ÜlkücüMilliyetçiTürkçüTürkeşÜlkü OcaklarıdövizakpchpmhpAhmet b.karabacakhasan külünk
DOLAR
16,9648
EURO
17,4243
ALTIN
963,07
BIST
2.371,25
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Açık
29°C
İstanbul
29°C
Açık
Çarşamba Açık
30°C
Perşembe Açık
30°C
Cuma Az Bulutlu
27°C
Cumartesi Yağmurlu
24°C

YİTİK BOZKURTLAR

YİTİK BOZKURTLAR
12.03.2022
0
A+
A-

YİTİK BOZKURTLAR

(Bir 12 Eylül Romanıdır)

 Halim KAYA                                                      

Yitik Bozkurtlar” romanının adını ve Ahmet Aytaç ismini daha önce duydum, ancak alıp okumak nasip olmamıştı. Bu sefer alıp okumaya karar verdim. Yazar Aksaray Sultanhanı Nahiyesinden, halen Belçika’da ikamet etmekte ve çeşitli kültürel faaliyetler yürütmektedir. Yazar anılarından ve yaşamış olduklarından yola çıkara hatırat ve romanlar yazmaktadır. Yurt dışında yaşayan Türklerin problemlerini konu edinen romanları da vardır. 

İlk baskısı 2013 yılında yapılan kitabın bir yıl içinde ikinci baskısı yapılmıştır. Kitabın elimizdeki bu baskısı ikinci baskı olarak İstanbul’da 2014 yılında 320 sayfa yayınlanmıştır. “Yitik Bozkurtlar” adı daha kitabı okumadan bana olumsuz bir mana çağrışımı yapmaktadır. Sanki yetersizliği ve eksik fikri örgüsü dolayısıyla başarısız olmuş bir ideolojinin fikri mensuplarını adlandırmaktadır. “Yitik” Sinmiş ve saklanmış, kalabalıklar arasında varlığı ile yoklu belli olmayan manalarını çağrıştırmaktadır. Roman her ne kadar “Yitik Bozkurtlar” adıyla Ülkücü bir roman gibi algılansa da Ülkücü, Komünist ve Akıncılar hakkında paralel akan bir hayat döngüsü anlatılmaktadır. Kısaca o gün Türkiye’de yaşanılan genel hayatı anlatan bir romandır. 

Romanın kahramanı olacak olduğu anlaşılan Oğuz ve köyün Oğuz’dan sonra üniversitede okuyan diğer çocuğu Hasan arasında kültür farkı vardır. Oğuz harmanda döven döverken bile kitap okuyan geleneklerine kültürüne bağlı bir genç, Hasan ise aklı fikri karı kız, gezme tozmada olan gününü gün etmeyi, haylazca gün geçirmeyi seven, köy hayatını beğenmeyip küçük gören bir anlayışta, kültürüne yabancılaşan, komünist manifesto okuyan sol eğilimli bir kimliği yansıtıyor. Filiz zengin bir ailenin kızı, ailesi onu yaşanılan ülke gerçeklerinden uzak tutmak için maddi güçlerini kullanarak özel imkanlar sağlamış, üniversite çağına kadar getirmiştir. Babası kızını özel şoförünün kullandığı arabasıyla okuyacağı şehre gitmek üzere bineceği otobüsün kalkacağı terminaline kadar götürür. Burada Filiz arkadaşı Deniz ile birlikte yolcuk edecektir. Oğuz’un elindeki kitaba sen komünist misin tepkisi göstermeleriyle milliyetçi bir zihniyete sahip olduğu anlaşılan otobüs yolcularından Fatih ve Murat da kasabadan üniversite okumaya giden öğrencileridir. 

Ülkücü Öğrenciler kalacak, barınacak yer bulamaz. Bütün yurtlar ve okullar komünist öğrenciler tarafından işgal edilmiş. Yeni gelen öğrenciler bir yerlere sıkıştırılır, sekiz yatağa on beş öğrenci nöbetleşe yatar. Bir yanda her şeyi parası ile halleden gençler bir yanda barınacak yer bulamadığı gibi bir dolmuş parası etmek için tabana kuvvet yürümek zorunda kalan geçler. İmkânı bol olanlar komünist, kıt imkânlarını zorlayanlar milliyetçilerdir. Komünistlerin işgali altındaki yurtlarda zoraki ideolojik eğitim yapılır, itiraz edenler silahla tehdit edilir daha da ileri giderlerse dövülür, ya da vurulur.

