Gökalp’ı Yalnız Yazılarıyla Ölçmek Yetmez

Bu haber 14 Şubat 2021 - 11:09 'de eklendi ve 208 kez görüntülendi.

Gökalp’ı Yalnız Yazılarıyla Ölçmek Yetmez 

Kenan EROĞLU

(Ziya Gökalp konusuna devam ediyoruz.)

Mütefekkirimiz Ziya Gökalp’ı tanımak amacıyla, yakın çevresinde bulunmuş, sohbetlerine katılmış, sön dönemlerine ve vefatına şahit olmuş kimselerin onun hakkındaki görüş ve düşünüşlerini aktarmaya devam ediyorum.

escort ankara

Vefatından sonra özellikle de tek parti döneminde unutulmaya terk edilen ve kitaplarının basımı yapılmayan ve hatta bazı kitapları basılmak üzere alınan fakat bu güne kadar basılamayan Ziya Gökalp ancak vefatının ancak 30 yıl sonra ancak hatırlanmaya ve anılmaya başlanmış görünüyor.

Bu amaçla Gökalp hakkında yazılanları söylenenleri günümüz okurlarına aktarmayı bir vefa borcu olarak görüyorum.

Şimdi; Büyük düşünürümüz Ziya Gökalp’in büyük damadı ve aynı zamanda İstanbul Vefa Lisesi Edebiyat Muallimi Ali Nüzhet Göksel’in (1) 23 Mart 1956 Cuma günü Çemberlitaş’ta bulunan “Türkiye Muallimler Birliği Lokali’nde verdiği konferans.

“Muhterem Arkadaşlarım, 

Bu gün 23 Mart 1956. Bu tarih, büyük mütefekkir Ziya Gökalp’in doğumunun 80 inci yıldönümünü gösteriyor. Bu mutlu günü de kutlamak için burada toplanmış bulunuyoruz. Ölümü üzerinden geçen 31 yıla rağmen bize bıraktığı fikirleri ve hatıraları eskimeyen, daima taze ve daha sıcak bir feyiz kudretiyle yaşayan bu büyük adamı bildiğim kadar size tanıtmağa çalışacağım. Acaba bu çaptaki bir adamı bütün kıymeti ile açıklamak mümkün müdür? Bu sorunun üzerinde düşünüp durmak beyhudedir. Çünkü kendinden sonra fikirleri yaşıyan büyük bir adamı bütün değeriyle ölçüp de bir hükme varmak kabil değildir. Zira sonu bize görünmeyen bir şeyi sınırlandırmak, bu günkü kıymet ölçülerimizin iktidarı dâhilinde değildir. Ancak, bu gün hayatımıza istikamet veren o fikirlerin bir kısmı üzerinde durup mukayeseler yapmak mümkün olabiliyor. Çünkü onlar da bu gün bizi idare ediyorlar. 

Aziz Arkadaşlar, 

Ziya Gökalp’tan önce bir Türk düşüncesi vardı. Bunun temeli Doğu kaynaklarına dayanıyordu. Hâlbuki Gökalp’la başlayan düşünce hayatımız ise, milli tarihimize ve batı kaynaklarına dayanan bir düşünce hayatı idi. Onun temsil ettiği düşünce, bu iki faktörden kuvvet alıyordu. Böylece Gökalp Sosyolojisi ile düşünce hayatımız istikamet değiştirmiş, yepyeni bir anlayışla memleket meseleleri incelenmeye başlanmıştı. 

