MUSTAFA KEMAL’İN ATATÜRK KABUL EDİLME NEDENLERİ

Bu haber 19 Mayıs 2019 - 0:47 'de eklendi ve 508 kez görüntülendi.

Fuat YILMAZER

19 Mayıs 1919 tarihi Türkiye Cumhuriyeti ve o cumhuriyetin bir vatandaşı olarak bizler için önemli bir tarihtir. Türk devletinin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, payitahtı işgal edilmiş bir ülkenin kurtuluşateşini yaktığı Samsun’a ayak basmasının 100.cü yılı.

                Toplumda dün de kıymet bilmezler tarih bilmezler kabullendiği dini anlamadan iman edenler vardı, bugün de var. İnsanın bulunduğu her yerde var.  Özellikle son asırlarda Türk insanı gerçekleri araştırmaz, söylenenlere yönelir ve kabul eder.

Tabi bunun nedenleri üzerinde konuşulabilir ama son zamanlarda toplumumuzda kıymet bilmezler biraz daha fazlalaştı. İstiklal ve istikbal önderimize bile kem söz söyleyen kendini bilmezler çoğaldı.

                                                               ***

Osmanlı İmparatorluğunun artık siyasi, ticari, ekonomik, savunma, bilgi ve sanayi alanında dünyada olan devrimlerden bihaber yaşayarak, sağ ayakla mı sol ayakla mı tuvalete girilir tartışması yaşadığı dönemlere girilmişti.

Bu eksikliklerinin yanında askeri gücü de çok ama çok zayıflayınca toprak kaybetmeler başlamıştı. Gücün sona erdiği kanısına varan azınlıklar da kendilerine göre devlet kurma düşüncesi ve heyecanı taşıyorlardı. Ve Osmanlının bağımsızlığından parçalar koparıyorlar, Osmanlıyı şaşkına çeviriyorlardı.

Osmanlının yönetimi, ordusu, bürokratı okumuşları bu gelişmeleri düşünmediği, kafa yormadığı ve hazırlıksız oldukları için de yapacak fazla bir şeyleri yoktu.

Ordu içinde Enver Paşa gibi genç kuşak subaylardan durumu görüp çalışmalar yapanlar oldu ama bu da o zaman süreci içinde istenilen sonucu getirmedi.

1.Dünya Harbinin eşiğine gelinmişti. Mustafa Kemal Sofya’da Ataşemiliterdi. Bu görevdeyken de düşüncelerini açıklıyor gerekli yerlerle paylaşıyordu.  Ülkenin durumunu biliyor, düşünüyor hep ihtiyatlı davranılmasını istiyordu.  Acele edilememeli, taraf seçerken de ihtiyatlı davranılmalıydı. Çünkü ittifakların kaygan zeminde olduğunu kimin kimlerin yanında olacağının fazlaca kestirilemediğini söylüyordu. Osmanlı devletinin içinde bulunduğu açmazın farkındaydı.

Ataşemiliterlikten kendi isteği ile ayrılıp yurda döndü ve verilen görev neticesinde Arıburnu’nda, Çanakkale’de, Kafkas cephesinde bulundu.  Başarılar kazandı.

Gelecek yıllardaki sıkıntıların çok büyük olacağını gördüğü için 20 Eylül 1917 tarihinde zamanın Harbiye Nazırı ve Başkomutan Vekili Enver paşaya rapor gönderdi.

Raporda özetle şöyle diyordu: “Memleketin umumi durumu iyi değildir. Halk ile yönetenler arasında ilişki sarsılmış itimat kaybolmuştur. Halk mümkün olduğu kadar yönetimden uzak durmak istemektedir. Çünkü halk kendilerinin iaşe ve ibateleri için çalışıp didinip yetiştirdiği mahsul mecburen yönetim tarafından alınmaktadır.

Ordunun durumu da iyi değildir, ordu yıpranmış, zayıflamıştır. Durum ciddidir ama kurtulma imkânımız vardır. Ancak acele ve isabetli tedbirlerin alınması gerekmektedir. Jandarma ıslah edilmeli, devlet kurumlarındaki suiistimaller, düzensizlikler ortadan kaldırılmalı veya en aza indirilmelidir.

Askeri siyasetimiz bir savunma siyaseti olmalıdır. Elimizde bulunan neferler tek bir tanesi bile iyice korunmalıdır.”

