
Halim Kaya
Mahmut Sarıkaya’nın yazdığı “Kalanlar, Arazı Ayırdılar” Emine Işınsu 2025 yılı roman ödülü yarışmasında Jüri Özel Ödülüne layık görülmüştür. Mahmut Sarıkaya’nın daha önceden yazılmış eserleri bulunmakta olup bu ilk romanıdır. Azerbaycan asıllı bir ailenin mensubu olan Mahmut Sarıkaya ailesinin İrevan’dan göçünü anlatırken onların yaşadıklarını tarih sayfalarını kaydederken, bizlere de okuyup ibret almamız ve unutmamamız için roman olarak sunmaktadır.
Mahmut Sarıkaya’nın yazdığı “Kalanlar, Arazı Ayırdılar” romanı Töre Devlet Yayıncılık tarafından İstanbul’da 2025 yılı içinde 277 sayfa olarak basılmıştır. Bu baskı kitabın ilk baskısıdır, çünkü kitap 2025 yılı içinde Emine Işınsu 2025 yılı Jüri Özel Ödülüne layık görülmüş ve akabinde hemen basılmış olduğu anlaşılmaktadır. Kitabın başında Mahmut Sarıkaya’nın bir biyografisi yer almaktadır. Biyografiden anlaşıldığına göre Mahmut Sarıkaya dil ve edebiyat alanında akademisyendir. Bu yüzden kitabın daha mükemmel bir anlatım üslubu olacağı zannediyorum.
Mahmut Sarıkaya kitabında ele aldığı göçün sebebini “Ermeniler, halkın asla inanmadığı bu halleri [İrevan’ın Ermenilere bırakıldığı haberleri] ileri sürerek Türkleri tehdit ediyor, göçe zorluyor direnenleri de katliama tabi tutuyordu. Kısa sürede yine yüzlerce köyden katliam haberleri gelmeye aşlamıştı. Sonunda ileri gelen, iş bilen, baş tutan aileler göçmeye başlayınca işin aslı öğrenildi. Ortalıkta dolaşan inanılmaz haberler doğruydu. İrevan etrafındaki arazilerle birlikte Ermenilere bırakılmış, şehir merkezi de kurulacak Ermenistan’ın başkenti olmak üzere Ermenilere verilmişti. Ermenilerin bu seferki azgınlığının sebebi de buydu. Taşacak kadar Türk dolu bu şehrin nufusunu göçürmek ve yok etmek… Yine halk yerinden oynamış, yine “kaçhakaç” başlamıştı. Azerbaycan bağımsızlık yolunda ilerlerken bir müttefik kazanma ve sorunsuz komşuluk ilişkileri kurma düşüncesiyle böyle jest yapmış, İrevan [Türk] Hanlığı’nın başkentini hemen hemen bütün topraklarıyla Ermenilere bırakmıştı.” (s.14)şeklinde özetliyor ve Ermeni soy kırımına maruz kalanların sadece Anadolu yani Türkiye’de yaşayan Türklerin ve Kürtlerin maruz kalmadığını, yanı soykırıma Azerbaycan’daki Türklerin de maruz kaldığını ortaya koyarken biz Türklerin iyi niyet gösterisi olarak ne zaman düşmanlarımıza toprak masa başında yapılan anlaşmalarla bırakmışsak bu iyi niyetimiz aleyhimizde sonuçlanış, söz birliği etmişçesine ABD, İngiltere, Rusya vs. gibi güçlü Hristiyan ülkeler Yunanistan, Bulgaristan, Ermenistan gibi ülkeler lehine olarak bu anlaşmaların delinmesine ses çıkarmamışlar, hatta bir müddet sonra bu ihlaller hak olarak görülmeye başlamıştır.
