ÜlkücüMilliyetçiTürkçüTürkeşÜlkü OcaklarıdövizakpchpmhpAhmet b.karabacakhasan külünk
DOLAR
17,9590
EURO
18,5357
ALTIN
1.033,30
BIST
2.868,44
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Açık
30°C
İstanbul
30°C
Açık
Cumartesi Açık
30°C
Pazar Az Bulutlu
27°C
Pazartesi Az Bulutlu
29°C
Salı Az Bulutlu
30°C

KUR KRİZİ, FAİZ VE ENFLASYON   

KUR KRİZİ, FAİZ VE ENFLASYON   
13.03.2022
0
A+
A-

KUR KRİZİ, FAİZ VE ENFLASYON

Safter TANIK

“İktidarın ekonomi politikasının değişmesi,  siyasi ve iktisadi zorunluluğa dayanır.

Tasarruf sahibinin tedirgin, yerli sermayenin açık pozisyonu kapama ya da rantiye amacıyla hareketlendiği, yabancı sermayenin önemli,  kur ve fiyatın serbest olduğu bir mali yapı-sistemde; faiz indirimine gitmek, kur artışını getirir. Sistemin istismarı da kur krizi-fahiş fiyat artışını doğurur.  

Kontrollü kambiyo rejimi, faiz ve fiyat sınırlaması olmayan serbest  ekonomide; faizi indirmek, ancak ihtiyat fonunun bulunması ya da borcu azaltmak ile olur.  

Tasarruf ve sermaye birikimi yetersizliği, sorunun temel nedenidir. Sorunun çözümünde, 40 yıldır söylenen bir çareye başvurulması ise düşündürücüdür. 

Enflasyonun; hem iç, hem de dış birbirini tetikleyen birçok ana-tali nedeni vardır. 

Kur ve fiyat artışında; asıl nedenler dışında, bir de manipülasyon dikkati çekiyor.        

Bizde “serbest ekonomi” denince, dini-ahlaki sorgulama-müeyyiden yoksun vahşi bir piyasa anlaşılıyor. Bu; milleti milli bilinçten yoksun kılan, varlığını tehdit eden çok tehlikeli bir şeydir.  

“Serbest ekonomi var” diye piyasadaki disiplinsizliğe hiçbir hükümet müsaade edemez, iktidarda da kalamaz. 

Disiplini sağlamada; başta hükümet olmak üzere yargı organı, tüm kamu kurumları, meslek odaları, kişi ve kuruluşlara düşen milli bir görev vardır.”. 

Kriz Süreci   

23 Eylül     

18 Mart 2021’de politika faizini % 17’den 19’a yükselten TC Merkez Bankası, ilk faiz indirimine gitti. 100 baz puan indirimle politika faizini % 19’dan 18’e düşürdü. Buna, enflasyon gerekçesi ile bir eleştiri geldi ise de cılız kaldı. 

Dolar/TL; 8.60’tan 8.90’a çıktı, BİST 100 endeksi; % 0.51 düşüşle 1.402 puandan kapadı, 2 yıllık tahvil faizi (gösterge faizi);  % 17.81, CDS; 405 baz puan oldu.  

Yani fazlaca değişen bir şey olmadı.     

6 Ekim 

TC Merkez Bankası Para Politikası Kurulu’nun; 21 Ekim toplantısının yaklaşmasıyla, faiz tartışması yeniden gündeme geldi.  

Sermaye piyasasında; “TC Merkez Bankası’nın, 100 baz puanlık faiz indirimine gideceği” görüşü, ağırlık kazandı.  

Dolar/TL; 8.90’nın üzerine çıktı, BİST 100 endeksi; % 1.43 düşüş ile 1.371 puandan kapadı, 2 yıllık tahvil faizi; % 17.44, CDS 434 baz puan oldu.  

Dolar/TL’nin, 8.60-8.90 bandı üzerine çıkması dikkati çekti.    

21 Ekim 

TC Merkez Bankası, ikinci faiz indirimine gitti. Politika faizini; piyasa beklentisi üstünde, 200 baz puan indirimle % 18’den 16’ya düşürdü. 

Bu; muhalefet-büyük sermaye-çoğu ekonomi yorumcusu tarafından tepki ile karşılandı, “enflasyonu düşürmeden, faiz indirimine gitmek yanlıştır” dendi. İktidar ise; bunun “üretim-tasarruf-ihracata” dayalı ekonomik politikanın gereği olduğunu söyledi, devamının mesajını verdi.  

