
NEDEN İSLAM’IN ORTA ÇAĞI YOKTU?
Antik Çağ’ın Mirası ve Doğu
Halim Kaya
Thomas Bauer’in yazdığı “Neden İslam’ın Orta çağı Yoktu? AntikÇağ’ın Mirası ve Doğu” adlı kitabı İslam ve Hristiyan dünyası arasında kıyaslamalarda tartışma konusu olan, ve “Müslümanların Biz Orta çağda delileri müzikle tedavi ederken….. Orta Çağ’da Hristiyanlar ….” vs. şeklinde başlayan cümlelerle ortaya koymaya çalıştıkları farklılıklarını gösterme çabalarını yabancı birinin hem de yaşayan günümüz Batılı bir fikir adamının kaleminden Orta çağ meselesi ele alındığı için dikkatimi çekti?
Hülya Yavuz Akçay tarafından tercüme edilen Thomas Bauer’in yazdığı “Neden İslam’ın Orta çağı Yoktu? AntikÇağ’ın Mirası ve Doğu” adlı kitabı Runik Kitap yayınları tarafından ilk baskısı Nisan 2021 tarihinde olmak üzere elimizdeki beşinci baskısı Ocak 2024 tarihinde 162 sayfa olarak yapılmıştır. Kitap kısa bir Thomas Bauerbiyografisiyle başlamakta, “İçindekiler”, “Önsöz”, “I. İslam’ın Orta Çağı: Altı Karşıt Neden”, “II. Doğu ve Batı’nın karşılaştırılması: ‘Analfabetizm’den ‘Rakamlar’a”, “III. Resmin Bütününü Arayış: Akdeniz’den Hindikuş’a”, “IV. İslam’ın Ge. Antik Çağı: İslam İlimlerinin Biçimlendirici Dönemi”, “V. Çağ Sınırı Olarak 11. Yüzyıl: Sonuç ve Görüş”, “Kaynakça”, “Dizin” kısım ve bölüm başlıklarından oluşmaktadır.
Thomas Bauer “Orta Çağ” ile “Çin Tang Hanedanı” dönemini tarihler üzerinden karşılaştırarak Şarlman’ın (768-814), Harun Reşid’in (786-809), Çin Tang Hanedanının (618-907) yıllarında yaşamış olmakla aşağı yukarı aynı tarihlere denk gelmelerine rağmen Harun Reşid’inTang dönemi hükümdarı olmasına karşılık Şarlman’ın Tan dönemi hükümdarlarından olmadığını ileri sürmekte ve bunu da “Tang hanedanı ile doğrudan ve dolaylı herhangi bir olgusal ilişkinin olmadığı” (s.11) şeklinde izah etmektedir.Her ne kadar Thomas Bauer “Orta Çağ” kavramını kendi tarihlerini anlamlandırmak için Avrupa’nın icad ettiğini söylese de Harun Reşid, Fatih Sultan Mehmet ve Şarlman’ın Orta Çağ hükümdarları olduğunu ve “Orta Çağ” kavramının kültüre özgü bir kavram olmasına rağmen Orta doğu ve Avrupa için “Antik Çağ” ile “Yeni Çağ”ın arasını ayıran bir kavram olduğunu ve “Birçok İslam alimi gibi, bu kişiler de İslam’ın Orta Çağı’nın olduğunu ve Orta Çağ kavramını, Moritanya’dan Hindistan’a kadar uzanan İslam dünyasındaki kültür, edebiyat, bilim ve toplumsal koşulları ifade etmek için kullanmanın mantıklı olduğunu sayarlar.” (s.12) diyerek kitabın isminin aksine Müslümanların orta çağının olduğu bazı İslam bilim adamlarınca da kabul edildiğini ifade eder.
İslam toplumları söz konusu olduğunda “Orta Çağ” kavramının kullanılmasından kaçınılması gerektiğini düşünen Thomas Bauer “Orta çağ’ın ilk yüzyıllarında Avrupa’daki yaşam koşulları ile Yakın Doğu’daki yaşam koşulları arasında, sınıflandırmayı tek ve aynı [Orta Çağ dönemi olarak] yapmak için en azından yeterli derecede bir benzerlik ol”madığı (s.12) kanaatindedir. Ki Yakın Doğu ile Avrupa için “Orta Çağ” kavramının birlikte, tek ve aynı manada kullanabilmemizin yolu kapatan farklı manada kullanıldıklarını ispat eden “Muğlalklık”, “Yanlış Çıkarımlar”, “Gizli Değersizleştirme”, “Egzoterikleştirme”, “Emperyalist Çağrışım” beş maddelik kriterlerin yanına farklı fakat ikinci bir değerlendirme için altıncı bir maddenin daha eklenmesi gerektirdiğini düşünmektedir.
“Orta Çağ” kavramına netlik kazandırmak isteyen Thomas Bauer kavramın tarih olarak başlama ve bitme zamanları, sınırları açısından (s.13) ve İslam söz konusu olunca ele aldığı İslam Tıbbı konusunda İslami bir Tıp söz konusu olmadığı, Antik çağ şifa sanatının devamı olduğu, Galen ve Hipokrat’ın eserlerini bildikleri ve Kur’an üzerine değil Hipokrat gibi yemin ettiklerini hatta İslam ülkelerindeki tıp adamlarının Yunan ve Yahudi kökenli olduğunu söyleyerek “Orta Çağ” kavramının başlama ve sonu itibarıyla sınırları bakımından “Muğlaklık” ile malul olduğunu ifade etmektedir (s.14).