Mahmut Sarıkaya romanını Dedekorkut destanı gibi dev ve tepegöz ve bu düşmanları yenen kahraman tiplemesine başvuruyor. “Bir ara Kellegöz’e saldırdı.Ona ulaşınca kırk batmanlık gürzünü onun başına indirmekteyken Kellegöz’ün karşılık verdiği çomağına öyle vurdu ki çomak parçaparaça olup her parçası bir tarafa savruldu. Kellegöz bir göz açıp kapayıncaya kadar Arpahan’ın elinde gürüz alıp kenara fırlattı, Bunlar böylece yüz yüze göğüs göğse geldiler. Kırk gün, kırk gece güreştiler, vuruştular, yorulup elden, dilden düştüler. (…) Kellegöz hemen yerinden fırlayıp bir ayağını bu dağa, bir ayağını öbür dağa koya koya varıp bir anda kalesine ulaştı. Bir dağın böğründen koparmış olduğu dağ boydaki taş topuzun eline alıp döndü. Baktı Arpahan hala uyumaktadır. Taş topuzu havaya kaldırıp dağları titreten sesiyle haykırdı ve var gücüyle Arpahan’ın tepesine indirdi.” (s.16) ifadelerinde geçen destansı ve efsanevi hikâyelerle bezeyerek halk hikâyeleri tadından olaylar örgüsünü zaman zaman bir efsanevi hal olarak sunmaktadır. Ayrıca bu anlatıda bütün Türklerin özellikle de Oğuz Türklerinin bir vasfı olarak düşman karşısında mecazi manada kullanılan ve haberdar olmamak ya da önemsememek manasında kullanılan “uyumak” kelimesi fiili bir “uyumak”diyebileceğimiz hal olarak ele alınmış ancak sonucunda mecazi manada düşmanlarını önemsemeyen Türklerin başına gelen gelmiş ve yok olmuştur.
Türklerin yaşadığı çeşitli bölgelerde bir adet olan evin gelini kocası ölünce küçük kaynı ile evlendirilerek hem ilk kocasından çocukların bakımını anneleriyle evlenen amcalarının sahip çıkmasını daha da kuvvetlendirerek mağduriyetini önlemiş olurlar hem de mirasın bölünmesini önlerlerdi. Mahmut Sarıkaya’da böyle bir olayı Abbasali’ni ağabeyi Mehemmedeli ile evli olan Gülebatın kocası ölünce anneleri Şehrebanı Hanım’ın isteği üzerine Abbasali ve Gülebatın evlendirilmesini dillendiriyor; “Ailenin bütün sorumluğu Abbasali’nin üstüne kalınca büyükler toplanmış, özellikle de anneleri Şehrebanı Hanım’ın ısrarıyla, Gülebatın’ı, kaynı olan Abbasali’ye nikâhlamışlardı. Nikâh da ne nikâh… Zorla zulümle kıyılmış bir nikah… Çok uzun süre birbirine yakın olamayan nikâhlı iki insan olarak yaşamışlardı. Gülebatın oğullarından, Abbasali yeğenlerinden, her ikisi birbirinden ve el âlemden utanarak yaşamışlardı yıllarca…” (s.19) Mahmut Sarıkaya bu ifadelerde bu aile içi yenge ve kayın evliliklerinin iki sakıncasını dile getiriyor. Birincisi; ilk eşten olan çocukların ömür boyu anneleri ve amcaları arasında yapılmış böyle bir evlikte utan duydukları ve toplumunda bun yadırgadığı, ikincisi ise; uzun süre yenge kayın kardeşçe aynı evde yakın bir hayat süren insanların böyle bir evlikten sonra birbirlerini karı ve koca olarak görmekte zorlandıklarını gündeme getirmekte ve bu tür evlilikleri tasvip etmediğini zımnen ifade etmektedir. Şükür ki bu tür evlikler artık günümüzde toplumuzda çok yaygın değil, nerdeyse kalkmış vaziyette.