Dolar/TL; 9.57’yi gördü, BİST 100 endeksi; % 1.58 yükseliş ile 1.455 puandan kapadı, 2 yıllık tahvil faizi; % 17.81, CDS; 453 baz puan oldu. 

Döviz ve hisse senedi piyasasına olan yöneliş dikkati çekti.  

8 Kasım 

Dolar/TL; banka ve şirketlerin alışı ile 9.60’tan başlayan bir yükseliş trendine girdi, 17 Kasım’da da 10.61’i gördü. 

18 Kasım 

TC Merkez Bankası, üçüncü faiz indirimine gitti. Politika faizini, 100 baz puan indirimle % 16’dan 15’e düşürdü. 

Dolar/TL; 10.83’e çıktı, BİST 100 endeksi; % 1.75 yükseliş ile 1.736 puandan kapadı, 2 yıllık tahvil faizi; % 17.68, CDS; 443 baz puan oldu. 

2 Yıllık tahvil faizi (gösterge faizi), değişmedi. 

Market zincirlerinin başlattığı, gıda piyasasına yayılan zamlar dikkati çekti.   

23 Kasım 

Dolar/TL’nin 10’u aşması, daha yüksek bir kur beklentisini getirdi. Dolar/TL 12.48 oldu, TC Merkez Bankası’nın müdahale beklentisi ile gelen satışla 25 Kasım’da 11.96’ya düştü. 

1 Aralık 

Sıkı para politikasıyla tanınan Hazine ve Maliye Bakanı Lütfi Elvan’ın istifası, gevşek para politikasına geçiş ile ilgili düşünceyi güçlendirdi.

TC Merkez Bankası, 844 milyon dolar doğrudan satışla kura müdahale etti. Dolar/TL, 13.39’dan 13.14’e düştü. Banka-şirketlerin döviz talebi düşüşü engelledi. 

15 Kasım’da % 16.99 olan 2 yıllık tahvil faizi,  % 20.83’e çıktı. 

Yabancı sermayenin, TL tahvil piyasasından-ülkeden çıkışı gözlendi.        

3 Aralık 

TC Merkez Bankası, 504 milyon dolarlık ikinci doğrudan satışla kura müdahale etti. Dolar/TL, 13.71’den 13.54’e düştü. 

Döviz pozisyonu güçlü özel bankaların; satışa geçmemesi, düşüşü sınırlı kıldı.  

10 Aralık 

TC Merkez Bankası, 687 milyon dolarlık üçüncü doğrudan satışla kura müdahale etti. Ancak; Dolar/TL 13.59’da kaldı, değişen bir şey olmadı. 

Bu, piyasada karamsar bir hava estirdi. Sosyal medyada, Dolar/TL için 18 hatta 24 rakamları telaffuz edildi. 

TL’den dövize geçenler olduğu gibi, fırsat bu deyip TL kredisi kullanıp döviz alanlar oldu. 

Bitcoin marifetiyle yurtdışına para transferi yapanlar olduğu söylendi. 

Market zincirlerinin başlattığı, gıda piyasasına yayılan zamlar; diğer işkollarına sıçradı, neden olarak “önümüzü göremiyoruz” sözü oldu. 

Döviz pozisyonu güçlü, kurda belirleyici rolü olan 3-5 özel banka ise; sanki bir marifet imiş gibi, her sabah döviz alış-satış makasını sonuna kadar açtı, kur artışını tetikledi.         

13 Aralık 

TC Merkez Bankası, 3 milyar 120 milyon dolarlık dördüncü doğrudan satışla kura müdahale etti. 

Dolar/TL, düşeceği yerde; 13.81’den başlayan, 15 Aralık’ta 14.80’i gören bir yükseliş gösterdi. 

Döviz alış kervanına, küçük tasarruf sahibinin de katılması dikkati çekti.  

16 Aralık 

TC Merkez Bankası, dördüncü faiz indirimine gitti. Politika faizini, 100 baz puan indirimle % 15’ten 14’e düşürdü. 

Dolar/TL, 15.21 oldu.   

7 Ekim’de 1.396 puan olan BİST 100 endeksi, 2.278 puan ile zirveyi gördü. 

Yerli yatırımcının hisse senedi alımı artarak devam eder iken, yabancı çıkışı gözlendi. Öyle ki yabancı payı, % 44’ten 41’e düştü.   

