
İNSANIN ANLAM ARAYIŞI
Halim Kaya
Bu kitaptan ilk haberim sosyal medyada bir kişinin “Hayata bakışınızı değiştirecek üç kitap” diyerek tavsiye ettiği üç kitap arasında “İnsanın Anlam Arayışı” adlı bu kitabı görünce oldu. Kitap bana çok yıllar önce okuduğum Seyit Ahmet Arvasi’nin “Kendini Arayan İnsan” adlı kitabını hatırlattı. Ancak zannedersem Seyit Ahmet Arvasi’nin “Kendini Arayan İnsan” adlı kitabıyla arsındaki tek fark Seyit Ahmet Arvasi’nin “Kendini Arayan İnsan” adlı kitabı İslami manada insanın manevi bir arayışından, Allah’a yaklaştıracak ya da Allah’a kul eyleyecek bir arayıştan bahsetmesidir.
Viktor E. Frankl’ın yazmış olduğu “İnsanın Anlam Arayışı” adlı kitabı tamamı 155 sayfadan oluşan küçük bir risale. Kitabın hacmi küçük ama etkisi büyük olmalı ki kitap “30’un üzerinde dile çevril”miş ve “15 milyondan fazla satan bir başucu” kitabı olmuştur. Ülkemizde de Türkçeye Özge Yılmaz tarafından çevrilen “İnsanın Anlam Arayışı” adlı kitabının ilk baskısı Okyanus Yayınları tarafından İstanbul’da Haziran 2009’da yapılmış, ancak kitap Türkiye’de de ilgi görmüş olacak ki 158. Baskısının Ağustos 2024 tarihinde yapmıştır Bizim elimizdeki bu 158. Baskıdan sonra yaklaşık iki yıl geçmiş acaba yeni baskı yaptı mı bilmiyorum. Ülkemizde bir kitabın 16 yılda 158. Baskıya ulaşması kitap okuyanlar açısından büyük bir başarıdır. İnşallah gördüğü bu ilgi kadar da kurak gönüllere tesir etmiştir.
“İnsanın Anlam Arayışı” adlı kitabın yazarı Üçüncü Viyana Okulu’nun ve logoterapi’nin kurucusu Viktor E. Frankl Avusturyalı bir psikiyatr. Varoluşçu terapinin en önemli kişilerinden biri olan Viktor E. Frankl’inin İkinci Dünya Savaşı sırasında toplam kamplarında yaşadıklarını kendi psikiyatrik öğretisi çerçevesinde “İnsanın Anlam Arayışı” adlı kitabında yazmıştır. Kitap; “Önsöz”, “1984 Basımına Önsöz”, “Birinci Kısım: Toplam Kampı Deneyimleri”, “İkinci Kısım: Ana Hatlarıyla Logotetapi”; “Anlam İstenci”, “Varoluşsal Engelleme”, “Noöjenik Nevrozlar”, “Varoluşsal Boşluk”, “Hayatın Anlamı”, “Varoluşun Özü”, “Sevginin Anlamı”, “Metaklinik Sorunlar”, “Bir Logodrama”, “Üstanlam”, “Hayatın Geçiciliği”, “Bir Teknik Olarak Logoterapi”, “Kollektif Nevroz”, “Pandeterminizmin Eleştirisi”, “Psikiyatrik Amentü”, “Psikiyatrinin Yeniden İnsanileştirilmesi” ve “Üçüncü Kısım: 1984 Ek Yazısı: Trajik İyimserlik Lehine” bölüm ve başlıklarından oluşmaktadır. Bu eseri ve eserinin şöhreti “Farank’lin[in] ‘Freud ve Adler sonra sahasının en dikkat çeken ismi” olarak anılmasını sağlamıştır.” (s.6)
Viktor E. Frankl daha kitabın başında “1984 Baskısına Önsöz” adlı başlık altında yazdığı kitabın başarısıyla ilgi anlatım sırasından ifade ettiği “Başarıyı amaçlamayın; bunu ne kadar amaçlayıp hedef haline getirirseniz, elinizden o kadar kolay kaçırırsınız. Mutluluk gibi başarıda kovalanmaz: Kendisi Ortaya çıkmalı ve bu sadece insanın kendisi dışında bir insana tesliminin yan etkisi olarak gerçekleşebilir. Mutluluk kendiliğinden ortaya çıkmalıdır ve aynısı başarı içinde geçerlidir; onu önemsemeyerek ortaya çıkmasına izin vermelisiniz.” (s.14) diyerek adeta Türkçede kullanılan “Kaçan Kovalanır.” deyimine bir nevi gönderme yaparak “Başarı ve Mutluk sizi kovalasın, siz ona ilgisiz davranın, o zaman başarı ve mutluluk sizin peşinize düşecektir.” diyor.