Enver Paşa’nın da o dönemde yapacağı fazla bir şey yoktur. Müttefiklerimiz yenilince bizde yenilmiş olduk, Talat paşa kabinesi istifa etti yerine Ahmet İzzet Paşa başkanlığında yeni hükümet kuruldu.

Mustafa Kemal, Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına atanmıştı. Emrindeki birlikleri düzen ve eğitim açısından önemli duruma getirdi. Biliyordu ki gelişmeler iyi değildi ilerde Mehmetlere ihtiyaç fazla olacaktı.

1918 yılında imzalanan Mondros Mütarekesi Türk’ün yok olma kararıydı. “Başkomutan ve Sadrazam İzzet Paşa mütarekeyi okunması ve gereğinin yerine getirilmesi için Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına da gönderdi. Mütareke şartlarını inceleyen Mustafa Kemal Bazı noktalara uyamayacağını, mütarekenin onların düşündüğü ve anladıkları gibi olmadığını ilerde mütarekenin maddelerine istinaden İstanbul dâhil olmak üzere pek çok vatan toprağının işgal edileceğini bildirdi. Ayrıca Osmanlı Devleti bu mütarekeye imza koymakla topraklarını kayıtsız ve şartsız teslim etme vaadinde bulunmaktadır görüşünü ihtiva eden raporu İzzet Paşa’ya gönderdi. İzzet Paşa’dan gelen cevap düşündüğü gibi endişeye mahal olmadığını ve emre uyulması gerektiğini, bunun bir  talimat olduğunu bildirdi.”

Karşılıklı süren bu yazışmalarda Mustafa Kemal ne demiş ve hangi noktada uyarıda bulunmuşsa hepsi de sonunda aynen olmuştur. Bahse konu yerler İzmir, Afyon, Antalya, Eskişehir, Çanakkale, Bursa mıntıkaları ve İstanbul ve civarı itilaf devletlerince işgal edilmiştir.

Tabi bu olaylar olmadan önce Yıldırım Orduları lağvedilmiştir. Mustafa Kemal Haydarpaşa’dan İstanbul’a geçerken nemli gözlerle işgal edilmiş İstanbul’a bakıp yanındaki yaverine dönerek “Geldikleri gibi gidecekler” sözünü söylemiştir.

Geldikleri gibi gidecekler sözü hamaset içeren söz değildi, olmadığı sonradan ortaya çıktı. Çünkü Mustafa Kemal ülkenin bu durumlarına geleceğini çok önceden görüp, düşünüp, ilgilileri uyarmış ve yarınlar için plan ve projelerini hazırlamıştır.

Bal Mahmut ismi Mahmut Baler’in, “Baldan Damlalar” isimli kitabından alıntı;
Atatürk anlatıyor: “Maruz kaldığımız ağır mağlubiyet ve işgal felaketinde, bu mağlubiyeti hissiz bir alakasızlıkla kabul etmeyi bir türlü hazmedemedim ve içimden taşan bir isyan ve vatanseverlik duygusuyla mücadeleye karar vererek devrin Sadrazamı Ferit Paşa’dan bir mülakat istedim.

Ferit Paşa beni kabul etti. Kendisine: “Paşam ben bu mağlubiyeti aciz kuzu gibi kabul edemiyorum ve bu devletin de böyle göçüp tarihten silinmesini bir türlü hazmedemiyorum. Mücadeleye girip memleketimizi kurtarmamız için çalışmamız lazımdır diye kanaat ve fikirlerimi anlattım.

Ferit Paşa yarım gülerek: “İlahi Paşam, biz her bakımdan mağlup olmuş bir devletiz. İngiliz donanmasının memleketimize uzanan topları neredeyse köprüyü yalıyor. Neyle, neyimizle ve nasıl mücadele edeceğiz anlayamıyorum” dedikten sonra “ben sizin bu karar ve fikirlerinizi Padişahımız efendimize arz ederim. Ondan alacağım cevabı da size bildiririm” diye ilave etti.

Ben bir münakaşaya girmeden pekâlâ deyip Ferit Paşa’dan ayrıldım. Sonra benim fikirlerimi Padişah Vahdettin’e arz etmiş, Padişah da Genelkurmay Başkanı Cevat Paşa ile görüşmemi istemiş. O zaman Genelkurmay Başkanlığı Beyazıt Meydan Kapısının sol tarafında ve Merkez Kumandanlığı da sağ tarafında iki küçük kasr (saray yavrusu) halinde bulunan binalarda idi.

