SİYASET BİLİMİ VE SİYASET FELSEFESİ

Bu haber 13 Eylül 2019 - 10:57 'de eklendi ve 243 kez görüntülendi.

SİYASET BİLİMİ VE SİYASET FELSEFESİ -4-

Safter TANIK


Montesquieu (Monteskiyö; 1689-1755)


Kuvvetler ayrılığından ilk söz eden John Locke ise de; buna bir tanım-açıklama getiren, formülüze eden Montesquieu’dur
1726’da kaleme aldığı, tamamlanması 22 yıl süren, 1748’de basılan Esprit de Loi (Kanunların Ruhu) adlı kitabı ile tanınan bir düşünürdür.
Eserinde; bir ülkede uygulanan yasaların arka planı üzerinde durur, aynı yasanın bir başka ülkede farklı sonuç doğurmasının nedenlerini açıklamaya çalışır.
Soylu bir aileden geliyor.
Yaşadığı dönem; Fransa’da aristokratlara görev sınırlaması getirildiği, burjuvanın bürokraside yer bulduğu, monarkın (mutlak otorite sahibi) soylular ile halk üzerindeki denetiminin derinleştiği bir dönemdir.
O; yönetim şeklinin eleştirisini yapar, bir çözüm formülü ortaya koyar, gelecek hakkında monarkı uyarır.
O’nu öne çıkaran; toplum-hukuk-yönetim şekli konularında yaptığı karşılaştırmalı araştırmalar ile tıpkı doğa kanunları gibi sosyal olaylar için kanunlar ortaya koyması, bu kanunlarla da tüm ülkelerin kurum ve yasalarını açıklamaya çalışmasıdır. Yani başvurduğu metottur.
İlginç bir araştırma metodu vardır.
Hareket noktasını, daima sonuçlar oluşturur. Toplumsal ve hukuksal sonuçları tıpkı doğa gibi gözler, türlerini belirler, sınıflandırmaya gider sebeplerini bulmaya çalışır. Sonuç ile sebep arasında; zorunlu bir ilişki varsa, bu kanun seviyesine gelmiş demektir. Bununla da olayı açıklar.
Metodu dışında; O’nu farklı yapan diğer bir şey ise, çağın şartlarını dikkate almasıdır.
İnsan karakterinin değişkenliği görüşü ile Doğal Hukuk savunucularına ciddi eleştiri getirir.
Siyaset sosyolojisinin kurucusu, bir tarih felsefecisi olarak kabul edilir.
O’na göre;
Bir ülkedeki yönetim şekli ve yasaların; diğer bir ülkeden farklı olması, iki toplum arasındaki farklılığa dayanır.
Her toplum, farklı bir özelliğe sahiptir. Bunu belirleyen ise; ülkenin alanı, fiziki yapısı, iklimi, nüfusu, toprağın niteliği, halkın geçimini nasıl sağladığı, insanların gelenek-din ve davranış tarzıdır. İşte bu nedenler toplumun ruhunu oluşturur.
Yönetimin doğası; bir ülkedeki hukuki-siyasi yapı, yönetimin ilkesi ise toplumda var olan hava, yani toplumun ruhudur.
Cumhuriyet, monarşi ve despotluk olmak üzere üç tür yönetim şekli vardır.
Cumhuriyetin ilkesi; erdem, monarşinin ilkesi; onur, despotluğun ilkesi ise korkudur.
Değişimin nedeni; ne tesadüfi, ne de iradidir. Bir ilkenin; zaman içinde, değişim göstermesidir. Bu nedenle; yönetim şeklinin devamı, toplumun var olan bu ilkeye (toplumun ruhu) olan uyumuna bağlıdır.
Cumhuriyetin ilkesi olan erdem; genel olarak yurtseverliktir, bu aynı zamanda eşitliği de ifade eder. Bunun varlığı; kişinin kamusal faydayı, kendi çıkarı üstünde tutmasına bağlıdır. Bu da; kişisel hırs ve ihtirasın, sınırlandırılmasını gerekli kılar. Eğitim-kamusal pratikler ise bunu canlı tutan şeylerdir.
Cumhuriyetin yaşaması; bu erdemin, canlılığını korumasına bağlıdır. Yaygınlaşan zenginlik ve lüks düşkünlüğü ise; bunun, toplumda canlı kalmasını mümkün kılmaz. Yani çağın şartları; cumhuriyet için uygun değildir, haliyle cumhuriyetin sürekliliği olamaz
Monarşi; tek kişinin, temel yasalara uygun yönetimidir.
“Temel yasalardan kastı; monark ile halk arasında yer alan, monarkı sınırlandıran güç odaklarıdır. Soylular, ruhban ve yargı organlarından oluşan bu güç odaklarına da ara erkler der.”.
Monarşi; ara erklerin varlığıyla, ılımlı ve uygun bir yönetim şeklidir “Model gösterdiği ülke, İngiltere’dir”.
Monarşinin ilkesi olan onur; toplumda sivrilmek, başkalarından üstün olmak vb istekleri içeren rekabetçi bir duygudur. Bu duygu; toplumda hâkim olan, zenginlik-lüks tutkusuna uygundur. Bu nedenle; monarşi, çağın ruhuna en uygun yönetim şeklidir.