Ben önce, onu görmeyen genç arkadaşlarıma Gökalp’ın bir portresini yapmakla işe başlayacağım. Gökalp, orta boylu, şişmanca yapılı, beyaz tenli, siyah saçlı, ela gözlü, dalgın ve rüyalı bakışlı idi. Yüzüne baktığınız zaman, çok defa başını sağa doğru eğilmiş görürdünüz. O, daima düşünceli dururdu. Sesi tatlı, güler yüzlü, duruşu ve davranışları ile etrafındakilere emniyet verirdi. O, Konuşmadan önce düşünür; konuşmaya başlarken o rüyalı dalgın gözler ışıl ışıl yanardı. Konuşurken tane tane söyler, sözleri uzayıp derinleştikçe coşar ve neş’elenirdi. Fakat bu durgun ve sakin duran adamın, sık sık, iç dünyasından bir yanardağ gibi zaman zaman fikir lavları fışkırırdı. Onun iç hayatı, dış görünüşüne benzemezdi. Dışı hareketsiz görünmesine rağmen içi, daima bir tuğyan, bir feveran halinde idi. Bütün sohbetleri esnasında, gözleri bir noktaya dikilir, sanki bir kitap okuyormuş gibi söyler, ağzından ne bir kelime fazla, ne de noksan çıkardı. Bunları not etmek istediğimiz zaman, hiçbir yerini değiştirmeğe lüzum kalmadan, altına Gökalp imzasını atmak mümkündü. 

O, alelade şeyler üzerinde konuşmazdı. Her sözü bir düşüncenin ifadesi idi. Ondan bir mesele üzerindeki fikirlerini sorsaydınız, birdenbire cevaplandırmaz, düşünür, düşünür, bazen bu müddet uzar, siz başka bir konu üzerinde ikinci sorunuzu hazırlarken veya sorarken o, aldığını olduğu gibi veren adam değildi. Kafası, aldığı ham maddelere renk, şekil ve özellik verirdi. 

Sosyal meselelerimiz onun fikir laboratuarından geçerken ya Türk Milletinin milli şuurunun uyanmasına yardım eder veya Batı medeniyetinin bir bütün olarak memleketimize girmesine hizmet ederdi. (Not: Konuşmacının bu konudaki görüşlerinden “Batı Medeniyetinin bir bütün olarak memleketimize girmesine hizmet eder”  cümlesi belki 1956 yıllarında tek parti dönemi düşünceleri etkisinde olan aydınlar arasında geçerli bir görüş olabilir. Fakat buna rağmen bu gün bu görüş yerini daha çok Milli değerlere bağlı kalarak, yani kendi kendimiz olarak kalmak kaydıyla batıdan bir takım bilim ve tekniklerin alınabileceği fikri daha geçerlidir.) 

Bu türlü çalışmalarıyladır ki o, ilim için düşünmeğe vakit bulamazdı. Onun yaşadığı devir, Türkler için bir ölüm kalım çağı idi. Türk’ü kurtarmak için milletlerarası ölümsüzlük şerefini kazanmak kabiliyeti ile yaratılan Gökalp, milli kalmak ve yalnız bu millet için çalışmak aşkını, her şeyden üstün tuttu. 

Onun uğraştığı sosyal ve siyasi meselelerden bir kısmı üzerinde bazı fikir adamlarımız vaktiyle durmuşlardı. Bunlar arasında bazı aydınlar, kalkınmamızı Yeniçerilerin kaldırılmasında aramışlardı. Bir kısım fikir adamlarımız da, medreselerin yanında mekteplerin açılmasını ileri sürmüşlerdir. Kimisi de, bütün azınlıklara eşitlik haklarının tanınmasını istemişlerdi. Bazıları da, Jan Jak Ruso’dan ilham alarak hürriyet, adalet verilmesiyle sosyal nizamın düzeleceğini ileri sürmüşlerdi. Bir kısım fikir adamları ise, memleketi merkeziyetçilikten kurtarmanın lüzumu üzerinde durmuşlardı. Bu arada laiklik fikirleri üzerinde ısrar edenler de olmuştu. 

