Ebediyete İntikalinin 22. Yıl Dönümünde Başbuğ Alparslan Türkeş’i Rahmetle Anarak Bazı Hatıralar

Bu haber 07 Nisan 2019 - 21:30 'de eklendi ve 880 kez görüntülendi.

 Ebediyete İntikalinin 22. Yıl Dönümünde Başbuğ Alparslan Türkeş’i Rahmetle Anarak Bazı Hatıralar

Efendi BARUTCU 

1968 yılının muhtemelen Nisan ayıydı. Kahramanmaraş Lisesi ikinci sınıf öğrencisiydim. Parasız yatılı okuyordum. Cuma günü birkaç arkadaşlarımızla bazı ihtiyaçlarımızı almak için çarşıya çıkmıştık. Ulu Cami’yi geçtikten sonra Kanlıdere’nin girişinde sağda biraz yüksekçe bir yerden damarlarımızdaki kanı harekete geçiren mehteran sesleri geliyordu.

Bu sesi duyan her Türk genci gibi biz de heyecanlandık, sesin geldiği yere doğru yokuş yukarı çıktık, bir binanın annacında “Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi” yazıyordu. Merakla merdivenleri çıkıp içeri girdiğimizde o tarihte stajyer avukat ve dışarıdan liseye derse gelen Ali Karcı ağabeyi gördük. Bize buyur etti: “yarın CKMP Genel Başkanı Alparslan Türkeş Bey Maraş’a gelecek. Siz de gelip karşılamaya katılırsanız çok iyi olur.” dedi. Biz de ertesi gün birkaç arkadaş gittik. Değişik okullardan 20-30 genç toplanmıştık. Kollarımıza birer kırmızı kurdele bağladılar. O anda kendimizi biraz daha farklı hissetmeye başladık. O tarihlerde Ankara Ziraat Fakültesi’nde öğrenci olan Orhan Kavuncu önümüze düştü. “Başbuğ Türkeş” diye bağırarak Boğazkesen Caddesi’nden yukarı doğru yürüdük.

Aynı gün akşam Kayabaşı Mahallesi’nde çocuk bahçesi parkının karşısında bir kahvehanede kapalı salon toplantısı yapıldı. Merhum Türkeş Bey’in davudi sesini ilk defa orada duydum. Beraberinde Adalet Partisi’nden istifa edip CKMP’ye geçen 3 Mayıs 1944 hadiselerinin öncülerinden Merhum Osman Yüksel Serdengeçti Ağabey de vardı. Konuşmaya şöyle başladığını hatırlıyorum: “Ben kravatsız milletimin kravatsız milletvekili Osman Yüksel Serdengeçti.”. “Dokuz Işık” başlıklı incecik bir kitapçığı da o gün elime tutuşturmuşlardı, hatta akşam okul pansiyonunda belletmen öğretmenimiz merhum Hasan Hüseyin Yıldırım’la bu kitapçık üzerinden kısa bir tartışmamız da olmuştu.

Bizler o tarihlerde liseden, imam hatip lisesinden, ticaret lisesinden, erkek sanat okulundan bir grup arkadaşımızla hafta sonları Türk Ocağı’na gider oradaki konuşmaları dinlerdik.

CKMP 6 Şubat 1969’da Adana’da yaptığı kurultayda ismini Milliyetçi Hareket Partisi, parti amblemini de Üç Hilal olarak değiştirdi. O gün Türkeş Bey’in kurultayda yaptığı konuşmada hafızalardan hâla silinmeyen şu cümleleri önemliydi:

“Bazı kimselerin milliyetçilikle İslamiyet’i çatıştırmak istediklerini görmekteyiz. Böyle bir tutum yanlıştır. Abestir, cahilliktir. Şuurlu bir şekilde yapılıyorsa ihanettir, nifaktır… Türklük’le İslamiyet, bin yıldan beri aynı mukaddes potada kaynaşmış, etle tırnak misali ayrılması imkânsız bir hale gelmiştir. Türk müsün, Müslüman mısın? gibi sorular cehaletten ileri geliyorsa aptalcadır. Aksi takdirde haincedir.

Partinin en yetkili ve sorumlu mevkiine layık gördüğünüz bir insan olarak, bir kere daha, açıkça ilan ediyorum:

Milliyetçiliği reddeden bir dincilik anlayışı ve İslamiyet’e düşman bir milliyetçilik anlayışı bize yabancıdır, bizim dışımızdadır. Bu sakat görüşleri savunanlar bize mensup olduklarını ileri sürseler bile, bizimle bir ilgisi yoktur, bizden değildirler.

