‘GÜN SAZAK’ BİR ŞEHİDİN YOLCULUĞU – 13

Bu haber 15 Haziran 2020 - 7:02 'de eklendi ve 228 kez görüntülendi.

‘GÜN SAZAK’ BİR ŞEHİDİN YOLCULUĞU – 13

Efendi BARUTÇU

SONUN BAŞLANGICI, 15 NİSAN 1978 – MHP’NİN TARİHİ YÜRÜYÜŞÜ 

    MHP Başkanlık Divanında, iktidara ihtar ve devleti uyarma amacı taşıyan büyük bir yürüyüş ve miting düzenlenmesine karar verildi. 

    15 Nisan 1978’de Ankara’da yapılacak “Büyük Yürüyüş” Türkiye genelinde büyük kitlelerin akışıyla çok muhteşem bir gösteri olacaktı. 

    Hazırlıklar sürerken Ankara’da bir dedikodu yayılmaya başlamıştı: “MHP’liler Ankara’yı basacak ve işgal edecek!” 

    Bu yürüyüşle ilgili Gün Sazak’ın başkanlığında toplantı devam ederken İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı MHP Genel Merkezi’ni arayarak Genel Sekreter Necati Gültekin Paşa ile görüşmek ister. 

    Bakanın Necati Paşa’ya söyledikleri, Ecevit ekibinin duyduğu endişenin büyüklüğünü göstermektedir. 

    “… Bizim elimizde istihbarat bilgileri var; Ülkücüler Ankara’ya gelip yığılacak ve on binlercesi geri dönmeyecekler, başkentte bir kaos çıkartılacak…”

    Necati Paşa gülmekten kendini alamaz, her zamanki nezaketiyle konuşur. Bakana miting ve yürüyüşe büyük bir katılımın olacağını ama endişelenecek hiçbir durumun olmadığını, her şeyin olgun bir havada ve tertip-düzen içinde geçeceğini söyleyerek şahsen de teminat verir. 

    Büyük yürüyüşün toplanma ve başlama alanı Kurtuluş Parkı’dır. Kurtuluş Meydanı ve Park dolmuş, ana caddeler tıkanmış ama bir yandan da kalabalıklar akmaya devam etmektedir.  

    Yürüyüş başlarken Türkeş ve MHP milletvekilleri, Genel İdare Kurulu(GİK) üyeleri ön safta yerini almıştı. Türkeş’in sağında Gün Sazak yürüyordu. Türkeş’in elinde “Ölümden ve İşkenceden Yılmayız!” yazan bir pankart vardı. 

    Yürüyüşün başlangıcı Tandoğan’a ulaştığında, Kurtuluş Meydanı’ndaki mahşeri kalabalıkta bir eksilme olmamıştı. Ankara’nın bütün merkez caddeleri, meydanları, bir insan seliyle adeta dolup taşıyordu. 

    Türkeş kürsüye gelince, coşku iyice kabarır; Türkeş bu toplantının iktidara karşı güçlü bir ikaz seslenişi olduğunu belirtir…

    “İktidarın zulüm, işkence, kıyım ve halkı ezmesine karşı olanlar; ilk defa bu meydanda seslerini yükseltmekte, ilk ikazlarını yapmaktadırlar. Buradan sadece bir parti değil; memur kıyımına, parti devleti fikrine, zulüm ve işkencelere, fakir halkın ezilmesine karşı olan herkes, bu zulüm ve işkence iktidarına ilk ikazını yapmaktadır. 

    … Biz Türkiye’de huzur ve barış istiyoruz. 

    Biz, Türkiye’de kardeşin kardeşi vurmasını, düşmanlık kalelerinin kurulmasını, devletin gizli örgütler suntasına verilerek halkın güveninin kırılmasını değil; devletin adil, müşfik, birleştirici davranışlarıyla milli birliğimizin sembolü ve merkezi haline gelmesini istiyoruz.”

    Bu büyük yürüyüşe 400 bin ile 600 bin kişi arasında bir kitlenin katıldığı tahmin ediliyordu. Ankara o güne kadar böylesine görkemli bir yürüyüş ve miting görmemişti.

    Büyük yürüyüş günü her şey inanılmaz düzen ve disiplin içinde akıp geçmiş, bir kişinin dahi burnu kanamamıştı. Miting sonrasında, akşam saatlerinde, taşradan gelen MHP konvoyları aynı disiplin ve vakarla, birbiri ardınca Ankara’dan ayrılıyordu. Sonuçta Ankara Emniyeti de bir yandan şaşkınlık yaşarken, öbür yandan rahat bir soluk alıyordu.