Mahmut Sarıkaya göç mevzusunu ele alarak düşman korkusu veya düşman saldırısında güç yetiremeyip vatanını terk etmeyi göç saymamakta olduğunu “O sıkıntılı durumda vatanı terk etmeye de göçmek değil, kaçmak denmekteydi. Nitekim yaşanan bu olayın halk arasında adı “kaçhakaç” idi.” (s.26) ifadeleriyle ortaya koyarken aslında zor durumda vatanı terk etmeni kaçmak olduğunu da itiraf etmektedir. Nitekim bütün toprak kayıpları vatanı uğruna ölmesine beceremeyenlerin terk ettiği topraklarda kalanların güçsüz kalması dolayısıyla kaybedilmiş değimliydi. Eğer baştan işi sıkı tutsalar, birlik olsalar, gençleri vatan sevgisi uğrunda ölmeyi göze alacak bilinçte yetiştirseler, savunmaya yapacak asker ve silah teminin zamanında ve yerli yerince yapsalar, düşmanla işbirliği, ajanlık, casusluk yapan vatan hainleri olmasa, herkes vatan savunması uğrunda canını feda etse düşman o topraklara girebilir miydi? Nitekim bizim vatan savunmasına niyet edenlerin ne yaptığını bizzat Mahmut Saıkaya “Hacı Abbasoğulları da Ağababa’nın İbiş köyünden bir aileydi. Onlar, değil kendi aileleri içersinde bölünüp parçalanmak, bütün Ağabab’yı birleştirip gönüllü süvarilerden oluşan savunma birlikleri kurmuş, o dağları Ermeni saldırılarından korumaya çalışmaktaydı. Onlar, binlerce aileyi ikna ederek bu birliği sağlamıştı.” (s.30) ifadeleriyle tasdik etmektedir. Nitekim Kurtuluş Savaşı da Kuvâyı Milliye denilen küçük yerel birliklerin sonradan birleşip oluşturdukları düzenli ordu ile kazanılmıştı.
Mahmut Sarıkaya hem günümüz Türkiye Türkçesinde az kullanır olmuş, hem Azerbaycan Türkçesinden, hem de göç edilen bölgenin şivelerinden alarak aktardığı; töremesi, arkalık, kargınlar, ağıp, dulda (Samsun Bafra yöresinde dulga), şinel, cehdiyle, nanay, kaçhakaç, Kelelegöz, şelek, sütüllük, çıra yandırmak, gimnaziya, tayalar, turaç, çeçin, sin, bibi (s.9-29)gibi kelimeler ile Türk edebiyatına ve Türk diline katkı sağlayarak zenginleşmesini hizmet etmiştir.İsimlerin yöre şivesiyle telaffuzları, yer isimleri ve lakaplarda bu zenginliği büyütmektedir. 20 sayfada sayabildiğimiz 19 kelimeye isimler, yer adarlı ile lakaplar da eklendiğinde yapılmış katı ile 277 sayfalık kitabın sonuna kadar yapılacak katkı hesap edilecek olursa bu hizmetin çok büyük olduğu anlaşılacaktır.
Ermenbi zulmü altında inleyen Azerbaycan Türklerini kurtarmak için gönderilen Türk ordusu Ağbaba’ya girerken atın üstündeki bir nidacı bağırır. “Eeeey Ehl-i İslam! Duyduk duymadık demeyiiin!… Türk geldi Tüüüürk!… Türk’ün ordusu Musduklu’ya girmekte; uyanıııın!” (s.38) ifadeleri gösteriyor ki her yerde her çağ da Türk beklenendir. Türk ordusu her gittiği yere insanlık ve merhamet götürmüş, sadece cephede savaştıkları ile düşman olmuş ölmüş öldürmüştür. Ekili alanları, ağaçları, meyveleri yaşlıyı kadın çoluk çocuk hiç birine dokunmamıştır.