Thomas Bauer“komşu çağları olan Antik ve Yeni Çağ’dan, bu dilimdeki yüzyılların birbirleri arasında olduğundan daha büyük farklılıklar gösteren 500 ile 1500 arasındaki bin yılın, tek bir çağ oluşturduğu” (s.15) ve bu çağa Orta Çağ denildiğini, ancak bu ifadenin bu manada kullanılmasının yanlış bir kullanım olacağını ve farklı manalarda birçok “Orta Çağ” kavramının oluşmasına sebep olacağını ifade etmektedir. Orta Çağ’ın dinlerin hâkim olduğu bir çağ olarak bilinmesinden hareket eden Thomas Bauer Antik Çağ ve Yeni çağ insanının Orta çağ insanlarından az dindar olmadığını hatta din savaşlarının yapıldığı Erken Modern Çağ’ın dini açıdan daha hareketli olduğunu düşünmektedir (s.15). Hatta diyebiliriz kibir çağ kapatıp farklı bir çağ açan Osmanlı imparatorluğu İslami açıdan daha da olgunlaşmış ve daha dindarlaşmıştır. Thomas Bauer, Marshall Hodgson’un “İslam dünyasında doğrudan dinle ilgili olmayan olguları” (s.14) ifade etmek içinortay attığı “islamicate” ifadesini “İslami” manasında kullanmaktadır. Ancak kelime lügatte “İslamlaştırmak” ya da “İslam Coğrafyası” anlamlarına gelmektedir ki bu kültürlerin İslamlaştırılması, coğrafyanın İslamlaştırılması anlamına gelebileceği gibi aynı zamanda insanların da İslam’ı kabul etmeleri, İslam dinine girmeleri, İslam’a inanmaları demektir. Orta Çağ kavramı için yanlış çıkarımlardan birsi olarak Orta Çağ İslam dünyası insanlarını şiir ve sanatta seküler ifadelere yerverdiklerini ve dolayısıyla yüksek bir hoş görü sergilediklerini (s.18)“Yani [Orta Çağ İslam dünyası toplulukları], çok anlamlılığı ve anlam kargaşasını kabullenmenin yanı sıra onu bir zenginlik olarak algılama; normatif metinlerin farklı ve birbirleriyle uyumlandırılması zor yorumlarının yan yana var olmasına izin verme; farklılıklara ve karşıtlıklara tahammül etme; farklı dünya görüşlerinin bir arada var olmasına müsamaha gösterme gibi konulardaki becerileriyle ön plana çıkmaktadır.” (s.18-19)
Orta Çağ kavramının karanlık, küçültücü manalarda kullanıldığı için “hiçbir zaman masum olmadı” diyen Thomas Bauer “En başından beri, Antik Çağ’ın aydınlık dünyasının ve Rönesans’ın yeniden aydınlanmış dünyasının, karanlık bir çağa karşı çıktığı yönünde karalayıcı bir görüş hakimdi.” (s.19) diyerek ‘Orta Çağ’ın kendisinden önceki ‘Antik Çağ’dan ve kendisinden sonraki Rönesans’ın aydınlattığı ‘Yeni Çağ’dan daha karanlık olmakla eleştirildiğini, hatta ifade ettiği zaman bağlamından koparılarak daha kara bir “bühtan” olarak kullanıldığını ifade eder ve buna Der Spiegel dergisinin 1979 yılında gerçekleşen “İran İslam Devrimi”ni manşete taşıdığını, kara çarşaflı bir kadın resmiyle “Orta Çağ’a Dönüş” şeklinde vermesini örnek göstermektedir (s.19).Aslında bu örnek ile her ne kadar bağlamından koparılmış “Orta Çağ” kullanımına işaret ettiğini söylese de, Thomas Bauer burada “Orta Çağ” kavramının iki farklı manada kullanıldığını göstermektedir. Birinci kullanımın bağlamından koparılmış bir “Orta Çağ” kavramı olmakla beraber, ikinci kullanımı “OrtaÇağ” kavramının kendisinin iddia ederek savunduğu “İslam’ın Orta Çağı Yoktu”r tezinin aksine İslam’ın ‘Orta Çağ’ının hala devam ettiğini ifade eder şekilde kullanıldığını göstermektedir. Orta Çağ’ın karalama ve bühtan manasına nasıl kullanıldığını ise “Orta Çağ, ilerlemenin karşıtıdır. Her şey dinle iç içedir ve dinle dünyevi güç arasında bir ayrım yoktur.” şeklinde kullanılmasının tarihsel açıdan doğru bir kullanım olmadığını ancak “Orta çağ ile gerçek bir çağdan ziyade zamansız bir geri kalmışlık ve dini fanatizm olgusu kastedilir.” (s.20) Buna verdiği Donald Trump örneği batının İran ve ABD örneklerindeki bakış açısını gösterir. Donald Trump’ın teröristlere su kayağı işkencesi yapılmasının meşru ve etkili olduğunu söylemesi üzerine Westfalenpost “Trump barbarlıkla mücadele etmek istiyor ve kendisi de barbarca yöntemler kullanıyor.” (s.21) şeklinde haberleştiriyor.Thomas Bauer’un kitap boyunca savunduğu “İslam’ın Orta çağı Yoktu” tezi ile burada zikrettiği “ABD’de Orta Çağ’ yoktur” (s.21) örneklerine batılı iki gazetenin yaklaşımı farklı olmuştur. İran Orta Çağ’a dönmekle suçlanırken ABD’nin yaptığı barbarlıkla mücadelede barbarca yöntem kullanılmakla suçlanarak geçiştirilmiştir. İslam devleti olarak Orta Çağ’ı olmayan bir ülke olan İran ile aslında Orta Çağ’ı olan bir kültürden gelen ABD kıyaslandığın da neden İran Orta Çağ’a dönerken ABD dönmemiştir?
Thomas Bauer, ValentinGroebner’in yazdığı “Orta Çağ Bitmiyor” adlı makalede Orta Çağ’ın “geçmişte hiçbir zaman kesin olarak sınırları çizilmiş ve etrafı çevrilmiş bir yer” olmadığını ifade ettiğini fakat “Karşıtlıklar yaratabileceğiniz, eski argümanlardan yeni argümanlar oluşturabileceğiniz, varsayılan devamlılıkları yeniden bir araya getirebileceğiniz ve onları parçalara ayırıp yeniden birleştirebileceğiniz bir alet kutusu ya da araç gereçlerin ve malzemelerin bulunduğu bir oyuncak kutusudur.” (s.22) ifadesiyle de Orta Çağ kavramının bir mikser gibi dünyada fitne ve kargaşalık üretmek için kullanılan maymuncuk misali Avrupa’nın arkada bıraktığı diğerlerinin hala içinde bulunduğu,ötekileştirmek için başvurulan birkavram olduğunu ortaya koyar. Humeyni İran’ın Orta Çağ yaşadığını, bugün ki İran’ın modern araçlarla gidilmesi bakımından yakın, coğrafyasından kaynaklanan sebeplerden dolayı uzak,ancak orta Çağ kavramının onu zaman bakımından da daha uzaklara götürdüğü Emmanuel Le RoyLadurie’den aktarır.Thomas Bauer burada “Neden İslam’ın Orta Çağı Yoktu?” diyerek bu kitabı yazdığı tezine muhalif davranarak bir İslam ülkesi olan İran’ı örnek vermektedir. AyrıcaEmmanuel Le RoyLadurie’nin İran’ın uzaklığı açısından söylemediği bir husus ki o da Thomas Bauer’un Orta Çağ’ın kültürel bir mana içeren kavram olduğunu söylemesine rağmen İran’ın uzaklığının zaman ve coğrafya uzaklığından değil farklı bir kültür olan İslam kültür sahasında bulunmasından kaynaklandığını itiraf edememesidir. Yani İran’ın uzaklığı; ya da teknik olarak geri kalmışlığı Müslümanların İslam’ı yanlış anlayıp yanlış yorumlayarak pozitif bilimlere sırt dönmesi sonucu edindikleri ataletten kaynaklanmaktadır. Suç ne İslam’ın ne de coğrafyanındır.