17 Aralık 

TC Merkez Bankası, 2 milyar dolarlık beşinci doğrudan satışla kura müdahale etti. 

Dolar TL, 15.74’e yükseldi.   

BİST 100 endeksi; % 8.52 değer kaybıyla,  2.084 puandan kapadı. İki yıllık tahvil faizi % 22.36, CDS 533 baz puan oldu. 

Borsa İstanbul, iki defa devre kesici uygulanmasına rağmen satışla kapadı. Bu; “hisse senedinden çıkanlar, dövize mi yönelecek” diye bir soruyu akla getirdi.  

20 Aralık 

Dövize olan talep; gün içinde, artarak devam etti. Dolar/TL, 18.36 ile tarihi zirveyi gördü. 16 ve üstündeki dolar alışının, 2.5 milyar olduğu söylendi.    

BİST 100 endeksi; % 1,35 değer kaybıyla,  2.056 puandan kapadı. İki yıllık tahvil faizi % 24.68, CDS 604 baz puan oldu.  

18.36 ile tarihi zirveyi gören dolar; Erdoğan’ın 21.45’te yaptığı halka sesleniş konuşmasında ortaya koyduğu irade ve girişilen operasyon ile önce 14.27’ye kadar düştü, 21 Aralık’ta 10.50’yi gördükten sonra da 13’lerde dalgalandı

Olayın Arka Planı 

Ekonomi Politikasının Değişmesi 

İktidarın ekonomi politikasının değişmesinin, 2016’ya giden bir geçmişi vardır. 2021 Eylül-Aralık uygulaması, 2020 Haziran-Ekim sonrasındaki ikinci önemli hamle oldu. 

2002-2016 Ekonomi Politikası 

İktidar; 2002’de IMF Programı ve küresel işbölümünü bağlı olarak, inşaat-taahhüt sektörü ile altyapı yatırımların öne çıktığı, hizmetler sektörüne (Turizm, inşaat-taahhüt, gemi inşaat, taşımacılık, transit ticaret, perakende-toptan ticaret, bankacılık ve sigortacılık hizmetleri vb) dayalı bir büyümeyi tercih etti. Tarım ve sanayi ise ikinci planda kaldı. 

Düşük kur, reel faiz politikasını benimsedi.  

KİT’lerin (Kamu İktisadi Teşebbüsleri), hızla özelleştirilmesine girişti. 

Tüketimi, bireysel krediler ile özendirdi.

Yani “tüketim-ithalat-borçlanma” endeksli bir ekonomi politikasını uygulamaya koydu. 

Bu ekonomi politikası; 2008 Mortgage Krizi’ne rağmen, 2013’e kadar aksaksız işledi. Ancak; bu sağlıklı olmadığı gibi,  istikrarlı büyümeyi getirecek özellikte değildi. Zira ekonomi, dış kredi ve yabancı sermaye bağımlısı oldu.      

2013’te; milli gelir 951 milyar dolar, kişi başına gelir 12.480 dolar ile tarihi zirveyi test etti. İşsizlik % 9.7’ye, enflasyon % 7.4’e kadar düştü. 

İç tasarrufun milli gelire oranının % 14.1’e düşmesi, merkezi yönetim iç borç stoğunun 403 milyar TL’ye, brüt dış borç stoğunun 394 milyar dolara, cari açığın 65 milyar dolara yükselmesi ise dikkati çekti. 

2013/Eylül’de 133.5 milyar dolar (21.7 milyar doları altın) olan TC Merkez Bankası brüt rezervinin, 115 milyar dolara gerilemesi de öne çıkan konu oldu.  

2013 Mayıs’ta, IMF’ye olan borcumuzun son taksitini ödedik. Bu; iktidara, ekonomide daha bağımsız hareket etme imkânını sağladı.   

Değişikliğe İhtiyaç Duyulması 

FED; 2015 Aralık’ta, ilk faiz artışına gitti. Bu, yabancı sermaye çıkışını başlattı

2016’da; dış kredi bulmadaki zorlanma-sermaye girdisinin durması, büyüme hızının % 3.2’ye kadar düşmesini getirdi. Bu hem iktidar, hem de muhalefet kanadında bir sistem tartışmasını doğurdu.   