Viktor E. Frankl’ın yazdığı bu kitap “Bu öykü, ne büyük kahraman ve şehitlerin ıstırap ve ölümleri, ne başlıca Kapolar (özel ayrıcalıkları olan ve [kamplarda gardiyanlar yerine tutsaklar içinden seçilmiş] vasi olarak çalışan tutsaklar) ne de ünlü tutsaklarla ilgilidir. … bilinmeyen ve kaydı tutulmamış devasa kurbanlar ordusunun feda ettiklerini, çektiklerini anlatır.” (s.17) diyerek bir özelliğinden dolayı özel işkenceye maruz kalmışların değil sıradan ve hiçbir ayırt edici vasfı olmayan mahkûmların yaşadıkları ıstırap ve elemi ele almaktadır.
“Kapolar [aslen mahkûm olmakla beraber gardiyanlara yardımcı olarak mahkûmlardan seçilerek görevlendirilen mahkûmlar], kollarında ayırt edici bir işaret taşımayan bu mahkûmları gerçekten hor görürlerdi. Bu sırdan tutsaklara pek az yiyecek verilir ve bazen de hiç verilmezken Kapolar asla aç kalmadılar. Hatta Kapoların birçoğu kampta tüm hayatları boyunca beslendiklerinden daha iyi beslendi. Tutsaklara karşı çoğunlukla gardiyanların olduğundan daha serttiler ve onları SS’nin adamlarının dövdüğünden daha vahşice döverlerdi. Bu Kapolar elbette ki karakterleri bu tür işler için uygun olanlar arasından seçilmişlerdi ve onlardan bekleneni vermedikleri anda rütbeleri alınırdı” (s.17-18) Türkçede bu durumu anlatmak için “kraldan daha fazla kralcı” ya da ormana zarar veren ağaçları kesen balta için “Ağaca balta vurmuşlar, sapı bendendir demiş” deyimlerinde geçen kişilere ne büyük zararı kendisi gibi olanlardan geldiğini ifade etmektedir. Burada Kapolardaki ihanet ve nankörlük, gruptan, içten gelen bir zarar, yine bu Kapoların kendilerinde görülen çaresizlik hakkında bilgi vermektedir.
“Mesela resmi olarak belli sayıda tutsağın başka bir kampa sevki için olduğu söylenen nakil araçlarını ele alalım: Bunların son durağının gaz odaları olduğunu tahmin etmek zor değildi. Çalışabilecek durumda olmayan hasta ve zayıf tutsaklar seçilerek, gaz odaları ve fırınlarla dolu olan büyük merkezi kaplardan birine gönderilirlerdi. Seçim süreci, tüm tutsaklar veya gruplar arasında bir meydan kavgasının başlama işaretiydi. Herkes kurtarılan kişinin yerine başka birinin kurban edileceğini bilmesine rağmen önemli olan tek şey kişinin kendi ismini veya arkadaşlarınınkini kurban listesinden sildirebilmekti.” (s.18) İfadelerinde bahsedilen mahkûmlara yapılan insafsız bir muamele ve sonunda gaz odalarında zehirlenerek öldürülmesi veya fırınlarda yakılarak öldürülmeleri değil. Asıl acı olanın bu sonu yaşamak istemeyen mahkûmların kendisinin veya arkadaşının olmadığı bir naklin gerçeklemesi için verdiği mücadele ve bu mücadeleyi kazananların yerine belki o anda gaz odası ve fırın bulunan kampa gitmeyecek bir kişinin gitmek zorunda bırakılmasıdır. Yani önce can sonra canan diyen mahkûmlar.