Roman kahramanı Şeref’in Ağbaba’dan göç etmemesi ve göç edenler hakkındaki “O, göçenlerin büyük bir aptallık ettiklerin katindeydi. Vatan terk etmenin ayıp olduğunu söylüyor, burada dayanılmaz bir eziyet yokken göçmenin hicret sayılmayacağını, bu sebeple göçmenin günah olduğunu dahi iddia ediyordu. Oysa göçmekte olan ve ailelerini de göçürenlerin çoğu milis teşkilatında çalışmış, Ermeni çeteleriyle çarpışmış mücahitlerdi. Onun iç sesi bir türlü ‘kalsa onlar kalırdı’ demedi.” (s.51) düşünceleri ve 1918’de Azerbaycan Cumhuriyeti kurulduktan sonra Osmanlı Ordusunun geri çekilmesi ve Azerbaycan’ın Bolşeviklere bırakılması gibi olayların perde arkasındaki nedenler düşünülünce daha büyük fayda için küçüğünden vazgeçme kararını veren devlet kararının gerekliliği ve milis güçler ile istihbaratçıların göçtüğü bir durumda sivil vatandaş olarak terk edilmiş bir yerde durmanın akıbeti zulme uğramak olduğunu da bilmek gerekir. Kısaca vatan savunması Birlik içinde silahlanmış bir halk ve lider etrafında olacağı gibi bunu yanında aynı milletin daha büyük bir teşkilatının aldığı karara uygun menfaati temin dolayısıyla oranın savunulmasının istenmesi gerekir. Yerelde savunurken devlet ya da üst teşkilat geri çekil deniyorsa bu diplomatik başka faydalar temini için yapılıyor demektir. Bunda da birlikte hareket etmek gerekir. Aksiise parçalanmışlık ve güçlerin bölünmesidir.
Mahmut Sarıkaya aslında sadece Lozan antlaşması sonunda imzalanan Mübadele anlaşmasıyla ülkemizden özellikle Karadeniz, Ege, Marmara bölgelerinde yaşayan Rumlar ile İç Anadolu’da yaşayan Hristiyan Karaman Türklerikarşılığında Balkanlarda yaşayan Türk ve Müslümanların Anadolu’ya göç etmeleri hakkında bilgisi olan toplumumuza farklı bir yerden Doğu Anadolu’dan göç edenler hakkında bilgi veriyor. Bolşeviklerle yapılan 1921 anlaşmaları sonunda sınır dışında kalan Müslüman Türkler Anadolu’ya göçtüğü gibi “25 Mart 1921 tarihine kadar, Türkiye topraklarında oturan Ermeni, Rus, Dukhabor ve Malokanlarrın önemli kısmı Rusya tarafına ve Kanada’ya göçtü.” (s.53) Buradan şu iki sonucu çıkarabiliriz. Birincisi, hem doğuda gayrimüslim halkın göçü ile Hristiyan nüfus azalırken, gelen Müslüman Türk göçerler sayesinde de nüfusun yoğunlaştırılması ve toprakların Türkleştirilmesi sağlanmış olması, ikincisi de Ermeni katliamı iddialarıyla ortalığı velveleye verenlere göç ile gidenlerin herhangi bir katliama tabi tutulmuş olmasının mümkün olmayacağını göstermesidir.
Mahmut Sarıkaya romanında bütün Türkiye’de özellikle de Ülkücüler arasında biline komünizmin Allah’ı inkâr edişi ve Allah’ın yok olduğunu ispat ettiğini sandıkları elma ve Yoldaş Lenin hikâyelerini (s.58-59) ele alarak bilineni tekrar eder durma düşmüş ve kitap boyunca okuyucuda sağlamış olduğu dikkat ve ilgiyi koparmıştır. Mahmut Sarıkaya’nın Türkiye’de yaşayan Türk toplumunun aşina olmadığı bölge ve insan isim ve lakaplarının anlaşılması için anlatmak zorunda kalması dolayısıyla sıkça başvurduğu yer adları ve isimler ve kullanılan lakaplar anlatılan konunun anlaşılmasını zorlaştırmaktadır.
Mahmut Sarıkaya “uğuna uğuna ağlamak” (s.62) deyimindeki uğunma kelimesiyle bana rahmetlik annemi hatırlattı. Annem okuryazarlığı olmayan bir kadındı. Evlenip şehre yerleştiği ve uzun yıllar şehirde oturduğu halde uğunmak, bıldır vs. kelimeleri kullanır arkadaşlarım tarafından bir tuhaf algılanırdı. O zamanlar mahalledeki diğer insanlar gibi dilini değiştirmemişti, şehirlilerin konuştuğu gibi konuşmazdı. Bariz bir fark olurdu şivesinde ve kullandığı kelimelerde. Hele bizim çocukluğumuzun uydurukça dilinden hiç haberi yoktu. Okumuş yazmışların kendisini aydın zannettiği, şehre yerleşince biraz da uydurukça konuşmanın şehirleşmenin gereğin zanneden bazı kimselerin anamın bu duru Türkçesine burun büktüklerini hisseder üzülürdüm. Ta ki bu kelimeleri kullananların asıl Türkçe denilen dili kullandığını öğrendiğim zamana kadar. O zaman farkına vardım ki ana bizi geçmişimize bağlayan köprü imiş.
