ÜlkücüMilliyetçiTürkçüTürkeşÜlkü OcaklarıdövizakpchpmhpAhmet b.karabacakhasan külünk
DOLAR
16,9648
EURO
17,4243
ALTIN
963,07
BIST
2.371,25
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Açık
29°C
İstanbul
29°C
Açık
Çarşamba Açık
30°C
Perşembe Açık
30°C
Cuma Az Bulutlu
27°C
Cumartesi Yağmurlu
24°C

EVVEL ZAMAN ÖYKÜLERİ

EVVEL ZAMAN ÖYKÜLERİ
01.06.2022
0
A+
A-

Halim Kaya                                                                                                            

Roman ve senaryo yazarı Hasan Erimez Hikâye, öykü alanında da yazmaya başlamış ve “Evvel Zaman Öyküleri” isimli kurgulanmış hikâyeleri ile belki de ilk öyküde yazım türü olarak ilk kez denediği fabl türü bir eserde ortaya koymuştur.

Kitap; Karagök, Şehirlerin Kraliçesi, Dengizik, Meydanın Sesi, Pare Pare, Tombak, Gecebaş, Devşirme Mevsimi, Son Mektupçu adlı dokuz hikâyeden oluşmaktadır. Ötüken Neşriyat tarafından basılan kitap 228 sayfadan ibarettir.

“Karagök” iki kır donlu aygır ve kısraktan olma kara benekli, kara benekli olması dolayısıyla da annesi tarafından sahiplenilmemiş bir tay. Togay ise Beğ olan babası İnalçur tarafından ilk doğacak tayın kendisine hediye olarak verileceğine dair söz verilmiş bir bey çocuğu. “Karagök” kara lekeli olması dolayısıyla her ne kadar annesi ve İnalçur Beğ tarafından uğrusuz sayılsa da Togay “Karagök”ü Tanrı’dan gelen kısmeti sayarak kabullenmiş ve bakmaya beslemeye başlamış. “Karagök” ve Togay kendilerine toplum tarafından farklı bakılsa da birbirlerine bağlanmışlar ve geleceklerini ortak başarılarında görmüşler.         Hasan Erimez ilk öyküsü “Karagök” de yeni doğan bir tayı konuşturmuş, onun ağzından hediye edildiği sahibi Togay ile yaşadıklarını gözlemlediklerini anlatmış. Tarih boyunca at ile insan ilişkisi Türklerin atlarını ne kadar sevdiği bağlamından insan merkezli anlatılırken belki de ilk kez Hasan Erimez tarafından değiştirilmiş ve at’ın gözüyle at-insan ilişkisi, atın sahibiyle ilişkisi, atın süvarisiyle ilişkisi, atın sahibinden ve çevresinden yaptığı gözlemlerini başarılı bir şekilde anlatmış. Togay’ın Çolpan sevdalanması gibi “Karagök” de ak kısrak “Pamukkır”a sevdalanmış, savaşta Togay Pamukkır’ın sahibi düşman hükümdarını “Karagök” gayretleriyle esir etmiş ve Pamukkır kendisine ganimet olarak verilmişti. Ve nihayet “Karagök” ile “Pamukkır” kavuşur ve çiftleşirler. “Pamukkır” bebek beklerken Büuük hükümdar zaferin şükranesi olarak at adak etmek ister. Hükümdarın adamları gelir “Pamukkır” adak olarak seçerler. “Karagök bir baba sorumluluğuyla “Pamukkır” ahırdan kaçırtır. Ama Togay onun üzerinde tam “Pamukkır”ı yakalayacakken de bir baba ve eş sorumluluğuyla yaralanma ve sonucunda ölmek pahasına düşer ve bileğini kırar. Başarılı bir fabl olmuş.

