MEDENİYET DÂİRESİ

Bu haber 16 Aralık 2018 - 20:42 'de eklendi ve 773 kez görüntülendi.

Recep SAVRAN

    recepsavran49@gmail.com

 

Ülkücülük,  medeniyet çemberimizin farkındaydı; fakat sol  düşmanlık içinde projelenmişti, ki o da bir batı algısı idi! Eğer sol ulusalcılar din düşmanlığı yapmasaydı hiçbir şekilde  küsurat olarak kalmazlardı! Çünkü o zaman ülkücülükle arada fark kalmıyordu. Ülkücüler maalesef “İslâmî görüşelerin” hakkını veremediler ve buna kimseyi inandıramadılar. Dolayısıyla hareket dipsiz kuyuya döndü  ve çok alâkasız bir tarzda “Faşist” veya “Irkçılık”la suçlandılar! Ne yazık ki ülkücülük doğru fikirlere dayalı meyveler veremedi! Neden, kimde kabahat var, hâlâ anlaşılmış değil! Halbuki karşımızda bir Türk medeniyeti, kültürü ve sosyolojisi var! Medeniyet dairesi! Eksiklik ve uzaklaşılan  yasa budur! Ne yapalım çok okumalı ve yazmalıyız! Çağdaş siyaset için yine çağdaş görüşlerle donanmış insanlar yetiştirmek

 

MEDENİYET DÂİRESİ

 

Tarih bize göstermiştir ki her millet ancak mensup olduğu medeniyet çemberi içinde  yaşama hakkını kullanabilir. Tarih içinde eriyen milliyetler yabancı medeniyetler içinde yaşama hakkını bulamamışlardır. İslâmiyetten önce Avrupa’daki Türk gerçeği budur; Roma gibi bir imparatorluğu elegeçirseniz bile devamlılık olmuyor! Batı Roma ile Doğu’yu karşılaştırın, bu gerçeği en önde göreceksiniz! İlkinde bir medeniyet askerî güçle kuşatılmış, başarılı olunmuş, lâkin Bizans’ın ortadan kaldırılmasında görüldüğü gibi  bir medeniyet ablukası yapılamamıştır. Elbette Avrupa’ya o devâsa Asyalı yayılması buranın mevcut sâkinlerinin genetiğini etkilemiş ama devamlılık sağlayamamıştır.

Tanzimatı milât olarak alırsak  ikiyüz yıldan beri İslâm medeniyet unsurları ile mücehhez Türkler batı serüvenlerinde başarılı olamamışlardır. Günümüzde  bu iklimleşmeye “Medeniyetler Çatışması” dense de, tabir doğru değildir; görünen odur ki  gelişmiş medeniyetler hantal medeniyetleri yutmaktadır. Bu deformasyonda tek engel taşıyıcı karşı güç veya güçlerin  ulusal dayanaklılığıdır ki batılı çalışmalarda “Müslüman” ile “Türk”ün aynı anlamda kullanılmasının sebebi budur. Fransız Türkolog  Roux, ”Türkler’in cazibesi askeri güçlerinden ziyade millî bünyelerinin kuvveti ile izah edilmelidir.” der. Dolayısiyla medeniyet kadar o medeniyetin taşıyıcı, hattâ yüklenici gücü  çok önemlidir. Bu gücün en büyük dayanağı elbette nüfustur, çoğalmadır!

Batı süratle küçülüyor ve  genç nüfus azalıyor, İslâm ülkeleri  böyle bir durumda o avantajı kullanmak zorundadırlar; lâkin buna karşı ekonomik güç oluşturulamıyor! Gerçekte Müslümanların olağanüstü kaynakları, kendi insanlarını  harekete geçirse devasa ve daha huzurlu bir dünya ortaya çıkar! Fakat Müslümanlar kendi hâline bırakılmadığı, sürekli birbirine düşman edildiği için böyle bir rönesansın ışıklarına bile yaklaşılamıyor! En az yüz yıldan beri dünya Müslümanlarla uğraşıyor, Avrupa ve ABD’de  “İslâmoloji” başlıbaşına bir bilim dalı olarak siyasete sürekli malzeme üretmektedir. O sebeble üstünden bin yıldan fazla zaman geçmesine rağmen reel siyasetin çığlıkları kilise çanlarının notalarını aksettiriyor!

