DOLAR
8,4705
EURO
10,2921
ALTIN
502,04
BIST
1.441
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Gök Gürültülü
23°C
İstanbul
23°C
Gök Gürültülü
Pazartesi Parçalı Bulutlu
24°C
Salı Parçalı Bulutlu
28°C
Çarşamba Parçalı Bulutlu
26°C
Perşembe Gök Gürültülü
23°C
ZULÜMLE ABAD OLANIN AHIRI BERBAD OLUR FAHRETTİN MASUM BUDAK İsrail Yahudileri 20. yüzyılın başlarında, göz koyduğu bu günkü topraklara dönüş için çok korktukları Osmanlı Devletinin zayıf anını beklediler! Osmanlı İmparatorluğu yıkılmaya yüz tuttuğu andan itibaren de bu bölgeye yerleşmek amacıyla geniş araziler satın almaya başladılar. Takriben bir asır önce Filistin...
BAYRAMINIZ MÜBAREK OLSUN Efendi BARUTÇU Aziz dostlar, muhterem arkadaşlar;Ramazan Bayramınızı tebrik ediyorum. Yüce Allah’tan idrak ettiğimiz Ramazan hürmetine, bu ayda inen Kur’an hürmetine, bir lokma ekmeğini bile paylaşıp hiç şikayet etmeksizin yüksek bir iman ve ibadet şuuruyla oruç tutan; gariplerin, mazlumların, masumların oruçları hürmetine, dünyanın dört bir tarafında zulme uğrayan,...
    “ Sakın Gözüme Gözükme Bayramda da Evime Gelme!” Kadir KESKİN Hafta sonları pansiyon öğrencileri, pansiyon müdür yardımcısının izniyle ailelerinin yanına giderler. Biz de yemeklerin israf olmaması için pansiyonda kalan öğrenci sayısına göre yemek çıkarırız. Bir hafta sonu lisemizin birinci sınıfında okuyan ve okul pansiyonunda kalan dört öğrenci, Pansiyon Müdür Yardımcısı...
KAYGILARDAN ÂZÂDE MEVSİMLERDE BAYRAM Kemal ÇOPUROĞLU Şimdi her istenildiğinde alınan Ve daha eskimeden çöpe atılan  Ayakkabı, pantolon, gömlek değil; Kadri kıymeti bilinen Ve Yıllarca giyilen Bayramlıklara sarılmadan uyuyamayan, Uyuyunca da Bir bayram rüyâsı gören: Gönençli, Kıvançlı Ve Mutlu çocukların bayramıydı bizim bayramlarımız… Bizi mutlu kılan; Belki içten bir kucaklanış, Ve...

Ülkücü Şehit Ertuğrul Dursun Önkuzu

Ülkücü Şehit Ertuğrul Dursun Önkuzu
23.11.2020
0
A+
A-

ÜLKÜCÜ ŞEHİT ERTUĞRUL DURSUN ÖNKUZU

Asena Kınacı MORAL

Bu dünyada bir nesneye yanar içim göynür      özümYiğit  iken ölenlere gök ekini biçmiş gibi  Yunus Emre

Emine Işınsu tarafından yazılan Sancı romanını ilk olarak ortaokulu bitirdiğim yıl yaz tatilinde okumuştum On üç, on dört yaşlarında büyümeye çalışan küçük bir kız çocuğu idim.

Kitabın sonuna geldiğimde ben “ağabeyini kaybeden bir çocuğun üzüntüsünü” yüreğimde keskin bir bıçak gibi hissettim. Kitabın son cümlesini de okuyup kapağını kapattığımda gözyaşlarımı tamamen serbest bırakıp küçücük yüreğimle, hakkı güçlünün elinden alıp haklıya vermek için ant içtim.

Aradan yıllar geçti çocukluğumu özlediğim bir gün, Emine Işınsu’nun Sancı romanını kitaplığımdan alıp yine okudum. O sırada yirmi yaşında genç bir kızdım. Kitabın son sayfalarına geldiğimde pembe hayallerle baş başayken, “sevgilisi öldürülen genç bir kızın” yürek yangını ve çaresizliğiyle sarsıldım. Şimdi kırklı yaşlarımı geçmiş bir anneyim. Bu dünyada yegâne amacı üniversite okuyup vatana millete hizmet etmek olan, arı, duru, saf, masum bir evladın kalleşçe türlü işkenceler ve eziyetler edilerek, okulunun dördüncü katından atılıp şehit edilmesini düşündüğümde bir annenin yüreği, takâti kaldırabilir mi? bilemedim.