Monark; ara erklere tanınan alanı, ortadan kaldırmaya başladığı an despotlaşır.
Despotluk; tek kişinin, yasasız keyfi yönetimidir.
Böyle bir toplumda; despot dışında, hiçbir şey yoktur. Ne toplumsal kurumlar, ne de süreklilik gösteren yasalar vardır. Var olan; despotun anlık kararları, köleleşen toplumdur. Bu da bir çöle benzer “Kastettiği; bir Ortadoğu ülkesi değil, o günün Fransa’sıdır”.
Despotluğun ilkesi olan korku, mutlak itaati sağlar.
Despot; yönetimini, ancak korku saçarak sürdürebilir. Korku ortadan kalktığında, despotluk da ortadan kalkar.
Ara erkler; monark için tehdit değil, bir emniyettir.
Ara erklerin ortadan kaldırılması, monarkı halkla karşı karşıya bırakır. Haliyle korku ortadan kalktığında; halkın gazabı karşında, savunmasız kalır “Fransa Kralı’na bir uyarı”.
Ilımlı ve özgür bir yönetimin varlığı; ancak siyasal iktidarın yeniden yapılanması, belli şartları taşıması halinde mümkündür.
Siyasal iktidarın aşırılaşmasının önlenmesi, başka bir güç tarafından dizginlenmesi ile mümkündür. Bunun için; yasama, yürütme ve yargı erklerinin farklı organlarda toplanması, bunlar arasında bir denge-fren sistemi olması gereklidir.
Yargı; halk tarafından seçilen yargıçların, bağımsız mahkemelerde kullandığı güçtür. Yürütme; monarkın, yasama; halk veya soylulardan oluşan iki ayrı meclisin elinde olduğu güçtür.
Yasa yapma yetkisi; Halk Meclisi’nde olmalı, Soylular Meclisi’nin ise veto yetkisi bulunmalıdır.
Monarkın; meclis kararlarını veto etme yetkisinin olması, yasamanın mutlaklaşmasını önler.
Yargı, bağımsız olmalıdır. Yani yasama veya yürütmeye bağımlı olmamalıdır. Bu, ılımlı-özgür yönetimin temel şartıdır. Ancak; yasama organı, bazı hallerde yargı organı gibi çalışabilir.


Jean-Jacques Rousseau (Jan-Jak Ruso; 1712-1778)


“Halk egemenliği” teorisi ile tanınan bir düşünürdür.
Siyaset alanında, “Toplum Sözleşmesi” adlı eseri ile dikkati çeker.
Eserinde, “İnsan özgür doğdu, oysa her yerde zincirler içinde” sözleri ile söze başlar. Özgür doğmuş fakat zincirlere mahkûm olmuş insanın, nasıl özgürleşebileceği sorusuna cevap vermeye çalışır.
Düşüncesini açıklamada; diğer toplum sözleşmeci düşünürler gibi doğa durumu tasviri yapar, eşitsizliğin kökeni-nedeni üzerinde durur, içinde yaşadığı toplumu erdemsiz ve yoz bulur, devletin yeniden yapılanması ile ilgili olarak yeni bir toplum sözleşmesi önerir, eşit-özgür toplumu hedefler, “çözüm, siyasettedir” der, egemenliğin halka ait olduğunu söyler, şartlarını ortaya koyar.
Yaşamöyküsü ve Önemi
1712’de, İsviçre’nin Cenevre şehrinde doğdu.
Doğumu sırasında, annesini kaybetti. Saat tamircisi olan babasının; Fransa’ya kaçmasıyla (Karıştığı kavgada, bir kişiyi öldürmesi nedeni ile), amcasının yanında kaldı.
16 Yaşında, evden kaçarak Fransa’ya yerleşti. Geçimini; tercümanlık, sekreterlik, müzik ve beste yaparak sağladı.
Beste ve müziği takdir toplarken, siyasi düşüncesi; genelde romantik bulundu, ancak rejimin dikkatini çekti.
Yazılarının yasaklanması üzerine; İsviçre’ye kaçtı, oradan da Berlin-Londra-Torino’ya geçmek zorunda kaldı.
Londra’da Kalvenist, Torino’da Katolik oldu.
1778’de; Fransa’da, bir sabah yürüyüşü sırasında düşmesi sonucu kan kaybından hayatını kaybetti.
Egemenliğin; halka ait olduğunu söyler, halk tarafından doğrudan kullanımını savunur.
Siyasi düşüncesi; genelde romantik bulunsa da, Fransa ve çevre ülkelerinde etkili oldu. Fransız devrimcileri için bir idol, sözleri; sık-sık kullanılan bir slogan haline geldi.
O’na göre;
Doğa durumunda; insanlar, eşit-özgür ve mutludur. Zira böyle bir ortamda; insanların tek kaygısı, zaruri ihtiyaçların giderilmesidir. Bu da ellerinin altındadır.
Aralarında; hiçbir manevi ilişki ve görev bağı olmadığından, her türlü baskıdan uzaktır.