Sistem karşıtları; “Tüketim-ithalat-borçlanmaya dayalı bir büyüme sürdürülemez. Üretim-tasarruf-ihracata dayalı büyümeye geçilmesi gerekir. Zira tüketim-ithalat-borçlanmaya bağlı büyüme; özelleştirme, yabancı sermaye girişi-dış kredi kolaylığına bağlıdır. Büyüme, bunun varlığı ile oldu. Yokluğu ise; hem küçülmeyi getirdi, hem de ne denli kırılgan mali-ekonomik yapıya sahip olduğumuzu gösterdi” derken, sistemi savunanlar ise “aksaklık;  sistemden değil, zamanında doğru kararın alınmamasından kaynaklandı” dedi.  

İktidar, üretim-tasarruf-ihracat eksenli büyümede karar kıldı.  

2017’de; Varlık Yönetim Fonu’nu kurarak, bu konudaki ilk adımı attı. Açık olmasa da, yüksek kur-düşük faiz politikasını benimsedi. Ancak iktidar içindeki sistem tartışması bitmedi. 

5 Nisan 2018’de; 2007’den o güne kadar, ekonomi yönetiminde yer alan, daha önce küresel banka-yatırım şirketlerinde görev almış olan ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek istifa etti. 

Döviz açığı; 2018 Nisan’dan itibaren, dış krediler ve sermaye girdisi ile karşılanamadı, TC Merkez Bankası rezervine başvuruldu.  

2018 Mayıs’ta TC Merkez Bankası’nın faizi sabit tutması; sıcak para çıkışını getirdi, 300 baz puanlık faiz artışına gidilmek zorunda kalındı.    

10-12 Temmuz’da Merrill Lynch’in yönettiği fonların, Garanti Bankası ağırlıklı hisse senedi satışı dikkati çekti. 

Merrill Lynch’in yönettiği fonların hisse satışlarının, ekonomiden sorumlu Eski Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in olmadığı yeni kabinenin açıklandığı gün-öncesinde olması ise “sermaye bunu doğru bulmadı” şeklinde yorumlandı. 

25 Temmuz 2018’de ABD Başkanı Trump’un Brunson dayatmasıyla başlayan, yabancı sermaye çıkışı ile mali yapıyı sarsan Brunson Krizi; 13 Ağustos’ta iktidarın tasarruf-sermayeye güven vermesi, sermaye piyasasına müdahalesi, şok faiz ve siyasi gelişmeyle son buldu. Ancak; mali-ekonomik açıdan, olumsuz sonuçlar doğurdu.  

Milli gelir; 789 milyar dolara, kişi başına gelir; 9.693 dolara düştü. TC Merkez Bankası brüt rezervi, 91 milyar dolara kadar indi. İşsizlik % 12.3’e, enflasyon %  20.3’e çıktı. 

Mali-ekonomik yapıdaki zayıflama; önce IMF tartışmasını, ardından yerli ve yabancı sermaye çıkışı ile TL’den altın-dövize dönüşü getirdi. Bunu; bazı büyük sermayenin nedeni anlaşılmaksızın başlattığı, birçok şirketin konkordato tehdidiyle başvurduğu banka borçlarının yeniden yapılanması talebi takip etti.

Bir kısım aydın-siyasetçi “IMF’ye başvuralım” derken, Cumhurbaşkanı Erdoğan “Türkiye, IMF defterini yeniden açmayacak” dedi. Hazine ve Maliye Bakanı Albayrak ise üretim ve ihracatın öne çıkacağını söyledi. 

Kısaca; iktidarın ekonomi politikasının değişmesi,  siyasi ve iktisadi zorunluluğa dayanır.

2020 Haziran-Ekim Uygulaması

Olumsuz gelişmeler karşısında, BDDK; bankaların zayıflayan mali yapısını güçlendirmek için kararlar aldı, TCMB; yurtiçi üreticilerden olan altın alımını arttırdı, bankaların nakit ihtiyacını karşıladı, TCMB varlığından 40 milyar TL’lık bir kaynak hazineye aktarıldı, Katar ve dış ticarette büyük açık verdiğimiz Çin ile Swap anlaşması yapıldı. 

2019’da, dış ödemeler bilançosu; 1.6 milyar dolar cari fazla verdi, TC Merkez Bankası brüt rezervi; 91 milyar dolardan 104.8 milyar dolara yükseldi (76.9 milyar dolar döviz+26.5 milyar dolar altın= 104.8 milyar dolar), brüt dış borç stoku; 443,7 milyar dolardan 436.9 milyar dolara düştü. Enflasyon da %  20.3’ten 11.5’e indi. 