Ali Cenap’ı odasına alan Başkan “Ali Cenap, senin hakkında hoş olmayan şeyler duydum. İslam’a bakışın ve Türkçülüğü ırkçılığa kadar götürmen hiç de hoş değil. Biz Türk İslam Sentezcisiydik, şimdi Türk İslam Ülküsünü davamız olarak kabul ettik. İslamsız Türk, Türksüz İslam olamaz.” (S:26) diyerek ikaz eder. Milliyetçilerin; ırkçılık, Türkçülük, Türk İslam Sentezi, Türk İslam Ülküsü tartışmaları arasında fikri yapısının şekillendiği ve Türk İslam Ülküsünde karar kıldığı, bu yüzden de ayrışmaların yaşandığı bir zaman, Atsızcıların Ocaklardan uzaklaştırıldığı bir dönemdir. Ancak Ahmet Aytaç burada Ali Cenap’ın dini kimliği, inançları üzerinde milliyetçilik fikri içindeki tartışmaları başlatmakla yanlış bir tercih, yanlış bir kurgu yapmıştır. Milliyetçiler arasındaki farklılıklar, ayrışmalar kişilerin dini inançları nedeniyle değil milliyetçiliğin kapsamı, içine aldığı mevhumlar adına olmuştur. Yani milliyetçilik sadece aynı dine inan milletlerin bir ideolojisi mi, yoksa aynı milletten fakat farklı dinlerden olan aynı etnik kökene sahip milletin mi ideolojisidir, bunun üzerinden yürütülmüştür. Farklı gerekçeler ile milliyetçiliğe mensubiyet duyanlar olabilmekle birlikte genel kabul aynı milletten olanların dini inançlarına da aynı ölçüde saygılı olarak onları da Türk milliyetçisi saymışlardır. Kaldı ki Ali Cenap’ın dini kimliğini İslam’dan ayrı tutmak da ayrı bir hatadır. Çünkü Ali’siz Alevilik ve Aleviliğin İslam’ın Türk yorumu olmadığını söylemek, İslam’ın dışında tutmak Türk milletini etnik olarak bölmek isteyenlerin yanına dini manada bölücülük yapmak isteyen akımları da katmak olur. Bugüne kadar alevi ülkücüler de olmadığı gibi, hiçbir ülkücü Ali Cenap’ın “Hedef Turan Rehber Kur’an diyorsunuz. Pek ala o zaman ben Turan diyorum. Herkesin inancı kendine …ve “Türklüğümüzü seçemeyiz, fakat İslam tercih edilir.” (S:26) sözlerini söyleyerek fikir olarak Kur’an-ı ve İslam’ı reddettiğini beyan etmemiştir, hiçbir zaman da etmez. Bu “Türklüğümüzü seçemeyiz, fakat İslam tercih edilir.” sözleri daha çok İslam dışında kalan Yahudi ve Hristiyan Türkleri de Türk Milliyetçiliği fikrine dahil etmek, millet merkezli bir Türk Milliyetçiliği tarif etmek için Sadece aleviler tarafından değil her inançtaki Ülkücü ve Milliyetçiler tarafından kullanılır. 

Fatih gülümseyerek ve elini Bekir’e uzatır” (S:35) cümlesinde ki “ve” kelimesi fazladır. “Gülümser” kelimesi de bu cümleden sonra ki üç dört kere tekrar ederek kullanılması romanı dil zenginliği yönünden zayıf kılmıştır.  Romanın yazım yönünden incelenmesi ve buna benzer fazlalıkların çıkarılması eksiklerin tamamlanması gerekmektedir. “Mehmet Ali, gülümser ayağa kalkmaya isteyince” (S:37) cümlesinde de cümle düşüklüğü oluşturan kelime “Gülümser” aslında “gülümseyerek” olması gerekir. “Gülümseyerek”, “sinsi sinsi gülümser” ve “manalı gülümser” kelimelerinin sık sık tekrar etmesi anlatım dili yönünden romanı fakirleştirmiştir. Romanda başka yerlerde de noksan veya zaid kelimelerle anlatım bozuklukları vardır.

