ÜlkücüMilliyetçiTürkçüTürkeşÜlkü OcaklarıdövizakpchpmhpAhmet b.karabacakhasan külünk
DOLAR
17,2456
EURO
17,5737
ALTIN
962,08
BIST
2.408,15
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Açık
30°C
İstanbul
30°C
Açık
Perşembe Açık
29°C
Cuma Açık
29°C
Cumartesi Az Bulutlu
25°C
Pazar Az Bulutlu
26°C

ZİYA GÖKALP ve AİLESİ – 2 

ZİYA GÖKALP ve AİLESİ – 2 
29.05.2022
0
A+
A-

ZİYA GÖKALP ve AİLESİ – 2 

Kenan Eroğlu

(Geçen haftadan devam)
            Bir süre ara verdiğim Ziya Gökalp konusuna kaldığım yerden devam ediyorum. Bu yazılar ve alıntılardan amacım büyük bir mütefekkirin doğumu, çocukluğu, aile ve yetişme ortamı ile birlikte aile yakınları ve aile dostları ve de onu yakinen tanıyan kimselerin onun hakkındaki görü ve düşünceleri belirtmek ve gün yüzüne çıkartmaktır.  

Kısaca bir mütefekkir hangi ortamda, hangi şartlarda ve ne şekilde yetişmiştir konusu yazılarımızın ana tema’sı olmuştur. 

Büyük düşünürümüzün fikirleri üzerinde pek fazla durmadık. Onun fikirleri İmparatorluğumuzun son bulmaya yüz tuttuğu bir dönem, çalkantılı bir ortamda gelişmiş ve oluşmuştur. Bu yüzden bu günden geriye bakarak değerlendirme yapmak,  “bazı konularda çok isabetli görüşler ileri sürdü, bazı konularda ise yanlışlara düştü” gibi iddialar ilim ve fikir adamlarımızı ve akademisyenlerimizi ilgilendirmesi gerekir. 

Biz onu yakın çevresiyle birlikte ele almaya çalıştık. 

1923 yılında vefatının ardından adeta unutulmaya terk edilen hatta kendisi hakkında bir takım olumsuz düşünceler ileri sürenler olduğu gibi, en önemli eseri olan “Türkçülüğün Esasları” kitabı da çok uzun yıllar ne yazık ki basılmamış basılamamıştır. Hatta işin diğer ilginç bir yanı ise; Lise öğretmenleri ve Lise öğrencileri için yazdığı pek çok kitap ise ailesinden basılmak üzere alınarak bu kitaplar ne basılmış ne de aileye iade edilmiştir. 

“ANNEM VECİHE ZİYA GÖKALP (*) 

(1879-1934) 

Senihe Göksel 

(Ziya Gökalp’ın Büyük Kızı)


            Babamın fikirleri ile hayatı arasında tam bir mutabakat kında yazdığı şiirlerindeki fikirleri, kendi âilesine de tatbik ederdi. Milletin yükselmesini, düzenli ve samimî âile hayatlarının kurulmasında görürdü. Böylece bütün Türk ailesi mes’ut ve müreffeh olduktan sonra, biz de bir ev alarak yuva kurabilecektik. Bu yüzden biz de yuvasız kaldık.

            Âile hayatımızın sükûn ve rahatini iki şey bozardı: Birisi, babamın İttihat ve Terakki Cemiyeti’ndeki siyasî hayatı, annemi sıkar, korkuturdu. Diğeri de, babamın sık sık vâki olan hastalıkları idi. Annem bunlara çok üzülürdü.

            Bütün samimiyet ve karşılıklı hürmet havası içinde geçen bu âile hayatı bütün ömür boyunca böyle devam etmişti. Yalnız iki defa annemin isyanı, âile hayatının üzerinde bir şimşek gibi çakıp geçmişti. Birincisi Milli Aşireti arasında Reisi İbrahim Paşa’nın üzerine sevkedilen hükûmet kuvvetleri babam da gönüllü olarak gitmek istemişti; bir kaza kurşuniyle babamın kurban gitmesi korkusu, annemi çok sarsmıştı. Bereket versin arkadaşları buna mâni olmuşlardı.

             İkincisi de, Birinci Dünya Savaşında babam gönüllü asker olarak Kafkas cephesine gitmek istemişti. Buna, o zaman Maarif Nâzırı olan Şükrü Bey mâni olmuş ve Üniversitedeki kürsüsünün boş kalacağını, bu hizmetin cepheden daha mühim olacağını söyliyerek babamı ikna etmişti; fakat, teessüründen annem de yatağa serilmişti. Doktorlar anneme, bir müddet için Bursa’da istirahat etmesini tavsiye eylemişlerdi. Babam bizi ve evimizde müsafir olan amucam Nihad Bey’in âilesini de beraber alarak Bursa’ya götürdü. Bizi orada yerleştirdikten sonra Istanbul’a döndü. Birkaç gün içinde annemin sıhhati düzeldi.