Bu durum; iktidarı cesaretlendirdi, önemli kararlar almasını getirdi.  

Türkiye ekonomi tarihindeki en büyük parasal genişlemeye gidildi,  mali destek paketi açıklandı.

Kişi-kuruluşların, banka borç ödemesi ötelendi.  

Bankaların karşılık oranları düşürüldü, kredi kaynağı yaratıldı.  

Konut ve taşıt kredi faizleri, düşürüldü.

Kur, sabit tutuldu.

Döviz-altın alım-satımında; Banka Sigorta ve Muamele Vergisi, binde 2’den % 1’e çıkarıldı.     

Lüks ithal otomobillerde, ÖTV arttırıldı.    

800’den fazla İthal ürüne, ek gümrük vergisi getirildi.

Petrol-doğalgaz ithalatında, Azerbaycan’a ağırlık verildi.  

Katar ve Çin ile yeni bir SWAP anlaşması yapıldı, Rusya ile ticarette milli paraların kullanım limiti arttırıldı.      

Özel teşebbüsün yatırım yapmaktan çekindiği alanlarda kamunun devreye gireceği, stratejik şirketlerin batışına izin verilmeyeceği ve gerekirse devletin bunlara ortak olacağı dile getirildi.    

Alınan kararlarla; büyüme, iflas ve konkordatoların durdurulması, bankaların mali yapısının güçlendirilmesi, ithalatın kısılması, üretim- ihracatın artırılması, üretiminden vazgeçilen birçok ürünün üretilmesi,  tasarrufun altın-dövize dönüşünün engellenmesi hedeflendi. 

Uygulama; 2020 ikinci çeyreğindeki % 9.9’luk daralmayı büyümeye dönüştürdü ise de, kurun sabit-faizin düşük tutulması; sıcak para çıkışıyla başlayan, TL kredisi kullanandan tasarruf sahibine varan bir döviz talebini getirdi. Bu da; TC Merkez Bankası brüt rezervinin 104.8 milyar dolardan, 2020 Eylül’de 83.5 milyar dolara (42.5 milyar doları altın) kadar olan bir azalışı doğurdu.  

TC Merkez Bankası rezervinin azalışı, kurun yükselişini sürdürmesi;  önce TCMB Başkanı Murat Uysal’ın, ardından Hazine-Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın istifasını getirdi. 

TCMB Başkanı Murat Uysal’ın yerine, geçmişte ekonomiden sorumlu Mehmet Şimşek’in müsteşarlığını yapmış, Londra sermayesinin güven duyabileceği bir isim olan eski Maliye Bakanı Naci Ağbal’ın getirilmesi ile de; iktidar, tekrar düşük kur-reel faiz politikasına döndü. 

2021 Eylül hamlesi ile ne yapmak istedi?

İktidar; 2020 Kasım’dan itibaren, sıkı para politikasını uyguladı. TC Merkez Bankası; son olarak, 18 Mart 2021’de politika faizini % 17’den 19’a çıkardı. Ancak; iktidarın, üretim-tasarruf-ihracata dayalı ekonomi politikası değişmedi. 

2021 Eylül’de, TC Merkez Bankası brüt rezervi; 121.3 milyar dolara  (38.5 milyar doları altın) yükseldi, 12 aylık cari açık; 18.4 milyar dolara düştü, brüt dış borç stoku; 453.5 milyar dolarda kaldı. Dikkati çeken ise; merkezi yönetim iç borç stoğunun, 906.5 milyar TL’ye çıkması oldu. Bu ve üretimin daha düşük faizli kaynak ile finanse edilmesinin istenmesi de faiz indirimini gerekli kıldı.     

Merkez Bankası; bir miktar kur artışını göze alarak, faiz indirimi ve yaratılan kaynakla tahvil-mevduat-kredi faizinin düşüşünü hedefledi. Ancak; 2020’dekine benzer, ondan güçlü-yaygın bir engelle karşılaştı.  Bu; 2020’den farklı olarak, kur artışının yanı sıra bir de fiyat artışını getirdi.  

Neticede; 20 Aralık operasyonu ile düştü ise de, Dolar/TL; 8.60’tan 18.36’ya, iki yıllık tahvil faizi (gösterge faizi)  % 17.81’den 24’e çıktı,  TC Merkez Bankası brüt rezervi de 121.3 milyar dolardan 110.9 milyar dolara geriledi. 

