12 EYLÜL’E DOĞRU

Bu haber 11 Eylül 2019 - 22:10 'de eklendi ve 389 kez görüntülendi.

12 EYLÜL’E DOĞRU

Kenan EROĞLU

Bir bilinmeyene, sonrasını fazla göremediğimiz bir yere doğru koşar adım ilerliyorduk. Fakat biz mi gidiyorduk, arkadan bizi itekliyorlar/kovalıyorlar mıydı? Bizi birileri götürüyorlar mıydı, önümüzden birileri çekiyorlar mıydı pek bilmiyorduk. Ama biliyoruz ki şöyle ya da böyle biz de gidiyorduk, bu gidiş normal bir gidiş miydi, yoksa belirsizliğe doğru sürükleniş miydi pek belli değildi. Düzgün adımlarla efendi efendi, ağır ağır ve kararlı bir şekilde gitmiyorduk, bu belliydi. Sanki arkamızda kovalayanlar vardı biz de koşuyorduk fakat biz kendimiz koşuyoruz sanıyorduk. Durmak, geriye dönmek imkân ve ihtimali olmadığı gibi hatta bir ara dönüp geriye bakma imkânımız bile yoktu. Bazen de bizim fazla göremediğimiz o ileri ve ön tarafta bir şey vardı da ona doğru biz koşar adım gidiyor gibiydik. Sokak ve cadde dolusu bir kalabalık geliyordu, bizim bu kalabalığın önüne geçip “durun kalabalıklar bu gittiğiniz-gittiğimiz sokak çıkmaz sokak” deme imkânı yoktu, kalabalığa karşı durma, kalabalığı durdurma engel olma imkânı da yoktu. Bir tek yol vardı yavaşça kalabalığa karışıp, “uydum kalabalığa” deyip kalabalığın gittiği istikamete doğru koşar adım gitmekti. Aslına bakarsanız bizim bulunduğumuz yere göre ne gerilerde nelerin olduğunu, ne de ilerilerde, kalabalığın ön tarafında nelerin olduğunu görme ve bilme imkânımız asla yoktu. Önümüzde ve ilerde nelerin olduğunu biz kendi tecrübe ve birikimlerimizle elbette pek göremezdik ama Ankara’da ve Genel Merkezde bulunan birilerinin-insanların-yöneticilerimiz-hareketi idare edenlerimiz bu durumu bizden çok önce ve daha iyi görmeleri bilmeleri gerekirdi diye düşünüyorduk. Bu gidişin nereye doğru olduğunu biliyor olmaları gerekirdi.

Özellikle Bülent Ecevit tarafından 5 Ocak 1978 tarihinde kurulan hükümete rağmen o tarihten itibaren anarşi ve terör de çığırından çıkmış bir şekilde gidiyor, ülkeyi, ülkesini seven insanları ve tabii ki Ordu’yu da endişelere sevk edip meşgul ediyordu. Çünkü büyük ümitlerle iktidara gelen ve birşeyler yapması beklenen Bülent Ecevit hükümeti ne yazık ki başarısız olmuş Anarşi ve terörün önünü alamamış bilakis terör daha da tırmanmıştır. Ecevit’in hayalperestliği ile işlerin çözümlenmeyeceği çok kısa zamanda anlaşılmıştı. (Not: Ecevit’e yakınlığı ile bilinen Gazeteci-Yazar Cüneyt Arcayürek 1985 Yılında yazdığı kitabında o günlerdeki endişelerini dile getiriyor.)

“Ordunun ayak seslerini işitiyorduk, Ecevit’de işitiyordu.

Bütün siyasetçiler duyuyordu.

Müdahalenin “zamanı” ve “biçimi” üzerinde tartışmalar vardı. Baka baka, göre göre!..

Gidiyorduk. Hayır biz yürümüyor, ayak seslerinin yanı başımıza gelmesini, çıkaracağı gürültüyle sesimizi boğmasını bekliyorduk.

14 Ekim 1979’un yirmi yıllık bir döneme damgasını vuran partiler ile yapılan son seçim olduğunu söyleyemiyorduk. Söylemeyi de istemiyorduk.”