Viktor E. Frankl’ini 1500 kişinin seksen kişilik vagonlarda yaptıkları uzun yolculuk sırasında sadece valizleri üzerinde uyuyabildiği bir yolculuk ilk hayal kırıklığı olur. En sonunda kampa gelmişler ve “On beş bin esir, en fazla iki yüz kişi için inşa edilen bir barakaya tıkıştırılmıştı.” (s.24) İki yüz kişinin sığa bileceği yere on beş bin kişiyi balık istifi olarak dizsen yine sığmaz, ancak esirlerin beyninde oluşan kamp psikolojisi insanları sığdırmış demek ki bu barakaya. Enteresan olan hemen daha başlangıçta fırınlara gidecek mahkûmların seçilmesi girdiği bir sırada çantasını bırakmayıp, paltosunun altına saklayıp, anlaşılmamsı için de dik yürümesi sayesinde kurtulur Viktor E. Frankl yakılacağı fırına gitmekten. “Bize, bagajlarımızı bırakıp SS subayının önünden geçmek için kadınlar ve erkekler olarak iki sıra oluşturmamızı söylediğinde bunun anlamını kavrayamamıştık. Şaşırtıcı bir şekilde çantamı paltomun içine saklayacak cesareti bulmuştum. Sıramdaki herkes, tek tek subayın önünden geçerken çantamın fark edilmesinin tehlikeli olacağını anladım. En iyi ihtimalle beni yere sererlerdi, bunu daha önceki deneyimlerimden biliyordum. Subaya yaklaşırken ağır yükümü fark etmemesi için içgüdüsel olarak dik yürüdüm. Derken, onunla yüz yüze geldim. Tertemiz üniformasının içinde ince, uzun bir adamdı. Uzun yolculuktan sonra pasaklı ve göçkün hale gelen bizlerle büyük bir tezat içindeydi! Sol elini sağ dirseğinin altına koymuş, tasasız ve rahat bir biçimde duruyordu. Bu adamın küçük parmak hareketlerinin arkasında yatan kötücül anlam hakkında hiçbirimizin en ufak bir fikri yoktu. Şimdi sağa, sonra sola ama daha çok da sola işaret ediyordu. Sıra bendeydi. Biri bana sağ tarafın çalışmaya gönderilenler için olduğunu, sol tarafın ise hasta ve çalışamaz durumda görünenlerin özel bir kampa gönderilmek üzere ayrıldığını fısıldadı. Daha sonra sık sık yapacağım gibi işleri oluruna bıraktım. Çantam beni bira sola çekse de dik yürümeye çalıştım. SS subay bana tekrar baktı, tereddüt eder gibi oldu ve iki elini omuzlarıma koydu. Kuvvetli görünmeye çalıştım ve omuzlarımı yavaş bir biçimde sağa doğru çevirdi, böylece o tarafa ayrılmış oldum.” (s.25-26) bazen şans, bazen tesadüf, bazen işi oluruna bırakmak ama genelde Allah’ın izni ile insan hayatı çoğu kişinin yaşamış olduğu akıbeti yaşamaz. Viktor E. Frankl’in de çantasının sayesinde fırında yakılarak öldürülmekten şansı sayesinde kurtulmuştur. Ama insanın bu acı olayı daha sonra öğrenerek üzerinde düşündüğünde asıl o zaman aklı almaz bu kurtuluşu. Ona şansı mı yardım etmişti yoksa Tanrı henüz onun ecelinin o gün o vakitte fırında yakılarak öldürülmek olarak yazmamış mıydı? Aç gözlülük ya da kurnazlık mı Viktor E. Frankl’ini ölümden kurtarmıştı?
“Birlikte nakledildiklerimizin büyük çoğunluğu, yani yüzde 90 kadarı için ölüm fermanı verilmişti. Hüküm, takip eden birkaç saat içinde yerine getirildi. Sola gönderilenler istasyondan doğruca fırına götürüldü.” (s.26) hani kaplarda toplanan on beş bin kişiden bahsedilmişti ya işte o on beş bin kişi yakılan yüzde 90 kişiden kalan kişilerdir. Yani 150.000 kişiden geriye kalan 15.000 kişi Viktor E. Frankl’inin kaldığı bu kampta yaklaşık 140.000 kişi yakılmış olur.