Hamlesini boşa çıkaran nedir? 

Burada; tasarruf sahibi, yerli-yabancı sermaye olmak üzere üç grubun hareket tarzı dikkati çekiyor. 

Tasarruf sahibi, birikimini eriten bir devalüasyon tecrübesine sahip. Bu da; O’nu tedirgin, savunmada bilinçsiz şekilde dövize yönelen bir kişi yapıyor. 

Yerli sermayenin; ya kur riski-açık pozisyondan, ya da rantiye amacı ile hareket etmesinden kaynaklanan bir döviz talebi ortaya çıkıyor. 

Yabancı sermayenin (Sıcak para); 2002-2016 döneminden gelen, reel faiz-yüksek kar alışkanlığı var. Faiz artırımında; geliyor, faiz indiriminde ise çıkıp-gidiyor. Bazen; siyasi amaçla, mali yapıyı maniple etmek için de kullanılıyor.  

2017’den itibaren öne çıkan, döviz kıtlığına çare olan yüksek risk-yüksek getiri fonları ise; hızlı giriş-çıkışı ile faydadan çok zarar verdi.     

Bir de; dövizin alış-satışı ve ülkeye giriş-çıkışı, kur-faiz-fiyatın serbest olduğu “serbest ekonomi” denilen bir sistemimiz var.  

Kısaca; tasarruf sahibinin tedirgin, yerli sermayenin açık pozisyonu kapama ya da rantiye amacıyla hareketlendiği, yabancı sermayenin önemli,  kur ve fiyatın serbest olduğu bir mali yapı-sistemde; faiz indirimine gitmek, kur artışını getirir. Sistemin istismarı da kur krizi-fahiş fiyat artışını doğurur.  

Kontrollü kambiyo rejimi, faiz ve fiyat sınırlaması olmayan serbest ekonomide; faizi indirmek, ancak ihtiyat fonunun bulunması ya da borcu azaltmak ile olur.  

Yabancı sermaye çıkışının nedeni reel faiz mi?

Yabancı sermaye girişini; biri doğrudan sermaye, diğeri de sıcak para olmak üzere iki kısımda ele almak gerekir. 

Doğrudan yabancı sermaye girişi özelleştirmeyle arttı, özelleştirilecek varlıkların büyük bir kısmının satışı ile de en düşük seviyeye indi. Yani nedeni siyasidir. Bir de uyruğu olduğu ülkenin yönlendirme-garantisi ile gelir.   

Örneğin; Alman ya da başka bir yabancı müteşebbis, Türkiye’de sabit yatırım yapacak ise bu O ülke hükümetinin yönlendirmesi ve garantisi ile olur. Bunun için; yatırım yaptığı ülkede, demokratik ya da otoriter bir yönetimin olması da fazlaca önem arz etmez.  

Sıcak para girişi; düşük kur-yüksek reel faiz politikasıyla, 2013’te en yüksek seviyeye ulaştı. 2014-2016 döneminde, azalan bir seyir izledi. 2017’den itibaren de giriş, çıkışa dönüştü. 

Nedeni ise, yabancı sermayenin, 2017’den itibaren önce hızlı kur artışı, ardından negatif faiz uygulamasıyla zarar etmesi ve devletin sermaye piyasasına olan müdahalesidir. Zira sıcak para için esas olan, kar ve istenildiği gibi girip-çıkmadır. 

Reel faiz veren ülke var mı? 

Dünya’da; fiyatı 2020’de dibe vuran temel malların (buğday, mısır, şeker, yağ, demir, bakır, kauçuk, doğalgaz, petrol vb) fiyatlarında, % 50’den-400’e varan bir artış var. Bunun; enflasyonu, getirmemesi mümkün değil. Haliyle her ülke açıklananın üstünde bir enflasyonu yaşıyor. Daha düşük açıklanması ise milli çıkara dayanır. 

Buna karşılık; merkez bankaların politika faizi, ABD’de % 0.25, Euro Bölgesinde % 0, İngiltere’de % 0.5, Japonya’da % – 0.1’dir. Bu; 2008 ve 2020 krizlerinde gittikleri parasal genişleme ile rezerve para olmanın avantajından kaynaklansa da,  açıklanan resmi enflasyonun altındadır. 

