ÜlkücüMilliyetçiTürkçüTürkeşÜlkü OcaklarıdövizakpchpmhpAhmet b.karabacakhasan külünk
DOLAR
17,9575
EURO
18,2987
ALTIN
1.022,97
BIST
2.750,49
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Açık
32°C
İstanbul
32°C
Açık
Salı Parçalı Bulutlu
30°C
Çarşamba Az Bulutlu
28°C
Perşembe Az Bulutlu
30°C
Cuma Az Bulutlu
29°C

ATATÜRK VE KUT

ATATÜRK VE KUT
10.06.2022
0
A+
A-

ATATÜRK VE KUT

Halim Kaya                                                     

Daha önce “En son kut alan Türk; Atatürk” başlıklı bir yazı yazmış ve Ülkücü kadro internet sitesinde yayınlanmıştı. Bir gün sahafta kitap alırken rafta “Kut İstismarı ve Atatürk” adlı Necati Ulunay Ucuzsatar tarafından kaleme alınmış bu kitaba rastladım. Kut ve Atatürk ilgimi çektiği için alıp okumayı düşündüm ve şimdi bu kitap ile ilgili bir değerlendirme yazısı yazıyorum.

Kitabın Önsöz kısmında yazdıklarından anladığım kadarıyla Necati Ulunay Ucuzsatar     “Kut İstismarı ve Atatürk” adlı kitabında bizim gibi Atatürk’ün Kut aldığıyla ilgilenmiyor tam aksine Kut aldığını iddia edenlerin Atatürk’e Kut almadığı düşüncesiyle yapılan eleştirilere cevap vermeye çalışmaktadır.

Necati Ulunay Ucuzsatar “Kut İstismarı ve Atatürk” adlı kitabı Derin Yayınları tarafından ilk baskısı Ocak 2007 yılında İstanbul’da 92 Yayın Numarasıyla 292 sayfa olarak basılmıştır. Kitap Sunuş, Giriş’ten sonra Tarihsel Sürecinde Kut İstismarı, Ulusal Savaşımı (1919-1922) Baltalayan Kut İstismarcılığı, Cumhuriyet ve Devrimler Sürecinde Kut İstismarcılığı üst başlıklarıyla üç bölüme ayrılmış ve bu başlıklar altında da alt başlıklarla incelemeye devam ederek kitabını Sonuç, Sonnotlar ve kaynakça ile bitirmiştir. Dil olarak biraz halk yazı ve konuşma dilinden uzak, belki de kendisinin icat ettiği yeni yeni kelimelere fazlaca yer vermiş, hatta Atatürk ve diğer kişileri tarafından daha önceden söylenmiş söz ve metinleri de aslı gibi kullanmayarak kendince Türkçeleştirmiştir. “İbadet” kelimesine “Tapınma”, “Vahiy” yerine “Tanrı’nın Açınlamaları”,  “Millî Mücadele” deyimine “Ulusal Savaşım”, “İstiklal harbi” yerine “Bağımsızlık Savaşı”, “Mabet” yerine “Tapınma Ortamı”, “Fikriyat” yerine “Düşün yapısı”, “Medeniyet” yerine “Uygarlık”, “Nur” yerine “Işık”, “Hayat” yerine “Yaşam”, “Hakiki” yerine “Gerçek”, “Modern” yerine “Çağcıl”, “İlim” yerine “Bilim” vs. kelimeleri hemen parantez içinde koyarak kullanmaya çalışmış ve dolayısıyla kitabın etkili olama vasfını bu suretle etkisiz kılmıştır. Aktardığı cümleleri veya yazacaklarını doğrudan kendi kullanacağı kelimeler ile kitabına alsa bu kadar olumsuzluk oluşmazdı.

Necati Ulunay Ucuzsatar “Türklerin Kut” alma inancını Hurafeyle Mücadeleye engel olduğu tezine indirgemiş, Atatürk’ün İnkılaplarına karşı olmayı İslam’ın aslından sapmaya mal ederek Türklerdeki Kut Almanın sadece İslam ile oluşmuş bir inanç olarak kabul etmiş, İslam Öncesinde de Türklerin Hakanın Tanrıdan Kut aldığına inanıldığının bilindiğini, bu inancın tarihin bilinen en eski döneminden beri Türklerin millet olmasını ve devlet kurmasını sağladığını göz ardı etmiştir. Kut alan Hükümdar devleti kurar, milleti toplar birlik ve dirlik kurar, aç milleti tok eder. Atatürk İnkılaplarına karşı olmak tabi ki yanlıştı ancak Atatürk inkılaplarına karşı olanlar sadece dindar oldukları için karşı çıkmamış ya da sadece dindarlar Atatürk inkılaplarına karşı çıkmamıştır. 

Necati Ulunay Ucuzsatar “Tapınaklarda, Tanrı ya da Tanrılara daha yakın, bulunduğu toplum içinde diğer insanlardan üstün ve ayrıcalı kahinler, kendisine yaratan tarafından verildiğine hükmedilen keramet, doğa üstü veya aklın açıklayamadığı tanrısal bir güç (Mucize) sahibi din adamları, rahipler ve papazlar sınıfı türemesiyle; insan ile Tanrı ya da Tanrılar arasında bir kutsanmış (mabut) zümre oluştu.” (S:6) eleştirmekte ve Tanrının vermediğini insanların verdiğini ifadeye çalışmaktadır. Ancak Türklerde Hakan’ın aldığına inanılan kut onu tanrı durumuna getirmemiş, her zaman Kut almış Hakanın yanında bir şaman, kam mutlaka dini tören ve Tanrı’ya yapılacak ibadet kısmını yönetmiş, zaman zaman da Tanrı’nın hakandan Kut’u geri aldığını açıklamak bu din adamlarına düşmüştür. İslami açıdan Ruhban sınıfı yoktur, ancak mucize, keramet, peygamberlerin gönderilmesi de tanrının vermiş olduğu bir görev bir nevi bir kuttur. Keramet çalışmakla elde edilebilir ancak mucize tamamen Peygamberlere mahsus bir durumdur. Türk milletinin ekseriyetinin inandığı din olan İslam da Put ve Putlaştırma ile en çetin mücadeleyi veren hak bir dindir. Bu dinin kaidelerini de çarpıtanlar her dönem olmuştur, ancak asıl kaynak elimizdedir ve kendini de muhafaza etmektedir. 