Eski bir mahkûma meslektaşı ve arkadaşı R’nin nereye gönderildiğini soran Viktor E. Frankl’ine “Bir el, birkaç yüz metre ötede Polonya’nın gri göğüne duman salan bir bacayı gösterdi. Bacadan uğursuz bir duman çıkıyordu.” ve nihayet “Arkadaşın orada, cennete uçuyor” (s.26) Bir toplama kampında ölümün korkunçluğunu bu cümle kadar acı anlatan bir ifade yoktur sanırım. Hemen arkasında sırada olan arkadaşı fırında yakılarak öldürülmüştü.
“‘Müslüman’ derken neyi kastettiğimiz biliyor musunuz? Sefil, çökmüş, hasta ve bitkin görünen ve yoğun fiziksel çaba gerektiren işleri artık yapamayacak olanlar… ‘Müslüman’ budur. Erken ya da geç, genellikle de erken, her ‘Müslüman’ gaz odasına gider” (s.33) Kamplara toplanmış insanları yakarak cezalandıran bir anlayış, Müslüman kelimesini iyi ve güzel şeyler için kullanmasını beklemek mümkün değil, nitekim burada yakılacak, gaz odasına gidecek hastalıklı kişilere “Müslüman” adı verilmiş dolaylı olarak İslam’a olan nefretlerini ortaya koymuşlardır.
Viktor E. Frankl’in yazmış olduğu “İnsanın Anam Arayışı” kitap sanki sadece işkence ve işkenceye dayanma ya da umursamama konusunu işleyen bir saha çalışmasının yazıya aktarımı halini almış. İnsanlar yakma fırınları ile gaz odalarında ölmemişlerse önce yakılan ve gaz odasında öldürülenlere alışıyor daha sonra kendisine yapılanlar dayanılamaz boyuta çıkıp ağır gelince elektrik verilen kampın çevrildiği dikenli tellere dokunarak intihar etmeyi düşünür durma geliyor. Ancak bir müddet sonra kampta uygulanan hiçbir işkence ye tepki vermez oluyor. “Umarsızlık (apati), yani duyguların körelmesi ve kişinin artık hiçbir şey umurunda değilmiş gibi hissetmesi tutsağın psikolojik tepkilerinin ikinci evresinde ortaya çıkan bir belirtiydi ve onu günlük ve saatlik dayaklara karşı duyarsızlaştırıyordu. Bu duyarsızlık sayesinde tutsak kendine çok faydalı bir muhafaza kabuğu örebiliyordu.” (s.36) Viktor E. Frankl’in “İnsanın Mana Arayışı” adlı bu kitabından önce okuduğumuz Ülkücü Hareket’in mensuplarına 12 Eylül cuntasının yaptırmış olduğu işkencelerden haberdar olmuştuk hatıratlarını yazanlar vasıtasıyla. Orada da Ülkücüler işkencecilerin yapmış olduğu işkencelere, aşağılama ve onur kırıcı söz ve fiillere karşı insanüstü bir direnç geliştirmişlerdi. Normal zamanda dayanılmayacak işkenceler ve onur kırıcı davranışlara dayanmışlar, cezaevinden çıktıktan sonra yazdıkları hatıratlarında şimdi olsa bu işkencelere dayanamayacaklarını yazmışlardır.
“Yetersiz beslenme, sürekli olarak yemek fikriyle meşgul olmanın yanı sıra büyük ihtimalle cinsel dürtülerin kaybolmasının da nedeniydi.” (s.45) Kampta verilen bir tas çorba ve bir parça ekmekle yeterli beslenemeyen tutsaklar zamanla vücudun yağlarını yakıp kas kitlesini tüketmeye başlayınca bir deri bir kemik kalmış, zihinlerinde yemek yemekten başka düşünceleri olmamaya başlamıştır. Takatinin yetmemesi, güçten düşmeleri dolayısıyla da cinsel istekleri ve dürtülerinin azalmasına sebep olmuştur. Viktor E. Frankl’in bu husuta askeri kışlarda kalan askerler ile erkelerin kaldığı kamplardaki cinsel sapıklığı kıyaslamış ve askeri kışlalarda yeterli beslenme sağladıkları için güç ve kuvvetleri yerinde olan askerlerde sapık ilişkilerin daha çok olduğunu, kamplarda ise rüyalarında bile cinsellikle ilgilenmeyen, günlük hayatta cinsellikle meşgul olmayan tutsaklar arasında neredeyse hiç sapık ilişkilere rastlanmadığını ifade etmektedir(s.45).