Ahmet Aytaç; Bu romanında Türkiye’deki siyasal akımları roman kahramanlarının üzerinden ortaya koymuştur. Alparslan Türkeş taraftarı Ülkücüler, Bülent Ecevit, Behice Boran, vs. Gruplardan oluşan Komünist Solcular, İslamcı denilen ve Necmettin Erbakan liderliğindeki Akıncılar, Aykut Edibali’nin taraftarı Islahatçı Demokrasiciler’den oluşan bu gruplardan ülkücüler milli olmayı, milliyetçi olmayı, solcular komünistliği, Çin ve Rus taraftarlığını, İslamcılar denilen Akıncılar siyasal ümmetçiliği, IDP’liler de muhafazakâr milliyetçiliği savunurlar. Akıncılar ve komünistler savundukları Ümmetçilik ve Halkların kardeşliği gibi farklı gerekçeler ile ırkçı suçlamasıyla Ülkücülere karşıdırlar, Islahatçılar milliyetçi olarak Ülkücülere en sempatik yaklaşımı gösteren guruptur. Akıncılar komünistlere bizim dinsiz kardeşlerimiz derler. Allah inançları olsa (S:46) kendilerinden bir farklarının olmayacağını savunurlar.

12 Eylül’den önce Ülkücülerin yaşadıklarını bir bir anlatan Ahmet Aytaç, yaşanılanları öyle güzel ortaya koymuş ki o günleri yeniden yaşar gibi hatırlatıyor. Görüyoruz ki Anadolu’dan okumak için gelen gençler işgal altındaki okullara ders yapmak için sokulmaz, yurtlarda komünizm propagandası yapılan toplantılara katılmak zorunludur. Spor teşvik ediliyor görüntüsü altında dövüş sporları dersleri verilip eylem yapmaya müsait gençlere dövüşme şekilleri öğretilip, adeta bir terör eğitim kampı yapıldığını anlatıyor. Devlet otoritesinin yokluğu, okul ve yurt işgal edenlere engel olmaması nedeniyle çoğunluğun mağduriyeti söz konusuyken, bir kısım genç kendisine Ülkücü diyerek okumaya okurken de nefsi müdafaaya çalışmak zorunda bırakılıyordu. 

Solcuların işgal ettikleri yurtlarda sığınak inşa etmelerini, kuyumcu soygunlarını, devrim nikahlarını, gayrı meşru çocuk yapmalarını, istedikleri kızlarla cinsel münasebette bulunmaları gibi çarpık hal ve davranışları, gruplar içine sızan polisler, polislerle iş birliği yapan muhbirler hem eylemlere karışmadan kendilerini yapılan eylemlerden uzak tutuşları, hem de içine sızdıkları grupların saf inançlılarını karşı gruplara karşı kışkırtmaları da romanda işlenmiştir. Hiçbir siyasi düşüncesi olmayan, olaylara karışmamak için siyasi gruplara karışmayan, Ülkücü kimliğe yakın bir milliyetçilik anlayışına sahip oldukları halde ülkücüler ile de birleşmeyen, bütün düşünceleri okumak olan vatansever gençleri kendilerine katılmak için döven, kız davasını siyasi bir olaymış gibi aksettirip şahsı tanımayanları ajite ederek saldırtarak bir şekil de siyasi bir tarafa katılmaya zorlanırlar.

Ahmet Aytaç, Prof. Dr. Faruk Sümer’in Oğuzlar kitabından aldığı “Fatih zamanında Niğde Aksaray’ın Eskil yaylalarından bir grup Bayburt’a, bir grupta İstanbul Aksaray’a göç ettirildiği” (S:79) bilgisini verir. Anadolu’daki yer adlarına bakılırsa Türkler her gittikleri yerlere boylarının ya da Orta Asya’da yaşadıkları yerlerin adlarını vermişlerdir. Bu yüzden aynı boydan, aynı yerden gelenler Anadolu’da farklı yerlere aynı adı verdikler çokça görülmektedir. Bu yüzden aynı isim farklı yerlerde birkaç ayrı yere verilmiştir. 