Yazar birinci bölüm olan “Tarihsel Sürecinde Kut İstismarı” başlıklı bölümde tarih öncesinde Babil, Mezopotamya, Mısır, Hindistan, Çin vs. ülke halklarında Kut ve Kut istismarını incelemiş, daha sonra Yahudilik, Hristiyanlık, İslamiyet üzerinde incelemeler yapmış ve bu semavi dinlerdeki sapışları göstermeye çalışmıştır.

23 yıllık bir süreçte kendisine insansal ve ahlaksal telkinler olarak gelen tanrısal açınlamayı (vahyi), İslam inanışı dışındaki putçu ve çoktanrıcı dinlere sataşmadan yaydı ve duyurdu.” (S:21) burada katılmadığımız iki husus bulunmaktadır. Birincisi “İnsansal ve ahlaksal telkin” olarak ifade edilen İslam’ın namaz, oruç, zekât, hac vs. gibi ameli rükünleri de vardır.  Sadece öğüt ve nasihatle yetinmemiştir. İkincisi de İslam Mekke döneminde sadece tebliğ edip şiddetle karşı koymamışsa da tebliğ ederek inananlarını saflarına katmak suretiyle pasif sataşma yolunu tercih etmiş ancak o putperest ve çok tanrıcı dinler İslam’a ve Müslümanlara sataşmadan, işkence ve zulüm yapmadan durmamışlardır. Medine döneminde ise artık kendi hukuku yürürlükte olan, adaleti tesis eden, kendini savunan bir devlet vardır.      

622 yılında, Mekke’den Medine’ye göç etmek zorunda kalan Hz. Muhammed (s.a.v.), ulusal bir din olarak kendi kavmiyle sınırlı kalmış  (…) dünya yaşamı ile ilgili yasa ve hükümler de getirdi ve kendi ümmetinin ve aynı zamanda kurduğu İslam devletinin başkanı oldu.” (S:21) Necati Ulunay Ucuzsatar iddia ettiği gibi İslam Ulusal bir din değildir. Çünkü daha Hz. Peygamber efendimizin (s.a.v.) sağlığında Bizans İmparatoru Herakliyüs’a Ashabdan Hz. Dihyetü’l- Kelbî’yi, İran Kisrasına  Ashabtan Hz. Abdullah Bin Huzafe’yi, Habeş Kralı Necaşi’ye Ashabtan Hz. Amr Bin Ümeyye’yi, İskenderiye Mukavkısı’na Ashabtan Hz.Hastıb bin Ebi Beltaa’yı, Suriye Gassan Hükümdarı Haris’e Ashabtan Şucâ BİN Vehb’i, Yemame Melikesi Hevze’ye Ashabtan Hz. Selit bin Umeyr’i, Yemen Himyerde bulunanlara Hz. Uyaş’ı elçi olarak göndermiş ve yazdığı mektuplarla buralarda yaşayan Kral ve halkları İslam’a davet etmiştir. Ayrıca Hz. Peygamberimizin (s.a.v.) sağlığında kendisine inanmış Selman-ı Farisi gibi farklı kavimlerden insanlar vardı. Ulusal bir din olduğunu söyleyebilmemiz için sadece bir kavmi inanmaya çağıran, başka kavimleri dışlayan hükümlerinin olması gerekir. İslam alem şümul bir din olarak herkesi inanmaya davet etmiştir ancak insanlar ve kavimler bu davete icap etmemişlerse bu İslam’ı eksikliği değildir. Peygamberlerden Kral veya devlet yöneticisi olmak hususunda da daha önce Hz. Davut (a.s) ile Hz. Süleyman (a.s) böyle bir görevleri olmuştur. Hatta kavmini göç ettiren Hz. Musa bile yönetim hususunda yetkisini kullanacağı sınırları olan bir ülkeden bahsedilemese de kavmini yönetmiştir. Hz. Muhammet (s.a.v.) de kendi ümmetini yönetmiştir.

Hemen yukarıda “ulusal bir din olarak kalmış” diyerek İslam’ın alem şümul bir din olmadığını iddia eden Necati Ulunay Ucuzsatar kitabının 145. Sayfasına aldığı ve tezini desteklemek için Atatürk’ten aktardığı metinde “Tabiatıyla gerçek vazifesini tamamen kavramış olan Cenab-ı Peygamber bütün dünya insanlarına onu duyurdu. Hepinizce bilinmesi lazımdır ki, o devirde mesela doğuda bir İran devleti, kuzeyde bir Roma imparatorluğu vardı. Diğer teşkilat ve devletler vardı ve Cenab-ı Peygamber devletlere gönderdiği peygamberlik mektuplarında buyurmuşlardır ki, Allah bir ve ben onun tarafından size gerçeği anlatmakla vazifeliyim. Hak dini, İslam dinidir. Ve bunu kabul ediniz.” (S:145) dediğini fark edememiştir.     