Thomas Bauer “Orta Çağ (esasında) sadece Avrupa’nın olduğu yerdir.” (s.22) ifadesiyle kendimiz bildik bileli İslam bilginlerinin savunduğu tezi bir Avrupalının kendi fikri olarak dile getirmiş, bu düşünceye dayanarak da Yakın Doğu ve Orta Asya İslam toplumları için kullanılan Orta Çağ kavramı yüzünden “bu kültürleri kendi tarihimiz için gasbetmiş oluyoruz.” (s.22) diyerek Yakın Doğu ve Orta Asya İslam toplumlarını Orta Çağ kavramıyla ifade etmeye çalışmanın zor kullanılarak yapılmış bir ötekileştirme, yabancılaştırma olduğunu dile getirmektedir.
Thomas Bauer Batı tarafından Antik Çağ’ın Yunan mirasına konmak için Batı Roma ifadesinin yabancılaştırılıp ötekileştirilerek “Bizans” yapıldığını hatta bu sebepten Fatih Sultan Mehmet bile Konstantinopolis’i fethettiğini (resmi olarak [Konstantinopolis] ismi sadece Atatürk döneminde İstanbul olarak değiştirildi.) ve Roma imparatoru anlamında kayser-i rum unvanını aldığını ifade ederek “Bizans” ifadesinin “Orta Çağ” kavramını üretenlerin ötekileştirme adına ürettikleri bir kavram olarak ortaya çıktığını, “Bizans kavramı, ‘İslami Orta Çağ” kavramının da yakında sahip olacağı bütün olumsuz çağrışımları kolayca yüklenmişti.” (s.23) ifadesiyle de ‘İslami Orta çağ’ kavramının batının ötekileştirmek, yabancılaştırmak, farklılaştırmak, bölmek için ürettiği bir kavram olduğunu ileri sürmektedir.
Thomas BauerOrta Çağ kavramının İslam dünyasını tarif etmediğini İslam’ın “Orta Çağ’ı Yoktu?” diyerek baştan beri verdiği örneklerle anlatmış ancak yeterli görmemiş olacak ki “Orta çağ kavramının son derece Avrupa odaklı olduğunu söylemeye bile gerek yok. Neticede bu kavram, Avru’pa’da, özellikle Avrupa koşulları için icat edildi ve burada, tarihyazımı konusunda Çin’in değil, Avrupa’nın çağlarının evrensel olarak geçerli ve önemli sayılmasına karar verildi.” (s.24)Orta Çağ kavramının manasının oluşturan temelin Avrupa’nın kültür ve yaşantısından ortaya çıktığını ve dünya çapında da bunun ölçü alınmasının esas alınmasının kabul edildiğini, yani dayatıldığını ifade etmektedir. İslam dünyasını “orta çağ ve Yeni Çağ” arasında kalmakla suçlayanların aslında onu “Moderniteye giden yolun zorlu olması” (s.24) dolayısıyla Yeni Çağa oluşamadığını ve “Avrupa’nın çağlarının evrensel olarak geçerli ve önemli sayılmasına karar verildi.” İfadesiyle birlikte düşünüldüğünde kastettiğiModernitenin manasının yeni Avrupa kültürü ile ekonomik ve teknolojik gelişmişlik düzeyinin olduğu da gözlerden kaçmamaktadır.
Thomas Bauer Orta Çağ kavramının ortak kullanılabilmesinin şartlarını tespit etmek için önce kullanılamayacağı durumu tespit eder. “Belirli bir kültür veya bölge için kullanılan bir çağ kavramını bir diğerine aktarmak için, eşzamanlılık t5ek başına yeterli değildir.” (s.33) Çağdaş olmaktan, aynı zaman dilimi arasında yaşamış olmaktan dolayı Orta Çağ kavramının Orta Doğu ile Avrupa için tanımlayıcı bir kavram olarak kullanılmasını mümkün olmadığını ancak “Avrupa ve Yakın Doğu’da Antik Çağ’ın sonu benzer şekilde gerçekleşmiş ve bunan paralel bir gelişme görülseydi, böyle somut bir benzerlik ancak o zaman var olurdu.” (s.33) diyerek Orta Çağ kavramının Avrupa ile birlikte Yakın Doğu içinde kullanılabilmesi için her iki bölgede de yaşanılanların ve gelişmelerin aynı olmasını ve aynı sonucu vermesinin gerektiğini ifade etmektedir. Thomas Bauer bu ifadeleri söyledikten sonra Orta çağ kavramının neden Avrupa ile birlikte Yakın Doğu için ortak vasıflandırma için kullanılamayacağını izah etmeye çalışır.
Analfabetizm[yeterli seviyede okuma yazma bilmeme] başlığı altında 600 yılında Avrupa’nın okuma yazma bilmemeyi normal kabul ettiğini, halkın aksine üst düzey insanların bile hiçbirinin kapsamlı bir eğitim ile ilgilenmediği, sadece din adamlarının İncil okuya bildiği ancak İslam dünyasında okuma yazma bilmeyen bir halifenin düşünülemeyeceğini, halifelerin şair ve edip olduklarını, 9. Ve10. Yüzyılda esnaf çevrelerinde de okuma yazmanın yaygınlaştığını söyleyerek Avrupa ve Yakın Doğu’yu karşılaştırır (s.34). Mesela 8.yüzyılda Mısır papirüslerinde yem satışı gibi sıradan işlemlerin bile yazılı olarak belgelendiğini ancak Avrupa’da bunun söz konusu bile olmadığını ifade eder (s.34).Avrupa’da yöneticilerin okuma yazma bilmediği ve önemsemediği bir çağ da “Konrad Hirschler, Şam ve Kahire gibi şehirlerde okuma yazma bilenlerin yüzdesinin açıkça çift haneli sayılara ulaştığı sonucuna varmıştır.” (s.36)
Avrupa ile Yakın Doğu arasındaki farklardan birisi olarak Hamam kültürünü gören Thomas Bauer İslam’dan önce her ne kadar anıtsal antik termal hamalar var idiyse de daha İslam gelemeden ortadan kalkmış olduğunu, İslam ile küçük hamam kültürünün yaygınlaştığını “İslami dönemde tüm Yakın Doğu’da ve ötesinde herhangi bir değişikliğe maruz kalmadan varlığını sürdürdü. İslam şehir kültürü, Geç Antik Çağ’dan beri, tesisin kendisiyle birlikte hamamın yerleşim planını da benimsemişti.” (s.36) ve “İslami dönemde, her yerde halka açık yeni hamamlar inşa edildi ve yeni kurulan kentler, hatta kırsal yerleşim yerleri bile hamamlarla teçhiz edildi.” (s.37)ile “Şu durumu hakkıyla tasavvur etmek mümkün değildir: Paris, Trier ve Roma’da hiç kimse istediği zaman halka açık hamamlara gitmedi çünkü böyle hamalar bu şehirlerde mevcut değildi.” (s.37) ifadeleriyle ortaya koymaktadır. Müslümanların taharet için her zaman gece gündüz hamam gitmelerinin yanında Thomas Bauer’e gör İslam Hamam kültürünün oluşumuna etki sebepleri “İnsanlar hamam sadece keyif için değil, bir hastalığı atlattıklarında, yeni kıyafetler giymeden önce dini amaçlarla arınmak için gittiler. Hapishaneden salıverilenler veya afla serbest bırakılanlar evvela hamam getiriliyorlardı. Hamamda damat, arkadaşlarıyla kutlama yaparken, gelin de kendi arkadaşlarıyla ve her iki ailenin kadınlarıyla burada eğlenirdi.” (s.38) şeklinde sıralamak mümkündür.