Kuyumcu soygunundan aranırken polislerle çatışmaya giren komünist öğrencilerin Yurt lideri Hasan’ın tedavi gördüğü hastane yatağından kımıldayamasa da aklından hayallerinden geçenler ile komünizmin eşitlik olduğu, herkesin istediği eğitimi aldığı, çocukların ana babaya muhtaç olmadığı ihtiyaçların devlet tarafından karşılandığı, bedava tedavi ve ilaç imkânı sağlandığı, herkesin istediği kadınla birlikte olduğu, yaşadığı bilgisini veriyor. Bütün bu hayallerin arasında Hasan da kendisine Devrim nikahı ile Sümbül isimli kızı nikahladığını hayal etmeyi de ihmal etmez. “Hasan, biz devrimciyiz, boşta olan devrimin malıdır. Bekaret dediğin saçma şeye mi inanıyorsun. Bırak bu tür feodal düşünceleri.” (S:82) diyerek hayal kurmaya devam eder. Mahkemece tutuklanırlar ve Buca Cezaevine gönderilirler, ancak basındaki solcular arkadaşlarının toplumda küçük düşmemesi için olayı haber olarak vermezler.  

Bir müddet çalışanları izlediler bir müddet izlediler.” (S:84) Kitaptaki anlatım bozukluklarından birsi de bu, böyle bir cümle kurmak ancak düzeltme yapılırken eski yazılanın silinmemesi dolayısıyla sehven yapılabilir. Kitabın tashihini yapanlar dikkatli davranmamışlar.

Yitik Bozkurtlar” romanın 40 numaralı başlığın sonuna kadar 12 Eylül öncesi ülkenin genel hali ve buna paralel olarak Ülkücüler ve Komünistler anlatılır. 110. Sayfadan başlayan 41.başlıktan sonra ise Askeri Cunta tarafından yapılan darbe ve darbe sonrası tutukevleri ve cezaevlerinde yaşanılanlar anlatılmaya çalışılır.

Buradan sonra ta cezaevinden başlaya bir muhalefet, bir karşı duruş var. Cezaevindeyken Alparslan Türkeş’e karşı oluşan hayal kırıklıkları ve kırgınlıklar cezaevinden çıktıktan sonra bir itibar suikastına dönüşür. Romanda gizlenmeye çalışılsa da bu az çok hissedilmektedir. Başbuğun kendilerini sattığı düşüncesi, ölünce bıraktı mirastaki Avrupa bankalarındaki paraların kendisinin olmadığı söylemi hep muhalifliklere bir gerekçe üretmenin ürünü olsa gerek. Eğer Avrupa Bankalarındaki parayı miras bırakma mevzusu tamamen dedikleri gibi ise bile Başbuğ bu suçlamaları hak etmez. Bir suçlu var ise eğer bu paraların miras olmadığını biliyorlarsa bile bile alanlardadır. Başbuğ sağ olsaydı acaba o paraları nasıl nerede kullanacaktı, bunu bilemeyiz dolayısıyla da suizanda bulunmak yerine ölülerimizi hayırla anmak bizim üzerimize düşen dini bir vazifedir.  

İhtilal olmuş, ihtilali kimin yaptığı tartışılır olmuştu, uzun süre ihtilali Ülkücü askerler yaptı zannedilmiştir, ancak sonradan anlaşılmıştır ki ihtilal ABD’lilerin “Bizim Çocuklar” dediği bir cunta tarafından yapılmıştır. İnsanların bir kısmı kaçak yollardan, sahte kimliklerle yurt dışına kaçmış, bazıları tutuklanıp cezaevlerine doldurulmuş, cezaevlerinde yönetim askerlere geçmiş, karıştır barıştır taktiği uygulanırken yeni gelen herkes işkencelerden geçirilmiştir.