İslam’ın siyasallaşmasından bahisle eleştirirken “Camilerde İmamlar, kendilerinde Tanrı yetkisi gören din adamları olarak, dinsel öğretileri esas alan vaaz ve hutbeler değil; ya “Osmanlıcılık” ya “İslamcılık” ya “Hilafetçilik” ya “İttihatçılık” ya da Kuvay-ı Milliyecilik” yandaşı siyaset konuşmaları yapıyor, söylemlerinde Hıristiyanlığın ruhban papazları gibi, kimin cennetlik kimin cehennemlik olduğuna karar veriyordu.” (S:31) diyerek şikayetçi olan Necati Ulunay Ucuzsatar, “Mustafa Kemal Paşa’yı ve düşmana karşı yürütülen kurtuluş savaşını destekleyen başta Ankara Müftüsü Rıfat Börekçi Efendi olduğu halde gerçekten dindar 153 yurtsever müftünün imzasını taşıyan bir karşıt fetvanın yayınlanması” (S:31) nı onaylaması kendi içinde bir çelişki olmakla birlikte din toplum hayatını düzenleyen bir müessese olması hasebiyle vatanın muhafazası ve milletin uyarılması hususunda dinin de din adamları üzerinden görev ifa etmesi elzemdir. Atatürk ve taraftarları da eleştirilen bu yolu kullanmış, Kurtuluş Savaşında Camilerde vaazlar vermiş halk savaşa destek konusunda yönlendirilmeye çalışılmıştır. Bu uygulamalara iki örnek Atatürk’ün Balıkesir Hutbesi ve Mehmet Akif Ersoy’un Anadolu’da çeşitli camilerde vermiş olduğu vaazlar sayılabilir.  Çünkü eğer vatan kaybedilirse ibadet etmek için ne bir ibadet hane kalır ne de ibadet etmeye müsaade verilir. Tarih boyunca bu hep böyle olmuştur. Şurada burnumuzun dibinde Bulgaristan ve Yunanistan Müslümanlarının yaşadıkları, Çin’in Doğu Türkistan’da Uygur Türklüğünün uyguladıkları zulümler sadece siyasi olarak açıklanamaz.

Necati Ulunay Ucuzsatar “Kut İstismarı ve Atatürk” adlı kitabında bir dinlerden sapma, dejenerasyon tarihi, bir Türklerin geri kalma tarihini yazmış, bu tarihe dayanarak da Atatürk’e yapılan muhalefete cevap vermeye çalışmıştır. Kazananların tarihini yazmıştır. Aslında Türklerin İslamiyet’ten öncesinden beri inandığı “Kut almak” düşüncesi topluma huzur, mutluluk, refah, birlik ve dirlik getiremeyen yöneticilere karşı çıkan ve toplumu derleyip toplayan, kalkındıran hepsinden önemlisi de yeniden devleti ve milleti teşkilatlandırıp bağımsız ve hür kılan, kılmaya çalışan Hakanların aldığı bir vasıftır. Kut almak, ebedi değildir, bugün kut almış bir hakan Tanrı’nın gazabına uğrar ve Kut kendisinden geri alınabilir. Nitekim tarihte mevcut hakana karşı çıkan ve hakan olmak isteyenler mevcut hakana kendisinden kut’un geri alındığını söyleyerek ortaya çıkmışlar ve geri alındığını ispat etmek içinde başarısızlıklarını sayarak, Tanrı’nın onu desteklemediğini, kendi başarılarını sayarak da Kut’un kendisine verildiğini ispata çalışmışlardır.

Necati Ulunay Ucuzsatar kurtuluş savaşı sırasında İngilizlerin, Peyamı Sabah Gazetesinde Ali Kemal ve Alemdar Gazetesinde Refi Cevat’ın yazdıklarından, Padişah Vahdettin’in 11 Nisan 1920’de yayınladığı Hattı Hümayundan ve bu Hattı Hümayuna istinaden damat Ferit’in yayınladığı Hükümet bildirisinden (S:61) alıntılar yaparak Kurtuluş Savaşına bakış açılarını ve karşı oluşlarını ortaya koymuştur. Bir ülkenin yönetici durumundaki insanları bu kadar teslimiyetçi olamaz dedirtecek tavırlar sergiledikleri ve Vahdettin’in “İngilizler, isterlerse yarın Ankara’ya giderler… Rauf Bey!… Bir millet var, koyun sürüsü. Buna bir çoban lazım… O da benim!…” (S:60) diyerek kendi düşüncesini ortaya koymuş her şeyi kabullenmiş bir padişah.

Dinin yürütülen siyasete alet edilmesiyle Kut alınması inancı ve Kut alındıktan sonra millet hayrına çalışılması arasındaki ayrımı yapmayan, yapamayan Necati Ulunay Ucuzsatar, Damat Ferit hükümetinin bildirisinden aldığı “Hükümet, Padişahın iradesine, şeriatın hükümlerine dayanarak bunları tepelemekte tereddüt etmeyecektir.” (S:62) cümleye dayanarak haklı olarak Damat Ferit’in dini Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı veren kadroya karşı kullandığını söylemektedir. Akılcı ve mantıklı bir Devlet adamının zor şartlar altında dahi devlet ve millet menfaati doğrultusunda hareket edeceği gerçeğinden yola çıkarak Damat Ferit ve Hükümetinin Dini Kullanması değil dini Kurtuluş savaşını yapan kadroya karşı kullanması doğru değildir. Eğer din bu dünyada da milletin toplumun faydasına kullanılmayacaksa sadece ahirete yönelik bir din nasıl Dünyada yaşanılsın. Sadece dini milletini esirlikten kurtarmak için çalışan insanlara karşı kullanan ve aleyhlerine fetvalar veren hocaları basiretsiz, cahil, ya da siyaseten hain olarak ifade edebiliriz. Bunların kutsallıkla bir alakaları yoktur. Basiret sahibi geleceği okuyabilen, eldeki verilerden gelecekle ilgili doğru sonuç çıkarabilen kişi demektir. Kurtuluş savaşının başarıya ulaşacağına inanmayan, göremeyen hoca kisveli bir adamın ve siyasetçinin kutsallığı söz konusu olamaz. Hatta bu durumda denilebilir ki kut o günkü kurtuluş savaşını yürüten kadrolara karşı olan siyasileri ve din adamlarını terk etmişti. Padişahın Kurtuluş Savaşını yürütenlere karşı giriştiği hareketlerinde haklı gösterebilecek tek doğru onun devleti yöneten bir olması ve Devletin ve milletin bağımsızlığını sağlamak için bunu yapmış olmasıdır ki İngiliz işgalini Mondros Ateşkes anlaşmasını kabul etmiş olması onu baştan haksız duruma düşürmüştür.

