DÜŞMANIN SİLAHIYLA SİLAHLANARAK DÜNYAYA MEYDAN OKUMAK

Bu haber 20 Temmuz 2019 - 0:34 'de eklendi ve 673 kez görüntülendi.

DÜŞMANIN SİLAHIYLA SİLAHLANARAK DÜNYAYA MEYDAN OKUMAK

Metin Savaş

Biz bu yazımızda düşmanın silahıyla silahlanmak ilkesinin bir peygamber buyruğu olarak hangi boyutlara taşınabileceğini ele alacağız. Hiç şüphesiz ki düşmanın silahıyla silahlanmak öğüdü yalnızca ve yalnızca silah teknolojisiyle sınırlı bir öğüt değildir. Bu öğüdün objektif ve sübjektif boyutları vardır. Söz konusu peygamber buyruğuna çok yönlü bakmak gerekiyor. Son derece realist bir talimattır. Amerikan toplumu ve siyaseti üzerinde çok büyük bir etkiye sahip bulunan Evanjelist teolog Jerry Falwell bir açıklamasında kutsal bir savaş içerisinde olduklarını, amaçlarının ise Amerika’yı üstün kılan manevi değerleri daha da canlandırmak olduğunu belirtiyor. Amerika devletinin ve halkının Tanrı nezdinde kutsanmış bir ulus niteliği taşıdığına inanan Jerry Falwell dünyanın her yerine özgürlüğü taşıyabilecek tek ülkenin Amerika Birleşik Devletleri olduğunda ısrarcıdır. Jerry Falwell 1979 yılındaki bir beyanatında şöyle demektedir: “Biliyorum ki Tanrı, Amerika’ya yönelik iyi şeyler planlıyor. Çünkü Amerika, İsrail Devleti ve Yahudilerle arasını iyi tutmakta. Eğer İsrail’e olan desteğimizi geri çekersek Tanrı’nın gözündeki tüm değerimizi yitireceğiz.”

Her toplum ve her devlet kendisini üstün ve kutsal görür. Bir devlet an itibarıyla güçsüz bile olsa, hak ettiğini düşündüğü güce ileride kavuşacağını umut eder. Bu böyledir. Tanrı Gibi Gökte Olmuş Türük Bilge Kağan ifadesi bunun bir kanıtıdır. Biz Türkler de kendi devletimizi, kendi vatanımızı ve kendi milletimizi üstün tutma hakkına sahibizdir. Aksi halde özgüvenimiz zedelenir ve kendilerini üstün gören toplumlar karşısında daha fazla eziliriz. Bu bir mücadeledir. Teolojik, psikolojik, sosyolojik, iktisadi ve ulusal mücadeledir. Ödün verilemez. Almanlar kendilerini üstün görürler. Yahudiler kendilerini üstün görürler. Türkler de kendilerini üstün görmek durumundadırlar. Bunun başka yolu yoktur. Zayıflar ezilir. Doğu Türkistan örneği ortadadır. Bosna Hersek’te yaşananları unutmadık. Türk üstündür. Ve fiili olarak da üstün olabilmek için bütün enerjisini ve bütün aklını doğru yönde kullanmayı öğrenecektir. Türk, düşmanın silahıyla silahlanacaktır. Öncelikli olarak kendimizi üstün olduğumuza daha fazla inandıracağız. Bu inancın bize vereceği enerjiyle de Türklüğün ufkunu aktüel olarak her hamlede yeniden işleyeceğiz.