“Bir insanın hayatında sahip olduğu fırsatlar her zaman doğumuna, daha çok da içine doğduğu toplumun kendisine sunduğu imkanlara bağlıdır.” (s.38) diyen Thomas Bauer İslam dünyasını her türlü fırsatı sunduğunu ancak Avrupa’nın insanı doğduğu ailenin sınıfında kalmaya mahkûm ettiğini savunur. Bu savunusunu da desteklemek için İslam devlet saraylarında kendilerine yer bulan, Emevi halifelerine methiye düzen şair Ahtal’ın Hristiyan olduğundan, yine Halife Mu’tasım’ın saray şairi Ebu Temmam’ın Hristiyan bir şarap tüccarının oğlu olduğundan, 10.yüzyılda askerlik mesleğinin liyakatten dolayı Türklere verilmesinden bahseder. Kısaca İslam dünyasında her doğan için fırsat eşitliği vardı.
Thomas Bauer, Kiremit başlığında Antik Çağ’da Yakın Doğu’da taş, tuğla ve kiremit ile sağlam evler yapılırken Orta Çağ Avrupa’sında ahşaptan yapılmış evlerin yerini aldığını ancak İslam Dünyasında taş, tuğla ve kiremitten sağlam evler ve kaleler yapılmaya devam ettiğini (s.40), Avrupa’nın kırsal kesimlerinde taş çatılı çok katlı binaların hayal bile edilemediğini (s.41) ifade eder.
“İlk günah öğretisi, İslamiyet’te yoktur.” (s.42) diyen Thomas Bauerİslam ve Hristiyan dünyasını “Latin Hristiyanlığı, bir kişiyi henüz (ilk günah anlamında) eyleme geçmediği zamanlarda ya da (cinsel bir varlık olarak) başka türlü hareket edemeyeceği zamanlarda bile bir günahkâr olarak damgalıyorken, İslam kaçınılması mümkün olmayan günahlar uydurmamıştır (örneğin, günah ilan edilen düşünceler) ve Allah’ın merhametine vurgu yaparak, kaçınılabilir olanın cezasını tahammül edilebilir hale getirmiştir.” (s.43) şeklindekıyaslayarak Hristiyan dünyası için “Din temelli korku, yalnızca Hristiyan Avrupa’da insan davranışları için genel ve temel bir itici güç olmuştur.” (s.44)tespitini yapmaktadır.
Thomas Bauer, Orta Çağ’da Avrupa ve Yakın Doğu İslam aleminde bayramların farklılığını ele alırken Hristiyanların pagan döneminden kalan bayramlara Hristiyan hususiyetleri eklendiğini “Hristiyan bayramlarında genellikle, kökten değiştirilmiş, Hristiyanlaştırılmış ve yerini, yeni biçimlere bırakmış öncül pagan bayramlarının devamlılığı söz konusu iken”(s.44) İslam dünyasında Ay yılına bağlı oluşturulmuş İslami bayram takvimi, sadece Güneş takvimine göre kutlanan bayramların yerine geçtiğini “İslami etkinin halkın yaşamı üzerinde ne kadar yüzeysel olduğunu bayramlar kanıtlamaktadır. Hristiyan kilise takvimi, Müslümanlar tarafından kutlanıyordu.”(s.44) Hatta Perslerin Mihrican bayramı ve [Türklerin] Nevruz bayramı kutlandığını ve “Sonuçta Pers bayramları hiçbir zaman İslami açıdan yeniden yorumlanmadı ve seçkin kesimin dindar Müslümanları tarafından kutlanmaya devam etti.” (s.44) “Burada aslında birbirini dışlayan iki bayram geleneği, yan yana var olmaya devam etmiştir.”(s.44) İslam öncesi cahiliye döneminin bayramlarının Müslümanlar tarafından kutlanması ile İslam toplumundaki Hristiyan veya başka dinden azınlık olanların kendi bayramlarını kutlamasına gösterilen hoş görüyü birbirinden ayırmak gerekir.İslam ilk geldiğinde önceki ilahi dinler gibi İslam şeriatına aykırı şeyleri yasaklamış, İslam şeriatına mugayir olmayan şeyleri de kullanmaya devam etmiştir. Eğer İslam şeriatına uygun olmayan, onun yasakladığı bir husus Müslümanlar tarafından kutlanıyorsa bu Müslümanların İslam’a tabii olma hususunda gevşeklik gösterdiklerinin alametidir. Bugünde yılbaşı kutlaması adı altında Hristiyan Noel 25 Aralık’ta başlanarak Hristiyan ve İslam toplumlarında kutlanır. Her ne kadar İslam toplumları Noel’i Hristiyanların dini amacından çıkararak, sadece hediyeleşme şeklinde kutlasalar da yine de kutlanmaktadır.
Camın da Orta çağ kavramını Avrupa ile Yakın Doğu için farklılaştıran bir kültürel üretim olduğunu göstermeye çalışan Thomas Bauer, Cam içinAntik cam üretiminin halkın ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde Yakın Doğu’da kesintisiz devam ettiğini, 7. Yüzyıldan kalma cam eserlerin İslam öncesi mi yoksa İslam devrinde mi üretilmişolduğuna karar vermenin ilk iş olduğunu ancak karar vermenin mümkün olmadığını, hatta İslam döneminde işçilik ve sanat seviyesi sürekli yükseldiğini ancak Hristiyan dünyasında “Öte yandan Avrupa’da, Geç Antik Çağ’da cam üretiminde büyük bir çöküş” olduğunu daha sonra “Venedik aracılığıyla tekrar Batı’ya ulaştı”ğını ifade ederek İslam dünyasının Orta Çağda Cam üretim işi ve sanatında Avrupa’dan üstün ve önde olduğunu ortay koymaktadır.