Sancı’yı anlatmak, Ertuğrul Dursun Önkuzu’nun hatırasını yaşatmak mazlumlar adına, zalimlere karşı üzerimde bir vebal olarak da durmakta… diye düşünüyorum. 

Romanda olaylar 1970 yılında Ankara’da geçiyor. Ankara Yüksek Öğretmen Okulu komünist militanlar tarafından ele geçirilmiştir. Okulda komünistlerle aynı görüşte olmayan, boykot eylemlerine katılmayan bu nedenle de dersliklerden dışarıya çıkmalarına izin verilmeyen, rehin alınmış öğrenciler de vardır. Süleyman Özmen, rehin alındıkları için yetmiş iki saattir aç-susuz kalan arkadaşlarına ekmek getirmiştir. Komünist militanlar Süleyman’ı silahla vurur. Romanın kahramanı Dursun, tanımadan sevdiği-ülküdaşlık hukukuyla bağlı olduğu- yaralı arkadaşı Süleyman’ı dizine yatırır, ona yardım etmeye çalışır. Dursun, Süleyman Özmen’i ölmeden önce son kez görenler ve yüreği bununla yananlar arasındadır.

Roman 23 Mart 1970 tarihinde Süleyman Özmen’in sol görüşlü öğrenciler tarafından şehit edildiği günün acı dolu hikâyesi ile başlar.  Türkiye’de o günlerde üniversitelerde yaşanan gerçek olayların anlatılmasıyla devam eder. Romanın kahramanı Dursun’un 23 Kasım 1970’te  şehadeti ile de son bulur. Dursun tanımadan sevdiği ülküdaşı Süleyman’ın şehitliğine şahitlik etmiş ve sekiz ay sonra aynı kaderi yaşamıştır.

Yazar Romanda, Dursun’un gözünden, yüreğinden, dilinden milleti sağ-sol diye ayırarak 1970’e getiren olayların nedenlerini anlatır, 1970 Türkiye’sini anlatır. Yarınların için de Dursun’un ülkülerini dillendirir.

Ülkücü hareketin “Büyük ve Güçlü Türkiye” sevdası  ile Marksist sol örgütlerin  ideolojilerini karşılaştırarak anlatır. Devrimci gençliğin militarist yaklaşımı, devrim için her yolu mubah gören anlayışı ve eylemlerine karşılık Anadolu’nun uzak köylerinden, kasabalarından memlekete faydalı olma hayaliyle Ankara’ya okumaya gelmiş  gençlerin, kendilerini müdafaa haklarını kullanmaları, Ülkü Ocaklarında ve Devlet dergisi bünyesinde organize olarak hayallerini gerçekleştirme çabaları sade, arı, duru bir Türkçeyle anlatılır.

Romanda geçen kahramanlar 1970’lerde yaşayan gerçek kişilerdir. Romanın kahramanı kadar romandaki tüm kişilerinin seçiminde, canlandırılmasında, hayat tarzlarının anlatılmasında ve fikirlerinin yani ideolojilerinin bir ayna gücüyle romanın sayfalarına yansıtılmasında  yazar kaleminin gücünü bir kez daha  gözler önüne serer. Devrimci gençliği temsil eden Leyla, Turgut, Seyhan ve diğer arkadaşlarının gözünden onların kurmaya çalıştıkları dünya düzeni ve ideolojileri yazar tarafından gerçekçi ve tarafsız bir yaklaşımla anlatılır. O günün ekonomik, sosyal, siyasal şartlarında bir gazi dedenin, annenin, hemşirenin, işçinin, profesörün ve hatta bir çocuğun gözünden ideolojilerin sosyal hayata yansıması, evi, okulu, sokağı, iş çevrelerini, siyaseti etkilemesi herkesin anlayacağı bir dille anlatılmıştır.