Amerika’nın en etkili din adamlarından biri ve hatta birincisi sayılan Jerry Falwell bir ara Beyaz Saray’a danışmanlık bile yapmıştır. Falwell belirgin derecede fanatik fakat akılcı tavrıyla Amerika’nın Tanrı tarafından seçilmiş bir ülke olduğuna yürekten inanmaktadır. Falwell’ın inancına göre İsrail devlet dâhil yeryüzünün bütün ülkeleri âhir zamanda Amerika’ya biat edeceklerdir. Hıristiyan dogmalarında Tanrı’nın bedenleşmiş hali olarak tasavvur edilen İsa Mesih’in başkenti Kudüs olacaktır ama Deccal’ın liderliğindeki kötülük ordusuyla savaşmak için İsa Mesih kendisine Amerikan ordusunu seçmiştir. Bu seçilmişlik inancı dünya için büyük bir tehlikeyi barındırsa da Amerikan Evanjelistleri indinde bir tehlike değil bir kutsal müjde, gurur ve motivasyon vesilesidir. Gerçekçi olmamız gerekirse, Amerikalı Evanjelistleri bu seçilmişlik inancından akılcı yöntemlerle, ikna yoluyla vazgeçirmemiz mümkün görünmüyor. Bizler nasıl ki İslâm’ın son din olduğu inancımızdan vazgeçmiyorsak, Amerikalı muhafazakârlar da Amerika’nın ve Evanjelist kiliselerin üstünlüğü inancından asla vazgeçmeyeceklerdir. Bu durumda onların karşıtları olarak bizler düşmanın silahıyla silahlanmak prensibini kendi evrenimizin merkezine konuşlandırmakla yükümlüyüz demektir.

Üstünlük veya seçilmişlik psikolojisi tabii ki tartışmaya açık bir olgudur. Bununla birlikte ne İsrail halkı ne de Amerikalılar ya da Çinliler, Ruslar, İngilizler, Almanlar, Araplar ve diğerleri kendilerini ötekilerden üstün görme tutkularını terk etmeyeceklerdir. Akılcılık burada artık devre dışı kalıyor. Aklıselimin yerini sarsılmaz ve sorgulanmaz inançlar dolduruyor. Batı’nın bugün için teknolojiden politikaya her alandaki üstünlüğü onların kendilerini seçilmiş olarak görmeleri inancına daha fazla zemin hazırlıyor. Geri kalmış veya ilerlemekte olan toplumlarsa hem mağrur Batı ile hem de kendilerindeki eziklik psikolojisiyle başa çıkmaya çalışıyorlar. Bu şartlar altında Batılı olmayanların işi gerçekten de fevkalade zordur. Batılı olmayanlar aynı zamanda Batı’nın ötekisidirler. Batılılar kendilerinin ötekisi olanları sadece düşman olarak görmüyorlar, hakir de görüyorlar. Emperyalist yaklaşımların vicdan süzgecinden kolayca geçebilmesinin nedenlerinden biri budur. Hakirler köledirler veya köleliğe müstahaktırlar. Teolojik boyutta ise hakirler Tanrı tarafından reddedilmiş, kurtuluşa eremeyecek kadar günahkâr kimseler ve toplumlardır. Evanjelistlere göre hakirler cehennemliktirler. Onlar şeytanın uşaklarıdır.

İşte bütün bu olumsuz yaklaşımlar karşısında düşmanın silahıyla silahlanmak bir zorunluluk haline geliyor. Son Peygamber bu öğüdü öylesine vermemiştir. Bu öğüt olabildiğince gerçekçi ve akılcıdır. Yaptırım gücü yüksek bir öğüttür. Caydırıcıdır. Pan-Türkizm hareketinin Türk siyasal yaşamında görünmeye başlamasının Batılılaşma hareketleri çerçevesinde kültürel bir hareket olarak temayüz ettiğini söyleyen İkbal Vurucu başlangıçta aydınlara münhasır kalan Türkçülüğün kısa sürede halka mal olduğunu belirtir. Bu durum birtakım zaruretlerin sonucudur. Aslında bu durum emperyalizme bir tepkidir. Aynı zamanda ırkçılığa ve üstünlük taslayan milletlere tepkidir. Tepki olması itibarıyla da meşrudur çünkü bir bakımdan ve hatta açıktan açığa meşru müdafaa kapsamına girmektedir. İkbal Vurucu’ya kulak verelim: “Turancılık, Pan bir hareket olarak Pan-Slavizm, Pan-Cermenizm gibi sömürge karakterli ideolojilere karşı Macarlar arasında ortaya çıkmıştır. Dönemin siyasi, jeopolitik dinamiklerinin bir sonucudur. Batı sömürgeciliğine bir tepki mahiyeti taşımıştır.”