Gelişmiş ülkeleri bir tarafta bırakırsak; bu, Rusya Merkez Bankası’nın ambargo nedeniyle politika faizini % 9.5’ten 20’ye çıkarması dışında, Brezilya-Meksika-Güney Afrika-Hindistan-Endonezya-Malezya için de geçerlidir. Yani bizim kulvarda yer alan bir ülkede de reel faiz tatbiki yoktur, ancak istisnai halde söz konusudur. 

Sermayenin, emtia ve menkul kıymetler borsasına yönelmesi de bu nedene dayanır.    

FED’in faiz artışına gitmesinin etkisi ne olur? 

ABD Merkez Bankası’nın (FED) bilanço büyüklüğü; 2008 Mortgage Krizi öncesinde 900 milyar dolar iken, bugün 8.7 trilyon dolar. Yani o günden; bu güne, yaklaşık 10 kat bir parasal genişlemeye gitti. 

Bu, Avrupa Merkez Bankası (ECB) için de geçerlidir. 

Avrupa Merkez Bankası’nın (ECB); 2008 Mortgage Krizi öncesinde bilanço büyüklüğü 800 milyar avro iken, bugün 9 trilyon avro (9.9 trilyon dolar). 

Bunu, İngiltere Merkez Bankası (BoE) ve 2017’den itibaren parasal genişlemeye giden Japonya Merkez Bankası’nda (BoJ) da görüyoruz. Japonya Merkez Bankası’nın (BoJ) bilanço büyüklüğü 719 trilyon yene (6.4 trilyon dolar), İngiltere Merkez Bankası’nın bilanço büyüklüğü de 1 trilyon sterline (1.4 trilyon dolar)  ulaştı. 

Yani dünyada; gelişmiş ülkelerin pompaladığı, anormal bir para arzı var. Temel malların fiyatının yükselişi-enflasyonun, tek nedeni değil ise de bir nedeni de bu.   

Bir de; bu ülkelerin, anormal bir kamu borcu var. 

Japonya; milli gelirine oranla, kamu borcu en yüksek olan ülkedir. Ancak; bu, halkına olan borcudur. Net uluslararası yatırım pozisyonu ise 2.7 triyon dolardır. Yani ülke olarak alacaklı konumdadır. Ancak; bunu, başta ABD ve İngiltere olmak üzere Fransa-İtalya gibi gelişmiş ülkeler için söyleyemeyiz. 

ABD’nin kamu borcu; 30 trilyon dolara, hane halkı borcu da 15.6 trilyon dolara ulaştı. Haliyle hem devlet, hem de halk olarak en çok borçlu bir ülke konumundadır. 

Kısaca; FED, faiz artırımı ve parasal daralmaya gidebilir. Bu; sermaye piyasasında, kısa süren bir dalgayı da getirebilir. Ancak; 1980’lerde olduğu gibi, petrol üretici ülkelerin iflasına, SSCB ve eski doğu bloku ülkelerin çöküşüne neden olan aşırı bir faiz artışına gitmesi mümkün görülmüyor. Zira ne ABD 80’lerin ABD’si, ne de dünya 80’lerin dünyası değildir.   

Yabancı sermayenin, fayda ve zararı ne oldu? 

Bunu, doğrudan yabancı sermaye ve sıcak para şeklinde ele almak gerekir. 

Doğrudan yabancı sermaye girişi, daha ziyade kurulu banka ve şirketlerin satın alınması şeklinde oldu.  Yeni üretim tesisi yatırımı ise sınırlı seviyede kaldı. 

Üretim-ihracat-teknoloji-kaynak açısından fayda sağlamasına karşılık; bankacılık-telekomünikasyon ve bazı stratejik üretim alanlarında öne çıkması, mali-ekonomik risk ve kayıpları getirdi.  

Sıcak para; girişiyle döviz bolluğunu, çıkışıyla döviz kıtlığını getirdi. Bir de; siyasi amaçla, mali yapıyı maniple etmek için kullanıldı.    

Kar-zarar analizi yapmak istediğimizde; yabancı sermaye girişinin en çok olduğu, 2002-2013 dönemi makro verilerine bakmak doğru olur. 

Bu dönemde, milli gelir; 238 milyar dolardan 951 milyar dolara, TC Merkez Bankası brüt rezervi; 26.7 milyar dolardan 115 milyar dolara yükseldi. 

Enflasyon % 29.8’den 7.4’e düşerken, işsizlik; % 10’dan 9.8’e geriledi. 

Buna karşılık; brüt dış borç stoku; 129.6 milyar dolardan 394.7 milyar dolara çıkarken, 2002-2013 dönemi cari açık toplamı da 407.2 milyar dolar oldu. 