Aziz Türk milletine ve saflarımıza katılan yiğit yürekli, mücahit ruhlu kardeşlerimize istirham ediyorum, nifak zamanı değildir, birlik günüdür.”

Türkeş Bey bu sözleriyle Milliyetçi Hareket’in milli ve manevi istikâmetini kalın çizgilerle işaret ettiği gibi her vesileyle tekrarladığı:

“Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslüman’ız”, “Türklük bedenimiz İslamiyet ruhumuzdur, ruhsuz beden cesettir”, “Türklük; gurur ve şuuru, İslam; ahlak ve fazileti.” sözleriyle de bu konuyu daha da perçinlemiş oluyordu.

 

Yine Türkeş’in siyaset anlayışını ana hatlarıyla ifade eden:

“Ben Türk Milletini; sokaklarda ıspanak fiyatına satılan demokrasiye,

rüşvet ve hileyle çiğnenen, çiğnetilen hukuk düzenlerine, Ahlâktan mahrum bir hürriyete, tefeciliğe, karaborsaya yer veren bir ekonomiye çağırmıyorum.

Türklük şuur ve gururuna, İslâm ahlâk ve fazîletine, yoksullukla savaşa, adâlette yarışa, birliğe, kardeşliğe, kısacası hak yolu, hakikat yolu, ALLAH yoluna çağırıyorum. Modern medeniyetin en ön safına geçmek üzere çağlar üzerinden sıçramaya çağırıyorum. Hareketin adını isteyene açıkça ilan ediyorum: Yeniden mâneviyâta dönüş… Hedefimiz Türkiye’yi aç hürler, tok esirler ülkesi yapmamaktır.” sözleri asırlar geçse de hafızalardan silinmeyecek kıymettedir.

 

1971 yılının Eylül ayında Bursa Eğitim Enstitüsü Matematik Bölümüne kayıt yaptırdım ve oradaki ülkü ocağının faaliyetlerine katılıyordum. 1972 yılının Mart ayında Türkeş Bey’in Balıkesir’e geleceği haberi üzerine bir grup arkadaş minibüs kiralayarak Balıkesir’e gittik. Kendileri de İzmir’den Emekli Hava Albay Nurettin Bilgen ve İzmir MHP Gençlik Kolları Başkanı Halil Kolağası ile gelmişlerdi. Balıkesir il başkanı da rahmetli Mustafa Emir ağabey idi.

Karşılamadan sonra Paşa Camii’nin karşısında belediye halinin üzerindeki Genç Ülkücüler Teşkilatı’na geçtik. 12 Mart 1971 Askeri Muhtırası’ndan sonra bütün teşkilatlarımız kapatılmasına rağmen her nasılsa Bursa Eğitim Enstitüsü Ülkü Ocağı ve Balıkesir Genç Ülkücüler Teşkilatı kapatılmamıştı. Rahmetli Türkeş Bey Genç Ülkücüler Teşkilatı başkanı Recep Esen’e “Burada konuşma yapmam için emniyet makamlarından izin aldınız mı?” diye sorar. O da “İzin almayı unuttuk efendim” der. Bunun üzerine, şimdiki gibi hatırlıyorum, Türkeş Bey salona girdiğinde: ‘’Ben bu salona her türlü siyasi sıfatlarımı dışarıda bırakarak bir Türk milliyetçisi olarak giriyorum zira Türk milliyetçiliği davası her türlü siyasi mevki ve makamın üzerindedir.’’ sözleriyle bizi yüreğimizden yakalamıştı. Bundan iki maksadı vardı: 1- Dernek yöneticisi arkadaşlarımızı emniyet mensupları nezdinde müşkül duruma düşmekten kurtarıyor. 2- Esas önemlisi ise her türlü mevki ve makamın Türk ülküsüne hizmet için birer vasıtadan ibaret olduğunu, esas olanın Türklüğün yücelmesi davası olduğuna işaret ediyordu.

Aynı senenin Haziran ayında Bursa’ya gelmişti. Bir grup partili ve genç arkadaşlarımızla Gemlik’in girişinde karşıladık. Türkeş Bey akşam Tahtakale’de bir kahvehanede kapalı salon toplantısında konuştu. Ertesi gün Kültürpark’ta bir çay bahçesinin kapalı bölümünde MHP bölge toplantısı yapıldı. Her iki konuşmada da çok önemli çağrılarda bulunmuştu.