Cumhuriyet yıllarında yeni Türkiye kadrolarının bulunduğumuz medeniyet dairesine tereddütle yaklaşmaları bir yana  bir Tanzimat geleneği olarak oldukça uzaklaştılar. Türkî politikalar ve koşar adım Avrupa hayranlığı  birçok teşebbüsü engelledi. Bu durumdan Atatürk’ü sorumlu tutmamız için onun “Nutuk” içinde yanılmıyorsam kırk sayfa  İslâm açıklamaları konunun âliminden daha mufassaldır. Aynı hatayı yapan Pehlevi iktidarı İran’dan kovulmuş ve yerine İslâmî bir devlet kurulmuştur. Elbette Türkiye bu kadar uzun kuyruklu işlere müsait değildir., çünkü gerçekten batı  ideolojisini benimsemiştir.

O zaman hatâ nerede? Elbette batı anlayışımızı   bulunduğumuz medeniyet çemberine entegre edemedik. O sebeble 2. Dünya Savaşı sonrası Türkiye’nin  batı serüveni ABD müstemlekesi olmakla sonuçlandı. Türkiye müstemleke olmaya hiç de müsait değildi, buna mlliyetçilerden önce  sol ulusalcılar karşı çıktılar! Fakat devlet sistemi işgal altında bulunduğı için başarılı olamadıkları gibi oldukça ezildiler! Marksist bilim adamlarının ezilmesi, işkence görmesi o yıllar Türkiye’sinin en büyük kaybıdır. Bazılarını “Sovyetçi” olmaya kesinlikle devlet zorlamıştır!

Sağ ulusalcılar ve milliyetçiler üzerindeki “Komünizm” algısının da  dört tarafının boş olduğunu artık yetmişli yaşlarda öğrendik! Anadolu’nun yapısı ABD’nin neden umrunda olsun, o sebeble devlete öyle bir gelenek getirdiler ki, devlet artık kendi asli unsurunu görmez hâle geldi. Ve tamamen bir ABD projesi olan 1980 ihtilali bir anda cezaevlerini, sağcılar yerine ülkücüler ve Türk kökenli sol ulusalcılarla doldurdu! Esasen 12 Eylül öncesinin mağduriyetini de bu iki  cephe ziyadesiyle yaşamıştı!

Ülkücülük,  medeniyet çemberimizin farkındaydı; fakat sol  düşmanlık içinde projelenmişti, ki o da bir batı algısı idi! Eğer sol ulusalcılar din düşmanlığı yapmasaydı hiçbir şekilde  küsurat olarak kalmazlardı! Çünkü o zaman ülkücülükle arada fark kalmıyordu. Ülkücüler maalesef “İslâmî görüşlerin” hakkını veremediler ve buna kimseyi inandıramadılar. Dolayısıyla hareket dipsiz kuyuya döndü  ve çok alâkasız bir tarzda “Faşist” veya “Irkçılık”la suçlandılar! Ne yazık ki ülkücülük doğru fikirlere dayalı meyveler veremedi! Neden, kimde kabahat var, hâlâ anlaşılmış değil! Halbuki karşımızda bir Türk medeniyeti, kültürü ve sosyolojisi var! Medeniyet dairesi! Eksiklik ve uzaklaşılan  yasa budur! Ne yapalım çok okumalı ve yazmalıyız! Çağdaş siyaset için yine çağdaş görüşlerle donanmış insanlar yetiştirmek!

Muhabbetle.

Recep SAVRAN
Recep SAVRANrecep.savran@gmail.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Comments