Komünist, Devrimci Kuyumcu soyguncusu Hasan hapishaneden kaçmış Fransa’dan iltica talebinde bulunmuş ve kabul edilmiş, burada da eylemlerine devam eden kendisinin büyüklüğünü ispatlamak için bölücü teröristlerle de iş birliği yapmaya başlamış, bu ikilinin yanındaki üçüncü kişi istihbarat görevlisidir, bütün işleri solcu, bölücü, istihbaratçı birlikte tezgahlarlar, uyuşturucu işlerini birlikte kotarmışlardır, Fransa’daki Türklere ait iş yerlerinden tehditle haraç toplamasına göz yumulan birdir. Hasan’ın aklı fikri Avrupa’ya kaçan Ülkücüleri takip edip öldürmektir.

Sıradan bir vatandaş olmasına rağmen öğretmenlik yapan Oğuz okulda ders anlatırken sınıfta öğrencilerinin gözleri önünde elleri kelepçelenerek tutuklanır ve 45 gün işkence görür. Kendisine isnat edilen suçların yazıldığı hazır olan ifade tutanağını imzalamasını telkin ederler. İşkenceyi yapan “Gaffar” adlı bir polistir. Bu ismi görünce bu konuda daha önce iddialarını okuduğum Buca’da ikamet eden Bülent Kara’yı MSN’den telefon ile aradım, yapılan telefon görüşmesinde İzmir Buca cezaevinde yattığını ve bu cezaevine getirilmeden önce tutukluyken işkence gördüğünü söyleyen Ülkücü Mahkumlardan Bülent Kara’da her yıl dile getirdiği iddialarındaki kişinin aynı kişi olduğunu, Romanın yazarı Ahmet Aytaç’ın cürmü olduğunu,  yaptığımız bu telefon görüşmesinde ilaveten 12 Eylül’de beş kişinin işkence raporu aldığını ve 3 kişinin solcu, 2 kişinin ülkücü olduğunu bu beş kişiden sadece kendisinin sağ olduğunu diğer dört kişinin vefat ettiğini ifade ederek kendilerine daha sonra Diyarbakır’da Bölücü PKK’lı teröristlerce öldürülen Emniyet Müdürü Gaffar Okkan’ın işkence yaptığını ve 1979 yılında şikayetleri üzerine İzmir Valiliği tarafından bir müddet açığa alındığını bu romanda adı geçen “Gaffar” ile aynı kişi olduğunu net ifadelerle söylemiştir.

Kitap da anlatım bozuklukları var, Türkçe anlatım yetersizliği dolayısıyla oluşan yanlış eksik, fazla anlatımların tashihi gerekir. Tekrarlar çıkarılmalı ya da anlatılmak istenen başka kelimelerle anlatılmalı ve cümle düşüklükleri düzeltilmelidir. Şöyle söyleyebiliriz, dil ve anlatım aksaklıkları giderilirse, tek taraflı eleştirilere karşı taraftakilerin de bakış açıları yansıtılırsa daha objektif bir roman olacaktır.

Cezaevlerinde polisler tarafından sahte uçlar isnat ederek ifadeler hazırlanıp zorla mahkumlara imzalatmanın yanında itirafçı olursa kendisini ya da tanıdığı birini kurtaracağını düşünen bazı zayıf karakterli kişiler tarafından itiraf adı altında suçsuz kişilere iftira atmak da ayrı bir tehlike arz eder.

Avrupa’ya kaçanlar adaptasyon dil problemlerinin yanında sosyal, ekonomik ve toplum tarafından kabul görmeme, barınacak yer temin edememe, iş bulma sıkıntılarını yoğun bir şekilde yaşarlar.