İkinci Hikâye “Şehirlerin Kraliçesi” ise Fatih Sultan Mehmet’in nasıl yetiştiğinden ve hangi fikirlerle yoğrulduğunda bahisle İstanbul’un fethine nasıl hazırlandığını anlatarak başlıyor. Fatih Sultan Mehmet bir kız sesi duyar ve o sesin geldiği yöne, denize doğru atını sürer, ancak Fatih yaklaştıkça ses uzaklaşır, denize doğru epey girdiği ve denizin atını ve fatihi yuttuğu noktada ses ve kız yok olur. Kan ter içinde uyanır ki Fatih rüya görmüştür. Hasan Erimez, Sultan 2. Abdülhamit zamanında yapılmış Osmanlı Sultanları tablolarından Fatih Sultan Mehmet’in atını denize doğru sürerken resmedilmiş tablosunu yazıya dökmüştür. Ancak söz konusu tablo önce sözlü olarak ifade edilip sonra yazıya ancak bu kadar edebi bir dille sanki resiç çizer gibi anlatılabilirdi. ”Ve kan ter içinde uyandı Mehmed” (S:41) ifadeleriyle denize doğru atını sürerken ki halinin bir rüya olduğunu öğreniyoruz. Ancak hülyalı bir rüya mı, kâbus mu olduğuna ilk etapta karar veremiyoruz. Çünkü Hasan Erimez tam rüyadan uyanma aşamasında cümlesini “Yüksek bir dalga üzerine doğru geldi. Ve bir dağın devrilişi gibi devrilip Mehmed’le Hamse’yi yuttu.” (S:41) diyerek bitirmiş ve cümlede “bir dağ devrilir gibi” ve “yuttu” ibarelerini de kullanmış, bekleyişi telaşa vermiş, heyecan ve merakı doruk noktaya çıkarmıştır. Acaba sultana ne oldu? derken, tam bu noktada kan ter içinde uyandırıyor sultanı uykudan. Ve Mehmed “Âşık dolusu içmek” (S:42) ile müşerref olmuş, artık “Avnî” olmuştur. Peygamberimizin İstanbul’un fethi ile ilgili hadisini Molla Gürani’den dinleyince denizde gördüğü kızın Kostantiniyye olduğunu düşünür. Yirmidokuz kere kuşatılıp alınamayan, surları aşılamayan “Şehirlerin Kraliçesi”ni karadan gemilerini yürüterek, topların ve havanların şahlarını döktürerek, Akşemseddin’in manevi desteğiyle Kostantiniyye’yi fetheden kutlu komutan olmuştur. Veziri Çandarlı’nın bütün engellemelerine rağmen başarmıştır.

“Evvel Zaman Öyküleri” kitabının üçüncü öyküsünün adı Dengizik. Bu kelimeyi okuyunca acaba manası ne diye düşünüyorsun. Ama Hasan Erimez hemen hikayenin başında Dengizik’in Deniz kelimesinden türeme bir isim olduğunu ve Dengizik’in Türklerin Başbuğlarından Atilla’nın atasını ve töresini unutmayan oğlu olduğunu ifade ediyor. Mengüçek ise Dengizik’in babası zamanında kamlık yapmış bilge bir kişi olarak Dengizik’e aslında ölmüş ve nehir altına defnedilmiş babasını öldürmesini ve kendi çağında yaşamasını salık verir. Bu hikayeden alınması gereken ders ise her yaşayan yaşadığı duruma göre düşünür, mevcut durumu kabullenir ve meşru en doğru sayar olsa gerek. Çünkü Dengizik dışındaki bütün Hunlar barış istiyor, altın ve para ile iş görüyor, bağımsızlık ve Hunluk bilincinin Atilla zamanındaki gibi olmasının mümkün olmadığını kabullendikleri gibi ödedikleri ağır vergiler, hürriyetten yoksunluk, dağınıklık halleri, isimlerini dinlerini değiştirmek de onları eski hallerine dönmeye teşvik etmiyor. Dengizik’in hikâyesi kendi aslını unutmuş, töresini terk etmiş, dinini, dilini, ismini değiştirmiş Hun milleti nezdinde bir muhasebedir. Devşirilmenin, kültür emperyalizminin uşağı olarak değişimin neticesini gözler önüne serer Hasan Erimez, ancak savaş ve zaferin de bir ideale inanan ordular ile kazanıldığını, ideali olmayan ve tek amacı menfaat ve çıkar olan bir ordunun o menfaati ve çıkarı kendisine sunanlara her zaman komutanlarını satıp yeni menfaat sağlayıcının tarafına geçebileceklerini de altın yağmalamak için bir araya gelmiş olanların altın verenler tarafına geçtiğini göstererek ispat eder.