Homoerotizm’in de Orta Çağ kavramının Avruapa ile Yakın Doğu arasında bir ayrım aracı olduğunu söyleyenThomas Bauer, Yakın Doğu ve Arap kültürünün Antik Çağ’dan öncesinin yani Klasik Antik Çağ döneminin devamı olduğunu ve Yakın Doğu’da “Cinsel kimlik fikir- partnerin biyolojik cinsiyetine bağlı olarak heteroseksüel veya homoseksüel- yeni bir fikir ve asıl önemli olanın biyolojik cinsiyet değil, partnerin toplumsal cinsiyeti olduğu fikrinin yerini almıştır.” (s.47) diyerek kendi cincine ilgi duymanın varlığın işaret eder. Arap edebiyatında “homoerotik şiirinde doğrudan geç Antük çağ ile bağlantılı değil, daha eski zamanlara kadar uzanan bir devamlılık” olduğunu varsaymaktadır. AncakThomas Bauergöre “Hristiyan ahlak kavramları, eski cinsellik kavramlarının yerini tamamen almamıştır.” (s.49) sanki Thomas Bauer bu analizinden çıkarılacak netice Yakın Doğu ve Arap toplumu dolayısıyla İslam toplumları Avrupa’ya göre kendi cinsine ilgi duyma konusunda cinsellik olarak sapkın bir anlayışı devam ettirmiştir.Aslında bunu İslam’a mal etmek de doğru değildir. İslam mahremiyete o kadar dikkat etmiştir ki mahremiyetin oluşmasından çok başlamaması için önlemler vaz etmiştir.
“Bireycilik” (s.49) tercüme edilirken mütercim tarafından yanlış tercih edildiği için mi yoksa doğrudan Thomas Bauer tarafından aslında da bu manaya gelen kelime mi kullanıldı bilmemekle birlikte aslında tercüme ederken “şahsiyetçilik” demek daha doğrudur. İnsanın tek bir şahsiyet olarak kabul edilmesidir bu, ki Thomas Bauer Orta Çağ kavramının bu manada da İslam yani yakın Doğu toplumlarıyla Avrupa arsında bir farklılığın işareti olduğunu İslam toplumlarında bireyin şahsiyet olarak farklılığının kabul edildiğini ve o zamanlarda Müslüman bireylerin günlük tutmak gibi bir fiille diğerlerinden ayrıldıklarını, ancak Hristiyan toplumlarındaki insanların bireyselliklerinin farkında olmadıklarını ifade eder (s.50). Mesela bunu İslam toplumunda Orta çağ da bile suç ve günah bireyseldir, toplum veya akrabalar işlenen suç ve günah dolayısıyla sorumlu tutulmazlar.
Hristiyan ve Müslümanların Yahudilere bakışını da Orta Çağ kavramının hangi toplumu vasıflandırdığına karar verme hususunda etkin olduğunu düşüne Thomas Bauer Hristiyan dünyasında Hristiyan olamayan kesim olarak Yahudileri örnek verirken, İslam dünyasında Yahudilerin yanında Hristiyanlar, Sabiiler (s.51), Zerdüştler, Hindular ve diğer inanışlar hoş görülmesinin ötesinde çoğunluğu oluşturduğunu, Birinci Dünya Savaşı’nın başında Türkiye’de nüfusun dörtte birinden fazlasının Müslüman olmadığı ancak Avrupai milliyetçilik anlayışının bugün bu oranı %1’e düşürdüğünü ifade eder (s.52) . Birinci Dünya Savaşı sırasında iki yönlü göçler ve Kurtuluş savaşı sonucunda yine mübadele denen ve Türklerle savaşan devletlerin Avrupa’da Müslüman ve Türk nüfus istememeleri dolayısıyla yaptıkları anlaşmalarla Türkiye’den aldıkları Hristiyanların yerine Müslümanları vererek Türkiye’nin Müslüman olmayan nüfusunu azaltmışlardır. İslam toplumunda Yahudiler zimmi uygulamasından dolayı Müslümanlarla eşit olmasalar da “fakat en zor zamanlarda bile asgari bir yasal statü ve yüksek derecede özerklik talep ediyorlardı.” (s.52) ancak “Avrupa’daki Yahudiler ise baskı yönetimine çok daha fazla maruz kalıyorlardı.”(s.52) Hatta Thomas Bauer İslam dünyasında Yahudilerin ordu ve en üst devlet memuriyeti dışında bütün meslek seçerken herhangi bir kısıtlayama maruz kalmadıklarını, Avrupa’da ise meslek seçerken Yahudilere farklı uygulamalar yapıldığını (s.52), Müslüman olan Yahudilerin ise Müslümanların bütün haklarından kısıtlamasız yararlandığını ifade etmektedir (s.52, Dipnot 41). “eski bir miras [Yahudiler], çok farklı şekillerde [Yakın Doğu ve Avrupa’da] ele alınmaktadır ve mirasın [İslam ve Hristiyan toplumlarında yaşamaları] ortak oluşu, müşterek bir tarihsel çağ [birebir aynı Orta Çağ]oluşturmayı tek başına haklı çıkarmamaktadır.” (s.53)
Thomas Bauer göre ortak kullanılsalar bile “Bakır Sikkeler”in de Orta çağ kavramının Yakın Doğu ve Avrupa’da farklılıklara işaret ettiğini, Batı Roma İmparatorluğunda bakır sikkelerin dolaşımı azaldığı için 5. yüzyıldan itibaren giderek daha az basılarak Batı’da bozuk para olarak kullanılan sikkelerin ortadan kalktığını ancak 1472 yılında Venedik ve Napoli’de tekrar basıldığını, İslam dünyasında ise sikkelerin dolaşımı azalmamış aksine yeni bakır sikkelerin seri olarak üretilmiş, 7.ve 8. Yüzyılda üretilen ve kullanıla yaygın neslelerdi (s.53).