Mahmut Sarıkaya çokça kullandığı deyim ve atasözleriyle dilin kullanım yeteneğini arttırarak ifade zenginliği sağlamaktadır. Benim de ilk kez duyduğum “Olmayan namevcut yahut da olgunlaşmamış, kullanılacak kıvama gelmemiş olanı dağıtmak kolay gelir” manasına gelebilecek “Bostan yeşilken sahibi cömert olur” (s.64)atasözü ile hem ifade zenginliği kazandırmakla kalmamış kullanılmayan ya da az kullanılan herkes tarafından bilinmeyen bir atasözüne canlılık kazandırmış ve kullanım örneği sunmuştur.
Mahmut Sarıkaya “çıkdaş” (s.64) gibi o kadar çok Türk toplumunun geneli tarafından tam manasıyla bilinmeyen kelime kullanmaktadır ki yazdığı romandan ziyade bu kelimelerin kullanım şekillerine örneklik teşkil eden bu romanı Türkçeyi yaşatan ve gelecek çağalara taşıyacak olma vasfı taşımasıyla Türk dili için bir şaheser olma mahiyetindedir. Mahmut Sarıkaya kendisi Türk Dili ve Edebiyatı uzmanı ve yöre halkından olması dolayısıyla aşına olduğu kelimeleri herkesin bildiğini zannetmiş olmalı ki çok az kelimeyi dipnotlarda açıklamaktadır. Bence bu kitabın sonunda kelimelerin manalarını verdiği lügatçe kısmını eklemesi kitabın daha çok anlaşılmasını sağladığı gibi manalarının doğru öğrenimine de katkı sağlayacaktır.
Mahmut Sarıkaya’nın yazdığı bu “Kalanlar, Arazı Ayırdılar” romanı hakkında her ne kadar yukarılarda Abbasali ve ailesinin göç sırasındaki yaşadıklarını anlatıyor desek de ailenin geniş ve parçalanmış olması dolayısıyla olaylar sadece dar roman kahramanın başından geçenlerden ibaret değildir. Aile ile bağı olan bölgede yaşayan geçmişte yaşamı birçok kişinin roman kahramanı olması dolayısıyla bunların yaşadıkları olaylar da roman ana hikâyesine eklemlenmekte olup, dikkati dağınık olduğu bir yerde okuyucunun bağlantıyı atlamasına sebep olmakta ve anlamasını zorlaştırmaktadır. Sanki hikâyehikâye içinde girift bir hal arz etmektedir.
Kamber koyun sürüsünü Türkiye’ye geçirtip dost bildiği ve ağa olan birisine emanet ettikten sonra Bolşevikler elinde kalanı malı davarı almış, Kamber’in isabetli bir iş yaptığı da anlaşılmıştır. FDa sonra Kamber’in oğlu Hemdullah ve amcaoğlu Cavanşir Türkiye’ye geçerler. Ancak hem Türkiye’ye geçişte rastladıkları koyun sürüsündeki uzunca bir süre önce gönderdikleri koyunları tek tek tanıyıp, “Böyük Anaç, Kelin Koyun, Gevik Koyun, Gevik Şişet, Kere Koyun, Ala Koyun Küre Koyun” (s.74) şeklinde adlarını sayıp tanımaları ve Sivaslı denilen çoban köpeklerini (s.74) koyun sürüsüne yaklaşan Hemdullah ve Cavanşir’e doğru gelmeleri ancak yaklaşınca tanıyıp kuyruk sallamaları, yalamaları göstermektedir ki Türk milleti hayvan sever ve onlarla duygusal bağlar kurmaktadır. Bu sevgi de yapmacık ve gösteriş merakından değil tam gerçek hayatın içinde en doğal halden kaynaklanan bir sevgidir ve karşılıklı bir sevgidir. Çünkü köpekler uzun zaman görmedikleri Hemdullah ve Cavanşir’i tanıyıp sevgi göstermişlerdir. Bu sürü ve köpekler ile yaşanılan durum bize ayrıca Türklerin köy hayatının bir kesitini de aktarmakta, modern hayat içinde yol bulmaya çalışan insanımıza gerçekliği göstermektedir.