Biz ülkücü gençler partili değildik, partici de değildik ama bizim ideallerimizle MHP’nin o günkü idealleri örtüşüyordu. Ayrıca o yıllarda MHP parti teşkilatları da çok zayıftı. Şu hakkı hemen teslim etmeliyim ki, o günün MHP il, ilçe yöneticileri sıradan bir particilik hevesinin çok çok ötesinde çok samimi, milliyetçi-vatansever duygularla, vatan sınırlarında nöbet tutar gibi, bir milli görev aşk ve heyecanı ile parti teşkilatlarını ayakta tutmaya çalışıyorlardı. Çoğu işçi, küçük esnaf, berber, fırıncı, yağlı boyacı, dokumacı gibi meslek sahiplerinden oluşuyordu. Bizim de ülkücü gençlik olarak bu fedakar insanlara yardımcı olmamız icab ediyordu.

1970’li Yıllar…

Bu yılları şair Orhan Seyfi Şirin şöyle tarif eder:

“Tepelerden kanlı aylar doğardı,

Dev ömürler bir namluya sığardı,

Saçlarımız bir gecede ağardı

Siz o günleri bilemezsiniz.

 

Gökler, yağlı duman gibi pusardı,

dağlar hançerlenmiş gibi susardı,

Yedi yönde yedi boran eserdi

Sizler o günleri bilemezsiniz”

 

Gerçekten de Türk gençliğinin üzerinde çok büyük oyunlar oynanıyordu. Özellikle Milli Eğitim’in millilik vasfının büyük ölçüde ortadan kaldırılmasından dolayı, Türk Gençliği her türlü yabancı ideolojinin propagandalarına açık hala getirilmişti. Çok yoğun bir şekilde tarih kültür medeniyet ve din düşmanlığı yapılıyordu. Bir kısım gençlerimiz “Millet sevgisi, insan sevgisi ve adaletsizliklere, sömürülere isyan duygusuyla Marksist ideolojinin sahte cennet vaatlerine kanıyor ve oltaya takılıyordu.

İşte bu yıllarda Türkeş; Türk gençliğine büyük bir milletin evlatlarının komünizm faşizm, nazizm, kapitalizm gibi yabancı ideolojilere özenmesinin bir tenezzül meselesi olduğunu söylüyordu. Ve gençliğe sahip çıkarak eğer milli tarih şuuruyla yoğrulup çağdaş bilgilerle donanırlarsa Türk milletinin mazideki ihtişamından gelecekteki büyük hedefine mutlaka varacağına inanmaları gerektiğini telkin ediyordu. O, adeta yerin altındaki uğultuyu duyarak bize büyük düşünmeyi öğretiyordu. Bu haliyle de bir parti genel başkanından ziyade, milli bir hareketin lideri görüntüsü veriyordu. Zaten “Biz gelecek seçimleri değil, gelecek nesilleri düşünüyoruz.” sözleriyle hareketin esas gayesinin Türk milletine hizmet edecek imanlı, vatanperver, bilgili ve şahsiyetli, her biri kendi alanında ihtisas sahibi ülkücü kadrolar yetiştirmek olduğunu özellikle belirtiyordu, siyasi iktidar hedefi ondan sonraki bir süreçti. Adeta üzerine titrediği Türk gençliğine “Gençler, hepiniz birer Türk bayrağısınız, bayrağı lekelemeyin yere düşürmeyin.” çağrısıyla hareketin bir ahlak ve fazilet yarışı olduğuna özellikle işaret ediyordu. Tabiri caizse gençliğin ruhuna dokunuyor, onları “Yeni Ufuklar”a doğru seferber ediyordu.

1973 genel seçimlerine büyük umutlarla girildi. O yıllarda MHP bizim için sıradan, klasik bir siyasi parti değil; bütün kutsallarımızı yüklediğimiz bir iman hareketiydi ve bütün çalışmalarımızı bu anlayışın istikametinde bin bir fedakarlıklarla yürütmekteydik.