Orta çağ kavramını farklılaşmasının delillerinden bir olarak Yakın Doğu ve Batı’daki “Aşk Şiiri” nin (s.57) yaygınlığını ve yazım seyrin ele alan Thomas Bauer Latince aşk şiirlerinin Geç Roma İmparatorluğu döneminde suskunlaştığını ve 10. Yüzyıla kadar bütünüyle sessizliğe büründüğünü, 1100 yılında Fransa’da Orta Latin sanat şiirinde hem de ProvensalTroubadour lirik şiirinin yeni türünün ortaya çıktığını ancak bunun da Arap etkisiyle oluştuğunu düşünmektedir (s.57). Arap aşk şiirleri ise İslamiyet’ten önce ortaya çıkmış, Emeviler döneminde hızla gelişmiş, 8.yüzyılın ortalarında antik aşk şiirlerinin sofistikeliği ve psikolojik karmaşıklığı aşılmış, İslam öncesi aşk şiirler melankolik bakışı konu alırken “Emeviler döneminde cilveleri ve gönül ilişkileriyle aşkın iyimser ve neşeli yanı da ilk kez konu edilmeye başlanmıştır.” (s.57)
“Geç Antik Çağ tıbbının “Tedavi yerine muskalar, dezenfeksiyon yerine demonlar, ilaç yerine büyü tercih edilmiştir ki bu düşünce Yunan-Roma tıbbının kalıntılarına ağır bir darbe vurmuştur.” (s.59) diyen Thomas Bauergöre “İslam dünyasında Antik Çağ tıbbının kesintisiz bir şekilde devam etmesin sağlayanlar, Aramice konuşanlardır.”(s.59) ancak İbni Sina ve er-Razi’yi örnek verdikten sonraİslam dünyası tıbbını ele alan Thomas Bauer “Arap tıbbı, Antik Çağ’dan devralınmamış, aksine Antik Çağ tıbbından çok daha ötelere ulaşmıştır.” (s.62) ifadeleriyle İslam dünyası tıbbında Aramice konuşan muska ve büyü ile tedavi edenlerinbaşarılı olmadığını göstermektedir.
“Doğa Bilimleri”ni (s.62) de Orta Çağ kavramının Yakın Doğu-İslam alemi ile Avrupa Bat Hristiyan alemi arasında ortak kullanımına imkân vermeyen, farklı algılandığını düşünen Thomas Bauer “Doğa bilimleri, Batı Roma İmparatorluğu bölgesinde yüzyıllarca, pratik olarak neredeyse hiç hayata geçirilmedi.” (s.62) diyerek Avrupa’da Doğa bilimlerinin olmadığını, bu yüzden de Batı’daki 6.ve11. yüzyıllardaki Doğa Bilimleri tarihinde gerilemeden bahsedilemeyeceğini, çünküThomas Bauer göre “Latince tek eğitim dili olduğu tüm bölgelerde, bu açıdan değerlendirilecek olursa, 6.yüzyıldan önce de gerilemesi mümkün çok fazla şey yoktu.” (s.62) ve Yunanca metinle bile tercüme edilmemişti. Halbuki “Arapça konuşan alimler, Batı’daki meslektaşlarına göre Antik Çağ Yunan bilimlerinin çok daha sıkı destekçileriydi. İslam dünyasında, din alimlerinin doğa bilimlerine karşı süregelen düşmanca bir tutumu yoktu, ki bu da Yunan biliminin, hatta Pers ve Hint biliminin daha fazla gelişmesini mümkün kıldı.” (s.63) çünkü İslam dini Doğayı okunması, gözlenerek ibret alınması gereken bir kitap, yazılmamış bir Kur’an olarak görüyordu.
Thomas Bauer “Ordal” (s.64) kastettiği “ilahi yargı” kavramı bakımında İslam dünyası rasyonel bir hukuki düzene geçerken Batı’nın hala Tanrı’nın müdahalesine açık ve ateş ile su ordal’ini, kazan tuzaklarının kullanıldığı bir hukuk sisteminin 13. yüzyıla kadar sürdürdüğünü ifade eder (s.64) ki bu da Orta Çağ kavramının manasını Yakın Doğu ve Batı içinfarklılaştırıcı bir etkendir.
Kağıt Doğunun bir buluşu olduğunu, bu buluşun Doğu’da matbaacılıktan daha kapsamlı sonuçları olan iletişim araçları devrimine yol açtığını ve “Bu devrim, İslam dünyasının tamamen ‘Orta Çağ’ın dışında bırak”tığını (s.64) İslam dünyasında kitap yazmanın geliştiğini ancak Batı’da parşömen’in nadiren de papirüs’ün 13. yüzyıla kadar en önemli yazı maddesi olmaya devam ettiğini, hata Thomas Bauer’e göre “13. yüzyılın sonlarında önce kitap pazarı” bile bulunmamaktadır (s.67).
Thomas Bauer’in “Kaynaklar” (s.67) ile kastettiği yazılı tarih kitaplarıdır ki bu hususu “İslam Dünyası tarihine ilişkin kaynaklar, erken dönemlerde ciddi oranda artış göstermiştir.” (s.67) dedikten sonra bu ifadesini Hişamİbn el-Kelbi, Ebu Hanife ed-Dineveri, Taberi, Mesudi gibi yazarların tarih kitaplarıyla izah etmiştir. Ve dolayısıyla Thomas Bauer “çağdaş Avrupa’nın kıyaslanabilir hiçbir şeye sahip olmadığı Antik Çağ tarih yazımı konusunda zirvede yer alan erken dönem Arap tarihçiliğinin başarı”sı (s.67) olarak görür.
Thomas Bauer Batı ile İslam Dünyası arasındaki farklılık olarak ele aldığı “Din” (s.68)kavramı hususunda“(İslami Orta çağ) gibi bir kavram da yanıltıcıdır çünkü tanımladığı toplumların özellikle güçlü bir dini yönelimine işaret etmektedir. Ön yargıların aksine, İslam toplumlarında hiçbir şekilde hayatın her alanına din hâkim olmadı. Aksine, İslam ilimlerinin yanı sıra İslami olmayan ilimler de geliştirildi.”ğini (s.68), başka dinden olanlara hoş görü gösterilerek kilise ve sinagoglarının muhafaza edildiğini, hatta restore edilerek yaşamalarına izin verildiğini ifade etmektedir.
Thomas Bauer“Cinsellik” (s.69) hususunda İlam dünyasında bir aşağılamanın söz konusu olmadığını, “Kur’an ve sünnet izlendiğinde cinsellik, ilahi dünya düzeninin olumlu bir parçası olarak anlaşıldığını”, İmam Gazali’nin birinci sırayı vererek cinsel ilişkinin insana dünyada cenneti yaşatmak ve ikinci sırada da soyun devamı amacına hizmet ettiğini savunduğunu, İslam Dünyasında “Cinsel Konulardan Bahseden Kitaplar” yazıldığını ancak “Batı’da tamamen durma noktasına gelen antik Çağ tıp geleneğini sürdür”düğünü ve “Orta Çağ cinsellik rehberi fikriyse Batı için büsbütün tuhaf göründü”ğünü ifade etmektedir.