    İçişleri Bakanı Özaydınlı, 16 Nisan günü MHP Genel Merkezi’ni arayarak Necati Paşa’ya ve onun aracılığıyla genel başkan ve yöneticilere teşekkür ediyordu. 

    MHP Genel Merkezi büyük yürüyüşten sonra şöyle bir değerlendirme yapmıştı: “Sonuç olarak büyük yürüyüşün asıl büyüklüğü; Milliyetçi Hareket’in sinir uçlarına kadar topyekûn harekete geçirilmiş olmasındadır… Kısacası bütün Türkiye’yi temsil eden büyük bir kitle, Ankara’ya aktı. Teşkilatımız mükemmel bir disiplin sağladı. İşte bu birlikte hareket, bu ortak gerilim ve kendi kendini kontrol; kitlemizin inanç ve kader birliği duygusunda olduğu kadar, ortak hareket kabiliyetine de sahip olduğunu göstermektedir. Büyük yürüyüşle sağlanan asıl başarı budur.”

    Bir gün sonra eğitimcilerinden birkaçıyla sohbet eden Gün Bey de: “Asıl önemli olan işte bu nokta: Düşünce, duygu ve hareket beraberliği… Bütün il ve ilçe teşkilatlarımız masraflarını kendileri karşıladı. Ankara’ya gelenlerden pek çok insanımız burada bir öğün yemek bile yiyemediler, simit bölüştüler. 

    Geliş-gidiş, 2-3 günü yollarda geçirdiler. İnsanımızın bu fedakarlığı, omuzlarımızdaki mesuliyeti büyütüyor. Bu mesuliyet dağı, bazen beni ürpertiyor. Allah hepimize güç versin.”

    Yazımızın bu bölümünün başlığına “sonun başlangıcı” ibaresini koymuştuk. Sebebini açıklayayım. 2019 senesi bahar aylarında Devlet eski Bakanı, MHP eski Genel Başkan Yardımcısı Sayın Sadi Somuncuoğlu’yla 1980 öncesi MHP hareketiyle ilgili bir mülakat yapmıştık. Hatta ses kaydına da aldık. Sadi Bey: “Ben Mamak’tan tahliye olurken, Türkeş Bey geçmişte devlette çok önemli görevler ifa etmiş (adı mahfuz) bir emekli albayla görüşmemi tembihledi. Albayla buluştuk, görüştük. Sohbet esnasında şu cümlesi çok dikkat çekiciydi. ‘MHP ile ilgili karar 15 Nisan 1978 büyük yürüyüşünden sonra verildi.’ demişti.”

Cumhuriyet Gazetesi’nden Ufuk Güldemir’in 12 Eylül döneminin ADB Büyükelçisi James Spain ile gazetenin 30 Aralık 1984 – 3 Ocak 1985 tarihli sayılarında yayınlanan röportajında Spain: “Her 10 yılda bir askeri müdahaleye yol açtınız, ama memleketi de Alparslan Türkeş’in eline teslim etmediniz.”  demiştir. James Spain’in bu ifadeleriyle ABD yönetimin temel tercihlerine tercümanlık yapıyordu.

ABD yönetiminde bu ‘Anti Türkeş tavrı’nın bir başka çarpıcı belgesi: Bakınız, Engin Ardıç 27 Ocak 1990 tarihli Sabah Gazetesi’nde neler yazıyor:

“…Bir rastlantı sonucu tanıştığım Amerika Konsolosluğu’ndan bir yetkili çok büyük ihtimalle CIA görevlisi bir genç balık pazarında 2 yudum rakı ile 2 dilim kalkan balığı arası bana ‘bizi, Türkiye’de darbe yaptırdık diye suçluyorsunuz Engin Bey ama bakın iktidarı Alparslan Türkeş ve adamlarına bırakmadık işte’ demiştiDoğrusu açık konuşuyordu herifçioğlu.”*

    Bu belgeler MHP ile ilgili kararı kimlerin verdiğinin açık belgeleridir.

    1978 yılında yaşanan olayların şiddeti, önceki yıllarda görülenlerle kıyaslanamaz boyutlardaydı. İktidarın açıkça görülen himayesiyle gemi azıya alan solcu ve bölücü örgütler gün geçtikçe azgınlaşıyordu. Baskınlar, bombalamalar, cinayetler, artık sıradan günlük olaylar haline dönmüştü. 

    Emniyet Teşkilatının can damarlarına hâkim olan POL-DER bu korkunç sürüklenişin en önemli tahrikçisiydi. Polis Teşkilatının içindeki bu meşum yapının da desteğini alan aşırı sol grupların silahlı eylemleri ve şiddeti artıyordu. 