(Cüneyt Arcayürek Açıklıyor 8, “Müdahalenin Ayak Sesleri”, Bilgi Yayınevi İstanbul 1985 S:287)

Biz-bizler ise bir takım sloganların arkasında efsunlanmış gibi gidiyorduk, “savaşımız vurguncu düzen”eydi, “milli devlet güçlü iktidar” dı, “kanımız aksa da zafer İslam’ın” dı. O kutlu zafer için demek ki daha çok kan dökülecek, daha çok kanımız akacak ve daha çok can verilecekti. Sonunda ise zafer bizim olacaktı. “Sen borcunu ödedin sıra bizde ülküdaş” noktasına gelmiştik de geçiyorduk artık. Demek ki herkes sırasını savacaktı.  Öyle ya herkesin ülkesine ve davasına en nihayet bir can borcu vardı ve bu borç bir gün ödenmeliydi ve o ödeme günü herkes için giderek daha da yaklaşıyordu. Görüyor ve hissediyorduk. Sıranın bize de geliyor olmasının zamanının gittikçe yaklaştığını görmek sevindiriyor muydu, korkutuyor muydu onu bile tam olarak anlama ve anlatma imkânımız yoktu. Heyecanlı bir bekleyiş içine girmiştik.

Sanki her sabah kalktığımızda bir şeyler değişecek, yeni şeyler olacak, yeni durumlar meydana gelecekti, önümüzde dağ gibi bir liderimiz vardı, o her şeyi biliyordu, bu konuda da ve her konuda elbet bir bildiği vardı. Sonra Türkiye’nin her yerinde teşkilatı olan güçlü bir MHP vardı. Partimiz ve liderimiz oldukça bize bir şey olmazdı. Hatta MHP’nin kapatılması için “Nuh tufanı gerekliydi” Ancak bu şiddette bir durum partimizi kapatabilir, bize engel olabilirdi.  Günümüz şartlarında “Nuh Tufanı” da olmayacağına göre korkacak bir şey de yoktu, “Ülkücü Hareket Engellenemezdi”. Liderimize partimize ve teşkilatımıza çok çok güveniyorduk. Fakat sokağın gidişi de gidiş değildi.      Anarşi ve terör boyumuzu aşıyordu. Kan deryası giderek ülkenin her yerini kaplıyordu. Bu gidişin sonunda belki de cennetin kapıları açılacak ve biz toptan içeri girecektik. Bu koşu da böylece bitecekti. Hepimiz “uçmağa varacaktık”.

Desen: Kenan EROĞLU

Bizden çok uzak olan ve bizden sürekli kaçarak hep başkalarının koynuna giren “İktidar” denilen “nazlı gelin”e bu dünyada kavuşmasak bile ne gamdı. Öteki dünyaya olan inancımız tamdı. Orada kavuşurduk. Veyahut bizler bu dünyada kavuşamazsak bile bizden sonra gelen nesiller kavuşurlardı. Biz de zaten “Gelecek seçimleri değil gelecek nesilleri düşünmüyor muyduk?”

“Önce CHP’nin 22 aylık hükümeti (5 Ocak 1978-12 Kasım 1979) sırasında bir ‘umut’ olarak tükenişi, bir alternatif sunamayarak Türkiye’nin çıkmazının derinleşmesi… Böylece terörün işlevini daha rahat yerine getirir olması… Ve halkın, can güvenliğinin başka bir şey düşünemeyecek duruma gelmesiyle ‘demokrasiye yabancılaşması’…

Can güvenliği kalmayan sokaktaki adamın demokrasi falan artık umurunda değildi. Demokrasi tıkanmıştı, parlamento çözüm üretir olmaktan çıkmıştı tümüyle ve böylece demokrasiyi tamamen noktalayan 12 Eylül harekâtının sokaktaki adam tarafından kolayca benimsenmesi…”

(Hasan Cemal, “Tank Sesiyle Uyanmak”, Bilgi Yayınevi İstanbul-1986 S:168)