Viktor E. Frankl’in insanların yaşama sanatını öğrenirken mizah duygusu geliştirme ve olaylara mizahın ışığında bakabilme yetisi kazandığını ve başka bir kampa götürüldüklerinden gaz odası ve yakma fırını bacası olmayan kamp ile mizah ürettiklerini ve gülerek karşıladıklarını söyleyerek örneklendirmektedir. Yaşam sanatını uygulamayı “insanın acısı gazın hareketine benziyordu. Belli miktarlarda gaz, boş bir kutuya pompalandığında kutu ne kadar büyük olursa olsun onu tamamen ve eşit dağılım göstererek doldurur. Aynı şekilde ıstırap da ister küçük ister büyük olsun insan ruhunu ve bilincini tamamen doldurur. Bu yüzden de insan ıstırabının ‘boyutu’ tamamen görelidir. Çok ufak tefek bir şeyin, sevinçlerin en büyüğüne neden olduğu da vakidir.” (s.56) insanların göreli algısına rağmen ıstırap ve neşenin hissedilmesinin gazla doldurulmuş oda psikolojisinde olduğu gibi büyük olduğunu, miktarı küçük bile olsa insan psikolojisini sarıp kapladığını yani küçük ıstırap ve neşenin bile büyük yaşanabildiği ifade etmektedir.
Viktor E. Frankl’in kampta kalan insanların içinde “barakalar arasında gezerek diğerlerini teselli etmeye çalışan ve elindeki son ekmeği paylaşanları”n “her şeyi elinden alınmış bir insandan alınamayacak bir şey olduğunu” onun da “İnsan özgürlüğünün son kalıntısı olan, koşullar ne olursa olsun kendi yolunu seçme tutumu” (s.77) olduğunu ve bütün olumsuz şartlara rağmen bu seçme hakkını kullanan az sayıda insanın kamp yönetiminin istediği insan tipine aykırı davranarak kendileri olarak kalmayı başardıklarını, kendilerini zorlayan kamp şartlarından koruduklarını ifade etmektedir. Kamp sakinlerinden kendisi kalmayı başaranların ellerinden alınmayan aslında onların “ruhsal özgürlükleri” (s.78) olduğunu bu “ruhsal özgürlükleri” sayesinde onların “her ıstıraba katlanarak değişime engel” (s.78) oldukları neticesini kamp gözlemlerinden çıkarmaktadır.
Viktor E. Frankl’in insanı hayata bağlayan duyguların kaybolmasının insanın sonu olduğunu aydın bir kamp tutsağı ile yaptığı konuşma üzerinde açıklıyor. Yazar olan bu kişi Şubat ayının 25’nde kamptan 30 Mart’a kurtulacağına dair bir rüya görmüş ve o gün kurtulacağına kendisini inandırmış, ancak 29 Mart gelip de kamptan kurtulacağına dair bir emare de görülmeyince tutsak aniden hastalanmış ateşi çıkmış, bilincini kaybedip deliryum durumuna girmiş ve 31 Marta da ölmüş olduğu bilgisini vermektedir (s.86). İnsanın hayattan beklentisi olmazsa vücudunun fonksiyonlarını sonlandırdığını anlatmaktadır.