           Fakat bir gün Amucam Istanbul’dan âilesini görmeye geldi. Annemin ilk işi, babamı sormak oldu. Amucam, konuşmaları sırasında babamın İtti
hat ve Terakki Merkezi’nde kurduğu ve orada çalıştığı büyük kütüphanedeki kitapların kardeşinin mi, yoksa Cemiyetin mi olduğunu sorunca, annem de durumdan şüphelendi. Acaba babama birşey mi olmuştu?

            Bu şüphe büyüdü, derinleşti. Harbin o korkunç günlerindeki siyasî hayatın istikrarsızlığı, gurbet hayatının sıkıntıları, sıhhatinin iyi olmaması gibi şartlar annemi büyük bir vehmin karanlıklarına sürüklemişti. Birkaç saat içinde yüzü gözü şişti. Biz, korku ve endişe içinde hemen babama telgraf çektik. Zavallı babacığım, o da beklenmedik haber karşısında üzülmüş ve derhal yanımıza geldi, ve bizi alıp Istanbul’a getirdi. Babam, aceleye geldiği için nüfus kâğıdını alamamıştı. Karaköy’deki Yolcusalonu’ndan bizi çıkarmadılar. Saatlerce ayakta bekledik, Bir aralık polis yanımıza geldi. Annem dayanamadı, babama dönerek: 

            “Tanıt kendini, artık beklemeye tahammülümüz kalmadı”, dedi.  

            Bunu duyan memur:

            “Affedersiniz Beyefendi, kimsiniz?” dedi. Annem, babamın Merkezi Umumî Azası olduğunu söyleyince, memur şaşırdı, özür diledi, bir araba bulup bizi yolcu etti. Ben de yolda babama Merkezi Umumî azası olmanın şerefinden bahsedince, babam kızdı: “Ben sâdece bir Dârülfünun hocasıyım. Merkezi Umumîye fikrimi kabul ettirmek için girdim, siyasî hayattan hiç de memnun değilim. Ben bir ilim adamıyım, işte o kadar”, dedi.

            O yıllar gelip geçtikten sonra babam Malta’ya sürüldü, evimiz de cehenneme döndü. Bu son senelerde ancak babamın ümit ve teselli verici mektupları annemi avutuyordu. Bütün çektiğimiz maddî sıkıntılar ve etrafımızı saran yalnızlık boşluğu içinde bu mektuplar hayatımızın tek sevinci olmuştu. Çok acı geçen bu günlerden sonra nihayet, babamın geleceğini İtalya’dan gönderdiği bir mektubundan öğrendik. Fakat geleceği gün belli değildi. Bir gece birdenbire kapı çalındı. Ben pencereye koştum. Babamın sesini duyunca, sevincimden çılgına dönmüştüm: “Anne, babam! Anne, babam!” diye bağırıyor, sofada dört dönüyordum. Hepimizin şuuru durmuştu. Babam kapıda bekliyor, biz içerde deliler gibi mânasız sesler çıkarıyorduk. Ortanca kardeşim Hürriyet kapıya koştu. Babam içeri girdi, bizi teskin etti. O gece, saadetin ta sonuna varmış gibi hepimiz coşmuştuk. Bu arada içimizde tek normal adam, babamdı. Onun ruhunda ebedî sükûnetten bir şey vardı. Hiçbir hâdise karşısında onu teheyyüce kapılmış görmedim. O, daima sâkin, daima mutedil kalmıştır.

            Babamın Malta dönüşü Diyarbekir’e gittiğimiz zaman annem de rahata kavuşmuştu. Babam her zaman evde kalır, okur, yazar; arada sırada eski günleri konuşurlardı. Fakat, bu sükûn devresi pek uzun sürmedi. Babam Te’lif ve Tercüme Encümeni Reisi olunca, Ankara’ya geldik. Babam bir taraftan resmî işleriyle uğraşıyor, bir taraftan da eserlerini yazıyordu. Birkaç 
ay sonra Atatürk’ün ısrarıyla Mebusluğu kabul etti. Artık, Teşkilatıesasiye Encümeni’nde geceli gündüzlü çalışmıya başladı. Anayasayı milli esaslara 26. re tanzim etmek için, esbabi mucibe raporlarını hazırlıyor, bu arada kendi eserlerini de tamamlamak üzere hummalı bir faaliyet gösteriyordu.

