahtına kurulacaktır böylelikle.

Cengiz Dağcı kendi annesini anlattığı bir romanında şöyle der: “Evin kadını ölünce ev de ölüyor.” Burada birtakım göndermeler vardır. Cengiz Dağcı’nın mutlu geçen çocukluğu annesinin vefatıyla sükût bulmuştur. Ve akabinde en büyük ev olan Kırım yurdu da sükût bulmuştur. Cengiz Dağcı önce annesinden sonra vatanından ayrı düşmüştür. Evin annesinin ölümü Umay Ana’nın otoritesini yitirmesidir. Bu bir felakettir. Mitik evrenin düzeni dünyamızın güncel zamanında bozulmuş oluyor. Kaos başlıyor. Düzenin bozulmasına Şecere-i Terakime kitabında “ev başına kara han olmak” denmektedir. Anadolu’daki beylikler devri her beyin kendi otoritesini ilân ettiği bir düzensizlik çağıydı. Millî Mücadele dönemi de böyleydi. İşgalci düşman askerleri, eşkıya çeteleri, vatan için mücadele eden zeybek müfrezeleri ve düşmanla işbirliği yapan birtakım hain çeteler… Her şey karmakarışıktı. Ev başına kara han olmak herkesin başına buyruk hareket etmesi demektir ki “vatan ile ev” özdeşliği işte burada da karşımıza çıkıyor. Ak-Topraklar düzeninin karşıtıdır kara han olmak. Dirlik düzenliğin bozulması ve kaosun çöreklenmesidir. Böylesi bir kargaşa ortamında toplumun ve o toplumu oluşturan bireylerin psikolojik sağlığından dem vurulamıyor. Bir bebek babasız yapabilir fakat annesiz yapamaz. Bu nedenle küçük çocuklarımızı anaokuluna teslim ediyoruz; nitekim baba okulu diye bir şey yoktur. Hazreti İsa tanrısal mucizeyle babasız var edilmiştir ama annesi vardır. Annesizlik ölümdür. Annesizlik yok oluştur. Vatansızlık da tarih sahnesinden silinmek demektir. Töre, ordu, dil, gelenek ve benzerleri vatansız kaldıklarında hiçbir anlam ifade etmezler. Almanya’daki milyonlarca gurbetçinin bütün o olumsuz şartlarda bile Türklüklerini yitirmemelerinin temel sebebi çok uzaklarda bir yerde Türkiye adında bir vatanlarının olduğunu bilmeleridir. Onlara uzaklardaki o vatan varlık gücü kazandırmaktadır. Vatansızlık ölümdür.

Metin SAVAŞ
Metin SAVAŞmetinsavas.1@gmail.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Comments