Bu parça parça güzel ve doğru olan gerçeklerden bir kısmını da tatbik eden Devlet adamları bile zuhur etmişti. Fakat bütün bunlarla, umulan ve beklenen elde edilememiştir. Acaba niçin? Çünkü sosyal müesseseler bir bütündür. Hepsini birden düşünmek lazımdı. Bir müessese Batı’daki örneklerine göre hazırlanırken, diğerlerinde Doğu’nun tesirleri olduğu gibi kalınca, kalkınma tam olamazdı. Çünkü doğunun düşünce sistemiyle, Batınınki tamamen birbirlerinden ayrıdır. Bu iki düşünce sistemi ne gibi ilmi hakikatlerle birleştirilebilecekti veya Doğu düşünce sistemini tamamıyla nasıl terk edecektik? İşte Gökalp, bir Filozof olarak bu gerçekleri bulup meydana çıkardı; milli meselelerimizin sentezini yaptı. Davalarımızı birbirine bağlayarak, bunların sistemini kurdu. 

Ondan önceki düşünürlerden bir kısmı yalnız Doğu ilmini ve kültürünü biliyordu. Bir kısmı da yalnız Batı’yı tanıyordu. Pek azı da, iki âlemi derinliğine değil, pek üstünkörü biliyordu. Hâlbuki Gökalp, Doğu’yu, bildiği Arap ve Fars dillerindeki ana eserleri okumak suretiyle tanımış ve bu arada Türk Milletinin tarihini, sosyolojisini ve psikolojisini de incelemişti. Bunlardan başka, Batı’yı da ilmiyle, felsefesiyle çok iyi öğrenmişti. Bütün bunlardan üstün olarak Gökalp’in kafası da felsefi ve ilmi düşüncelere en elverişli olanı idi. Ve sanıyorum ki, Gökalp zamanında çok okumuş olanlar vardı. Bunlar birçok şeyler de biliyorlardı. Okumak, bilmek güzel şeylerdir. Ancak, yaratmak, bulmak, daha güzel, daha başka şeylerdir. İşte bu başka şeylerin nasıl vücuda geldiğini, yaratıcılığın nasıl vücut bulduğunu belirtmek kabil olmuyor. Bu günkü ilmin bu kadar genişlemesine rağmen, bu türlü müstesna insanların bu cephesini güneş aydınlığına çıkarmak imkânlarını bize veremiyor. Büyük adamların yaratıcılık kabiliyetlerinin teşekkül tarzları ve menşeleri, dün olduğu gibi, bu gün de bir sisli perde altında kalıyor. 

Ne ise, bu bahsi geçelim. Ben size Gökalp’ın sadece portresini çizmeğe çalışacağımdan bahsetmiştim. Esasen fikirleri üzerinde durmak çok uzun sürer. Yalnız şu kadarını söyleyeyim ki, milliyetçilik davasından tutunuz da, kadın ve erkek arasındaki eşitlik haklarına varıncaya kadar bütün sosyal kalkınmamızda Gökalp’ın rehberliği vardır. Bugün hangi meselemizi düşünürsek düşünelim; eğer bizde hakikatleri kabul edecek bir fikir ve ahlak terbiyesi varsa, eğer ihtirasın çılgın havası ruhumuzu, kalbimizi karartmamışsa, o meselemizde Gökalp’in koyduğu hal çarelerini hayranlıkla seyrederiz. Şunu da kaydetmek lazımdır ki, o bir ilim ve fikir otoritesi olarak, dün olduğu gibi bu gün de aramızda rolünü yapmakta devam ediyor. 

Gökalp yaşadığı devirlerde, etrafını saran bir yığın fikir adamının hücumuna uğramıştı. Bunlardan İslam İddihadı’na taraflı olanlar, onun Türkçülüğüne kızarlardı. Onlara göre Gökalp, iyi adamdı, ahlaklı bir insandı; fakat ne yazık ki Türkçülük cereyanını memlekete yaymıştı. 

İttihatçı olmıyan particiler de,  Gökalp şayani hayret ve hürmet olan ilmi araştırmaları yanında şu ittihatçılığı olmasaydı, diyorlardı. 

Üniversite eski hocaları ise, Yahya Kemali Necmeddin Sadak, Şemsettin Günaltay ve Ahmet Ağaoğlu gibi adamları Fakülteye getirmeseydi, diyorlardı. 