“Meydanın Sesi” adlı hikâye Hasan Erimez’in “Evvel Zaman Öyküleri” kitabının dördüncü hikayesi. Hasan Erimez bu hikâyede bir meydanın şehrin kalbi, beyni olduğunu işler sanki. Şehrin bir meydan etrafından kuruluşunu meydanı konuşturarak anlatır. Roma Şehri, Nova Roma, Kostantinapolis ve İstanbul adlarını alır. Sezar, Augustus, Severus, Kostantin, Justinyen ve Fatih sultan Mehmet zamanlarını dillendirir. Meydan kendi diliyle pagan Roma İmparatorluğundan Müslümanlaştığı Fatih Sultan Mehmet zamanına kadar değişimini anlatır. Nasıl Hipodrom olduğunu, at yarışlarının nasıl kendisi üzerinde yapıldığı, zaman zaman toplantıların yapıldığını, Justinyen zamanında yapılan Ayasofya ve daha sonra çanın sökülerek kılıç gibi iki minare ile Müslümanlaşan mabet tasvir edilir. Ve nihayet Türklerin kendisine Atmeydanı dediklerini dillendirerek şehirlerin ruhunun asırlarca değişerek yaşadığını anlatmaya çalışır. En sonunda Ahmet Ayasofyanın karşısına bir cami yaptırır ve bu cami Sultanahnet Cami adını alır. Sultanahmet camiine nispetle Atmeydanı da Sultanahmet Meydanı olur.

Hasan Erimez kitabın beşinci hikâyesine sonunda kahramanın vücudunun parçalanmasından dolaysı “pare pare” adını vermiş. Osmanlıda devlet adamlığı sıfatı verilmiş ancak bu sıfattan zerre bile taşımayan sözde devlet adamlarının yapmış olduğu haksızlıklar ve bu haksızlıkları örtmek için çevirdikleri oyunların,  munis ve okumuş, yazmış, mürekkep yalamış insanları bir devlete isyan eden şaki pozisyonuna getirebildiğini, ancak yine bazı şakilerin halka yaptıkları yardım ve babacanlıklarla oyunbaz devlet adamlarında daha fazla halkın gözünde itibar sahibi olduklarını anlatıyor. Karayazıcı namıyla ünlenen dağlar sultanını yıkan koynuna aldığı kadın ve öz kardeşi oluyor. Oyun kuran hilebaz devlet adamlarının oyun ve tehditlerinden korkarak kendilerini seven kollayan ve dünyada sahip oldukları makam ve mansıbı sağlayan adama ihanet eden eş ve kardeş. Üç hainin iş birliği sonucu bedeni parça parça olarak hikâyeye ad olan oyunlardan habersiz bir masum ve mazlumun hayatını anlatılıyor.  