Romanın kahramanı Dursun ile arkadaşları ülkücüdür. Leyla ve arkadaşları ise devrimci gençlerdir. Leyla’nın babası ortada tarafsız kalmayı tercih eden bir profesördür. “Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi”  ile karşı görüş devrim anlatılırken Saadettin Bey ile bir ev hanımı olan eşi ve oğulları Ali de olayların örgüsünde duygusal ve fikirsel olarak yer alır. Ali, Ülkücü Dursun ağabeyine özenirken, Leyla, prensesleri andıran hayatın içinden çıkıp devrimci komünist bir militan olmayı tercih etmiştir.

Emine Işınsu’nun kalemi, bize Türkiye’nin o gün içinde bulunduğu sokak olaylarından, üniversite olaylarından etkilenme biçimini, geniş ve gerçekçi bir şekilde anlatıyor. Devrimciler   “ Taş ne kadar büyük atılırsa sudaki halkalar o kadar büyük olur.” sloganıyla devrime ulaşmak için her yol mubah tarz-ı siyasetiyle memleketi kan, gözyaşı ve ateş çemberi içerisinde bırakıyorlar. Caddeler, sokaklar, okullar güvensiz. Okullarda öğretmenlerin can güvenliği yok, herkes tedirgin…

Kitabı okurken o günün Türkiye resmini de görmüş, yaşamış oluyorsunuz. Devlet, hükümet, kanunlar, kolluk kuvvetleri varken memleketin böyle bir manzaraya bürünmesini aklınız almıyor olsa da gerçekler yüzünüze tokat gibi çarpıyor. Bizi üzen bu olaylar zincirinin içerisinde toplumun bu halinden keyif alan ve bu durumdan nemalanan çevrelerin varlığı hatta olayları alevlendirmeye çalışmaları da dost-düşman üzerine okuyucuyu düşündürmektedir. Ayrıca siyasilerin, iş çevrelerinin, ordunun, kolluk kuvvetlerinin olaylara seyirci kalarak bir nesli adım adım nasıl felakete sürüklediği anlatılıyor. Basının yalan yanlış haberleriyle,  taraflılığı ve Ülkücülerin kamuoyundaki yalnızlığı da bir kez daha romanda gözler önüne seriliyor.

Dursun ve ailesi Tokat Zilelidir.  Dursun, Gazi Üniversitesinde öğrencidir. Okulunu bitirip ailesinin yanına gitmek, sevdikleriyle güzel bir dünya kurmak istemektedir. Ailesinin tek erkek evladı olması nedeniyle anne-babası ve kız kardeşlerinin ona ihtiyacı olduğunu düşünmektedir. Büyüklerine saygılı, küçüklerine karşı şefkatlidir. Alçakgönüllü ve yumuşak başlıdır. Erdemli ve ahlaklı bir gençtir. Dursun hem gerçek hem de ideal insan tipi ile herkes için semboldür. Dursun’un saf, temiz ve güzel hayalleri vardır.  İnsanca yaşamak ister. Tüm insanların da insanca yaşamasını…Onun dünyası hem küçük hem de çok büyüktür.  Ankara’nın Kızılay’ında yaşayan da   Zile’nin bir köyünde yaşayan da imkânlar bakımından eşit olsun ister. Her türlü kamu hizmetinden herkes eşit faydalanabilsin ister. Analar, babalar, çocuklar mutlu olsun, ocaklar tütsün, herkes evine ekmek götürsün, ister. Kan ve gözyaşı olmasın ister. Öyle ki çocukluğunda bir kaza nedeniyle hastanede tedavi olurken hastanenin bazı olumsuz şartlarını çocuk gözüyle değerlendirip olumsuz şartların ortadan kaldırıldığı şifa dağıtan, herkesin sevgiyle tedavi edilebildiği bir hastane yaptırmak hayalleri kurar. Yüreği memleket ve millet aşkı ile doludur. Ve tüm insanlara karşı şefkatlidir. Tüm ülkücüler gibi… Ahlaklı, sevgi dolu ama mahcuptur. İnandığı değerlerin yaşamasında ve yaşatılmasında ne kadar gözü kara ise Leyla ile selamlaşırken de o kadar mahcuptur. Tüm ülkücüler gibi… Küçük yüreğine kocaman sevgiler, sonsuz iman sığdırmıştır. Tüm ülkücüler gibi… Dursun’un kişiliğinde ülkücülüğü ve ülkücüleri de tanımış oluyor okur. Roman sayfaları ilerledikçe bu gerçek ama ideal kişilik, okurun  kâh ağabeyi, kâh sevgilisi, kâh evladı ya da kardeşi oluveriyor.