O günlerde hiç kimsenin bir garantisi yoktu,  yolda, okulda, evde, kahvehanede yaralanabilir-vurulabilir ve önceden hazır tutulan “Al Bayrağa” sizi sarabilirlerdi. Birkaç dakika sonra ne olacağını, nelerin olabileceğini kimse bilemez ve garanti edemezdi. Evinizin balkonunda otururken, durakta otobüs beklerken, kahvede bir sıcak çay içerken, yine evinizde cam kenarında otururken bir kör kurşun gelebilir ve sizi tüm sevdiklerinizden alıp götürebilirdi. Sizi sevdiklerinizden ayıran bu gelen kör kurşunun çıktığı silahı tutan elin önemi yoktu. Ölçüler silahı tutan ele göre değerlendirilmiyordu. Ölçüler, öldürülen ve kara toprağın bağrına düşen kişinin kimliğine onun sağ görüşlü ya da sol görüşlü olmasına göre değerlendiriliyordu. Zaten o silahı tutan eli veya arkasındakini bilme imkânımız da kesinlikle yoktu. Bilmemizin pek önemi de yoktu. Ölen, katledilen,  “şehid” ler kervanına katılan bizden birisiydi ya gerisi boş ve teferruattan ibaretti.

Kartal misalinde olduğu gibi, kendini vuran ok bazen kendi kanadından da yapılmış olabiliyordu. Allah bilir belki de o oku bilerek seçenler de vardı. Bir yerden ve aniden bir serseri kurşun gelebilirdi, o kurşunun çıktığı silahı tutan her kim ise bazen sizin taraftan da olabileceği ihtimali de olabilirliği de söylentileri de yüksek bir orandı. Aslında bu ince noktaları ayırt etme imkânı çoğu insan için bazen yok gibiydi. Fakat işin garip tarafı kartalın vurulması için, seçilen okun o kartalın kanadından yapılmış olmasını pek önemsemeyen “kartalın kanadından da olabilir ne fark eder önemli olan kartalların yere indirilmesiydi” şeklinde el ovuşturan, olur ya da olmaz belki ama böyle düşünen, o düşüncede olan arkadaşların da olabileceği söylentilerini düşünmek istemiyorduk. O savaş ortamında yanlışa düşenler yanlış yapanlar için “her yol denenebilir! Her yol mubah olabilirdi” diyenlerin de, olma ihtimali söylentisi de ne kadardı bilmiyoruz. Hangi ok, hangi kartalı vuruyordu düşünülmezdi. Ve bu duygu nasıl bir duygudur mahiyeti tam da bilinmeyen söylentiler arasındaydı.

Türkiye genelinde duyuyor, gazetelerde takip ediyor ve televizyonlarda izliyorduk, bazen CHP İl Başkanı ile MHP İl Başkanı aynı silahtan çıkan kurşunlarla öldürüldü deniliyordu. Böylesine bir durum tesadüfen olabildiği gibi kural dışı fanatik sol görüşlü görünen biri tarafından her iki il başkanının öldürülmesi, yine kural dışı sağ görüşlü görünen birisinin her iki il başkanını da öldürmesi ihtimal dâhilindeydi. Her iki il başkanının katli konusu, “ortalık daha çok karışsın ve ihtilal ortamı müsait hale gelsin” diye düşünenler tarafından da yapılabilirliği uzak olmayan ihtimaller ve söylentiler arasındaydı. Çünkü fısıltı gibi de olsa şehir efsanesi gibi de olsa kulağımıza inanamayacağımız, asla tasvip edemeyeceğimiz sesler geliyordu. O günlerde bu fısıltıların aslını astarını tam olarak ayırt etme imkânımız elbette pek yoktu. Fakat bazı parçaları birleştirince bu gibi yolları mubah gören kendini bilmez, davanın şuuruna ermemiş insanların varlığı da bizi ister istemez hem endişeye sevk ediyor hem de derin derin düşünmemize sebep oluyordu. Bir başka yerde, birbirine pek uzak olmayan yerde hem sağcıların gittiği kahvehane, hem de solcuların gittiği kahvehane aynı silahlarla taranıyor ölenler ve yaralananlar oluyordu. Biz genel söylentilere de bakarak hemen kolaycılığa kaçarak misilleme yapılmış diyor geçiyorduk. Bir türlü işin içinden çıkamıyorduk. Düşündüğümüzde aklımıza pek çok ihtimal geliyordu. Aklımıza gelen her ihtimali ise bazen dile getiremiyor, kendimize bile söylemeye çekiniyorduk.  Ama bizim temayülümüz bu gibi olayları hemen karşısında olduğumuz ve ölümüne mücadele ettiğimiz “komünistlere” yüklemek gibi bir kolay yolu çoğumuz benimsiyorduk, olay öyle olmasa bile milli bir tepki ile “vurun abalıya” misali her durumu onlara yükleme kolaycılığı arkadaşlarımız arasında hâkimdi. Fakat bu her zaman böyle değildi. Düşünen insanlar, kitle hareketlerini, toplu olayları, fikir hareketlerini inceleyen bu konuda kitap okuyan insanlar bazen çok aykırı şeyler düşünüyor, çok aykırı şeyler söylüyorlardı.