“Tombak” “Evvel Zaman Öyküleri” kitabının altıncı hikâyesidir. Osmanlı Hükümdarı Yavuz Sultan Selim’in İran Hükümdarı Şah İsmail’i yendiği Çaldıran zaferinden sonra Tebriz’de sanat icra edenler arasından İstanbul’a getirdiği kuyumcu ustalarından “Kızılbaş” usta Haydar’ın ve ailesinin yaşadıklarını anlatıyor. Yine ustalıkları dolayısıyla farklı ülkelerden İstanbul’a getirilmiş Müslüman ancak gayrı Türk tebaa usta ve esnafın sırf “Kızılbaş” diye hakir görmelerini, bir Türkmen olan Haydar’ın işlerinin bozulmasını hikâye eder. Hasan Erimez Kızılbaş Haydar’ın şahsında Türk milletinin birbirlerine mezhep penceresinden değil de Türklük penceresinden bakması gerektiğini ve düşmanlıkların bu minval üzere davranılarak bitirilebileceğini dillendirmektedir. Doğrusu da bu dur ki; iki Türk hükümdarın savaşı siyasetendir. Cihan iki padişaha dar gelir hükmü gereğince, cihana hâkim olma savaşıdır. Kim hâkim olursa bütün Türkler hâkim olmuş olacaktır. Kaldı ki ehlisünnet ve Kızılbaş hak kendi içlerinde gizliden gizliye karşı tarafa yaptıkları hakaret ve küfürler ile de düşmanlıkları körüklüyor, kronikleştiriyorlar. Ve hasan Erimez Haydar’ın ağzından “Sanki Selim, Çaldıran’da yenilse ve Şah İsmail ehlisünnetten zanaatkârları Tebriz’e getirse, Tebriz’dekiler onlara farklı mı davranacaktı?” (S:127) dedirterek Ehlisünnete mensup olanlara beddua ve küfürler eden Kızılbaşları empati kurmaya çağırıyor. Nihayet şikayet edilen Kızılbaş Haydar, Yavuz Sulatan Selim’in kuyumculuk zanaatındaki bilgisi sayesinde Padişahı zehirleme suçlamasından kurtulmuş, kuyumcubaşı olarak atanmış ve devletü olmuş, Kızılbaş cemaati da mutlu sona kavuşmuştur. Bu durum Yavuz’un Şah İsmail ile savaşının bir mezhepçilik savaşı olmadığını siyasi bir savaş olduğunu göstermiştir.

Yedinci öykü “Gecebaş”  Avşar Boyunun Ceritli aşiretinden Kara Ömer’in askere gidip beş yıl gibi ömründen uzun bir zamanı cephelerde geçirdikten sonra obasına dönmesi, dönüşünde obanın Kara Ömer’i hep birlikte davul zurna ile karşılaması ve Hatice’nin beş yıl boyunca kötü haber gelecek diye ölüp ölüp dirildiği yıllar sonrasında meydana gelmeyip çadırından gözlemesi, Kara Ömer’in Paşa çiftliğinde çalışmak istediğinde “Osmanlı” olmakla suçlanması, göçebe Türkmenlerin şehirleşmesi için Osmanlının her yolu denediği, Türkmenlerin yerleşik hayat geçmeye “Yatuk” olmak dedikleri ve yatuk olmayı kabul etmedikleri gibi şehirleşmenin Türkmenler tarafından kabul görmediğini anlatmaktadır. Kara Ömer’in şehre gitme arzusundan dolayı Babası, anası bütün oba mesafeli davranmaya başlamış, ancak Kara Ömer Hatice’den “Seninle her yere gelirim” cevabını alır. Birkaç gün sonra da Cabbar Paşa konağına gitmek üzere obadan ayrılır. Kara Ömer’in obadan ayrılmasından birkaç gün sonra herkes ateş ve öksürük ile yakalandığı hastalıktan yataklara düşüyor, üzerlerine çöken ağırlık ile yataklardan kalkamıyorlardı. Nihayet hastalığın adı öğrenilir “Gecebaş” ve başlar çadırlardan can Almaya Gecebaş. İki hafta sonra gelen Kara Ömer’i gören oba sakinleri Gecebaş’ı Ömer’in getirdiğini söylerler. Kara Ömer daha sonra obada Hatice’nin de Gecebaş hastalığına yakalandığını ve yatmakta olduğunu öğrenir ve iyileştirmek için kaçırmaya çalışırken Hatice’nin babası Sarı Hamza kafasına bir şeyle vurur ve Kara Ömer Sarı Hamza’nın ve obalıların elinden kaçar ancak bu seferde Cabbar Paşanın askerleri düşer peşine ve nihayet tekrar bir fırsatını bulu Hatice’yi Obadan Alim Süleyman’ı da öldürerek kaçırır. Cabbar Paşa kendisi de atlanıp pusatlanarak peşine düşer ve bu kaçışlar sırasından Hatice ölür. Hatice Kara Ömer’den su isteyerek öldüğü için Kara Ömer karşılaştıkları ırmağa kucağında Hatice suyun derinliklerine doğru girerek akıntıya kapılıp sürüklenip giderler. İskân politikası ve salgın hastalıktan Türkmen obalarının çektikleri acıklı bir hikâye olarak aktarılmıştır.