Ağdalı dilin taraflısı olanlar da Gökalp için, dili sadeleştirmemiş ve aruz yerine hece veznini istememiş olsaydı, diye şikâyet ederlerdi; Fırsat buldukça aleyhine yazarlar ve söylerlerdi. 

Bazı Türkçüler de, biz Goethe’nin şu sözlerini hatırlatıyorlardı: “Bayron, muhakkak ki Şekspir’i inkâr etmek isterdi. Bencilliğinden bu kadar uzak üstünlük onu rahatsız ediyordu. Hemen yanıbaşında rahat rahat açılıp saçılamıyacağını anlıyordu.” İşte bir kısım Türkçülerin, Gökalp’ın yaşayan fikirlerinden böyle bir rahatsızlık duydukları anlaşılıyor.  

Gökalp, şahsı aleyhine söylenen sözlere ehemmiyet vermezdi. O inandığı yolda yürümekten geri durmadı. Fakat bütün ömrü boyunca, hatta öldükten sonra bu çeşit düşmanlarının hücumuna uğramakta devam ediyor. Bize göre bunlar tabii şeylerdir. Çünkü insanlar inandıkları ve bağlandıkları fikirlerin yıkılışını kolay kolay kabul edemezler. Fakat zaman da, adil olan hükmünü vermekte gecikmedi. Ve nihayet Gökalp’in bütün fikirleri muzaffer oldu. 

Gökalp’a karşı birçok şeyler borçluyuz. O yalnız bir fikir ve inkılâp adamı olarak değil, onun felsefe ve sosyolojinin dilini de yaratmış olduğunu düşünmek icap eder. 

Bizde felsefe ve hele sosyolojinin ne kadar yeni olduğunu bilirsiniz. Bu gün felsefe ve sosyolojinin diline bakmalı, bir de tarih boyunca fasılasız devam eden hukuk dilini seyretmeli. Sanıyorum ki bu karşılaştırmada derin bir şaşkınlığa düşersiniz. Hukuk dili dahi fıkıh dili veya en az bir mecelle dili gibi ağdalı ve çapraşık eski bir lisandır, devam edip gidiyor. 

Diyebiliriz ki, fikir hayatımızda meşhur Salih Zeki Matematik lisanını, Gökalp da Felsefe ve Sosyoloji dilini yaratmıştır. Bize öyle geliyor ki, bir dilin gelişmesi, sadeleşmesi ve mükemmelleşmesi aktarmacılıkla olmuyor. İlim adamının, mutlaka mensup olduğu ilim kolunu kendine maletmesi ve ona hâkim olması lazımdır ki, doğuracağı fikir evlatlarının isimlerini de seve seve arayıp bulsun. Aksi takdirde, yazdığı fikirler gibi kelimeler de bir klişe olarak kalırlar. Kafasının cevherini onlara vermezse, fikirlerin de, kelimelerin de sadece bir nâkili kalmak durumundan ileri gidemezler. 

Gökalp, Sosyoloji Kürsüsünün Üniversitede kurmakla kalmamış, bütün memleket meselelerini de bu ilmin metodları ile incelendiğinden ona, geniş manasıyla ilk sosyologumuz olarak bakmak lazımdır. 

Bu gün Ziya Gökalp’ı şu veya bu fikirlerden dolayı tenkit edenler bulunabilir. Bu, onun hayatiyetine delalet eder. Bu memleketin ilim hayatının hareketli ve bereketli olabilmesi için bu türlü incelemeler de lazımdır. Fakat şurada belirtmek istediğim iki şey vardır. Bunlardan birincisi: Bir ilim ve fikir adamı, çeşitli fikirleriyle bir bütündür. Bu bakımdan hakkında verilecek hükümlerde isabet olabilmesi için tenkitçinin mutlaka objektif hareket etmesi lazımdır. İkincisi de, devrinin sosyal çalkantılarını, siyasi olaylarını da hesaba katmak icap ettiğini de bilmek gerekir. Yoksa, bu gün Anayurt içinde yaşayan tek bir milletin varlığına göre meseleleri ele alırsak zannediyorum ki, insafsızlık etmiş oluruz. 