Sancı romanını değerli kılan önemli bir husus da sağ-sol olaylarının gerçek ve yaşanmış olması, olayların da gerçek kahramanlar üzerinden anlatılmasıdır. Ülkücüler köylerden, kasabalardan,  büyük şehirlerdeki okullara okumaya gelen fakir fukara çocukları iken, devrimci gençler zengin ve mutlu hayatları olduğu hâlde açlık, emek, devrim çığırtkanlığı ile yabancı özentisi arasında sıkışmış gençlerdir. İman, bilgi eksikliği ile gençlerin kendi tarih ve kültürünü  bilmemesi de Türk gençliğini 1970’lerdeki sıkıntılı günlere taşımıştır.

Romanda Türk milliyetçiliği, aksiyoner bir fikir sistemi olmasına karşın, o günün koşullarında,  güçlü taraf karşısında; ezilen, dövülen, vurulan, ötelenen taraf olarak kendilerini savunma içgüdüsü ile reaksiyoner hareket olmak zorunda kalmıştır. Ülkücüler, Devlet dergisinde Dündar ağabeylerinin seminerlerini, sohbetlerini dinlemek isterler. Ama sokakta yolları kesilir, okulda önlerine çıkılır, bir kişi on kişi tarafından dövülür, bu çaresizlik onları kavgaya zorlar… Ülkücüler de kardeşin kardeşi vurduğunun bilincinde olmakla birlikte  olaylara dur diyemeyeceklerdir.  

Sancı romanı bu yönüyle ülkücü gençlerin nasıl kavgaya çekildiğini, aslında etki hareketi olmakla birlikte, komünizme karşı tepki hareketi olmak zorunda kalmışlığını açık yüreklilikle anlatan bir romandır. Buna mecburiyet sosyal olarak bir gerçektir. Hak kuvvetlinin, devrimcinin, güçlünün şiarını “Hak haklınındır!” diyerek değiştirmek isterken şehadete giden ülkücü gençler bu mecburiyeti bu yolda canlarını feda ederek ispatlamışlardır. Ve özenti halinde tüm dünyayı kasıp kavuran komünizm fikri Türk milletinin, ülkücü Türk gençlerinin genetiğine çarpıp komünist ülkelerin demir perdesini yıkıvermiştir….

Emine Işınsu, Türk milletinin derdiyle dertlenen, sevinciyle sevinen bir yazardır. Yazarın pek çok romanı vardır. Romanlarında  Türk milletinin sevdasını, acılarını, töresini göz yaşını, ülkülerini dile getirir. “Çiçekler Büyür” de  Bulgaristan Türklüğünün çilelerini anlatır. “Ak Topraklar” Anadolu’nun vatan oluşunu anlatır. Azap Toprakları Batı Trakya Türklerinin acılarını anlatır. Tutsak Kerkük sevdası ve hasreti üzerinedir. Velhasıl kahramanları biziz ve hep bizden biridir. Dursun’un Gazi dedesi gibi,  dedelerimiz gibi…Oğlunun kavgalara karışmasından endişelenen ve  “Sen de ortadan oluver oğlum Dursun” diyen annesi gibi…Annelerimiz gibi…  

Ve her kitabını okurken Emine Işınsu ülkücü olmasa idi o da herkes tarafından övülen, popüler bir yazar olurdu  diye de düşünmeden edemem.

Sancı romanında; Emine Işınsu’nun erkek gözüyle görüp yazması ve kadın kimliğini gizlemesi de beni çok etkileyen özgün bir yaklaşımıdır. Romanının sağlam kurgusu, olay örgüsü, kişileri ile kitabı yaşarsınız. Her romanını olduğu gibi Sancı’yı da başlayıp bitirdiğinizde hem öğrenmiş hem anlamış hem yorumlamış hem de vatan millet aşkı ile duygulanmış, mensubiyet fikriyle millet yolunda çalışmaya adanmış bir şahsiyete dönüşürsünüz. 