İstekleri basit-sınırlı olduğundan, mücadele-savaşı gerektirecek bir durum yoktur; kötülük yapmaktan çok, kötülükten kaçmayı tercih ederler.
İyilik-kötülük, haklılık-haksızlık, eşitlik-eşitsizlik, beninki-seninki, üstünlük, kendini beğenmişlik, soğukluk, kıskançlık, şüphe, korku, hile ve nefret yoktur; eşitlik ve özgürlük vardır.
İnsanlar bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip “burası benimdir” deyince, uygar toplum kurulmuş oldu. Uygar toplumun kurulması ile de, bu iyi-mutlu düzen son buldu.
Uygar toplumda var olan mülkiyet-güç sahibi olma-hükmetme hırsı; zengin-fakir, köle-efendi, üstün-aşağı, güçlü-güçsüz ayrımını doğurdu, eşitlik-şefkat-merhameti yok etti, insanı bencil-çıkarcı-cimri-kıskanç, yani kötü yaptı.
İnsanların daha fazlasına sahip olma hırsı; zenginin gaspa, fakirin haydutluğa başvurduğu bir savaş ortamını doğurdu. Artık ne zengin, ne de fakir güvende değildi.
Savaş durumundan çıkış anlamına gelen devlet kurma, sözleşmeye dayalı geçici bir aldatmacadır. Zira bu; mülk sahiplerinin üstünlüklerini sürekli kılan, eşitsiz şartları meşrulaştıran, yoksulların kandırılıp sözleşme yapmaya ikna edilmesine dayanır. Bu durum; eşitsiz siyasal toplumu, yani toplumsal köle insanı doğurdu.
Artık, “doğa durumuna dönüş” diye bir şey mümkün değildir. Bunun için; herkesi eşit-özgür kılacak, yeni bir sözleşmeye ihtiyaç vardır.
İşte; böyle bir sözleşme, birlik-bütünlüğü sağlar. Toplum; bir bütün olarak halka, insanlar; oluşturduğu siyasal otoritenin parçası olarak da bireyden yurttaşa dönüşür. Siyasal otoritenin iradesini yansıtan yasalara uymakla uyruk, yasaları yapan iradenin bir parçası olarak da yurttaş sıfatını kazanır.
“Yurttaş olmak” demek, halkın iyiliğini düşünmektir. Yani bireyin; akıl yürütmede, halkın çıkarını kendi çıkarı üstünde tutmasıdır. Bu nedenle; kişisel-özel çıkarlar doğrultusunda hareket eden insanların, düşüncesinden ortaya çıkan irade genel irade değildir. Zira genel irade, insanların yurttaş olarak akıl yürüttüğünde, ortaya çıkan ortak iradedir. Bu da; doğru, bozulmaz, değişmez bir özellik taşır.
Bazı hallerde, genel iradeyi oylama belirler. Ancak; bunun için, yurttaşların konu hakkında yeterli bilgi sahibi olması, özel çıkarları savunan parti ve derneklerin olmaması gereklidir. Haliyle bu pratik, ancak yurttaşlık bilinci güçlü olan toplumlar için geçerlidir.
Egemenlik, halka aittir; mutlak-bölünmez-devredilemez-temsil edilemez bir özellik arz eder. Bu da; egemenliğin, halk tarafından doğrudan kullanımını gerekli kılar.
Yürütme, bir kurula bırakılabilir. Ancak hükümet; egemen değil, basit olarak halkın görevlileri konumundadır.
Hükümet; yönetim şekli ne olursa olsun, “halk egemenliği” için bir tehdittir. Bunun için; yurttaşların sürekli tetikte olmaları, iradelerine sahip çıkmaları gereklidir.
Emmanuel-Joseph Sieyes (1748-1836)
Jean-Jacques Rousseau’dan farklı olarak, egemenliği halk yerine millete dayandıran, düşüncesi ile 1789 Fransız Devrimi’ni tetikleyen ve şekil veren bir düşünürdür.
Burjuva kökenli bir aileden gelen, siyasette soyluların sürekli engeline takılan bir isim olarak göze çarpar.
Tanınması
Fransa Kralı XVI. Louis (Lui); mali krize çözüm bulmak için, 175 yıldır toplanmayan Etats Generaux’u (Tabakalar Meclisi), 5 Mayıs 1789’da toplantıya çağırdı. Bu durum; sorunlar ile çözümlerin, serbestçe tartışıldığı bir özgürlük ortamını doğurdu.
Bu dönemde; fikirleri en çok taraftar bulan isim ise, “Qu-estce que le Tiers etat?” (Üçüncü Sınıf Nedir?) adlı eserin yazarı Sieyes oldu.
Eseri, “Üçüncü sınıf nedir? Her şeydir. Şimdiye kadar siyasi düzende ne olmuştur? Hiçbir şey. Ne istiyor? Bir şey olmak” sözleri ile başlar; üçüncü sınıf, toplum sözleşmesi, devletin oluşumu, millet, yurttaş, millet iradesi, hükümet, asli-tali kurucu irade-iktidar, seçme-seçilme hakkı, aktif-pasif yurttaş, sınıfsız-eşit-özgür toplum ve farklılıklar gibi konuları içerir.