    Hedefleri açıktı: Milliyetçi Hareket çökertilecek, Ülkücü gençlik bitirilecekti.

    1978’in Ocak-Eylül aylarında öldürülen ülkücülerin sayısı 200’ün üstündeydi. Ülkücüler her gün, ülkenin bir yerinde şehit cenazesi kaldırıyordu.

    Bu ağır baskının sonucu olarak ülkücü gençler de silah kullanıyor, karşı saldırılar yapıyor ve insan öldürüyordu. “Tahriklere kapılmayın… Oyuna düşmeyin… Hukuk ve meşruiyet içinde kalın…” gibi öğütler ve uyarılar yoğun tahrik karşısında zayıf kalıyordu. Acılar, öfkeler, intikam duyguları sürekli besleniyor, köpürüyordu. 

    TUHAF BİR YARGILAMA:

    1 Ekim 1978’de başlayan ve iki gün süren MHP Genel İdare Kurulu toplantısı sonucu bir bildiri yayımlanıyor: “Ülkede can güvenliğinin kalmadığı, okullarda okunamaz, sokaklarda gezilemez olduğu, bu iktidar zamanında 711 vatandaşın öldürülmüş, 4652 kişinin yaralanmış, 746 bombalı saldırının ve 325 soygunun meydana gelmiş olduğundan” bahsedilerek bunların önlenmesinde siyasi iktidarın aciz kaldığı belirtiliyor, “Anayasamızın 124. maddesinde tarifi yapılan sıkıyönetimin bütün şartları bugünkü Türkiye’de vardır. Bu sebeple bütün ülkede sıkıyönetim ilan edilmelidir.” deniyordu.

    Bunun üzerine Ecevit ve basındaki yandaşları karşı saldırıya geçiyor, sıkıyönetim istemenin faşistlik olduğu, MHP yöneticilerinin orduyu kışkırttıkları iddia ediliyordu. 

    Arkasından Ankara Cumhuriyet Savcılığı MHP GİK üyeleri hakkında sıkıyönetim istedikleri için dava açıyordu. 

    Aradan 3 ay bile geçmeden, Maraş olayları üzerine Ecevit iktidarı, sıkıyönetim ilan edilmesi için meclise tasarı sunacak ve sıkıyönetim ilan edilmesini isteyecektir.

    Ortaya gülünç ve çarpık bir durum çıkmıştır: MHP yöneticileri “sıkıyönetim ilan edilmesini istedikleri için” suçlanırken, hükümet ve meclis sıkıyönetimi ilan etmiştir. Gün Sazak 18 Ocak 1979 Perşembe günü ajandasına şu notu düşer: 

“Bugün Ankara Basın Savcılığı’nda ifade verdim: Genel İdare Kurulu bildirimizde sıkıyönetim ilanı istediğimiz için…” 

Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesinde MHP GİK üyeleri hakkında, “sıkıyönetim isteyerek orduyu darbeye teşvik etmek(!)” suçlamasıyla dava açılır. Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi, bir yıl sonra “dava konusu sıkıyönetim mahkemelerinin görevine girdiğinden” dosyayı Ankara 4. Kolordu ve Sıkıyönetim Komutanlığına gönderir ve davaya 1980’in ilk günlerinde 2 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi bakmaya başlar.

Aradan 8 ay geçer, 12 Eylül askeri darbesi yapılır, darbenin lideri Evren ve konseyin emriyle MHP GİK üyelerinin tümü tutuklanıp cezaevine tıkılır. Haklarında “bir darbe yaparak anti-demokratik yollarla ülke yönetimine el koymaya çalışmak” iddiasıyla soruşturma açılır. Yani darbe yapmaya teşebbüsten suçlanırlar. Suçlayan kim? Darbe yapanlar!

Öte yandan 2 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi’ndeyse, “sıkıyönetim istemek suretiyle orduyu darbeye teşvik etmekten” açılmış eski dava devam etmektedir. Yani darbe yapmış olan ordu kendisini darbeye teşvik suçlamasıyla MHP yöneticilerini yargılamaktadır. 

Gelin de bu tuhaflığın içinden çıkın. 

Devam Edeceğiz: MHP’lilere Kanlı Saldırıların Arkası Kesilmiyor – İstanbul İl Başkanı Recep Haşatlı Şehit Ediliyor

* Ferruh Sezgin, Sistem’in İntikamı: Bir 12 Eylül incelemesi, Yeni Düşünce Yayın, 1991, ss, 75-79 ve 93-94.

Efendi BARUTÇU
Efendi BARUTÇUefendibarutcu1@gmail.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Comments