Sancı romanı, Devlet dergisi, Dündar Taşer, Erol Güngör, Emine Işınsu,  Galip Erdem gibi kıymetli değerleri de bize hatırlatır. Onların anılarına,  Devlet dergisinin  yayın hayatına şahitlik eder. Ülkü Ocaklarına ve Devlet dergisine duyulan sevgi ve saygı, ocağın söndürülmemesinin gerekliliği romanın her sayfasına işlemiştir. Ülkü Ocaklarının bir bina, daire, olmaktan çok manevi bir okul olduğu ve köklü “ Milliyetçi Hareket” fikri inanmışlıkla anlatılmıştır. Örneğin  9 Mayıs 1970 Tandoğan Mitingi “9 Işık Yürüyüşü“ etkinliği adı altında organize edilmiş ve yine bu hareketin önemli tarihi bir günü olmuştur.  

Emine Işınsu o günü yaşayan olarak bize yaşatarak anlatmıştır. Bizler bugünde yaşarken o güne tanıklık edebiliyorsak, bu edebiyatın özelliği ve yazarın bize güzel bir hediyesidir.1977 Töre-Devlet dergisi 7.baskısı olan elimdeki bu kitapta bazı baskı, dizgi ve yazım hataları da göze çarpıyor. Ancak kitabın beni sürüklediği duygularla ve bizimkilerin zor şartları gözümün önüne gelince görmezden geliyorum bu hataları. Sevgili okur; gelin, Sancı romanını tüm siyasi kimliklerinizi masanın bir kenarına bırakarak okuyalım. Sancı’yı, edebiyata,  dar bir çerçeveden bakarak okumak yerine  gerçek bir aydın gibi önyargısız okuyalım.

Ertuğrul Dursun Önkuzu  bu vatanın öz evladıydı. Bu toprakların ruhunu taşıyan gerçek bir Türk yiğidiydi. O bir bozkurt’tu. O sessiz, sakin, mazlum kişiliği ile birlikte korkusuz bir Türk genciydi. İpeğe sarılmış çelikti. Ve yirmili yaşında yitti, gitti.Dursun’un sınavına girebilmek için gittiği ilim-irfan yuvası okulunda komünist gençler tarafından yakalanıp, rehin alınarak günlerce değişik işkencelere maruz bırakılarak öldürülmesi bıçak kesiği bir yaraymış gibi Türk milletinin vicdanını daima kanatacak. Kimseye karşı kötü niyet beslemeyen mazlum bir evladın yine bu toprakların çocukları tarafından şehid edilmesinin sızısı millî birlik ve beraberliği, kardeşliği perçinleyecek. Sancı okundukça, Dursun’un bisiklet pompasıyla şişirilip patlatılan sönmüş ciğerleri, her zaman yeni nesillere kocaman derin bir nefes olacak. Fikirleri, hatırası ve adı ilelebet yaşayacak. Sancı kitaplığımda, kapağını daima sevgiyle ve inançla açtığım bir kitap olarak kalacak!Ne diyordu Dursun : ”Erenler ölmez, suret değiştirirler!”…Vesselam!


Sancı’dan:…  “Sükût!Sıralı,muntazam yürüyen kalabalıkta.Sükût!Gözlerde donan yaşlarda.Sükût!Boğazlarda düğümlenen lânetde.Anasında sükût, arkadaşlarında sükût… O,al bayrağa sarınmış, en önde!…. Dalgalar insan dalgaları. Onu tanıyanlar, ismini duyanlar… hiç bilmeyenler, sıralarından ne bir adım geri, ne bir adım ileri, dosdoğru yürüyorlar… Yürüyorlar. O, şehittir, Onun sahibi bir Tanrı, bir de al bayraktır gayri. Gelip geçenler dahi susuyor.Otomobil kornaları susuyor.Kızılay’ın günlük gürültüsü susuyor.Sükût..Yerler esirgenerek adımlar atılıyor. Aslında esirgenen O’dur, şehittir. Süleyman Özmen’dir.”…  (18. sayfa) (…)