Hasan Erimez “Evvel Zaman Öyküleri” kitabının sekizinci hikâyesi “Devşirme Mevsim”inde Osmanlı devletinin Gayrimüslim tebaadan topladığı çocukları başkente götürüp İslamlaştırdıktan sonra asker yaparak ülkenin savunmasında kullanılmak üzere orduya dâhil edilişlerini anlatmaktadır. Rumeli’den alınan Devşirme çocuklar Anadolu’daki Sipahi ailelerine, Anadolu’dan alınan Devşirme çocuklar Rumeli’deki Sipahi ailelerine verilir. Müslümanlığı ve Türk örf ve adetlerini öğrenmeleri sağlanırdı. Kaçmalarını önlemek içinde ikamet ettikleri yerlerin bulunduğunun aksi yönde Boğazın karşındaki ailelere verilirlerdi. Önce sünnet ettirilirler, sonra kelimeyi tevhid getirtirlerdi. Herkes seve isteye kelimeyi tevhid getirmezdi, onlarınki zamanla alışkanlık olana bir Müslümanlıktı. Vasil, yeniçeri olabilmek için geçirmesi gereken 2 yılı beklerken kural değişmiş ve o yıl ki devşirme oğlanlar yeniçeri alınmayıp, paşaların yanına katip olarak verileceğinin ilan edilmesiyle ha bi gayret çalışıp okuryazarlık öğrenip ve bir takım dersler alan Vasil, Veysel olmak için sünnet olurken kirvesi olan İbrahim Ağa’nın kızı Zehra ile de evlenmiş ama çocukları olmamıştır. Nihayet Veysel de Devşirme çocuk seçmek için görevlendirilir, hem de kendi köyüne görevlendirilir. Köye gittiğinde eski sevgilisi Delina ile yaptığı konuşmada ikisinin bir oğlu olduğunu ve adının da Delina tarafından Vasil konulduğunu öğrenir ve oğlu Vasili de devşirme oğlan olarak seçtiği kırk çocuk arasına katar.