Mahmut Sarıkaya Türkler arasında yaygın olan her düğün ve toyda güreş tutma geleneklerini ele almakta ve Memmetveli’nin güreş histerisine yakalandığını gözleyen Beylerden bir Bey’in “Güreş heyecanına tutulmuş bir yiğidi güreştirmemek bize yakışmaz ve ben bunu kabul edemem. Bu delikanlı benim pehlivanımdır; karşısına er isterim!…” (s.87) diyerek ve toy sahibinin pehlivanıyla güreşip yenmesi akabinde Memmetveli’ye sahip çıkması merhum Dayım Satılmış’ın düğünlerde dedem tarafından güreştirilmesi ve dedemin oğlunun galibiyetleriyle öğünmesi ile ilgili dinlediğim güreş hikâyeleri geldi, aklıma. Ve bu güreşlerde yenilen pehlivan, akraba ve arkadaşlarının zaman zaman kavgalar çıkarması da sanki bir gelenekmiş gibi 1960’larda Türkiye’de samsun Bafra Başkaya ve civar köylerinde hala devam etmesi de düşündürücüdür. Tabi daha sonra modernleşmenin ve şehirleşmenin getirdiği bir olumsuzluk olarak düğünlerdeki bu güreşler kalktığı gibi bir müddet sonra da böyle büyük düğün yapmak ekonomik sebeplerle salonlara tıkılmış dar çevre düğünlerine dönüştü.
Mahmut Sarıkaya’nın yazmış olduğu “Kalanlar, Arazı Ayırdılar” adlı romanısadece kelime ve deyim, atasözü zenginliğiyönünden önem arz etmemektedir. Kitapta zaman zaman başvurulan Türk örf ve adetleri, gelenek ve görenekleri ile ilgi hikâyeler, olaylar yönünden de örneklik teşkil etmektedir. Yukarıda ata sporumu güreşi ele aldığı gibi yine kitabın bazı yerlerinde âşıklık geleneğini de yaşatmakta ve güzel örnekler sunmaktadır. Tıpkı roman kahramanları Âşık Nesip ile Hakverdi Karammedoğlu arsındaki atışma gibi (s.102). Mahmut Sarıkaya bütün yaşanılanların içinde Türk kültür ve töresini aktarmanın yanında Bolşeviklerin, komünistlerin uygulamalarını da aktarmış olmakla Türk milletine komünistlerin tutumu hakkında da uyarıcılık vazifesi görüyor (s.104).
Mahmut Sarıkaya’nın yazmış olduğu “Kalanlar, Arazı Ayırdılar” adlı romanıMahmut Sarıkaya’nın yazmış olduğu “Kalanlar, Arazı Ayırdılar” adlı romanı anlatış tarzı, olayların sık ve peşe peşe ulanması, şive ve eski kelimelerin çokça kullanılması bakımından Halk Hikayelerini andırmaktadır.
Mahmut Sarıkaya Sibirya sürgünleri ve halkın malının kolhozlara toplanmasından, bu malları toplanan insanlara “gulag” yani halkı sömürmüş zengin denmesinden “Sibir” (s.119) adlı yazıda uzun uzun bahsetmektedir. Sibirya’da insanların çalışma kamplarında zerzefil (sersefil) bir halde çalıştırılmalarından, uzun tutukluluk halalri sırasında nice hayatların kayboluşu bahisler açan Mahut Sarıkaya ‘gulag’ kelimesiyle bana Rus yazar Aleksandr Soljenitsin’in “Gulag Takım Adaları” adlı kitabını hatırlatmıştır. Bu kitapta Aleksandr Soljenitsin insanların çalışma kaplarındaki maruz kaldıkları uygulamaları belgelere dayanarak ve kendi gözlem ve duyduklarıyla birlikte kendisinin çalışma kamplarında yaşandıklarından hareketle yazmıştır.