Necati Ulunay Ucuzsatar, “Mustafa Kemal; düşmanın kullandığı “kutsallığın ve din duygularının istismarı” silahını elinden almak ve asıl yurdun kurtarılması yolunda girişilen savaşımın Tanrı buyruğu olduğuna tüm ulusu inandırmak için benzer uygulamalara girişti.” (S:65) diyerek Atatürk’ün de bizim dediğimiz gibi dinin dünyada toplumun düzenini sağlamak fonksiyonundan yaralanma yolunda davrandığını göstermektedir.

Kurtuluş Savaşında çok yararlığı görülen ancak düzenli orduya katılmak istemeyen Çerkez Ethem’in Kardeşi Reşit Bey’in Türkiye Büyük Millet meclisinde yaptığı şu konuşma “Bizim için hayatımız, onurumuz ve çıkarlarımız, bu milletin, bu vatanın hayat ve çıkarlarından yüksektir.” (S:97) sonlarını hazırlayan nokta oldu. Çünkü hiçbir şahsi menfaat ve onur vatanın ve milletin menfaat ve onurundan üstün değildir. Kişisel menfaat ve onur milletin menfaat ve onuruyla birleşiyor, bir bütünlük teşkil ediyorsa meşru ve mubahtır yoksa hiçbir değeri ve kabul edilebilir tarafı yoktur.,

Kazandığımız Kut’ül Amare savaşı gibi unutturulan ve tarih eğitiminde sözü geçmeyen hadiselerden bir de Kurtuluş Savaşı sırasında Nesturilerin isyanıdır. Bu konuda Necati Ulunay Ucuzsatar haklı olarak “Mondros silah bırakışması ile, Ermenilerden sonra Nesturi’lere sahip çıkan İngilizler Nesturi aşiretlerini İran’dan Irak’a taşıyarak Bakuba kampına yerleştirdiler. Türklere karşı savaşmaları koşuluyla Musul’un İmadiye bölgesini onlara vereceklerini söylediler. Binbaşı Noel’in Kürt aşiretlerini kışkırttığı gibi benzer tahriklerle Ağa Petros’un önderliği ve komutası altında ayaklanan Nesturiler, 1920 yılından itibaren Güneydoğu Anadolu’da kanlı saldırılara başladı.” (S: 02) tespitlerini yaparak Atatürk zamanında Kurtuluş Savaşını engellemek için çıkarılan organize edilen isyanlar arasında zikreder.

Bugünde kapatılmaları tartışılan Köy Enstitüleri hakkında Necati Ulunay Ucuzsatar; 17 Nisan 1940 yılında İsmet İnönü zamanında Köy Enstitüleri Yasası ile kurulun Köy Enstitülerinin yine onun iktidarı zamanında “kutsallık ve din adına yozlaştırıldı, yok edildi” diyerek kapatılmalarını kutsallık ve din adına olduğunu söyleyerek komünist bir kadronun eline geçen ve köylerde dinsizlik eğitimi yaptıran, halkın inanç ve yaşantısını eleştiren yapısından hiç bahsetmemektedir. Kaldı ki komünizm ve dinsizlik millet için başlı başına bir tehlikedir. 1917’den 1990 yılına kadar 73 yıl Komünizmle yaşayan yaşamak zorunda bırakılan Tük Cumhuriyetlerindeki vaziyet ortadır.

Enteresan olan da 16 Ocak 1949 da Cumhuriyet Halk Partisinin Hükümetinin Başbakan olarak atadığı Şemsettin Günaltay bugüne kadar siyasal İslamcıların Laikliği savunan CHP de yer alması ve Başbakanlık yapması dolayısıyla “dine karşı olanlarla!” birlikte hareket etmek eleştirilerine maruz kalmış olmasına rağmen Necati Ulunay Ucuzsatar da “Şemsettin Günaltay, din derslerinin seçimli olarak ilkokullarda okutulmaya başlanmasına, İmam hatip kursları açılmasına, “ilahiyat Fakültesinin” kurulmasına ve Atatürk’ün kapattığı türbelerin yeniden açılmasına onay verdi.” (S:109) diyerek suçlamaktadır. Necati Ulunay Ucuzsatar’ın buradaki mantığı millete sağlıklı bir yöntemle de olsa millete din eğitimi verilmemelidir. Halbuki başlangıçta imam hatip kursu dediği kurs cenaze yıkayacak adam kalmadığı için cenaze yıkama işlerini öğretmek için açılan bir kurstu. Bu uygulamanın fiili durumu milletin bir dine inanmasına müsaade edip o dinin icaplarını yerine getirmesini yasaklamaktır.