Görüldüğü şekliyle Türk milliyetçiliği emperyalizme tepki hareketi olarak ortaya çıkmıştır. Bizim bu yazımızda asıl söylemek istediğimiz şey şudur: Hasımlarımız olarak gördüğümüz Amerikalılar ve diğerleri kendilerini üstün millet sayıyorlarsa, düşmanın silahıyla silahlanmak ilkesi uyarınca biz Türklerin de kendimizi şeksiz şüphesiz üstün millet saymamız kaçınılmazdır. Batılılar ötekilerine karşı Oryantalizm denen bir çalışma sahası oluşturdularsa, bizler de yine düşmanın silahıyla silahlanmak ilkesi uyarınca Oryantalizme karşı bir çalışma sahası oluşturmak zorundayız. Nitekim bizim bu konuya dair bir makalemiz de vaktiyle Türk Yurdu dergisinde yayımlanmıştı. Üstünlük inancı psikolojik bir silahtır. Bu silahı kullanmaya çalışmamız hayalcilik olarak görülemez. Düşmanımda nükleer silah varsa ben de aynı karşılığı verebilmeliyim. Düşmanın silahıyla silahlanmak ilkesini daha da fazla genişletirsek, örneğin, düşmanlarımız ırkçılık yapıyorlarsa, bunun altında kalmamak için bizim de ırkçılığa tevessül etmemiz gerekebilir. Aşırı merhametten maraz doğar sözü daima dikkate alınmalıdır. Kaldı ki Batılıların “Üstün Ari Irk” teorisine Mustafa Kemal Atatürk bilindiği gibi “Güneş-Dil Teorisi” ile akıllıca bir karşılık vermiştir. Bu bağlamda Güneş-Dil Teorisi’nin bilimsel yönden doğru olup olmadığı o kadar da önemli değildir. Bu teori her şeyden önce bir motivasyon aracıdır. Düşmanım bana kendi üstünlüğünü dayatmaya yelteniyorsa ben de düşmanıma kendi üstünlüğümü dayatmaya kalkışırım. Psikolojik savaş bunu gerektiriyor. Ari ırk diye bir şey var mıdır, daha bu bile tastamam belli değilken Batılıların “Üstün Ari Irk” teorisine inanmaya hakları varsa, bizim de “Güneş-Dil Teorisine” inanmaya hakkımız var demektir. Bu karşıt teorilerin bilimsel boyutu ayrı bir meseledir.

Azerbaycan Türklüğünün tanınmış edebiyat tenkitçisi Yaşar Karayev bir makalesinde şunları söylüyor: “İlginçtir ki, Celil Memmedguluzade, Doğu’ya, Avrupa ve Dünya çapında jeopolitik isteklerin kesiştiği bir mekân olarak bakıyordu ve şaşırtıcı bir ileri görüşlülükle diyordu ki, bağımsızlık ve istiklal meselesini bölgesel Doğu boyutlarında çözmek mümkün değildir. Doğu istibdattan azad olmak için, önce büyük Batı devletlerinin nüfuz ve tesir sahasından azad olmalı, kapalı çevreden, dışarıdan idare edilen tılsımlı daireden kurtulmalıdır.” Karayev’in Memmedguluzade üzerinden aktardığı bu sözler Batı karşısındaki Doğu’nun aslında Doğululuktan mümkün mertebe arınması gerektiği anlamına geliyor. Batılı düşmanlarımızın silahlarıyla silahlanmak istiyorsak Batılı gibi olabilmeliyiz. Sorunlarımızı Doğu boyutlarında çözemediğimiz aşikârdır. Batı devletlerinin nüfuz ve tesir sahasından azad olmaksa onların yöntemlerini kendimize uyarlamakla mümkündür. Onlar Avrupa Birliğini kurabiliyorsa biz de Türk Birliğini kurabilmeliyiz. Onlar tek para birimine geçebildiyse biz de kendimize özgü tek para birimine geçebilmeliyiz. Düşmanın silahıyla silahlanmak budur. Memmedguluzade “kapalı çevreden kurtulmalıyız” diyor. Şu halde kendimizi ne Asya çevresine ne de Ortadoğu çevresine kapatamayız. Bu ahmaklık olur. Dünyaya açılmalıyız ve Çin’den Amerika’ya bütün düşmanlarımızla onların yöntemlerini kullanarak başa baş mücadele edebilmeliyiz.

Metin SAVAŞ
Metin SAVAŞmetinsavas.1@gmail.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Comments