Mahmut Sarıkaya 277 sayfalık romanın içersine ustalıkla özetlediği ve olay akış düzeni içinde günlük hayatta yeni oluşan bir olay olarak işlediği kitabında öyle meseleleri ele almış ki en sonunda sarhoş ama Bolşevik hükümet görevlisi olarak Türklere zulmeden Şin Hayrapetyan’a kendi ağzından yapılan ermeni zulümlerini anlattırmakta, ayrıca kendisinin öldürmüş olduğu Türkleri hakkındaki bilgiyi “Ehmed caaan, bana bak, ölen o 70 Ermeni yerine [Ölen bu 70 Ermeni Şin Hayrapetyan’ın akrabaları olup Türkiye’de yaptıkları katliamlar sonunda Türkiye düzenin sağlandığını görünce devlet hesabını sorar diye Rusya’ya kaçarken Allahuekber dağlarında donarak ve açlıktan ölmüşlerdir.] şimdiye kadar bu ellerimle 700 Türk’ün canını almışım… Ama ne Türkler!… Hepsi de deve dişi gibi adamlar!… Kendisini ele geçiremediklerimin de çoluk çocuğundan çıkarmışım hıncımı, soyunu kurutmuşum çoğunun… Hııh, oh olsun!… Olacak tabii, hele daha da olacak…” (s.140) diyerek itiraf ettirerek ilgisiz, bilgisiz genç yeni Türk nesillere sunmuştur.
Mahmut Sarıkaya anlatım tekniklerinin çeşitlerinin hepsini başarıyla kullanmış “Kalanlar, Arazı Ayırdılar” adlı romanını yoğun bir olaylar örgüsüyle bezemiştir. Bu anlatımlar sırsında zamanda ileri geri gitmesi, olaylar içinde daha önceden geçmiş olaylardan bahsetmesi de romanı ağırlaştırmış, okuyucuyu zaman ayrıt etmekte ve olayın o an olan olaylardan mıydı yoksa geçmiştekilerden miydi ayrımını yapmakta zorlanmasına sebep olmaktadır.
Bolşevikler Rusya’da iktidara gelince Türk dünyasındaki sürgünlere “Ziyalılar” denilen aydınlardan başlamıştı. “Şeref, bu sürgün furyasının ne büyük bir yıkım olduğunu, burada [Çimkent’te] gördüğü sürgünleri tanıdıktan sonra, bilhassa Mikail Müşfik’in, Ahmed Cevad’ın, Hüseyin Cavid’in, Bağır Baırov’un, Azaplı Mikail’in ve onlar gibi binlerce vatan evladının başına gelenleri gördükten sonra kavramıştı.” (s.175) Bu ziyalılar Türk milletinin dininin örf ve ananesinin yaşamasını sağlıyor, asimile olarak yok olmasına engel oluyorlardı. Rusya için en büyük tehlike hala birliği aşılayan, geçmişini soyunu sopunu unutturmayan bu Ziyalılardı baş düşman. Cahiller ve menfaat için kendilerine uyanlar, tabi olacaklar mesele değil onlara engel oanlardı.