Necati Ulunay Ucuzsatar Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı sırasında yaptığı bir konuşmasından alıntı yaparak Atatürk’ün “Takdir edersiniz ki bu derece gaflet içinde bulunan halkımıza her türlü kötü fikirler kolayca aşılanabilir. Bu nedenle çok hassas olan bu soruna karşı büyük önem vermek, en kesin ve ciddi önlemleri almak gerekir.” (S:113) dediğini söyleyerek kendi tezini savunmaktadır. Ancak “en kesin ve ciddi önlemleri almak gerekir” ifadesinden sadece zararlı akımların halka ulaşmasını önlemek engellemek manasında halkı korumak olarak anlamak çok doğru bir yaklaşım değildir. Tabiat boşluğu sevmez, senin boş bıraktığın alanlar zararlı kişiler tarafından doldurulur. Halkın ihtiyaçlarına da en doğru sağlıklı bir şekilde cevap vermek gerektiğini de düşünmemiz gerekir.

Necati Ulunay Ucuzsatar yine aynı konuşmadan aktarmaya devam eder ve Atatürk’ün daha sonra Genel Kurmaya başkanlığı da yapacak olan Mehmet Salih Omurtak üzerinden “Salih Bey (Harbiye Nazırı Fevzi Paşa’nın İngiliz baskısıyla gönderdiği bir emir üzerine Hükümetin gönderdiği Harbiye Nazır Vekili daha sonra Orgeneral olan Omurtak) buraya geldi (Ankara’ya) ve ‘Harbiye nazırı düşman süngüleri altındadır. Emirlerini zorla yazdırıp imza ettiriyorlar. O emre önem verilmemesi gereğini bildirmek için beni gönderdi’ dedi.” (S:114) bilgisini aktararak İstanbul Hükümetiyle Ankara’nın İngilizlere karşı danışıklı döğüş yaptıklarını ortaya koymaktadır.

Necati Ulunay Ucuzsatar’dan altına imza atacağımız bir tespit. “Kurtuluş Savaşımızın Başkomutanı gazi Mustafa Kemal Paşa olmasaydı, bugün değil Cuma namazını özgürce kılmak, camilerimizde ezan sesi duymayacak, onun yerine kutsal yurdumuzun her köşesinde çalınan çanlarla inim inim inleyecek ve hayatta kalabilmeyi başarmışsa Müslüman Anadolu Türklüğü yerine tarihsel düşmanlarına kulluk ve kölelik yapan bir toplumdan söz eder olacaktık.” (S:115) Ancak şunu hiç unutmamak gerekir ki Kurtuluş Savaşını kazanmakla iş bitmemiş, uluslararası anlaşmalarla da bu zaferi teyit etmek gerekmiştir. Sonsuza dek savaşamayacağımıza göre de savaşı bitirip bağımsızlığımız kabul ettirmek için bazı anlaşmalar yapmak gerekmiştir. Bağımsızlığımızı Birleşmiş Milletler nezdinde kabul ettirmek için işte tam bu noktada çeşitli anlaşmalar ve dengeler gündeme gelmiş ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulan dengeler üzerine tanınmıştır. Tabi ki bu dengeleri Atatürk’ün Hatay meselesinde Türkiye ve Türkler lehine bozduğu gibi her an bozmaya hazırlıklı olmalıyız.

Necati Ulunay Ucuzsatar “İslam dini hükümdarlık, hanedan, saltanat dini değil cumhur (halk) yönetimi dinidir. Halkın seçerek emaneti teslim etmediği kılıç ya da asalet ya da tanrı iradesine dayanarak yönetimin başına seçilmeksizin gelenler yukarıdaki (Neml Suresi 34-35. Ayetlerden) ayetten apaçık anlaşıldığı gibi, halka zulmederler, huzur vermezler, onları köleleştirirler, onurlarını yok ederler ki, İslam dini, insanın en şerefli Tanrı yaratığı olarak onuruna değer veriri ve insana saygı gösterilmesini öne sürer.” (S:126) diyerek “hükümdarlık, hanedan, saltanat gibi yönetim şekillerinin İslami olamadığını “Cumhur Yönetimi”nin İslami olduğunu iddia etmekte hatalıdır. İslam zamana mekâna ve insanların layık oldukları anlayış ve algılamaya uygun olan adaletli yönetim şeklinin İslami olduğunu söyler, adının cumhur, hükümdarlık, hanedan, saltan, krallık olmasına bakmaz. Cumhur yönetiminden de seçilmiş hem de halkın çoğunu oyunu alarak iktidar olmuş ama adaletle hükmetmemiş, toplum yararını gözetmemiş yöneticiler çıkabilecektir. Başarılı olanlar halk nezdinde kut almış, başarısız olan halkın istemediği yöneticiler de kutun kendisini terk ettiği yöneticiler olacaktır.

Necati Ulunay Ucuzsatar’ın kitabında siyasallaştırılmış ve saptırılmış kutsallık ile ilişkilendirdiği savunduğu Kut İstismarı tezini bu gerekçelere dayandırmasın da en önemli sebep Kurtuluş Savaşına karşı çıkanların isyan başlatanların bazılarının şeyh, ulama, hoca gibi sıfatları kullanmaları ve kendi eylem ve fiillerini meşrulaştırmak için dini fetva müesseselerini kullanmalarını gösterebiliriz.  