Ben Ferit Paşa’dan bu malumatı alınca doğruca Genelkurmay Başkanı Cevat Paşa’ya giderek Padişahın arzuları üzerine kendileriyle görüşmek istediğimi bildirdim. “Buyurun” deyip beni kabul etti.
Ben Ferit Paşa’ya söylediklerimi aynı şekilde Cevat Paşa’ya anlatırken ikinci Reis olan Fevzi Paşa’da (Çakmak) içeriye girip yanımıza oturdu ve beni selamladıktan sonra bizi dinlemeye başladı. Ben Ferit Paşa’ya söylediklerimi tekrarladım. O da aynen Ferit Paşa’nın bana verdiği cevabı verdi. “Biz tam manasıyla mağlup bir devletiz, nemizle ve nasıl bir mücadeleyle memleketimizi kurtaracağız? Her şey ve her tarafımız işgal altında” deyince: Cevat Paşa’nın oturduğu makam odasının pencereleri fevkalade büyük ve genişti. Ben “Paşam şu büyük pencere camının ölçüsünde bir beyaz kâğıtla, yine o ölçüde bir Türkiye haritası getirmelerini emreder misiniz?” dedim. Beyaz kâğıtla Türkiye haritasını getirdiler. Haritayı pencerenin camına tutarak üstüne de beyaz kâğıdı kenarlarından yapıştırttım. Dışarıdan gelen güneş ışığıyla kâğıdın üzerine haritadaki Türkiye hudutlarının tamamını çizdim ve İstanbul’un bulunduğu yere de bir nokta koydum.

Sonra Cevat Paşa’ya dönerek: “Paşam işte sizin işgal altında dediğiniz vatan sahamız yalnız bu noktadan ibarettir. Üst tarafı kâğıtta gördüğünüz gibi geniş saha tamamen boş, serbest ve bakirdir. Biz bu geniş satıhta bu noktayı kurtaracağız” diye İstanbul’u gösterdim, Fevzi Paşa olduğu yerden gözyaşlarını silerek fırladı ve benim boynuma sarılarak “Aziz Paşam bütün varlığımla ve tam olan imanımla sizinle beraberim. Bu kutsi düşüncelerinizi tatbike vakit kaybetmeden derhal başlayınız. Allah bizimle beraberdir” dedi.

                                                            ***

 Bu öngörüsü, cesareti, cesameti, aklı, liderlik özelliği, Türklük gurur ve şuuru artılarıyla bu millet onun Mustafa Kemal adının yanına hak ettiği Atatürk adını da vermiştir. Türk’ün atası olmaya layık görülmesi, ölümünde sonra dahi bu milletin (ki bu millet yüce Türk milletidir) fikir önderi olması bu özelliklerinden kaynaklanmaktadır.

1.Dünya savaşı ve akabindeki Kurtuluş savaşı sürecimizi okuyanlar şu gerçeklerle karşılaşırlar:  Atatürk vatanın kurtulması için verdiği mücadeleyi nasıl bir zihniyete nasıl bir öngörüsü olmayan yönetici kademesine karşı vermiş ve dünyanın sayılı devletleri üzerimize gelmişken onları nasıl mağlup etmiştir.

Öngörüsüz, milli duygulardan yoksun, yöneticilik kabiliyet ve yeteneği olmayan insanlara karşı verilen mücadelenin yanında emperyalistlere karşı verdiği kurtuluş mücadelesinden mutlu sonuca ulaşılmıştır.

Şu ölçü hiç bir zaman göz ardı edilmemelidir. Vatan, millet, devlet, istiklal ve istikbal meselesinde gaflet de ihanet kadar öldürücüdür.

 İşte bu 100. yılını kutladığımız Atatürk’ün Kurtuluş ateşini yakmak için önceden planladığı Samsun’a çıkışının ön çalışmalarıdır.

Ve ATATÜRK namlı o yüce lider yine bize çok öneli bir hedef ve şuur bırakmıştır;

“NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE”   diyerek.

  • Yazıda verilen tarihi bilgiler için Hasan Rıza Soyak’ın “Atatürk’ten Hatıralar”        kitabından yararlanılmıştır.
Fuat YILMAZER
Fuat YILMAZERa.f.yilmazer@gmail.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Comments