O’na göre;
Üçüncü sınıf, büsbütün bir millettir.
Her işi yapan, üçüncü sınıftır “Kastettiği; 130.000 rahip, 140.000 soylu dışında kalan 25.000.000 halktır”. Ancak; bunlar, siyasal bir role sahip değildir. Bu da; akla, toplum sözleşmesi ve ortak hukuka aykırıdır.
Üçüncü sınıfın siyasal bir role sahip olamamasının önünde duran en büyük engel; üretmeyen-tembel, millete yabancı, ancak üstün kabul edilen soylulardır. İşte en kötü yönetilen devlet; bir sınıfın tembelliği onur sayarak, üretime katkıda bulunmadan üretimden pay almasıdır. Bunun için; bu sınıf, millete yabancıdır.
Bireyler; sözleşme yoluyla siyasal toplumu oluşturur, bir millet olarak bütünleşir.
Millet; ortak bir yasa altında yaşayarak birbirine bağlı, aynı yasama organıyla temsil edilen bir topluluktur. Haliyle bireyler, milletin bir parçası olarak yurttaş (vatandaş) sıfatını kazanır. Yurttaş olmak ise; bireyin, millet çıkarını kendi çıkarı üstünde tutmasıdır.
Milletin iradesi, egemenlik iradesidir. Yani her türlü yasallığın kaynağı milletin iradesidir.
Millet; soyut bir kavramdır, temsil edildiğinde somut bir varlığa dönüşür.
Millet; hakları saklı kalmak kaydıyla, egemenliği temsilcileri vasıtası ile kullanır.
Millet, kurucu iradenin kendisidir. Zira her şeyden önce vardır, iradesi her zaman yasaldır, anayasa onun eseridir, onu sınırlayan tek şey ise doğal hukuktur.
Seçilmişlerin konumu, kurulu iktidar gibidir. Zira anayasa hükümleri gereğince vardır, onlara bağlıdır.
Kurulu iktidar, olağanüstü hal kararı alamaz. Zira anayasaya göre kurulmuş bir organ; anayasanın izin verdiği ölçüde karar alabilir, yeni bir anayasa ortaya koyamaz.
Olağanüstü hal kararı alma yetkisi; asli kurucu iktidara, yani millete aittir. Ancak millet; bu görevi, temsilcilerinden oluşan bir tali kurucu iktidara verebilir.
Tali kurucu iktidarın görevi; anayasa yapmakla sınırlıdır, görevinin bitimi ile de varlığı son bulur.
Temsilcilerin kendi içinden seçilmesi, üçüncü sınıf temsilci sayısının soylu-ruhban sınıfı sayısı kadar olması, oylamada kişi sayısının esas alınması bir çözüm şeklidir. Ancak; bu, ayrıcalıkların psikolojik etkisi nedeni ile doğru bir sonuç vermez. Çıkar çatışması, sınıfların birbirini veto etmesi ile kararsızlığı doğurur. Ezici çoğunluğu oluşturan üçüncü sınıfın iradesini, yansıtmaktan da uzaktır. Bunun için; sınıf çıkarlarına değil, ortak çıkarlara hizmet eden bir milli meclise ihtiyaç vardır. Bu da tüm ayrıcalıkların kalkmasını gerekli kılar.
Seçme-seçilme hakkı, tıpkı medeni hakları kullanma gibidir. Yaş sınırı, kadın ya da serseri-dilenci olmak; bu hakkın, sınırını oluşturur. Bunun yanı sıra; yabancılar, efendilerinin boyunduruğu altındaki kişiler de bu hakkı kullanamaz.
Toplum, bireylerden oluşur. Bireyler, bağımsızdır; ancak tek bir güç tarafından yönetilir, aynı yasalara tabidir. Yurttaşları farklı kılan ise; yurttaşlık karakteri ile ilgili değil, tıpkı cinsiyet-yaş-boy-ırk farklılığı gibi mülkiyet-çalışma alanındaki farklılıklardır.
Özet Olarak
Devletin oluşumunu, toplum sözleşmesine dayandırır.
“Egemenlik, millete aittir” der, temsili demokrasiyi savunur.
Çağın Fransız-Alman düşünürlerinden farklı olarak; inşacı yaklaşımla, vatandaşlık temeline dayalı bir millet tanımı yapar.
Millet kavramını; soyut ve somut bir kavram olarak ele alır, uyruk ile yurttaş (vatandaş) farkı üzerinde durur.
Seçilmişlerin konumuna; millet iradesi, kurulu iktidar, asli-tali kurucu irade-iktidar kavramlarına tanım ve açıklama getirir.
Ayrıcalıkların kalkmasını; sınıf çıkarlarına değil, ortak çıkarlara hizmet eden bir milli meclisin kurulmasını ister.
Seçme-seçilmeye getirdiği sınırlamadan kaynaklanan, “aktif-pasif yurttaş” ayrımı ile eleştiri alır.
Yurttaşlar arasındaki farklılığı, mülkiyet ve faaliyet farkı ile açıklar.