Necati Ulunay Ucuzsatar kitabı yazarken daha çok insanların inançlarını eleştirerek, karalayarak tezlerinin haklılığını desteklemeye çalışmıştır. Ancak bu tutum o gün nasıl yanlış olan davranışlarına daha sıkı sarılmalarına sebep olduysa bugün de böyle savunmaların insanları dini savunma saikıyla eski yanlışları kabul ve savunmaya iteceği kesindir. Suçlamak yerine sabır ve bilgi ile insanları ikna etmek ve doğru düşünceye sevk etmek en iyi yol olsa gerek. Dini bir silah gibi sapkın ve yanlış emelleri için kullananların elinden bu din silahını almak yolunu tercih etmeyenler her zaman bu yolun istismarında göz yummuş olmaktadırlar. Peki bu silah istismarcıların elinden nasıl alınır denecek olursa daha yayığın sağlıklı ve belgeye dayanan (Kur’an ve Sünnete dayalı) bilginin ve kaynakların yaygınlaştırılması ve istismar edenlerin iç yüzlerinin bütün çıplaklığıyla halka gösterilmesiyle olur.   

Kut İstismarı ve Atatürk” kitabı Kurtuluş Savaşına karşı gelenlerin çıkardığı isyanlar ve İngiliz ve diğer yabancı ülkeler ile yaptıkları iş birlikleri tarihini Nutuk ve Mustafa Kemal Atatürk penceresinden derlenmiş bir tarih el kitabı olarak okunabilir.   

Şu bir gerçek ki Kut alsın ya da almasın dünyada yaratılmışların hepsi O istemeden hiçbir şey yapamazlar. O “Ol” deyince oldurur. Peygamberlerden başlamak üzere bu dünyada vazifelendirdiği her kese bu vazifeyi o vermiştir.

Kitabın adı “Kut İstismarı ve Atatürk” olmak yerine “Atatürk’e karşı yürütülen Muhalefet” gibi başka bir isim olsaydı inanın bu kitap halka daha fazla tesir eder, daha fazla rağbet görürü ve okunurdu.

İki sebepten dolayı İnsanlar Arapça öğrenmelidir. Birincisi dil öğrenmek farklı bilgiler ulaşmak için, daha farklı kültürel bilgi edinmek, farklı kültürlerdeki bilgilere erişmek için önemlidir. İkincisi de hep alimlerin eleştirildiği ve Arapça bilip tercüme yapan başkalarının anladığı manadan daha başka ve kendi anladığı manalara ulaşmak için, toplumda daha sağlıklı, doğru bilgiyi edinmek için kendisinin o dili bilmesi gerekir. En doğru ve makbul olan okuduğu metni anlayacak şekilde metnin dilini bilmektir. Akademik çevrelerde atıfta bulunduğu eserlerin dilini bilmeyen akademisyenler konuya tam vakıf olamamakla eleştirilir. Ama öğrendiği dile kutsallık izafe etmek yanlıştır. Haşa Allah herhangi bir dili anlamaktan aciz mi ki sadece Arapça kutsal olsun (S:159), bir kutsallık söz konusuysa bütün diller kutsaldır. Kur’an Meallerinin sayısı sayılamayacak kadar çok olduğu halde toplum hala yazarın söylediği gibi kutsal kitabını okumuyor. Mesele Arapça Kur’an ya da Arapça öğrenmek değildir. Asıl problem toplumun okuyup aydınlanmaya ihtiyaç duymamasıdır. Yazar “(Kur’an’ın okunması, anlaşılması ve uygulanması).. Bu yükümlülük, yukarıda sıraladığımız ayetlerden apaçık anlaşılacağı gibi, her kulun bizzat kendisine verilmiştir.” (S:167) diyerek tespit etmekte ama anlaması için o kulun Arapça öğrenmesine gerek olmadığını söylemektedir. Yazarın burada yakalayamadığı her peygambere kitabı kendi dilinde inmiştir doğru ancak son peygamber Hz. Muhammet (s.a.s)dir, başka peygamber gelmeyeceğine ve de başka kutsal kitap Türkçe inmeyeceğine göre mevcut kitabı anlamak için Arapça öğrenmek gerekir. Ama Arapça kutsaldır diye bir şey söz konusu olmadan, bilgi edinmek için öğrenmek.   

Yazar Necati Ulunay Ucuzsatar, Yaşar Nuri Öztürk’ün Kur’an’ın Türkçesi ile Türkçe Kur’a ve Türkçe ibadet hususundaki görüşlerini aktararak Yaşar Nuri Öztürk’ün “Kur’an’ın Türkçesi, meali olabilir ancak Türkçe Kur’an olamaz, bir yerde Kur’an okunmasından, Kur’an’dan bir parça okunmasından bahsediliyorsa Kur’an’ın Tercümesi okunamaz” (S:166) dediğini ve yazarın irticacı dediği kesimlere göre daha modern ve çağdaş olarak bilinen Yaşar Nuri Öztürk’ün bu görüşü bile ikna edememiştir. 

Atatürk’ten aktardığı “Türk ulusu daha dindar olmalıdır, yani tüm sadeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinime, bizzat gerçeğe nasıl inanıyorsam, ona da öyle inanıyorum. Bilince ters, ilerlemeye engel hiçbir şey kapsamıyor.” (S:180) sözü bile gösteriyor ki İslam dini hakkında olumsuz bir düşüncesi yok ancak İslam’dan sapmalara ve hurafelere karşı bir tavır vardır. Ancak Atatürk’ün Kut aldığına inanmak ile İslam’dan sapmış sapıtmış insanların Atatürk’e karşı aldıkları tavır ve verdikleri karşı mücadele aynı değildir. Atatürk Allah’ın verdiği bir vazife, görev ile milleti birliğe dirliğe ulaştırırken azıtıp sapıtmışlar atalete, miskinliğe hata esarete götürmek istemişlerdir. Başka bir açıdan bakarsak Kut almak sorumluluk yüklenmektir. Kutsal olmak ise cisminin ilahi vasıf taşıması manasına gelmektedir. Kut Alan Atatürk’ün bedeni, maddi cismi kutsal değildir, aldığı vazife kutsaldır. Peygamberler de bedenen senin benim gibi insandır ancak almış olduğu Peygamberlik vazifesi kutsal bir iştir. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bu hususta “Kureyş’ten kuru ekmek yiyen bir kadının oğluyum” diyerek cisminin diğer insanlardan bir farkı olmadığını ifade etmiştir. Hristiyanlıktaki gibi Tanrı ile Peygamber arasında Baba, Oğul, Ruhulkudüs üçlemesinde olduğu gibi bedeninde babadan geçme bir maddi kutsallık bulunmamaktadır. 