…  “Dündar Taşer Bey, yalnız ıstırabın renk verdiği sesiyle bir şeyler söylüyordu. – Kan yerde kalmaz! Süleyman Özmen şehit oldu. Kuşatılmış, aç bırakılmış arkadaşlarına ekmek götürürken, komünist kurşunlarıyla vuruldu. Yüksek Öğretmen Okulu’nda solcular azıtmışlar, aynı yerde yattıkları arkadaşlarını ani olarak öldürmek için harekete geçmişlerdi. Milliyetçi gençler binaya girip, kapılarını kapattılar. Ondan sonra kuşatma başladı. Ortadoğu Teknik Üniversitesi’ nden Siyasal Bilgiler Fakültesi’ nden gelen ve Fen Fakültesi’nde üslenen diğer solcu gençlerin yardımıyla, Yüksek Öğretmen Okulu’nda milliyetçilerin sığındığı binanın elektrikleri kesildi, suları kesildi. Başka fakültelerdeki milliyetçi gençler, hapis kalanlara yardım için, okul müdürünü aradılar.  Ve… Hep elleri boş döndüler. İçerde açlık ve susuzluk devam ediyor, solcular, tabanca, dinamit, molotof kokteyli ve her çeşit tahrip araçları ile donanmış bir halde kuşatmayı sürdürüyorlardı… İşte Süleyman Özmen, böyle bir yere yemek götürüyordu. Okula doğru koştu, bir kurşun yedi,  sonra bir daha. Birinci karaciğere, ikincisi omuriliğe saplandı ve Süleyman Özmen yere serildi.Ve Pazartesi günü de Hak’ka yürüdü… O, şehittir, yeri şühedâ katıdır. Fakat artık biz ölmeyeceğiz, bu sallanan topraklar üzerinde,doğum sancısı, yeni, güçlü büyük Türkiye’nin sancısını çeken bu topraklar üzerinde biz artık ölmeyeceğiz. Süleyman, ülkücülerin son şehididir, biz artık ölmeyeceğiz!”…  (19-20. sayfa)


(…)… “…Dursun’un hali fena olunca yanında kimseyi istemez .Diğerleriyle paylaştığı; küçük heycanlar, küçük tutkular. Hep küçükleridir. Dursun’un büyük savaşı,kendi içindedir.Üstüne varmaya gelmez daha bir suskunlaşır.”… (22. sayfa)

(…)        … “Bütün o insanlar tek bir insan gibiydi, Dündar Bey konuşurken… Tek bir soluk duydum sanki, güçlü ve kararlı tek soluk… Bunun için senin ölmen mi gerekti Süleyman?… Belki de. Kurban ha?… Niçin meselâ ben değil de, o?…  Annem muhakkak dayanabilmezdi acıma, mutlak o da ölürdü ardımdan.” … (22-23. sayfa)

(…)… “- Dursun’um be yavrum,hangi taraf kalabalıksa sen de onlardan ol.Peki peki deyiver be oğlum.Yumuşak başlı ol, peki deyiver. Ne olacak sanki, şu mektebin bitsin hayırlısı ile. Bitiriver oğlum mektebini, düşünme başka şey,bak âleme…”… (23. sayfa)

(…)… “Baharın gelirmiş,  gelmez olsun Ankara! Ağaçların yaprağa durmuş, durmaz olsun Ankara!… Süleyman öldü, hiçhaberin var mı?… Bu geçen insanlardan biri bilmiyor tanımıyor Süleyman’ı… Yiğitliğini, insanlığını, ülkücülüğünü… Olur mu,bu olur mu?…  Belki bir gazetenin, bir köşesinde Yüksek Öğretmen Okulu’nda yaralanan gençlerden biri Süleyman Özmen öldü diye okuyacaklardır…” …(23. sayfa)

(…)…  “-Evet nedir istedikleri?-Tüm Türkiye halkları için gerçekten demokratik halk cumhuriyeti istiyorlar örneğin. Haklılar!… Halka dönük üniversite istiyorlar, haklılar!-Sömürülen Türkiye halkları için, emperyalistlerle onların yerli işbirlikçileriyle mücadele ediyorlar, canları pahasına bu gençlerin öpülecek elleri var! … (27.sayfa)