Bazen de “eyvah” çekiyorlardı. Bilen insanlar eylemin şeklinden, oluş yerinden, kullanılan malzemelerden manalar çıkartarak bazen de görünen durumun çok dışında ve aklıselimle düşündüğümüzde asla kabul edemeyeceğimiz neticelere ulaşıyorlardı.

Demek ki bizim dışımızda da bu işlerle yakından ilgilenen ve bu işleri bir yöne doğru olgunlaştıranlar vardı-varmış, biz görmemiş, görememişiz, fark etmemişiz, göstermemişler, fark ettirmemişler. Fakat kolayına kaçmamalı, aklıselimle düşünmeli ve görmeliymişiz,  görmeliydik. Biz dikkat etmeliydik. Dikkat etmedik, belki biraz dikkat ettik fakat bu kez de her şey elimizden-kontrolümüzden çıkmıştı duruma hâkim olamadık.

Türkiye genelinde yaşanan her durum ve olay, bizim bulunduğumuz Yozgat’ta da belki yaşanmıyordu fakat takip açısından biz de o olayları ve gelişmeleri an be an yaşıyorduk, içindeydik. Her günümüz, her saatimiz, her dakikamız bu işlerle meşgul olmakla geçiyordu. Sanki biz fildişi kulelerde oturuyorduk ve Yozgat’ta bize kimse dokunmuyor, terörün nefesi Yozgat’a nasıl olsa uzanamıyor gibi bir düşünceye mi kapılıyorduk pek bilemiyorduk.

Her şey kontrolden çıkmıştı dedik, işte bir “şehir efsanesi”: Yozgat’ta son zamanlarda akşamları gecekondu mahallelerinde bazı evlerin kapıları çalınarak aidat istendiğini söylentisi, yaşlı başlı bazı insanların gece gezmesinden dönerken yollarının gençler tarafından herhangi bir yerde kesildiği ve o meşhur çiftetelli oyununun oynatıldığı söylentisi. Yol boyu lokantalarda insanlara zorla “Genç Arkadaş” ve “Hasret” dergilerinin satıldığı söylentisi, Yozgat içinden geçen doğu otobüslerinin durdurulup, bakılarak kontroller yapıldığını gibi söylentiler günden güne daha çok yayılıyor kulaktan kulağa duyuluyordu. Duyuyorduk. Bu gibi hareketler hayra alamet hareketler değildi. Böyle şeyler şehir efsanelerini andırıyordu. Aslı olsa da olmasa da şüyu-u vukuundan beterdi. Biz bütün bunlara inanmıyorduk fakat inanmamış olmamıza rağmen ne yazık ki yaşıyorduk. Yaşanıyordu. Bu söylenilenlerin önüne geçme imkânı da yoktu. Söylentiler giderek artıyordu.