Dokuzuncu hikâye “Son Mektupçu”da günlük gazetelerde bir köşe yazarının gelen mektuplara cevaplar verdiği ve bu mektupları köşesinde yayınlayarak yetkililer tarafından mektuplarda bahsedilen problemlere çözüm bulunmasını sağlamaya çalışan bir muharririn, Ali Necati’nin hayalleri ve kendis hakkında verilen bir jurnal sonrası yaşadıkları, Sultan Abdülhamit zamanında jurnalciliğin nasıl bir meslek haline geldiği ve boş, avare insanların Babıâli’de çay ocaklarında oturarak jurnalleyecekleri bir dedikodu, haber kovaladıkları, bu haberleri Sultana ulaştırarak karşılığında aldıkları ücretler ile geçimlerini sağladıkları anlatılmaktadır. Jurnalcilerin bazen zihin okuma yoluyla ve davranışlardan jurnalleyecekleri haberleri ürettikleri için halk arasında yanlış anlaşılarak jurnallenecekleri yönünde bir kanaatin hâkim olmasına sebep oldukları da yaygın bir korku sebebidir. Ali Necati yaptığı son mektupçuluk işi ile “eski devrinde yeni devrin de haini olmuştu.” Memlekettin her devrinde değişen ihanet anlayışı kendi düzenlerinin bozulmasını istemeyenlerin menfaatine dokunan her şeyi hainlik olarak yorulmasından kaynaklanıyordu. Sonra Kurtuluş Savaşı yılları ve nihayet Cumhuriyeti de görürü Ali Necati. Ancak, Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu’da muharrirlik yapması dolayısıyla her şeyi gördüğünü bilen birisi yaklaşarak Kurtuluş Savaşının ne zorluklarla bütün milletin iştirakiyle kazanıldığını anlatan bir kitap yazacaklarını bu kitap için bir bölümde Ali Necati’nin yazmasını söyleyen kişiye yazacaklarını söylediğinde o kişi Ali Necati’ye karşı çıkar. Ali Necat İstibdat, Hürriyet ve Cumhuriyet dönemlerini yaşamış bir kişi olarak “Anlaşılmıştı, yine milletin hakikatleri muarızlıktan sayılacaktı.”(S.227) düşünerek eve gidip onca yıllar biriktirip okuduğu kitapları satar.            

Sonuç

Hasan Erimez cümle kurgusu ve tasvir gücünün muhteşemliği yanında her hikâyede yeni yeni kelimeleri ustalıkla kullanarak Türkçenin zenginliğini de gösterdiği gibi Türkçeye haki olduğunun işaretlerini de ortaya sermektedir. Yeni kelimeleri ustaca kullanarak okuyucuya sanki bu kelimeleri daha önceden de herkes kullanıyormuş, okuyucu bu duruma alışıkmış gibi bir his de yüklemektedir. Yeni kelimeler cümle içinde ayrık otu gibi durmayıp sanki cümlenin kendisiymiş gibi helmelenmiş bir bütünlük arz etmektedir.

Hasan Erimez öteden beri süre gelen birbirlerine kızgın obaları boyları, beyleri mezhepleri barıştırıp birlik ve dirlik kurduğu gibi devlete ve millete yabancılaşmış, isyankâr, şaki duruma düşmüşleri de devletle uzlaştırmak, milletle kaynaştırmak yoluyla bütün ayrılık ve gayrılıkları bitirip yekvücut tek millet eylemenin derdindedir. Zaten bu iş de ancak aydın kesimin çabalarıyla olacak bir iştir. Nitekim yıllardır ayrı düşmüş milletimizi birlik şuuru içinde tutan, Cengiz Aytmatov, Ali Şir Nevai, Olcas Süleyman, Yusuf Akçura, Gaspıralı İsmail Bey, Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp, Nihal Atsız, Bahtiyar Vahabzade, Cengiz Dağcı, Şehriyar, Yunus Emre gibi nice büyük şahsiyet sahiplerinin verdikleri eserler ile Türk Dünyasının edebiyatçıları, sanatkârları ve fikir adamları değil mi?

Yazar bu kitaptaki hikâyelerde her ne kadar tarihi olaylardan bahseden hikâyeleri tercih etmiş olsa da tarihi olayların yanında toplumun kültürel yapısı ve sosyal yaşantısını da ortaya koymakta, zaman zaman devletin uygulamaları hakkında okuyucuya bilgi sunmakta, okuyucuya o günleri o an okuyucunun okuduğu sırada sözlü olarak anlatılan hikâyeleri dinler gibi bir hisse kapılara okunmasını sağlayacak akıcı bir kıvamda yazmış olmanın yanında yaptığı tasvirler ile yazılı bir resim gibi olayları gözlerimizin önüne de sermektedir.

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

bettilt giriş