            İşte bu mütekâsif çalışma tarzı, babamı çok yordu. Nihayet onu yatağa serdi. Doktorların tavsiyesi üzerine Istanbul’a geldik. Burada da Türk Medeniyeti Tarihini bitirmek için hasta yatağında durup dinlenmeden çalış Ta ölüm günlerine kadar, bu takat getirilmez çalışmalar içinde gözlerini ha yata ebedî olarak kapadı…

            Annemin büyük üzüntülerinden biri de erkek çocuklarının yaşamamış olmasıydı. Eski kanunlara göre, erkek evlâdı olmıyanların aile miraslarının büyük bir kısmı yakın akrabalarına kalırdı. Etrafımızdaki dostlar zaman zaman bu meseleyi anneme tekrar ederlerdi. O da buna üzülür, dururdu. Esasen babası öldüğü zaman, annemin erkek kardeşi olmadığı için, babasından kalan servetine vâris çıkanlardan annem çok zahmetler çekmişti, Biz çocuklarının da ayni âkıbete uğramamızdan endişe ederdi.

            Bu vâris işlerinin gayritabiîliği, ve gayrimedenî oluşu, bütün Türk ailelerinde anormal bir durum yaratmış ve yüzyıllar boyunca bu hal böylece devam edegelmişti. Babam, Medenî Kanun’un memleketimizde de kabulünü ilk defa 1916 da İttihad ve Terakki Hükûmeti üzerindeki nüfuzundan faydalana. rak çıkardığı “Hukuk-ı Âile Kararnâmesi” ile Medeni Kanunun temelini attırmıştı. Fakat, Birinci Dünya Harbinin feci âkibeti her şeyi unutturdu. Lâkin Babam, Millî Hükûmet zamanında Mebus olunca, bu işi tekrar elealdı. Teşkilât-i Esasiyye Encümeni’nde Medenî Kanunun kabulü imkânlarını hazırladı. Fakat, beklenmedik, bir zamanda Babam aramızdan ayrıldı. Üzerinde yıllarca çalıştığı Medenî Kanun da, Babamın ölümünden iki yıl sonra yürürlüğe girdi. Fakat ne yazık ki, Annem de korktuğu âkıbete uğramaktan o da, biz de kurtulamadık.

            Babamın ölümünden sonra da Annem, hep onunla kaldı. Hâtıraları içinde onu duydu, onu sayıkladı. Onun havasını teneffüs etti. Onu hayal ede ede 1934 Nisanında ömrünü tamamladı zavallı anneciğim.

            Babamın anneme yazdığı mektupların içinde bulunan bu şiiri, hâfızamda kalan şekliyle veriyorum:

            ERENLERİN AŞKI

            Sevdiğim, ben seni bir yıldız gibi  

Temaşa ederim hayran, uzaktan.  

Ne ben bir erkeğim, ne sen kız gibi,  

Aşkınla yükseldim Arş’a topraktan.

            Saçını koklamak değil emelim,  

            İstemem eline dokunsun elim.  

            Öpülen çehreler çabuk buruşur,  

            Ateşli kalamaz öpen dudaklar.

            Senin hüsnün, benim aşkım tutuşur,  

            Ayırdıkça bizi uzun firaklar,  

            Kalırız sönerken bütün sevgiler, 

Ben her zaman âşık, sen her dem dilber,

            Bahçede görürüm bir güzel çiçek,  

            Koparıp almağa gönlüm kıyamaz.  

            Üstünde uçar bir nazlı kelebek,  

             Olmaz mıyım onu tutsam yaramaz.

            Sevdiğim sen de, bir nârin çiçeksin,  

            Soldurur seni bir koklamam bile..  

            Sen melek kanadlı bir kelebeksin,   

            Kırılır kanadın elim değmekle.

            Ben sana uzaktan bakar, geçerim,  

            Nazarımla seni üzmeyim diye!  

            Kokunu havadan alır içerim,  

            Bana senden budur ancak hediye.”” 

                                                  Ziya Gökalp 

   …. 

   (*) ”Doğumunun 80. Yıldönümü Dolayısıyla “ZİYA GÖKALP ve açılan Ziyagökalp Müzesi” kitabındaki Seniha Göksel yazısı, Işıl Matbaası, İstanbul 1956, sayfa: 128-129-130-131. 

   Not: 1956 yılında, Ziya Gökalp’ın büyük kızı tarafından kaleme alınan bu yazının diline dokunulmamış olduğu gibi yayınlanmıştır. 

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

bettilt giriş