BİR ŞİİR BİR MEKÂN

Bu haber 10 Ocak 2020 - 12:38 'de eklendi ve 157 kez görüntülendi.

BİR ŞİİR BİR MEKÂN

Efendi BARUTÇU

Aziz Dostlar, Sevgili Gençler;
Allah nasip etti ikinci Turan Haccı’nı 14-17 Kasım tarihleri arasında atalar yurdu, dost ve kardeş ülke Özbekistan’ın baş şehri Taşkent’e, ertesi gün de ilk anda tarihin dondurulduğunu zannettiğiniz mimarlık şaheserlerinin ve bağrında nice Türkistan Ulularının yattığı, semalarında yine nice Türkistan Ulularının aziz ruhlarının dolaştığı, Semerkant’a seyahat ederek gerçekleştirdik (İlk Turan Haccımızı 1992’de Özbekistan, Kırgızistan ve Kazakistan’ın belli başlı şehirlerini ziyaret ederek gerçekleştirmiştik). Seyahat maksadımız Sakarya şehrimizle Semerkant şehrimizin kardeş şehir ilan edilmesi şölenlerine katılmak içindi. Daha önceleri 2010-2012 tarihleri arasında danışma kurulu üyeliğini yaptığım ve birlikte çok önemli faaliyetleri gerçekleştirdiğimiz Türk Dünyası Mühendisler Mimarlar Birliği’nin gayretli genel sekreteri İlyas Demirci beyin daveti üzerine biz de bu seyahate katıldık. Seyahatimizde Çevre ve Şehircilik Bakan Yrd. Sayın Mücahit Demirtaş, Sakarya Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem Yüce, Ankara’dan ve Sakarya’dan idareciler, iş adamları, milletvekilleri de heyette bulunuyorlardı. Uluğ Türkistan’ın tam orta yerinde Semerkant’ta Şah-ı Zinde gibi bir tarihi mekanda gezerken birden içime doğdu, merhum Arif Nihat Asya’nın ‘Ağıt’ şiirini okumaya başladım. Bunun benim için çok ayrı bir anlamı vardı. İlk gençlik lise öğrenciliğim yıllarından beri kendi neslimdeki on binlerce Türk genci gibi Uluğ Türkistan’ın, Dünya Türklüğünün istiklâline kavuşmasının hayalini kurmuş, kutlu rüyalarını görmüş bir insanım. Yatılı okullarımızda elbise dolaplarımızın iç kapağında ve cüzdanlarımızın içinde başı kalpaklı acı çeken bir insan silüeti taşırdık. Ve altında şöyle yazıyordu “Esir Türkleri Unutma!”.


Temel şiarımız, “İnsanlara hürriyet, milletlere istiklâl” idi. Yüksek öğrenim gördüğüm Bursa’nın, Uludağ’ının zirvelerinde, münbit ovalarında şiirler okudum, çoşkulu gençlik şölenlerinde şiirler okudum, o yıllarda -şimdiki gibi herhangi bir alelade parti olarak değil de- bütün kutsallarımızı yüklediğimiz bir iman hareketi olarak gördüğümüz MHP’nin il ve ilçe meydan toplantılarında, öğrenciliğimizden dolayı siyasetle uğraşmamız kanunen yasak olduğu için “Kürşat Yağmur” müstear ismiyle konuşmalar yaptım, şiirler okudum.Yargılandığım mahkemelerde şiirler okudum, mahbeslerde zalimlere boyun eğmediğim için atıldığım küf kokulu karanlık hücrelerde şiirler okudum. Ama bu Semerkant’taki şiir okumamız bize başka bir duygu seli,heyecan fırtınası yaşattı. Kendimi bir anda tarihin içinden kopup gelen bir alperen gibi hissettim. Vey Irmağı’nın kıyısında “Sonuna kadar!” diye haykırarak Çinli katiller sürüsüne bir bozkurt gibi dalan Kürşat Atamızı, Himalayalar’ın Çeğen Tepesinde bir bayram sabahı Rus mitralyözlerinin üzerine yalın kılıç at salan şehid-i muhterem Enver Paşa’yı, Caber Kalesi’nde bizi bekleyen ama maalesef üç buçuk baldırı çıplak DAİŞ’linin saldırısına karşı koruyamayıp utanç verici bir tavırla – hem de Türk Düşmanı YPG’lilerin yardımına müracaat ederek- ulu kabrini içerilere taşınılan ve bunu da bir zafermiş gibi takdim edildiği Süleyman Şah’ımızı hatırlattı. Bu “ağıt” bir yerde “Tanrı Dağları’nın Gözyaşları”nın şiirle ifadesiydi. Yaşımıza, belki de bir asra sığmayacak yaşadıklarımıza geriye dönüp baktığımızda bizleri bu günlere ulaştıran Yüce Tanrı’ya ne kadar şükretsek azdır diye düşünüyorum. Tanrı Dağları’nın Gözyaşları artık dinmeye başlamıştır. Dün hayalini kurduğumuz Uluğ Türkistan’ın önemli bir kısmı bağımsızlığına kavuşmuştur. Uzun yıllar Birleşmiş Milletler’de boynu bükük ve yalnız dalgalanan Türk Bayrağı şimdi 5 yeni kardeş bayrakla birlikte dalgalanmakta ve inşallah geriye kalan Türk bölgelerinin dalgalanacak bayraklarını sabırsızlıkla beklemektedirler. Merhum Dündar Taşer ağabeyin söylediği gibi “Türk tarihinin sarkacı yükselişe geçmiştir”. Bu yazdıklarım sadece bu fakirin hikayesi değildir. Türk Millleti’nin Ateşle imtihan günlerinde tıpkı Bilge Kağan’dan günümüze bütün Türk Ulularının yaptığı gibi sırf “Türk milleti yok olmasın, ebediyyen yükselsin!” diye kendini ateşlere atan bir ülkücü neslin hikayesidir. Bizim yaşadıklarımızın bu uğurda kara toprağa düşüp feda-yı can eyleyen aziz şehitlerimizin, mübarek bedenlerinin bir parçasını mücadele meydanlarında bırakan kahraman gazilerimizin fedakârlıkları yanında lafı bile edilemez.Uzun yıllar önce mahbesten bir arkadaşımıza yazdığım bir mektupta “Milliyetçi Büyük Türkiye Mücadelesi’nde çektiklerimiz çekeceklerimizin, çekmemiz gerekenlerin yanında sadece bir hiçtir” diye yazdığımı hatırlıyorum.
O gün Şah-ı Zinde külliyesinde bu şiiri okurken heyette bulunan genç inşaat mühendisi ülküdaşımız Eren Bey kayda aldı. Bizim yeğenler ordusundan sosyoloji doktorası yapan Mehmet Tüzün Bey’in gayretiyle bu şekilde videoya dönüşmüş ve çevremdeki dostlarım özellikle de Türk milletinin büyük geleceğinin müjdecileri olarak gördüğümüz gençlerimizin  ısrarı üzerine yayınlıyoruz. Geliniz hitabımıza Atsız Bey’in mısralarıyla nihayet verelim.

“Haydi artık dinsin bütün ızdırapların,

Ufuklardan şanlı bir gün doğacak yarın
Güzellikle, sıcaklıkla ve ihtişamla…
Kumandansız hazır olup onu selamla!
Gönlündeki yaraların kanını dindir…
YÜZDE YÜZ TÜRK OLDUĞUN GÜN CİHAN SENİNDİR!”

Efendi BARUTÇU
Efendi BARUTÇUefendibarutcu1@gmail.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Comments