(…)… “…Sıcak yaz günleri, bağda verimsiz toprağa uzanıp düşünmekle, ülkücü arkadaşları ile konuşup tartışmakla geçiyordu. Çocukların üzerinde önemle durdukları “toplumculuk” kavramı idi, Ekonomi idi. Dursun, zaman zaman onların, solun etkisiyle, solun alanında at oynatmaya kalktıklarını tespit ediyordu. Hepsi ile uzun uzun konuştu; ekonomi, Türk Milliyetçiliğinin temeli değil, sadece önemli meselelerinden biriydi. -Biz, toplumcu ekonomik görüşe sahip olduğumuz için milliyetçi değiliz, diyordu, biz milliyetçi olduğumuz için, toplumcu ekonomik görüşe sahibiz. Bu, yemek için yaşamakla, yaşamak için yemek arasındaki fark gibidir. Bunu anlamayan ülkümüzü anlamamış demektir. … (141. sayfa)

(…)… “-Mesele sadece karın doyurma değil, maddi kalkınma, şöyle iyi bir hayat, iyi yaşama. Zile’dekilerin,  Ankara’nın zenginleri gibi yaşaması, mesela. Farzet ki öyle oldu bütün memleket, ne çıkar? Eğer milletin fertlerinde, milliyetine, töresine, dinine bağlılık kalmamışsa, o millet benliğini kaybeder, kendi kendisi olmaktan çıkar… Halbuki bizler amca, bir cihan devletinin kalıntısı üzerine, cihan hâkimlerinin evlatları olarak oturuyoruz. Bunun şuuruna varmalı, sorumluluğu yüklenmeliyiz, sokaktan okula, kahveden fabrikaya koşmalıyız. Kendi sanayimizi kendimiz kurmalıyız. İmknlarımız bol, bu imkânları, büyük ve güçlü Türkiye’yi kurmak için kullanmalıyız.“ … (144. sayfa)

(…)… ”Dur anlatayım, bizim okulda solcuların başı vardır Adnan diye bir çocuk, pek güzel konuşur, kalabalığı,  ağzının içine baktırır. Bir gün form, yani talebelere toplantı yapmak istedi okul müdürü müsade etmeyince de , konferans salonunu tekme ile kırıp içeri girdi, arkasından da öğrenciler, neyse efendim, Amerika bizi sömürüyor diye nutka. Ve dedi ki, sömürü altındaki memlekette, dersler önemli değildir, sizi ikinci kurtuluş savasına çağırıyorum. Müdür istifa edinceye kadar boykot yapacağız, derslere girmeyeceğiz… falan filan. İşte bu Nail dediğim arkadaş o zaman düşünmüş;”Yahu demiş, şu okul devlete günde elli  bin liraya mal oluyor, sen Türkiye kalkınacak derken, önce devlete kazık atıyorsun, bu bir, ikincisi dersler önemli değil demek ne demek, bizim okul, mühendislerle birlik, Türkiye’nin sanayi kalkınmasına en büyük yardımı geçecek kuruluş, sen bunun derslerinin de geri bıraktırırsan, Türkiye’nin kalkınmasına da atarsın da bir kazık! Etti mi iki, nerde bunun hayrı, iyiliği? İşte böyle düşünmüş Nail ve onların samimiyetsizliğine inanmış, şimdi Ülkücüler arasında.-Yani bu Dev Gençlilerin yaptıkları üzerinde iyi bir düşünürsen, sözleri ile hareketlerini tartarsan , buluyorsun boktan püsürden taraflarını.”… (145.sayfa)

(…)… “İşte böyle yetişiyor, o senin mürekkep yalamış dediklerin. Gâvurun kültürüne, fikrine şartlanmış, onunla yıkanmış daracık bir kafa. Bu yüzden de kendini, kendi milletini küçümseme illetine tutulmuş. Gayri yabandan gelen ne verirsen, hap yutuyor. Midesine ağır gelirse de kusuyor. Meseleler üzerinde düşünmüyor. Çünkü bizim okullarda, düşünme öğretilmiyor. Ezber isteniyor. Bizim okullarda, biz öğretilmiyoruz… Gâvur öğretiliyor. Peki n’apsın bu adamlar. Hani okuyup ettikleri içinde ille de bir fikirleri olsun istiyorlar, ve zavallılar gazeteler ne yazarsa, doğru yanlış demeden fikir diye yapışıyorlar. Aslında aydın dedikleri, okumuş cahilin yobazı. Hepsi değilse bile, çoğunluğu.” … (146-147. sayfa)
(…)… “-Ama gençler di mi, hep gençler! Ah amca, o gazetelerde, o kitaplarda işin fikrini yürütenler, işin telkinini ve propagandasını yapanlar ne kurşuna gidiyor, ne kurşun atıyor. Sadece gençliği, delikanlılığı maşa gibi kullanıyorlar. Adımız üstümüzde, delikanlıyız, heyecanlıyız. Bir fikre kapıldık mı, atarız kendimizi ölüme. Bu yüzden sol, üniversitede filizleniyor, güçleniyor. Gençlik büyük bir kuvvet, büyük ve budala.” …  (147.sayfa)