Eğer ilmin ve gerçeğin gerektirdiği bir yoldan yürüyüp de o fikir kaynağını Profesör İzzet Bey’in dediği gibi “Gökalp’in fikirlerini bir hareket noktası yapıp da işe onunla başlasaydık” ve Gökalp’ın koyduğu fikir geleneğini bozmasaydık, bu gün bizi saran fikir boşluğu içinde bocalayıp kalmayacaktık. Evet, onun fikri dinamizmi, onun hareketli ve heyecanlı havası devam etseydi, bu günkü meselelerimiz bu kadar karışık ve düzensiz olmayacaktı. Mesela: Bir dil meselesi, bir Üniversite davası kalmıyacaktı. Ayrıca ilim ve fikir adamlarımız da millet davalarına karşı böyle seyirci olmıyacaklardı ve fikir ve ahlak buhranı da gelip çatmıyacaktı. 

Esasen Gökalp’ı yalnız yazılarıyla ölçmek yetmez. Onu, konuşmalarıyla da hatırlamak lazımdır. Onunla konuşanlar bilirler ki, o sohbetlerinde hayal ve mecazların renkleriyle dinleyicileri büyülemezdi. Fakat, kuvvetli bir mantığın inandırıcı ışığı altında fikirlerini bize sunar; ve insanın, ondan öğrendiği bu yeni fikirlerle kafası dolardı. O konuşurken insanlardan değil, fikirlerden bahsederdi. Hele kendinden hiç söz açmazdı. Onunla konuşurken dünyanın maddi tarafına yüz çevirmiş olan bu adam, sanırdınız ki, bir eski zaman peygamberidir. Fikirlerinden başka hiçbir şeye vermeyen bu adam yalnız, aşk ve iman dolu kafasında, Türk milletinin gelişimini köstekliyen eski geleneğinden ve müesseselerinden kurtulması için yepyeni fikirler ortaya atıyordu. Onda yalnız büyük bir fikir kuvveti değil, bir aşk ve iman kudreti vardı. Gökalp, Türk milletine aşıktı. O: 

“Millete ver canını, 

Ocağını, şanını; 

Bir aşık olsan bile 

Feda et cananını.” 

dedi. Bütün ömrü boyunca ne kendini, ne de ailesini düşünmeden bu uğurda çalıştı. Bu arada hapsoldu, zındana atıldı. O sıhhat ve kuvvet dolu vücudunu 49 yıl içinde eritip, çürüttü. İsteseydi İttihat ve Terakki hükümeti zamanında dünya nimetlerinin en yüksekliğe nail olabilirdi. Eğer bizim milli müesseselerimizi bırakıp da, ilmi sırf ilim için yapsaydı, o yaratıcı kafanın çok yüksek olan terkip kabiliyetinin vereceği mahsuller onu milletlerarası büyük şöhretlerden biri yapardı. Fakat ondaki millet aşkı, onu şahsi kaygılardan alıkoymuştu. Ona göre, her şey bu millet içindi. Onun için: 

“Gözlerimi kaparım, 

Vazifemi yaparım.” 

dediği zaman, kendi iç alemini bize anlatmış oluyordu. “Fert yok, cemiyet var” sözünü de aynı manada kullanmıştı. 

Onun özelliklerinden biri de, hiçbir zaman yaptığı işlerden bahsetmemesidir. O, gurur ve tefahur denilen duygulardan daima uzak kalmıştır. Gökalp, yaptığı büyük eserinin önünde boynubükük ve çekingen dururdu. O bu duruşu ile, bir çocuk gibi görünürdü. Fakat ortaya attığı fikirleri ile o zamanının Türk cemiyetindeki büyük rolü ile, dev ve hilkatli kadim filozoflara benzerdi. 

Gökalp’ın fikirleriyle ahlaki anlayışı arasında tam bir bağdaşma vardı. 

“Kıymetim var deme ki, 

Gerçek ola kıymetin.” 

Hakikatini ortaya attı ve hayatı boyunca bu fikre sadık kaldı. 