“Nasıl ki bir dalgıç devasa atmosferik basınç altında bulunduğu hücresinden aniden çıktığında yaşamı tehlikeye giriyorsa, zihinsel basınçtan bir anda kurtulan insanın da manevi ve ahlaki sağlığı zarar gör” mektedir (s.100) diyen Viktor E. Frankl’in kamptan aniden bırakılan bir tutsağın dalgıçların atmosferik basınç altında oldukları denizden vücudunu daha düşük atmosfer basıncına alıştırmadan çıkmaları halinde vurgun yemeleri gibi kamptan özgür hayata hiçbir alıştırma yapılmadan salınan tutsakların da ruh sağlığı ve ahlakının bozulabileceğini ifade etmektedir. Kampta ilkel nitelikte bir doğaya sahip olan tutsakların kapta maruz kaldıkları işkence ve kamp psikolojisini özgür olduklarında bu özgürlüğü fütursuzca ve saygısızca kullandıklarını şu gözlemlerine dayanarak “onlar için değişen tek şey artık ezilen değil ezen olmalarıydı. Zor kullanımın ve adaletsizliğin nesnesi değil, uygulayıcısı oldular. Davranışlarını, kendi korkunç deneyimlerine dayanarak gerekçelendirdiler.” (s.100) izah etmektedir. Kamp sakinleri serbest kalınca “kendilerine yanlış yapılmış olsa bile, kimsenin yanlış yapma hakkının olmadığına dair sağduyuyu” (s.100) yavaş yavaş kanmışlardır.
Kamptan özgür kalan tutsakların “Ruhsal baskının aniden gevşetilmesinden kaynaklanan ahlaki deformasyon”un yanı sıra özgürleşmiş tutsağın kişiliğini tehdit eden iki unsur daha vardır ki “Eski yaşamına döndüğünde yaşadığı içerleme ve hayal kırıklığı.” (s.101) bunlar dışarıda umulan davranış ve beklentilere karşılık bulamasından kaynaklanmaktadır. Dışarıda ilişki kurduğu kişilerin onun çektiklerini önemsememsi içerlemeye alınganlık göstermeye iterken, kendisini hayat bağlayan kişileri bulamamsı da hayal kırıklığına itmektedir.
Viktor E. Frankl’in yazmış olduğu “İnsanın Anam Arayışı” kitabının ikinci bölümünde kendi geliştirdiği Varoluşçu Logoterapi’yi “geleceğe odaklanır, yani danışanın gelecekte içini dolduracağı anlamlarla uğraşır. Aslından logoterapi anlam odaklı psikoterapidir.” (s.104) diyerek tarif ederken logoterapi isminin de ‘Logos’un Yunancadaki karşılığının ‘anlam’ olduğunu ve Logoterapi’nin de “insanın anlam arayışı ve insanın yaşamında anlam bulma” olduğu şeklinde isimlenidirmektedir.
Viktor E. Frankl’in kurduğu Varoluşçu Logoterapi tekniğinin tedavi metotlarından birisinin de ‘tezat niyet’ olduğu savunulmaktadır. Viktor E. Frankl’in kekeme bir çocuğun asıldığı tramvayda kondüktör tarafından yakalanması sonrasında kondüktörden kurtulmanın yolunun kekeleyen masum bir çocuk rolü yapmak olduğunu düşünerek kekelemeye çalışması üzerine o anda kekelemediğini fark etmesi (s.130), ya da uykusuzluk korkusu çeken kişinin ayakta uyanık kalmaya çalışması durumunda uykusunun geleceği hususundaki tam zıttı bir düşüncenin (s.131) mevcut nevrozu iyileştirdiğini savunmaktadır.
Her ne kadar yazının başında yukarıda Viktor E. Frankl’in yazmış olduğu “İnsanın Anam Arayışı” kitabını isminden dolayı Seyit Ahmet Arvasi’nin “Kendini Arayan İnsan” adlı kitabıyla kıyaslamış ve aynı olabileceği yönünde bir tahminde bulunmuş olsak da Viktor E. Frankl’in yazmış olduğu “İnsanın Anam Arayışı” kitabı Seyit Ahmet Arvasi’nin “Kendini Arayan İnsan” adlı kitabı gibi bireysel bir anlam arayışından bahsetmemektedir. Viktor E. Frankl’in yazmış olduğu “İnsanın Anam Arayışı” kitabı daha çok toplumsal bir ahlak ve insanlar arası geçerli olabilecek asgari beşeri ahlak arayışında, etik ve evrensel insan hakları ile özdeşleşebilecek insanın koyduğu kuralların arayışında bir kitap olmuştur. Yani yatay bir ahlak anlayışını arayışındadır. Seyit Ahmet Arvasi’nin “Kendini Arayan İnsan” adlı kitabı ise daha çok Allah ile kul arsındaki vasıtasız ve dikey bir ilişkinin Allah’a yaklaştıran kurallarının arayışıdır.