Biz fikrimizin ve istikametimizin doğru olduğuna inandığımız için konuştuğumuz herkesi de ilk anda ikna edeceğimizi zannediyorduk. Günlük siyasetten, particilikten pek fazla bir şey anladığımız da söylenemezdi. Türkiye genelinde çok büyük fedakarlıklar ve heyecanlarla bir seçim kampanyası yürütüldü. Araba yoktu, para yoktu, imkan yoktu, bazı illerde Ülkücü gençler kanlarını satarak parti çalışmalarına maddi katkılarda bulunuyorlardı. Yeteri kadar çalışacak insan da yoktu. Birçok ilçede doğru dürüst parti teşkilatları yoktu. Adeta iğneyle kuyu kazıyorduk. Bursa’da da milletvekili adayımız, daha sonra İstanbul’da şehit edilen, gazeteci-yazar İsmail Gerçeksöz idi. Netice alamadık. Sonuçta MHP; Adana’dan Türkeş Bey, Ankara’dan Genel Sekreter Mustafa Kemal Erkovanlı Bey, Yozgat’tan Ali Fuat Eyüboğlu seçilerek üç milletvekili ile mecliste temsil edilir oldu. Daha önce MHP’yi, TBMM’de bir milletvekili ile Türkeş Bey temsil ediliyordu, 1973 Genel Seçimleri’nde, MHP’nin milletvekili sayısı yüzde üç yüz artmış oldu.

Tabii büyük bir hayal kırıklığı yaşanıyordu. Türkeş Bey ise hiçbir şey olmamış gibi kalkıp devam ediyordu. Ama herkes onun yaptığını yapamıyordu. Seçimlerden hemen sonra bütün illerin gençlik seçim komite başkanlarını Ankara’ya davet ettiler. Otobüsle Ankara’ya geldik. Ekim ayının soğuk bir sabahında bir sabahçı kahvesinde çay simit ziyafetinden sonra Bahçelievler’deki MHP Genel Merkezi’ne gittik. Türkiye’nin bir çok yerinden arkadaşlarımız gelmişlerdi. Seçim yorgunluğu ve netice alamamanın mahcubiyeti herkesin yüzünden okunuyordu. Dış bahçede bekleşirken birden sert bir fren sesiyle irkildik. Beyaz steyşın bir Renault arabadan Türkeş Bey indi. Salona geçtik. Sözlerine şöyle başladı:

“Yorgunluk, yılgınlık yok! Ümitsizlik inançsızlıktır. İman varsa imkan da vardır. Büyük Türk milletine hizmet etmeye ve Milliyetçi Büyük Türkiye’yi inşa etme mücadelemize devam edeceğiz.” İşte Türkeş buydu, liderdi. Merhum Dündar Taşer’in ifadesi ile ‘Lider herkesin düştüğü yerde kalkıp yürüyebilen adamdır.’

Türkeş bunu hayatı boyunca defalarca göstermiş, mukavemeti çok yüksek bir insandı. Biz yorgun ve yılgın geldiğimiz Ankara’dan yepyeni ümit ve heyecanlar kuşanmış olarak illerimize dönüyorduk.

1974 senesinin Aralık ayında CHP’nin Adana mitinginde büyük taşkınlıklar olmuş, mitinge katılan Hüseyin Orak isimli birisi kutsallarımıza küfretmesi üzerine MHP’li merhum boksör Eren Kaya’nın “Böyle küfretme!” şeklindeki ikazına rağmen küfürlerinde ısrar edince Eren Kaya’nın bir yumruğuyla yere düşmüş başı betona çarparak bitkisel hayata girmiş, daha sona da vefat etmişti. Bu hadise üzerine Ecevit, Türkeş Bey’e ve MHP’lilere ‘işçi katilleri’ diye ağır suçlamalarda bulunuyordu.

O günlerde İstanbul’a gitmiştim. Beyazıt’ta, Yümni Düğün Salonunda MHP’nin bir toplantısı olmuştu. Kalabalık, caddeye de taşmıştı. Kürsüye çıkan Türkeş Bey ‘Bre Ecevit! Ben adam öldürtecek olsam işçi Hüseyin’e sıra ne zaman gelir?’ diye haykırdı ve daha sonra ‘Türk milletine hizmet yolunda Türk vatanının bütünlüğü ve Türk devletinin bekası mücadelesinde gerekirse bela arıyoruz! Belaaa!” diye seslendi. Beyazıt meydanındaki kalabalık coşku ve heyecandan adeta uçacak gibiydi.

Devam edeceğiz…

 

 

Efendi BARUTCU
Efendi BARUTCUefendibarutcu1@gmail.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Comments