Atatürk ve Kurtuluş Savaşına karşı çıkanlar, yazarın belirttiği gibi dini istismar edenlerdir. Çünkü dış mihraklarla iş birliğiyle birlikte çıkardıkları isyan ve kargaşalara destek bulabilmek için din elden gidiyor safsatasına sarılmaları gerekiyordu, onlarda öyle yaptı. İsyan çıkarırken açık açık biz Türk halkının esir olmasını istiyoruz, İngiliz’in, Yunan’ın bizi yönetmesini istiyoruz diyemezlerdi, diyemedikleri için de din elden gidiyor aldatmacasına sarıldılar. 

Necati Ulunay Ucuzsatar tespitleriyle “Yaptığı devrimle İslam dinini sadece siyasal çıkar için kullanılmaktan kurtarmakla kalmayan Atatürk; ‘Tekke ve Zaviyeler ile’ türbeleri kapatmakla da Türk ulusunu İslamiyet’in yasakladığı batıl inançlardan döndürerek onların Allah’a ve İslam’ın emrettiği gerçek dindarlık yoluna yönelmelerini sağlamış” (S:206) ve “İslam dinini çeşitli sapkınlık, safsata ve hurafelerden arındıran, çıkarcı ruhban sınıfından kurtaran ve İslamiyet’in en son ve ekmel din olma” (S:207) vasfının tebarüz etmesini çalışmıştır.

Yazarın bu kitapta anlattığı huşuların ekseriyetine katılmakla birlikte eleştirdiği ve karşı çıktığı düşünce ve fikirleri savunanları tahkir ve aşağılayan bir dil kullanmak yerine daha mutedil bir anlatım ile doğru olan fikir ve davranışları anlatması tesir bakımından daha etkili olacaktır. Nitekim karşılıklı iletişimde söylediklerine hayır dedirtmeyecek bir üslubu seçmek hitap edenin etkisini artıracağı gibi dinlemeye sabır göstermesine ve anlamaya çalışmasına da sebep olacaktır. Suçlayıcı ve saldırgan bir tavrın ilmi olması düşünülemez. 

Atatürk’e muhalefetin sebepleri, daha önce her ne kadar İngilizlerin izni ile Osmanlı padişahı tarafından verilmiş bir izin ile Anadolu’ya geçmiş olsa bile daha Anadolu’ya çıktığı ilk dünlerde iznin mucibince davranmayacağını göstermiştir. Bu yüzden ilk muhalefet İngilizlerin istekleri doğrultusunda hareket eden İngiliz İşbirlikçilerinin muhalefetiydi, ikinci sebep ise o zaman 600 yıllık kurulu bir düzen olan ve resmi bir iktidar olarak Osmanlı Padişahına bağlılıkla hareket eden Saltanat yanlılarının muhalefeti, üçüncü sebep de kurtuluşu yine padişahlıkta görüp Atatürk ve kadrosunun başarılı olacağını göremeyen basiretsizlerin muhalefeti, dördüncü sebep kendisinin Atatürk’ün yerine geçebileceğini düşünen yetersiz muhterislerin muhalefeti, beşinci ve en son sebepte yapılan inkılapları dine karşı görüp din elden gidiyor hezeyanına kapılan Din İstismarcılarının muhalefeti olarak sıralayabiliriz. Daha önce yazdığımız ve Ülkücü Kadro internet sitesinde yayınlanan “Son Kut Alan Türk; Atatürk” başlıklı yazılarda da anlattığımız gibi Kut almış bir Türk olan Atatürk’e karşı olmayı Kut İstismarcılarının kendilerinin kutsal oldukları gerekçesiyle muhalefet etmelerine indirgemek verilmiş mücadelenin hafife alınmasıdır. Din istismarcıları muhalefetinin oldukça büyütülmesi diğer dört muhalefet sebeplerini görmemektir.  Kaldı ki Kut Alma inancında Kut almış olan kişi başarılı olan kişidir. Çünkü Atatürk ilahi bir vazifeyi ilahi bir yardımla yapmış ve başarmıştır. Aldığı Kut sayesinde Atatürk’te başarılı olmuş düşmanlarını yenmiştir. “Allah’ın kendi özelliklerinden kendisine verdiği yaratıcılık yeteneği ile icat ettiği” (S.256) diyen yazar Allah’ın sıradan insana bile bazı vasıflar verdiğini kabul etmiştir.                                 