Fakat daha önce de belirttim, Ocak içinde olsun ocak dışında olsun, arkadaşlar arasında olsun, “vukuat” konusuna çok yatkın arkadaşlarımız vardı, hep kesin çözümlerden yanaydılar, “asacaksın hepsini”, “keseceksin hepsini”, “temizleyeceksin”, “misilleme yapacaksın”  gibi kesin çözümcüydüler. Sivrisinekleri kurutmanın yolu onları tek tek yok etmekten geçmiyordu, bataklığı kurutmak gerekiyordu, bataklığı kurutmak eğitim ve bilgi gerektiriyordu bu yol biraz zahmetli olsa da daha kesin çözüm getirirdi fakat bu zahmetli yola girmek o gün için imkânsız gibi görünüyordu. Pek çok şehirde toplumsal olaylar meydana geliyordu. Ülkenin her yerinde ve mevzi bir şekilde ortaya çıkan-meydana gelen olaylar artık yerini toplu katliamlara, tüm şehri kapsayacak büyüklükte çatışmalara bırakıyordu, sanki bir aşama geçiliyor diğer bir aşamaya geliniyordu.

Bu arada; Yozgat il merkezinde ilk ve tek ölümle sonuçlanan bir olay meydana geliyordu. 15 Şubat 1979 tarihinde okulların sömestre tatiline girmesi nedeniyle lisede memur olarak görev yapan Ali Türkmen birkaç arkadaşı ile birlikte bir akşam, cezaevi tarafındaki bir arkadaşlarını ziyarete giderlerken Tuzkaya Mahallesi’nde bir grup sol görüşlü kişi ile karşılaşırlar. Oradan hızla geçmek isterler fakat sokak çıkmazdır geri dönmek zorunda kalır ve geri dönerler. Geri döndüklerinde ise on-on beş kişi ellerinde sopalarla “faşistler buraya giremez” diyerek saldırıya geçerler. Ortalık karışır. Ali Türkmen yakasına yapışan birisini itekleyince o sol görüşlü çocuk yere düşer bunun üzerine silah sesleri duyulur “Şükrü vuruldu” diye bağırmalar başlar. Herkes kaçışırken Ali Türkmen ayağının aksaması nedeniyle kaçma imkânı yoktur. O sırada mahalle bekçisi gelir ve herkes kaçışır. Ali Türkmen elindeki silahı bekçiye vermez ve birlikte karakola giderek teslim olur. Daha sonra diğer kaçan Ülkücüler de yakalanır. Mahkeme huzuruna çıktıklarında Ali Türkmen’in durumu dolayısıyla Hâkim nefsi müdafaa konusunu dikkate alarak hafifletici bir durum olarak değerlendirilir. Ölüm olayı Yozgat’ta meydana gelen ilk ve tek olaydır ve o da nefsi müdafaa durumundan ortaya çıkmıştır.

Ertesi gün TÖB-DER Yozgat şubesi ile Halkevi Yozgat şubesi adına bir bildiri yayınlanarak bildik cümlelerle Faşizm kınanıyor ve:

“Faşizm boğulacağı kana bir arkadaşımızın daha kanını akıttı. ŞÜKRÜ BAĞCI KATLEDİLDİ. ŞÜKRÜ BAĞCI, YOZGAT’TA İLK DEVRİM ŞEHİDİMİZ OLDU.

ŞÜKRÜ; Fakir bir halk çocuğuydu. Aç gezmenin, açık gezmenin, horlanmanın ne menem bir şey olduğunu ve kaynağının da OLİGARŞİ denilen yıkılası bir avuç zorba olduğunun bilincinde olanlardandı. Bunu iyi bildiği için O son nefesine kadar halkı için savaştı. Ve bu inancı ve kararlılığıdır ki onu faşistlerin korkulu rüyası yaptı. Ve onun içindir ki Faşizm onu hedef aldı.”

Bildiri bu minval üzere devam ediyor çeşitli suçlamalarla sona eriyordu.

Kenan Eroğlu
Kenan Eroğluknn.eroglu@hotmail.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Comments