“İslam dünyası, [ulaşım] yollarını Romalılar ve Perslerden miras almış ve bu yolların kullanılmaya devam edilmesine de özen göstermiştir.” (s.72) Hatta İslam dünyasında “Geç Antik Çağ’da gelişen altyapı koşulları altında sorunsuz bir şekilde işlemeye devam etmiş, köprü inşaatları da sekteye uğramamıştır. Romalıların imparatorluk yönetimi için bir zamanlar Perslerden devraldığı merkezi posta sistemi, Emevi döneminde de devam ettirilmiş, Abdulmelik tarafından yeniden düzenlenmiş, 3./9. yüzyılın ortalarında tüm imparatorluğu kapsayacak şekilde genişletilmiştir.” (s.73) halbuki İslam dünyasında bu durum yaşanırken Doğu ve batı Roma imparatorluğunda zorunlu bir değişim olan kavimler göçü sonucu devam eden iç savalar nedeniyle “ulaşım yolları harap olmuş ve seyahatler çok tehlikeli, hale gelmiştir.” (s.73)
“Nükte ve hiciv, Avrupa literatürüne yavaş yavaş gir”erkenİslam dünyasında kişi ile alay etmek konusunda etik kaygılar olmasına rağmen “Nükte ve Hiciv her dönemde gelişmiştir.”(s.73)
“Modernmilliyetçi ideolojilerin etkisinde kalmadan önce, İslam toplumunda yabancı düşmanlığı bilinmiyordu. Misafirperverlik sadece eski bir Arap göçebe mirası değil, aynı zamanda her yere nüfuz etmiş bir idealdi (ve halka öyledir).” (s.74)Burada Batılı bir bakış açısıyla tarif edilen bir milliyetçilik kastedilmektedir. Çünkü İslam milliyetçilik anlayışında ırkçılık yoktur. Sadece kişinin kavmini bilmesi yanında ona hizmet etme arzusu ile sevmesi vardır. İslam dünyasında yabancıya ‘Garib’ ‘tek başına kalmış, memleketinden uzak düşmüş, Gurbetçi’ manaları verilen bir kavram ile yardımcı olmak teşvik edilirken, Batı’da ‘yabancı’, ‘el’ görülerek uzak tutulmak ve korunmak teşvik edilmiştir.
Thomas Bauer“HyssopusOfficinalis” (s.75) başlığı altında ‘hyssopus’ [zufaotu] ve ‘Teucrium’ [tüylü kısamahmut otu]na yapılan tariflerin bilimsel olması gerekirken, dini alaka yüklenmekle Yakın Doğu ile Batı arasındaki Orta Çağ tanımını farklılaştırdığını ifade eder. Doğaya farklı iki yaklaşım sunarak Batılı bilim insanları dini mana yüklerken İslam dünyasından bilim insanları din ile alaka kurmazlar (s.75).
Thomas Bauer“Rakamlar ve Sayılar” (s.76) başlığında matematiğin de Yakın Doğu ve Batı için farklı anlamlar içerdiğini, hatta “Avrupa’da, bu bölgeyi sadece Yakın Doğu’dan değil, dünyanın geri kalan büyük bir kısmından da ayıran bir çöküş” yaşlandığını ve “Abaküsün Erken Orta Çağ’da Batı dünyasından kayboldu”ğunu (s.76) ancak ortay çıkışının “GerbertusAureliacennis’in abaküs üzerine, Arapça konuşan Endülüslü bir alimin çalışmalarına dayanan bir eser kaleme aldığı 10.yüzyılın sonuna” (s.77) denk geldiğini ancak “Tıpkı Antik Çağ’ın matematiksel bilgisinin bütünüyle ve aralıksız olarak muhafaza edilmesi gibi, Yakın Doğu’da da abaküsten daima istifade edilmiştir.” (s.77) ifadesiyle de Batı’nın matematik konusunda da İslam dünyasından geride olduğunu ifade eder. Thomas Bauer göre “Antik çağ kültürünün ‘korunması ve geliştirilmesi’ Doğu’yu tanımlayan en önemli unsurlardan biridir, bu yüzden Doğu’da bir Rönesans olması mümkün değildir. Bir şey, bir yerde ölmemişse, o şeyin, o yerde yeniden canlandırılması imkansızdır. Avrupa’yı Antik Çağ’ın tek varisi olarak kabul etmeye alışmış bazı Avrupalı tarihçiler için bu, katlanılamaz bir gerçekti ve bu nedenle Avrupa’nın Antik Çağ tekelini kurtarmak için tuhaf stratejiler izlenmiştir.” (s.80)
Aslında baştan beri Thomas Bauer“Avrupa’yı Antik Çağ’dan Orta Çağ’a götüren dönüşüm, Doğu’da gerçeklemediyse yani Antik çağ orada aslında hiç yok olmadıysa, Doğu için ‘Orta Çağ’dan bahsetmek hiç de makul görünmüyor. Aslında ‘İslami Orta Çağ’dan bahsetmek, Avrupa’nın dünya tarihi üzerindeki yorum hakimiyetini ifade etmekten başka bir şey değildir.” (s.81) düşüncesini destekleyen ve Alfabenin 26 harfiyle başlayan ancak tercümede orijinal kitaptaki sıralamaya sadık kalındığı için yerleri değiştirilmemiş örnekler vererek açıkladığı tezinde bize göre aşağıdaki manayı kastetmektedir.
İslam dünyası alimleri Orta Çağ’ı tarif ederken olumsuzluklarıyla ele alarak İslam dünyasında olmayan ancak Avrupa’da Hristiyan dünyasında olan ve insanlara sıkıntı ve zorluk çıkaran yönüyle Orta Çağı ele alarak tanımlarken onu bir kötülükler yığını olarak görür. Avrupa Batı Hristiyan dünyası ise kendisi için iyilik güzellik ve insanca yaşama olarak tarif ettiği Orta Çağ’ı İslam dünyası için gericilik, yoksulluk, halkın zelil ve mutsuz olduğu bir dönem olarak tanımlar. Her iki kesim de kendileri için Orta Çağ’ın mükemmel olduğunu kabul ederek hareket eder. Ancak Thomas Bauer Avrupa, Batı Hristiyan alimlerin aksine Orta Çağ’ın Avrupa’nın tanımladığı şekilde İslam dünyasında yaşanmadığını ve hatta bazen iyilik ve güzellik, kalkınmışlık, refah ve insan hakları bakımında Batı’da daha iyi bir durumda olduğunu ve bu değerlerin Batı’ya aktarılmasına da aracılık ettiğini savunur.
İslam Dünyası için Orta çağ kavramının kullanılamayacağını alfabenin 26 harfine karşılık gelen “karşıt kanıt” (s.83) ile göstermeye çalıştığını ifade eden Thomas Bauer bura kadar ortaya koyduğu delillerle “kavramın bir şekilde zararsız olmadığını, daha ziyade, siyasal ve toplumsal açıdan tahrip gücü yüksek bir kavram olarak, çıkar odaklı bir dünya görüşünü ifade ettiğini göstermelidir.”(s.83) der, ve hala Orta Çağ’ın İslam dünyası için Batı için kullanıldığı manada kullanılamayacağını ispata çalışır ve “İslami Orta çağ kavramını temize çıkarmak için geriye hangi argümanlar kalıyor?”(s.83) sorusunu sorarak devam eder.