Serdar’ın üstüne atılan suçlardan aldığı cezanın bitmesine bir sene kala cezaevine Ege Bölgesi İstihbarat Şefi Binbaşı gelir. Seni istersen bugün cezaevinden çıkartalım. Büyük gazetelerde Uğur Mumcu gibi köşe yazarı yapalım. Halıcısın istersen halı dükkânı açalım seni zengin edelim. Tekliflerine “Karşılığı ne olacak?” diye soran Serdar’a “Karşılığında ülkücüler içinde seni ünlü birisi yapacağız, partide görev alacaksın ve Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği için orada hizmet edeceksin. … Radikal dinci grubun partiden temizlenmesi gerekir, parti 12 Eylül öncesindeki gibi hatalar yapmayacak ve…” bulunurlar. Ahmet Aytaç Muhsin Yazıcıoğlu’nun MHP’den ayrılışını Muhsin Yazıcıoğlu bakış açısıyla yorumlar. MHP’den temizlenecek radikal dinci grup 07. Temmuz 1992 yılında Muhsin Yazıcıoğlu başkanlığında partiden ayrılanlar olsa gerek. Nitekim daha sonra Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşları partiden ayrılmışlardır. Parti Kurmak isteyen Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşları MHP1nin 12 Eylül’den önceki yöneticileriyle görüşürler. Sadi Somuncuoğlu ve Muhsin Yazıcıoğlu’nun görüşmesinden Hasan Celal Güzel’in genel başkan olduğu bir parti kurulması fikri ortaya atılır ancak Muhsin Yazıcıoğlu’nun etrafındaki arkadaşları bu fikre karşı çıkarlar ve kendi partilerini kurarlar.

Romanın kahramanı Serdar’ın kitabın yazarı Ahmet Aytaç olduğunu tahmin ediyorum. Yazar, Serdar üzerinden Alparslan Türkeş’i Muhsin Yazıoğlu ile Sadi Somuncuoğlu ekibine parti içinde hayat hakkı tanımadığını söylerken Serdar’ın kendisine destek için telefon ile aradığı Sadi Somuncuoğlu, onun başka milliyetçi kişilerle ilişkide olduğunu telefonda öğrendikten sonra sinirlenip kızan Sadi Somuncuoğlu gerekeni söyler ve telefonu kapatır, ama Ahmet Aytaç yani Serdar bu duruma Alparslan Türkeş’e gösterdiği kadar tepki göstermez.cezaevindeyken Alparslan Türkeş’e cephe alan ve kendi başlarına hareket etmeye başlayan Agah Oktay Güner ile Namık Kemal Zeybek’in işbirliği yaptığı Mehmet Keçeciler’in eleştirilerine tepki koysa da Agah Oktay Güner ile Namık Kemal Zeybek’in istedikleri gibi hareket etmeye başlar.

Yurt dışında Avrupa’da gurbet ellerde ülke değiştirip bulunduğu yerde de Ülkü Ocaklarına uğramayan, Ülkücülere derdini söylemeyen, Milli Görüşçü birinden yardım isteyip onun yol göstermesiyle Milli Görüş derneğinde kalmaya başlayıp, İmam Hatip Lisesi mezunu olması dolayısıyla Milli Görüş derneğine gelen gurbetçi Milli Görüşçülere hocalık yapmaya razı olan Semih kendisine hemşerisi olan birinin yardımlarından memnundur. Ancak Bu milli görüşçüler İmam Hatiplerde ülkücü öğrencilere neler etmektedir. Semih bunun farkında değildir. Okulu bırakıp gitsinler de okul onların arka bahçesi olsun diye. 4 yıl on aldığı meslek derlerinden Arapçası sırf Ülkücü olduğu için 3 yıl boyunca 4’ten ne aşağı nede yukarı gelmiş olan ve bunun gibi nicelerini yaşayan ben ve benim yaşıtım Ülkücü İmam hatipliler bilir.

Romanda eskiden ülkücü mücadele içinde bulunmuş kişilerden olup cezaevinden tahliye olup çıkan ülkücüler, birliklerini muhafaza edememeleri ve ihtiyaç sahiplerine sahip çıkmamaları dolayısıyla Avrupa’ya kaçanlar arasından Menzil tarikatına girenler, vahhabi anlayışı kabul edenler, polis ve Mit’in haber kaynağı ya da eylem adamı olarak kullandığı kişiler, Milli Görüş, Nur cemaatine dâhil olanlar herkes kendisine bir yol çizmiştir. Yazar, ülkücülüğü bu kadar terk edilmiş bir fikir olarak göstermesi insana acaba dedirttiriyor. Herkes karşısındakini kendisi gibi bilirmiş sözünü aklımıza getiriyor.