SİYASET BİLİMİ VE SİYASET FELSEFESİ -4-

Safter TANIK


Montesquieu (Monteskiyö; 1689-1755)


Kuvvetler ayrılığından ilk söz eden John Locke ise de; buna bir tanım-açıklama getiren, formülüze eden Montesquieu’dur
1726’da kaleme aldığı, tamamlanması 22 yıl süren, 1748’de basılan Esprit de Loi (Kanunların Ruhu) adlı kitabı ile tanınan bir düşünürdür.
Eserinde; bir ülkede uygulanan yasaların arka planı üzerinde durur, aynı yasanın bir başka ülkede farklı sonuç doğurmasının nedenlerini açıklamaya çalışır.
Soylu bir aileden geliyor.
Yaşadığı dönem; Fransa’da aristokratlara görev sınırlaması getirildiği, burjuvanın bürokraside yer bulduğu, monarkın (mutlak otorite sahibi) soylular ile halk üzerindeki denetiminin derinleştiği bir dönemdir.
O; yönetim şeklinin eleştirisini yapar, bir çözüm formülü ortaya koyar, gelecek hakkında monarkı uyarır.
O’nu öne çıkaran; toplum-hukuk-yönetim şekli konularında yaptığı karşılaştırmalı araştırmalar ile tıpkı doğa kanunları gibi sosyal olaylar için kanunlar ortaya koyması, bu kanunlarla da tüm ülkelerin kurum ve yasalarını açıklamaya çalışmasıdır. Yani başvurduğu metottur.
İlginç bir araştırma metodu vardır.
Hareket noktasını, daima sonuçlar oluşturur. Toplumsal ve hukuksal sonuçları tıpkı doğa gibi gözler, türlerini belirler, sınıflandırmaya gider sebeplerini bulmaya çalışır. Sonuç ile sebep arasında; zorunlu bir ilişki varsa, bu kanun seviyesine gelmiş demektir. Bununla da olayı açıklar.
Metodu dışında; O’nu farklı yapan diğer bir şey ise, çağın şartlarını dikkate almasıdır.
İnsan karakterinin değişkenliği görüşü ile Doğal Hukuk savunucularına ciddi eleştiri getirir.
Siyaset sosyolojisinin kurucusu, bir tarih felsefecisi olarak kabul edilir.
O’na göre;
Bir ülkedeki yönetim şekli ve yasaların; diğer bir ülkeden farklı olması, iki toplum arasındaki farklılığa dayanır.
Her toplum, farklı bir özelliğe sahiptir. Bunu belirleyen ise; ülkenin alanı, fiziki yapısı, iklimi, nüfusu, toprağın niteliği, halkın geçimini nasıl sağladığı, insanların gelenek-din ve davranış tarzıdır. İşte bu nedenler toplumun ruhunu oluşturur.
Yönetimin doğası; bir ülkedeki hukuki-siyasi yapı, yönetimin ilkesi ise toplumda var olan hava, yani toplumun ruhudur.
Cumhuriyet, monarşi ve despotluk olmak üzere üç tür yönetim şekli vardır.
Cumhuriyetin ilkesi; erdem, monarşinin ilkesi; onur, despotluğun ilkesi ise korkudur.
Değişimin nedeni; ne tesadüfi, ne de iradidir. Bir ilkenin; zaman içinde, değişim göstermesidir. Bu nedenle; yönetim şeklinin devamı, toplumun var olan bu ilkeye (toplumun ruhu) olan uyumuna bağlıdır.
Cumhuriyetin ilkesi olan erdem; genel olarak yurtseverliktir, bu aynı zamanda eşitliği de ifade eder. Bunun varlığı; kişinin kamusal faydayı, kendi çıkarı üstünde tutmasına bağlıdır. Bu da; kişisel hırs ve ihtirasın, sınırlandırılmasını gerekli kılar. Eğitim-kamusal pratikler ise bunu canlı tutan şeylerdir.
Cumhuriyetin yaşaması; bu erdemin, canlılığını korumasına bağlıdır. Yaygınlaşan zenginlik ve lüks düşkünlüğü ise; bunun, toplumda canlı kalmasını mümkün kılmaz. Yani çağın şartları; cumhuriyet için uygun değildir, haliyle cumhuriyetin sürekliliği olamaz
Monarşi; tek kişinin, temel yasalara uygun yönetimidir.
“Temel yasalardan kastı; monark ile halk arasında yer alan, monarkı sınırlandıran güç odaklarıdır. Soylular, ruhban ve yargı organlarından oluşan bu güç odaklarına da ara erkler der.”.
Monarşi; ara erklerin varlığıyla, ılımlı ve uygun bir yönetim şeklidir “Model gösterdiği ülke, İngiltere’dir”.
Monarşinin ilkesi olan onur; toplumda sivrilmek, başkalarından üstün olmak vb istekleri içeren rekabetçi bir duygudur. Bu duygu; toplumda hâkim olan, zenginlik-lüks tutkusuna uygundur. Bu nedenle; monarşi, çağın ruhuna en uygun yönetim şeklidir.