Toplumun yarına da olsa bir fikrin, bir uygulamanın toplumda kabul görmesi baskı, şiddet ve dayatmalarla sağlanamaz. Toplum refleks gösterip hakkında bilgisi olmadığı, önceden görmediği işleri kabul etmeyip reddedecektir. Tarihte de böyle olmuştur.  En iyi uygulama tarihte Kolonizatör Türk Dervişlerinin yaptığı gibi yapıp, savunduğumuz, inandığımız, uygulamak istediğimiz yenilikleri topluma kabul ettirmek için kendi hayatımızda tatbik etmeli, en güzel örnek denilen Kur’an-ı Kerim’de de geçen Peygamber efendimizin (s.a.s.) uyguladığı Usve-i hasene denilen örnek bir hayat, yaşamdır. Her yerde böyle ahlak ve adalette tebarüz etmiş insanlar topluma örnek olarak getirilecek, yerleştirilecek uygulamaları hayatlarına tatbik ederek topluma gösterirlerse gönüllü bir kabulleniş ve değişimle maksat hasıl olacaktır. Bu eğer etimle de desteklenirse daha da güzel sonuçlar daha kısa sürede gerçekleşecektir. 

Ahlakın temeli dindir.  Ahlak fıtridir. Her insan İslam fıtratı üzerine doğması dolayısıyla Müslüman bir birey için ahlakın temelini İslam oluşturur. Din; koyduğu kurallarla iyi, güzel ve kötü çirkin anlayışıyla örf ve kültürü de belirlediği için ahlaka yön veren diğer etkenlerden töre ve kültür de temelini dinden alır. Temelini dinden alan töre ve kültür de dolaylı olarak birey ve toplumda dini bir ahlak oluşturur.  Necati Ulunay Ucuzsatar “… ahlaksal değerler ve eğitimin dine dayandırılmamasını istemek” (S:264) dediği gibi ahlak değerlerinin ve eğitimin dine dayandırılmaması mümkün değildir. Çünkü bilginin kaynağı dinidir. Her şeyi insanoğluna Allah öğretmiştir. Batılı ülkelerde laikliğin çıkış sebebi İslam’ın hoşgörüsünün Hıristiyanlıkta olmaması kendi dinlerine ait mezheplerin varlığına tahammül edememeleri ve bu mezheplerdeki insanları dinden aforoz etmeleri ve kitlesel olarak soykırım denilecek seviyede katletmeleridir. Düşünüp taşını daha hoş görülü davranmak için devletin laik olmasını ve hangi mezhebe mensup olursa olsun halkına eşit yaklaşma ilkesini kabul etmişlerdir. İslam’da Müslümanı İslam dininden aforoz etmeye yetkili bir din adamı olmadığı gibi batıdaki kadar büyük mezhepsel çatışmalarda olmamıştır. İslam dini zaten batılıların Laik yani inançlar karşısında tarafsız devlet dediği sistemi kendi içinde getirmiş, başka din mensuplarına devlete bağlı olmak şartıyla dini inançlarını yaşama hakkını tanımıştır. Kimseyi ne zor kullanarak İslam’a katılmaya zorlamıştır ne de bir kere İslam’a inanmış olan bir kişiyi kendisi dinden çıkmadıktan sonra başka bir kimsenin dinden dışlamasına, aforoz etmesine müsaade etmiştir. Oysa Fransa’da 1789 devriminde sadece 60.000 papazın giyotinle (S:265) kafalarının kesildiğini Necati Ulunay Ucuzsatar kendisi söylemektedir.

Hz. Peygamber efendimiz (s.a.s.) zamanındaki uygulanan din için “… laikliğin hayal dahi edemeyeceği güzellik ve mükemmellikte bir hayat söz konusu idi.” (S:273) ve laiklik için de “Temelde ilahi iradenin beklentileri açısından bakıldığında son ve ideal çözüm olmamakla birlikte (…) insana kendine gelme imkânı veren bir gelişmeyi ifade eder.” (S:272) diyen Necati Ulunay Ucuzsatar herkese tavsiye ettiği bilim ve akıl yolundan da zaman zaman kendisi bile uzaklaşmıştır. Zaten İslam akıl ve bilim yolunda hareket etmeyi “akletmiyor musunuz, anlamıyor musunuz, bilmiyor musunuz” gibi kavramlarla devamlı olarak tavsiye etmektedir. Atatürkçü, laik, Müslüman herkese tavsiye olan da akıl ve bilim yolunda olmaktır. Her zaman toplumu doğruya, güzele, iyiye çağıran bir kesim olmuştur, bundan sonra da olacaktır. Ne milli ne de manevi değerlerimiz istismar edilsin, istismar edicilerin elinden bütün istismar edilenler alınmalıdır. Din de bizim Atatürk’te bizim değerlerimizdir. 

Netice olarak diyebiliriz ki İnsanoğluna her şeyi veren Allah’tır. Sadece ondan yardım isteriz. Bize sahip olduğumuz her şeyi Allah vermiştir. Kut’da Allah tarafından verilir. Onun istismarı Kut’un kendisinden geri alınmasına rağmen ısrarla Kut’un kendisinde olduğunu savunmasıdır. Kut’un geri alınması dolayısıyla Türkler etkisiz, başarısız ve düzeni sağlayamaz duruma gelmiş Hakanlarını bu sebeple değiştirmek için yeni Hakan arayışına girmiş ve nice yeni Hakanlar seçmiştir. Kut başarılı devlet yöneticilerinin başındaki bir taç gibidir, başarısız olunca alınır. Tanrı Kut’u geri aldığı Hakanı başarısız kılar, millette başarısız olan Hakanın peşinden gitmez, onun tahtını yıkar ve tacını başından alır yeni bir Hakanın başına takar. Kut almak devletin birliğini dirliğini sağlamak için hem itici bir güç hem de milletin birleşmesi için bir vesiledir. Dini istismar edeneler nasıl dini bozarak, kendi çıkarları doğrultusunda dejenere edip din üzerinden menfaat temin ediyorsa Atatürk üzerinden de istismara fırsat vermemeliyiz.      

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

bettilt giriş