Yani üretim-istihdam-ihracata fazlaca katkısı olmaz iken, kazanan yabancı sermaye oldu.

Krizin, temel nedeni nedir? 

Krizin temel nedeni, tasarruf ve sermaye birikimi yetersizliğidir.

Bu da; tüketim, israf, yanlış-verimsiz, üretim-ihracat dışı yatırım, kriz-enflasyon, sistem dışında kalan tasarruf, yurtdışına olan yerli-yabancı kar-sermaye transferi gibi birçok nedene dayanır.  

Sorunun çözümünde, 40 yıldır söylenen bir çareye başvurulması ise düşündürücüdür.

Kur-Faiz-Enflasyon İlişkisi   

Enflasyonun; hem iç, hem de dış birbirini tetikleyen birçok ana-tali nedeni vardır.  

Bütçe-cari açık, yüksek borçlanma, para arzı, kur-faizin yükselmesi; birbirini tetikleyen ana ve tali iç nedenleridir.  

Temel malların küresel piyasadaki fiyat artışının, ülkemize yansıması da dış nedenidir. 

Temel malların küresel piyasalardaki fiyat artışını doğuran ise gelişmiş ülkelerin sürekli para arzıyla ortaya çıkan para bolluğu, üretim-tedarik zincirinin bozulması ve birden bire ortaya çıkan talep artışıdır.  

Denk bütçe, cari fazla, tasarruf, borcu azaltma, sistem dışı tasarrufu sisteme kazandırma, yurtiçi yerleşiklerin kaynak transferi, doğrudan yabancı sermaye girişi, tüketim ve üretimde dışa daha az bağımlı hale gelme de enflasyonun çözümüdür. Tabi ki bu, bunu hedefleyen mali-ekonomik-parasal politikalar ile olur. 

Kur Krizi’nde; dikkati çeken bir şey de, sistemin istismarından doğan fahiş fiyat artışı oldu. 

Serbest ekonomide, mal ve hizmet fiyatları serbesttir. Fiyat, arz-talep kanununa göre belirlenir. 

Tabi ki bu tam rekabet piyasasında geçerlidir. 

Serbest ekonomi geleneğinin oluştuğu Batı’da, kişisel ve kurumsal ahlaki kurallar vardır. Kişi; aldığı eğitim gereğince buna başvuramaz, meslekte dışlanmaktan ve müeyyideden çok korkar. Fiyatı maniple etmek, stokçuluk ciddi bir suçtur. Anti tröst ve kartel yasaları vardır. Hele kur veya fiyatı maniple etmek, akla bile gelmeyecek bir şeydir. Zira kur veya fiyatla oynamaya kalkan kişinin; meslekte meninden, varlığına el konulması, hapse varan bir cezayı göze alması demektir.    

Bizde; “serbest ekonomi” denince, dini-ahlaki kural ve müeyyiden yoksun vahşi bir piyasa akla geliyor. Bu; milleti milli bilinçten yoksun kılan, varlığını tehdit eden çok tehlikeli bir şeydir.  

Öyle ki kur artışı bahanesiyle bunu fırsat kabul eden,  dini-ahlaki bir sorgulamaya gitmeksizin, malının fiyatını gerekli-gereksiz-kafaya göre akla gelmedik şekilde artırdı. Bunun, mali ve ekonomik bir açıklaması olamaz. Zira bu piyasadaki disiplinsizliği, milletin varlığını tehdit eden kültürel yozlaşmayı gösterir. 

Bir de bizde rekabetçi değil, tekelci piyasa var. 

KİT’lerin (Kamu İktisadi Teşebbüsleri) özelleştirilmesinden sonra, en hayati işkollarında bile tekelci bir piyasa oluştu.  

Çarşı pazarda, nereye gidilirse gidilsin; rekabetçi değil, sanki birileri fiyatı belirlemiş gibi, maliyetin 2 hatta 3 katı bir fiyat var, kulak asan yok! Herkes; bir diğerine, fatura çıkarma peşinde. 

“Serbest ekonomi var” diye, piyasadaki disiplinsizliğe hiçbir iktidar müsaade edemez. Piyasada disiplini sağlamada da, başta hükümet olmak üzere yargı organı, tüm kamu kurumları, meslek odaları, kişi ve kuruluşlara düşen milli bir görev vardır.

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

bettilt giriş