     Gökalp, Kahramanlara ve büyük adamlara karşı derin bir sempati duyardı. Hayal ettiği kurtarıcılara karşı destanlar yazardı. Bu arada şunu da işaret etmek lazımdır ki, büyük adam tiplerini daima bu ahlaki açıdan görürdü. Çünkü ona göre, “her şey bu millet içindir” prensipi esastı. Yoksa onu anlamıyanların sandıkları gibi, memlekette bir “Çoban ve Sürü” düşüncesini ve anlayışını yaratmak değildi. “Ben, sen yokuz; biz varız” demekle ferdi inkâr etmiş olmuyordu. Ancak, “ben yaptım, ben ettim” gibi şahsi egoizmanın hâkimiyetini ifade eden ve Doğu’nun tarih boyunca sosyal hürriyetini engelleyen bir hastalığın tedavi yollarını gösteriyordu. 

Bu gün doğumunun 80 inci Yıldönümü’nde bize bıraktığı fikirleri üzerinde eğildiğimiz Gökalp’ın bu kadar hayatımıza karışmış, havamızı doldurmuş olan bu büyük Türk mütefekkirinin, ne yazık ki, daha eserlerini toplayıp neşredemedik. Şu kadarını söyliyeyim ki, ne bu vazifeyi üzerine alan Türk Tarih Kurumu, ne içini ilim havasıyla doldurduğu Edebiyat Fakültesi ve ne de ocağında milliyet ışığını yaktığı Türk Ocağı bu işi kendine maledemedi! Bilmem ki bu müesseseler yaşayıp dururken, bu eserleri yarınki nesillere vermenin sorumluluğunu kime yükletebiliriz? Öyle sanıyorum ki, siz bu eserleri istemeyi öğreninceye kadar bunlar böyle unutulup gitmeğe mahkûm kalacaktır. 

     Bize hizmet etmiş olanları unutmamalıyız. Hele Gökalp gibi büyük bir fikir ve aksiyon adamını ise, bir an olsun gönüllerimizden uzak tutmamalıyız. Çünkü onları unuttuğumuz gün, tarihimizi inkâr etmiş olacağız. Hâlbuki milletimizin en karakteristik tarafı, vefakârlığıdır. Biz fert olarak da vefalı olmayı öğrendiğimiz gün, Gökalp’ın eserleri dünya ışığına kavuşacaktır. Galiba o mesut güne kadar böyle beklemekte devam edeceğiz.”(2)

Görüldüğü gibi Ziya Gökalp’ın vefatından sonra kendisinin adeta unutulmaya terk edildiğini görüyoruz.

Ziya Gökalp’ı yeniden hatırlamak ve hatırlatmak ve onu okumak gerektiğine inanıyorum.

(Konuya gelecek hafta devam edeceğiz.)

(1)Ali Nüzhet Göksel: “Eğitimci-yazar (D. 1897, Diyarbakır – Ö.1961, İstanbul). Ziya Gökâlp’ın damadı. Diyarbakır Askerî Rüştiyesi ve Sultanisi mezunu. Diyarbakır Lisesi ile İstanbul Vefa ve İtalyan Liselerinde 35 yıl öğretmenlik yaptı. 1924’te Yeni Hilal dergisini (22 sayı) yayımlamıştı. Eserlerini, üstad kabul ettiği Ziya Gökâlp’in düşüncelerini savunmak ve yaymak amacıyla yazdı. Gökâlp’ın tüm eserlerinin basılması için büyük çaba gösterdi.”

(2)“Doğumunun 80. Yıldönümü Dolayısıyla ZİYA GÖKALP ve açılan Ziya Gökalp Müzesi” kitabından alınmıştır. (Işıl Matbaası İstanbul 1956, sayfa:62-63-64-65-66-67-68)

Kenan Eroğlu
Kenan Eroğluknn.eroglu@hotmail.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Comments

takipçi satın alinstagram takipçi satın altwitter takipçi satın altiktok takipçi satın alyoutube abone satın alfacebook takipçi satın altwitch takipçi satın al