Tekke açıp sofilerle ilgilenen Semih imamlıklarını yaparken bir müddet sonra burada vekil olur. Bu Tekkede lokal, misafir hane, dershane, kantin açarlar. Dershanede erkek öğrencilere Kur’an-ı Kerim ve Tarihi konularda dersler veriri. Bir gün tekkeye birleri gelir ve buradan para kazandıklarını ve örgüte pay ayırmasını isterler ve  “Kürdistan’ın kurulması için her kürdün yardım etmeye mecbur” (S:230) olduğunu söylerler. Semih de onlara şu Türklerin ve Kürtlerin kardeş olduğunu ve örgüt mensuplarının Haçlıların, emperyalistlerin istediklerini yaptıklarını söyler. Örgüt mensupları da Kürtlerin ve azınlıkların ezildiğinden dem vururlar. Semih onlara cevaben “Bir Kürt Türkiye’de Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakan, Komutan, Büyük Bürokrat olabiliyorsa, Türkiye’nin en büyük zenginleri Kürtlerdense ezen kim? Sömüren kim, bana söyleyin? Kürt olduğunda dolayı kim hakir görülmüş, kim öldürülmüş, kimin evi toprağı elinden alınmış.” (S:231) der ve ekler doğudaki haksızlığı yapanlar “Kürt aşiret ağaları, suç işleyip sürülen devlet memurları, sonrada sizin örgütünüz değil mi?” diye sorar. Susturucu takılmış tabancayla Semih PKK’lı militanlar tarafından infaz edilir.

Yukarılarda bu romanın yazarının Ahmet Aytaç olduğunu tahmin ediyorum demiştim, Roman kahramanı Serdar Belçika’ya geldikten sonra, Muhsin Yazıcıoğlu ile birlikte MHP, Ülkü Ocaklarından ayrılanlarla birlikte Avrupa’da da Avrupa Ülkücü Türk Federasyonundan ayrılan tarafından Avrupa Türk İslam Birliği adı altında Musa Serdar Çelebi başkanlığında kurulan derneğe ait bir ülkücü dernek kurduğunu, maddi manevi bu derneği desteklediğini beyan ile  “[Sedar’ın] Belçikaya Kaçışını “Firari Sevdam” hapishane mektuplarını “Mahpushane Mektupları” adı altında yayınlar” (S:242) cümlesi gerçek hayatta da bu kitapları yayınlayanın Ahmet Aytaç olması da Serdar’ın Ahmet Aytaç olduğunu ortaya koyar.   

12 Eylül Askeri darbesinden sonra uzun yıllar cezaevinde yatan, idamla yargılanan, haklarında müebbet hapis cezası istenilen daha sonra bu davalardan berat edenlerin cezaevlerinden çıktıktan sonra ya kendi tercihleri ya da hayatın zorlukları dolayısıyla herkesin aynı durumda olup başkasına sahip çıkacak gücü olmamsı dolayısıyla birlik olmaması, hayat meşgalesinde sahipsiz kalmaları, kimilerini gayrı meşru yollara sapmaları, kimilerinin düzgün bir hayat yaşamaması gibi nedenlerden dolayı genel şamil edilerek “Yitik Bozkurtlar” demek çok da doğru değildir.

Ülkücüler de insan birey olarak hatalar yapmışlardır, yapacaklardır da ancak böyle bir romanda daha çok müspet yönler ortaya konulsa ve gelecek nesillere örnek bir hayat aktarılsa daha faydalı bir iş yapılmış olacaktır. Önemli olan kişilerin bireysel tutum ve davranışları değil ana kitlenin sağduyulu düşünce ve davranışlarıdır. Dava denilen fikrin insanlığa sunduğu hayat felsefesidir. İslam noksansız gelmiş, insanları mükemmele çağırmış ancak insanlar nasiplenebildiği kadar İslam’ı yaşamışlardır. Allah-u Teâlâ buna rağmen tövbe kapısını kapatmamış, siz tövbe edin ben kabul edeyim diyerek her vesileyle kullarını af yolunu tercih etmiştir.               

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

bettilt giriş