(…)… ““Ve boş” diye karar verdi, “Bir sürü ezber bilginin yanında, değer yargılarından yoksun beyinler! Bunun için boş. Lise bitiyor, boş, fakülte bitiyor, boş. Allah’ım işte mesele bu, diplomaları var fakat değer yargıları, sağlam inançları yok! Buna karşılık hiç okumamış zümrede, dinden ve törelerden gelen bir takım hükümleri var ki, onları aydınların yanında makbûl kılıyor. Aklı selim sahibi yapıyor.”” … (150. sayfa)

(…)…  “Bizi solcularla bir terazinin kefesine koymakta, oyun oynadığımızı sanmakta hâtâ ediyorlar. Mukayese edersek, solcu ilerici gurup, büyük şehirlerin burjuva tabakasında teşekkül ediyor. Gençleri varlıklı… Bizler ise, Anadolu’dan gelmiş kasaba kültürü almış ve genellikle fakiriz. Daha doğrusu cahil ana-banın, dinden ve törelerden gelen hükümleri ile yetişmişiz. İşte sağlıklı düşüncemiz, kendimize güvenişimiz, solcu arkadaşların karşısına rahatlıkla çıkışımız bundan.” … (150. Sayfa)

(…)… “İnanıyorlar. İnanan genç kurşun da atar, kurşuna da gider… Solu işleyen kafalar bunu iyi biliyorlar elbet. Hain olan gençler değil, idareciler!”  …  (150. sayfa)

(…)… “Kabak kafalı adamın , beyninde düm düz geniş yollar uzandı, güldü:“Hele otobanlar hiç aşınmaz yürümekle!””… (152. sayfa)

(…)…  “…korkunun çizdiği yola vuracaksın kendini.. ki sonu milletin tutsaklığıdır. Ya içinden geldiğini yapacaksın, direneceksin! Derse sokmayacaklar, direneceksin. Dövecekler, karşı geleceksin! Vuracaklar,, Sen de vuracaksın! Çünkü bu içinden gelendir, damarlarındaki kanın emrettiğidir. Başka türlüsü gelebilmez elinden…” … (157. sayfa)

(…)… “önemli olan Türk’ün menfaatleri. Bu menfaatleri kavramak, korumak için de,  Dündar ağabey’in söylediği gibi, düşüncede, harekette milli olmak gerekir. Millet ayniyet ve devamlılıktır. …  (169. sayfa)

(…)… ”Hep antitez mi ileri süreceğiz? Biz neyiz, kimiz ne yapmak istiyoruz?….  Bunların cevabı yok mu? (…) Cevabı bulamazsan  yani hastalığı tespit etmezsen , nasıl ilaç vereceksin? Dündar Ağabey ne diyordu, hasta kanser oldu,  hükümet parmaktaki dolamayı  tedavi etmeye çalışıyor!” …  (173. sayfa)

(…)…  “Dündar Beyin “Devlet-i ebet müddet” kavramına ne kadar ehemmiyet verdiğini düşündü. Adeta hayatının anlamı değil miydi bu kavram, gençlere bunun şuurunu kazandırmak istemiyor muydu? Milliyetçi Hareket’in temel taşı değil miydi?“Türk Milleti kendini dünyaya nizam vermek için yaratılmış bir kavim olarak kabul etmiş, bu inançla da cihan hâkimiyetleri kurmuştur.””Tanrı ile Türk arasında bu kutlu bağ, ta ezelden atılmış, ebediyete devam edecek, buna inanmış Türkoğlu. Bu inançtan cesaret almış… Yüreğinin kabarıp kabarıp şiştiğini  hissetti. Dursun, Türk olmak şüphesiz gurur veriyordu ona. Ve belki bir o kadar da acı…” (282. sayfa)
(…) rus porno

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.