Mahmut Sarıkaya 1945 yılında 195 Azebaycan askerinin Türkiye’ye iltica etmesi üzerine Rusya’nın mütekabiliyet esasına dayanarak bu askerleri istemesi üzerine Türkiye Boraltan Köprüsünde iade etmiş, Ruslar da bu askerleri Boraltan Köprüsü üzerinde kurşuna dizdikleri olayı hatırlatır bir vakayı buraya aktarmış, sanki Türkiye’yi aklamaya çalışmıştır. “Beş gün sonra hududun orta yerinde görüşme kararlaştırıldı. Onlar o taraftan gelecekler, biz de bu taraftan… Kesinlikle korkmayın, hiçbir şeyden korkmayın, hiçbir kimseden çekinmeyin. Bunu da kesin olarak bilin: Eğer bu suçu boynunuza alırsanız, ölü de olsa diri de olsa, sizi onlara teslim etmek zorunda kalırız.” (s.243) Türkiye’ye bu tarafa geçmiş olan Ağababa ve İrevanlıların sınırı geçerek o tarafta “Kalanlar”ı görmek için gittiklerinde Rus askerinin pusu kurmuş olmaları ve çatışma çıkması dolayısıyla sınırda yapılan görüşmelerde suçlunun kim olduğuna karara vermeye çalışılır. Nihayetinde bu olayın olduğu yıllarda Atatürk sağdır ve devletin askeri de vatandaşını koruması gerektiği düşüncesindedir. Ağababa ve İrevanlılardan Abbasali ve Şeref Ruslara verilmemiştir.
Mahmut Sarıkaya’nın romda dile getirdiği “kepenek olan koyunların” (s.266) ifadesindeki hastalık ismi Türk dünyasında o kadar yaygın ki çocukluğumda samsun Bafra’da hayvancılıkla geçinen merhum babam Hüseyin koyun sürülerinin “kepelek” olmasından yakınır ilaç verip tedavi etmek için uğraştığına şahit olurduk. Her iki Türk yöresinde “kepenek” ve “kepelek” olarak zikredilen hastalık koyunların ciğerlerinde görülürdü. Yine “Sabahleyin yağsız kavurduğu una su ve tuz karatak herle dedikleri bir çorba yapmıştı.” (s.267)ifadesinde geçen “herle” yine samsun Bafra Başkaya köyünde dem Guru Ali’ini en fazla istediği yemek sayılırdı. Hele biraz da kendini kırgın, hasta olacak zannederse ev halkına “hele bir “helle” yapında içeyim derdi. Ben de bunu bu romanı okuyana kadar dedem her halde yokluk zamanlarından aklında kalan bir çorba olarak onu istiyordu diye düşünür, kimseye de söylemezdim. Burada da söyleyiş olarak sadece “herle” ve “helle” de birer har değişiktir ve un, su, tuz ile yapılan ve bir sulu hamur diyebileceğimiz türde bir çorbadır. Bu iki örnek Türk kültürünün coğrafya olarak çok geniş bir alandaki yaygınlığını gösteren örneklerdir.
Mahmut Sarıkaya “Suyu geçip de sınırdan içeriye doğru uzaklaştıktan sonra kuzeye yöneldi Şeref’in çoluk çocuğu” (s.274) ifadeleriyle Rus tarafında kalan Türk topraklarından bir ailenin üç farklı zaman ve üç farklı nesil olarak Türkiye’ye geçişlerinin son geçiş haberin veriyor. Önce Abbasali bir grup aile efradıyla geçmiş, daha sonra Şeref, en sonunda da Şeref’in Nabat’tan olan çocukları ile Abbasali’nin kız kardeşi Tükez’den olan çocukları geçmiş, geçemeyen Rus saldatlarının eline düşmüş, gücü yeti suyu aşamaya vurulmuş akıntıya kapılmıştır. Bitmeyen bir göç, belki bu gün bile serbest edilse ta Sibirya’dan göçecekler vardır Türkiye’ye
Mahmut Sarıkaya’nın “Kalanlar, Arazı Ayırdılar” adlı romanını yoğun bir kitap: olaylar ve olay örgüleri, roman kahramanları bakımından yoğun ve iç içe geçmiş. Kullandığı yer isimleri ve lakaplar da eklenince anlaşılması ağırlaşmaktadır. Ancak sahip olduğu çok çeşitli kelime hazinesi ve deyimleri bakımından Türk örf ve ananesini gelecek nesillere aktaracak bir kültür hazinesi olacak mahiyette edebi bir eser olmuştur. Türk çocukları bu eseri tahkik ederek mutlaka okumalı, Türkçenin zenginliğini görmelidir.