Çağların bölümlendirilmesinin de Orta çağ açısından değerlendirilmesini ele alan Thomas Bauer bir çağ bölümlendirilirken “Yargı İçermemelidir” (s.85) şartını ileri sürer. Ve “Orta çağ tarihi akademisyenleri için Avrupa’dan bahsederken geçerli olan şey, gazeteciler için ‘İslami Orta Çağ’dan bahsederken hiçbir şekilde geçerli değildir.” (s.85) diyerek Yakın Doğu ve Batı için farklı ve ikili bir tutumun varlığını savunur. İkinci olarak Çağ kavramının “geniş kapsamlı” (s.85) olması gerektiğini savunur Thomas Bauer. “Yerel tarih Yanılgısı” dediği dar bir coğrafyanın tarihi genele ya da genelin dar çevreye uygulanmasının da yanlış olduğunu (s.85) bu yanlışlığın Çağ’ın zaman dilimi olarak bölümlendirilirken de yapıp, dar zamanı geniş zamana, geniş zamanı dar zaman uygulandığın ifade eder (s.86). Çok geniş Çağ tariflerinin dönemler için birbiriyle bağlantılı bölgeleri kolayca anlaşılacak şekilde tanımlaması için bölgeler arasında “kültürel paylaşım”, “yoğun ticaret” veya “kişisel temas” şeklinde savaş yoluyla da olsa iletişim içinde olması gerektiğini düşünür (s.87). Thomas Bauer’inÇağ bölümlendirmek için üçüncü şartı“kapsamlı olarak hayatı şekillendirici etkisi olmalıdır.” (s.88)Thomas Bauer’inÇağ bölümlendirmek için dördüncü şartı “yeni Çağı oluşturan değişiklikler nihai ve kalıcı olmadır.” (s.89)
“İslami Geç Antik Çağ” (s.103) olarak isimlendirdiği ve yanlış olarak 6. ve 11. yüzyıl değişimlerini sınır alan bölümlendirmeyi kabul etmeyen Thomas Bauerdash doğru bir bölümlendirmenin “Eğer istenirse bu dönem ‘İslami Geç Antik Çağ’, Erken İslami Geç Antik Çağ (yaklaşık 8.yüzyılın son üçte birlik kısmına kadar) ve ardından gelen İslami geç Antik Çağ (11.yüzyılın başlarına kadar) olarak ikiye ayrılabilir.” (s.103) şeklinde yapılabileceğini salık vermektedir.
Thomas bauerİlsm Dünyası ya da Orta Doğu için “635 yılı civarında, Doğu Akdeniz ve Orta Asya arasındaki bölgede yaşanan tarihsel gelişmeler, bir çağ sınırına işaret etmemektedir. Daha ziyade, en azından sonraki üç yüzyıl, burada geç Antik Çağ’ın değişken ama yine de eklentisiz bir devamı olarak görülmektedir.” (s.104) diyerek 6 ve 10 yüzyıllarda İslam Dünyası için Antik Çağ’ı kapatıp Orta Çağ’a geçecek bir sınır değişimin olmadığını sadece “Çoğu alanda Antik Çağ’dan bir kopuş görülmez, bunun yerine, büyük ölçüde istikrarlı yaşam koşullarının olduğu bir dönemden sonra, ekonomik yükselişin ve kültürel zenginleşmenin yaşandığı daha büyük bir gelişme gözlemlen.”diğini (s.104) ifade etmektedir. Oysa Avrupa için tam aksi bir durum ifade etmekte olduğunu “Yani Batı ve Orta Avrupa’yı 6.yüzyıldan 11.yüzyıla kadar, basitçe Atlantik ve Seyhun arasındaki bölgenin tarihinden çıkaracak olursanız, harika bir ayrılma zamanının net ve kusursuz bir resmini” (s.104) göreceğimizi bu kusursuz resmin de “bir tür (Doğu Rönesansı)” (s.104)olacağını ileri sürmektedir.
İslam’ın ‘Altın Çağ’ı olarak adlandırılacak dönemi ilk çağ ya da gelişim çağı olarak adlandıran Thomas Bauer, ondan sonraki dönemi de duraklama çağı olarak görürü ve hala duraklama döneminin yaşandığını düşünür. “İslam kültürlerinin 1.binyıl-İslam’ın Geç Antik çağı- oluşum dönemi bağlamını tanımlamak daha da önemlidir. Görünen o ki, burada Orta Çağ kavramının kullanılması, olabildiğince büyük bir sis perdesi oluşturmaktan başka bir işe yaramayacaktır.” (s.135) İslam’ın Altın Çağını .binyıl olarak ele almakta ve İslam alemi için Orta Çağ kavramının kullanılamayacağını ifade etmektedir.
Thomas Bauer göre “genel olarak “Orta Çağ” özle olarak da İslami Orta çağ” kavramlarının kullanılmasının sakıncaları “İslami Orta Çağ” terimi (1) belirsizdir, (2) hatalı çıkarımları teşvik eder, (3) olumsuz çağrışımlardan sıyrılamaz ve bu nedenle sıklıkla karalayıcı olarak kullanılır, (4) İslam dünyasını egzotikleştirir, (5)ve aynı zaman da onu sömürerek tahakküm altına alır, (6) nesnel bir temeli yoktur, çünkü Avrupa ve Ön Asya’da Geç Antik Çağ’daki dönüşüm süreçleri oldukça farklı ve çoğu zaman tutarsızdır ve (7) çağların gerçek sınırlarını görmeyi engeller.” Şeklinde özetleyerek yedi maddede sıralanmıştır.
Kitabın tercümesi iyi olmakla birlikte genelde resmi bütün halinde düşünülerek anlam bütünlüğünü yakalamaya çalışmak yerine satır satır anlam bütünlüğüne önem verilmiş, bu yüzden bir paragraf içindeki cümleler arasında sanki farklı bir konuya geçer gibi kopukluklar oluşmaktadır.
Thomas Bauer “Neden İslam’ın Orta çağı Yoktu? AntikÇağ’ın Mirası ve Doğu” adlı bu kitabında kısaca “İslami Orta Çağ” kavramı Orta Çağ’ı olmayan Müslümanlar için Batı’nın ötekileştirmek, yabancılaştırmak, farklılaştırmak, bölmek için uydurduğu bir kavramdır. Batı diğer ötekileştirdiği toplumlarda uyguladığı gibi önce kavramsal olarak tartışmalı, zihinleri bulandıran bir görüş ortaya atar ve nihayet onlara inananlardan bir farklı etnisite yaratır demektedir.