Monark; ara erklere tanınan alanı, ortadan kaldırmaya başladığı an despotlaşır.
Despotluk; tek kişinin, yasasız keyfi yönetimidir.
Böyle bir toplumda; despot dışında, hiçbir şey yoktur. Ne toplumsal kurumlar, ne de süreklilik gösteren yasalar vardır. Var olan; despotun anlık kararları, köleleşen toplumdur. Bu da bir çöle benzer “Kastettiği; bir Ortadoğu ülkesi değil, o günün Fransa’sıdır”.
Despotluğun ilkesi olan korku, mutlak itaati sağlar.
Despot; yönetimini, ancak korku saçarak sürdürebilir. Korku ortadan kalktığında, despotluk da ortadan kalkar.
Ara erkler; monark için tehdit değil, bir emniyettir.
Ara erklerin ortadan kaldırılması, monarkı halkla karşı karşıya bırakır. Haliyle korku ortadan kalktığında; halkın gazabı karşında, savunmasız kalır “Fransa Kralı’na bir uyarı”.
Ilımlı ve özgür bir yönetimin varlığı; ancak siyasal iktidarın yeniden yapılanması, belli şartları taşıması halinde mümkündür.
Siyasal iktidarın aşırılaşmasının önlenmesi, başka bir güç tarafından dizginlenmesi ile mümkündür. Bunun için; yasama, yürütme ve yargı erklerinin farklı organlarda toplanması, bunlar arasında bir denge-fren sistemi olması gereklidir.
Yargı; halk tarafından seçilen yargıçların, bağımsız mahkemelerde kullandığı güçtür. Yürütme; monarkın, yasama; halk veya soylulardan oluşan iki ayrı meclisin elinde olduğu güçtür.
Yasa yapma yetkisi; Halk Meclisi’nde olmalı, Soylular Meclisi’nin ise veto yetkisi bulunmalıdır.
Monarkın; meclis kararlarını veto etme yetkisinin olması, yasamanın mutlaklaşmasını önler.
Yargı, bağımsız olmalıdır. Yani yasama veya yürütmeye bağımlı olmamalıdır. Bu, ılımlı-özgür yönetimin temel şartıdır. Ancak; yasama organı, bazı hallerde yargı organı gibi çalışabilir.


Jean-Jacques Rousseau (Jan-Jak Ruso; 1712-1778)


“Halk egemenliği” teorisi ile tanınan bir düşünürdür.
Siyaset alanında, “Toplum Sözleşmesi” adlı eseri ile dikkati çeker.
Eserinde, “İnsan özgür doğdu, oysa her yerde zincirler içinde” sözleri ile söze başlar. Özgür doğmuş fakat zincirlere mahkûm olmuş insanın, nasıl özgürleşebileceği sorusuna cevap vermeye çalışır.
Düşüncesini açıklamada; diğer toplum sözleşmeci düşünürler gibi doğa durumu tasviri yapar, eşitsizliğin kökeni-nedeni üzerinde durur, içinde yaşadığı toplumu erdemsiz ve yoz bulur, devletin yeniden yapılanması ile ilgili olarak yeni bir toplum sözleşmesi önerir, eşit-özgür toplumu hedefler, “çözüm, siyasettedir” der, egemenliğin halka ait olduğunu söyler, şartlarını ortaya koyar.
Yaşamöyküsü ve Önemi
1712’de, İsviçre’nin Cenevre şehrinde doğdu.
Doğumu sırasında, annesini kaybetti. Saat tamircisi olan babasının; Fransa’ya kaçmasıyla (Karıştığı kavgada, bir kişiyi öldürmesi nedeni ile), amcasının yanında kaldı.
16 Yaşında, evden kaçarak Fransa’ya yerleşti. Geçimini; tercümanlık, sekreterlik, müzik ve beste yaparak sağladı.
Beste ve müziği takdir toplarken, siyasi düşüncesi; genelde romantik bulundu, ancak rejimin dikkatini çekti.
Yazılarının yasaklanması üzerine; İsviçre’ye kaçtı, oradan da Berlin-Londra-Torino’ya geçmek zorunda kaldı.
Londra’da Kalvenist, Torino’da Katolik oldu.
1778’de; Fransa’da, bir sabah yürüyüşü sırasında düşmesi sonucu kan kaybından hayatını kaybetti.
Egemenliğin; halka ait olduğunu söyler, halk tarafından doğrudan kullanımını savunur.
Siyasi düşüncesi; genelde romantik bulunsa da, Fransa ve çevre ülkelerinde etkili oldu. Fransız devrimcileri için bir idol, sözleri; sık-sık kullanılan bir slogan haline geldi.
O’na göre;
Doğa durumunda; insanlar, eşit-özgür ve mutludur. Zira böyle bir ortamda; insanların tek kaygısı, zaruri ihtiyaçların giderilmesidir. Bu da ellerinin altındadır.
Aralarında; hiçbir manevi ilişki ve görev bağı olmadığından, her türlü baskıdan uzaktır.
İstekleri basit-sınırlı olduğundan, mücadele-savaşı gerektirecek bir durum yoktur; kötülük yapmaktan çok, kötülükten kaçmayı tercih ederler.
İyilik-kötülük, haklılık-haksızlık, eşitlik-eşitsizlik, beninki-seninki, üstünlük, kendini beğenmişlik, soğukluk, kıskançlık, şüphe, korku, hile ve nefret yoktur; eşitlik ve özgürlük vardır.
İnsanlar bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip “burası benimdir” deyince, uygar toplum kurulmuş oldu. Uygar toplumun kurulması ile de, bu iyi-mutlu düzen son buldu.
Uygar toplumda var olan mülkiyet-güç sahibi olma-hükmetme hırsı; zengin-fakir, köle-efendi, üstün-aşağı, güçlü-güçsüz ayrımını doğurdu, eşitlik-şefkat-merhameti yok etti, insanı bencil-çıkarcı-cimri-kıskanç, yani kötü yaptı.
İnsanların daha fazlasına sahip olma hırsı; zenginin gaspa, fakirin haydutluğa başvurduğu bir savaş ortamını doğurdu. Artık ne zengin, ne de fakir güvende değildi.
Savaş durumundan çıkış anlamına gelen devlet kurma, sözleşmeye dayalı geçici bir aldatmacadır. Zira bu; mülk sahiplerinin üstünlüklerini sürekli kılan, eşitsiz şartları meşrulaştıran, yoksulların kandırılıp sözleşme yapmaya ikna edilmesine dayanır. Bu durum; eşitsiz siyasal toplumu, yani toplumsal köle insanı doğurdu.
Artık, “doğa durumuna dönüş” diye bir şey mümkün değildir. Bunun için; herkesi eşit-özgür kılacak, yeni bir sözleşmeye ihtiyaç vardır.
İşte; böyle bir sözleşme, birlik-bütünlüğü sağlar. Toplum; bir bütün olarak halka, insanlar; oluşturduğu siyasal otoritenin parçası olarak da bireyden yurttaşa dönüşür. Siyasal otoritenin iradesini yansıtan yasalara uymakla uyruk, yasaları yapan iradenin bir parçası olarak da yurttaş sıfatını kazanır.
“Yurttaş olmak” demek, halkın iyiliğini düşünmektir. Yani bireyin; akıl yürütmede, halkın çıkarını kendi çıkarı üstünde tutmasıdır. Bu nedenle; kişisel-özel çıkarlar doğrultusunda hareket eden insanların, düşüncesinden ortaya çıkan irade genel irade değildir. Zira genel irade, insanların yurttaş olarak akıl yürüttüğünde, ortaya çıkan ortak iradedir. Bu da; doğru, bozulmaz, değişmez bir özellik taşır.
Bazı hallerde, genel iradeyi oylama belirler. Ancak; bunun için, yurttaşların konu hakkında yeterli bilgi sahibi olması, özel çıkarları savunan parti ve derneklerin olmaması gereklidir. Haliyle bu pratik, ancak yurttaşlık bilinci güçlü olan toplumlar için geçerlidir.
Egemenlik, halka aittir; mutlak-bölünmez-devredilemez-temsil edilemez bir özellik arz eder. Bu da; egemenliğin, halk tarafından doğrudan kullanımını gerekli kılar.
Yürütme, bir kurula bırakılabilir. Ancak hükümet; egemen değil, basit olarak halkın görevlileri konumundadır.
Hükümet; yönetim şekli ne olursa olsun, “halk egemenliği” için bir tehdittir. Bunun için; yurttaşların sürekli tetikte olmaları, iradelerine sahip çıkmaları gereklidir.
Emmanuel-Joseph Sieyes (1748-1836)
Jean-Jacques Rousseau’dan farklı olarak, egemenliği halk yerine millete dayandıran, düşüncesi ile 1789 Fransız Devrimi’ni tetikleyen ve şekil veren bir düşünürdür.
Burjuva kökenli bir aileden gelen, siyasette soyluların sürekli engeline takılan bir isim olarak göze çarpar.
Tanınması
Fransa Kralı XVI. Louis (Lui); mali krize çözüm bulmak için, 175 yıldır toplanmayan Etats Generaux’u (Tabakalar Meclisi), 5 Mayıs 1789’da toplantıya çağırdı. Bu durum; sorunlar ile çözümlerin, serbestçe tartışıldığı bir özgürlük ortamını doğurdu.
Bu dönemde; fikirleri en çok taraftar bulan isim ise, “Qu-estce que le Tiers etat?” (Üçüncü Sınıf Nedir?) adlı eserin yazarı Sieyes oldu.
Eseri, “Üçüncü sınıf nedir? Her şeydir. Şimdiye kadar siyasi düzende ne olmuştur? Hiçbir şey. Ne istiyor? Bir şey olmak” sözleri ile başlar; üçüncü sınıf, toplum sözleşmesi, devletin oluşumu, millet, yurttaş, millet iradesi, hükümet, asli-tali kurucu irade-iktidar, seçme-seçilme hakkı, aktif-pasif yurttaş, sınıfsız-eşit-özgür toplum ve farklılıklar gibi konuları içerir.
O’na göre;
Üçüncü sınıf, büsbütün bir millettir.
Her işi yapan, üçüncü sınıftır “Kastettiği; 130.000 rahip, 140.000 soylu dışında kalan 25.000.000 halktır”. Ancak; bunlar, siyasal bir role sahip değildir. Bu da; akla, toplum sözleşmesi ve ortak hukuka aykırıdır.
Üçüncü sınıfın siyasal bir role sahip olamamasının önünde duran en büyük engel; üretmeyen-tembel, millete yabancı, ancak üstün kabul edilen soylulardır. İşte en kötü yönetilen devlet; bir sınıfın tembelliği onur sayarak, üretime katkıda bulunmadan üretimden pay almasıdır. Bunun için; bu sınıf, millete yabancıdır.
Bireyler; sözleşme yoluyla siyasal toplumu oluşturur, bir millet olarak bütünleşir.
Millet; ortak bir yasa altında yaşayarak birbirine bağlı, aynı yasama organıyla temsil edilen bir topluluktur. Haliyle bireyler, milletin bir parçası olarak yurttaş (vatandaş) sıfatını kazanır. Yurttaş olmak ise; bireyin, millet çıkarını kendi çıkarı üstünde tutmasıdır.
Milletin iradesi, egemenlik iradesidir. Yani her türlü yasallığın kaynağı milletin iradesidir.
Millet; soyut bir kavramdır, temsil edildiğinde somut bir varlığa dönüşür.
Millet; hakları saklı kalmak kaydıyla, egemenliği temsilcileri vasıtası ile kullanır.
Millet, kurucu iradenin kendisidir. Zira her şeyden önce vardır, iradesi her zaman yasaldır, anayasa onun eseridir, onu sınırlayan tek şey ise doğal hukuktur.
Seçilmişlerin konumu, kurulu iktidar gibidir. Zira anayasa hükümleri gereğince vardır, onlara bağlıdır.
Kurulu iktidar, olağanüstü hal kararı alamaz. Zira anayasaya göre kurulmuş bir organ; anayasanın izin verdiği ölçüde karar alabilir, yeni bir anayasa ortaya koyamaz.
Olağanüstü hal kararı alma yetkisi; asli kurucu iktidara, yani millete aittir. Ancak millet; bu görevi, temsilcilerinden oluşan bir tali kurucu iktidara verebilir.
Tali kurucu iktidarın görevi; anayasa yapmakla sınırlıdır, görevinin bitimi ile de varlığı son bulur.
Temsilcilerin kendi içinden seçilmesi, üçüncü sınıf temsilci sayısının soylu-ruhban sınıfı sayısı kadar olması, oylamada kişi sayısının esas alınması bir çözüm şeklidir. Ancak; bu, ayrıcalıkların psikolojik etkisi nedeni ile doğru bir sonuç vermez. Çıkar çatışması, sınıfların birbirini veto etmesi ile kararsızlığı doğurur. Ezici çoğunluğu oluşturan üçüncü sınıfın iradesini, yansıtmaktan da uzaktır. Bunun için; sınıf çıkarlarına değil, ortak çıkarlara hizmet eden bir milli meclise ihtiyaç vardır. Bu da tüm ayrıcalıkların kalkmasını gerekli kılar.
Seçme-seçilme hakkı, tıpkı medeni hakları kullanma gibidir. Yaş sınırı, kadın ya da serseri-dilenci olmak; bu hakkın, sınırını oluşturur. Bunun yanı sıra; yabancılar, efendilerinin boyunduruğu altındaki kişiler de bu hakkı kullanamaz.
Toplum, bireylerden oluşur. Bireyler, bağımsızdır; ancak tek bir güç tarafından yönetilir, aynı yasalara tabidir. Yurttaşları farklı kılan ise; yurttaşlık karakteri ile ilgili değil, tıpkı cinsiyet-yaş-boy-ırk farklılığı gibi mülkiyet-çalışma alanındaki farklılıklardır.
Özet Olarak
Devletin oluşumunu, toplum sözleşmesine dayandırır.
“Egemenlik, millete aittir” der, temsili demokrasiyi savunur.
Çağın Fransız-Alman düşünürlerinden farklı olarak; inşacı yaklaşımla, vatandaşlık temeline dayalı bir millet tanımı yapar.
Millet kavramını; soyut ve somut bir kavram olarak ele alır, uyruk ile yurttaş (vatandaş) farkı üzerinde durur.
Seçilmişlerin konumuna; millet iradesi, kurulu iktidar, asli-tali kurucu irade-iktidar kavramlarına tanım ve açıklama getirir.
Ayrıcalıkların kalkmasını; sınıf çıkarlarına değil, ortak çıkarlara hizmet eden bir milli meclisin kurulmasını ister.
Seçme-seçilmeye getirdiği sınırlamadan kaynaklanan, “aktif-pasif yurttaş” ayrımı ile eleştiri alır.
Yurttaşlar arasındaki farklılığı, mülkiyet ve faaliyet farkı ile açıklar.

Safter TANIK
Safter TANIKsaftertanik@hotmail.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Comments