
MUHTELİF 1
İslam’a Yönelik İtirazlar ve Cevaplar
Halim Kaya
Öteden beri İslam’ı eksiksiz öğrenmenin bir yolu olarak gördüğüm “İslam’a Yönelik İtirazlar” ve yanı zamanda her hangi bir kişini bana karşı yönelteceği “İslam’a Yönelik İtirazlar” a da cevap verebilmek için tarih boyunca bu itirazları ve verilen cevapları okumayı bir alışkanlık haline getirmiş bulunmaktayım. Daha önceleri klasik İslam kaynaklarında Müslüman bir âlim ile İslam’a karşı çıkan, onun ortaya koyduğu iman esaslarını çürütmeye çalışan gayri İslam düşünür ve filozoflar ile yapılan ve karşılıklı sorulara verilen cevaplar karşısında bir tarafın akli ispatlar karşısında geri çekilmesiyle biten münazaraları okurdum. Modern çağda belki böyle karşılaşmalar olmamakta, Müslüman âlim ve düşünürler daha önceden sorulmuş sorulara cevap verdiği kitaplar yayınlayarak hem kendi İslam toplumunu korumak, hem de gayri İslam toplumların akıllarına gelebilecek soruları cevaplayarak İslam’ın aralarında yayılmasının yolunu açmaya çalışmakta olup bize de çağımızla ilgili problemler hakkında okunacak kitaplar sunmaktadırlar.
Altay Cem Meriç’in yazmış olduğu “Muhtelif 1, İslam’a Yönelik İtirazlar ve Cevapları” kitabın ikinci cildinin reklamını görünce bunun birincisi de vardır diyerek hemen ikisini de birlikte aldım. Ramazan ayına 18 günün kaldığı şu günlerde okuyarak hem erkenden manevi havaya girmek, hem de yazacağım bu değerlendirme yazısıyla Ramazan ayı ikliminde manevi havayı teneffüs edecek topluma müspet bir ortam hazırlamak düşüncesiyle okumaya başladım.
Altay Cem Meriç kendisi bir tıp doktoru olarak merak sardığı İslam’a Yönelik İtirazlar üzerine okumalar yaparken Arapça ve İngilizce öğrenmiş ve klasik İslam kaynaklarıyla İngilizcedeki kaynakları tarama fırsatı bulmuş bir kişi olarak bu arada yapmış olduğu inceleme ve tetkikler sırasında “yeniden Müslüman olduğu”nu söyleyecek akli ve İslami bilgilere ulaştığını bana düşündürmektedir.
Dolayısıyla bu sorulara Altay Cem Meriç’in vermiş olduğu cevaplar hem klasik İslam eserlerinden hem İngilizce kaynaklarından toplanmış olmanın yanında yazarın akli çıkarımları nedeniyle modern dönem akıl yürütmelerinin bir cevabı niteliğini taşımaktadır.
Altay Cem Meriç’in yazdığı “Muhtelif 1, İslam’a Yönelik İtirazlar ve Cevapları” kitabın İnsan Yayınları tarafından Birinci baskısı Haziran 2023 tarihinde, Dokuzuncu baskısı da Kasım 2025 tarihinde 180 sayfa olarak yapılmıştır. Kitapta Altay Cem Meriç’in kısa hayat biyografisinden sonra yer alan “İçindekiler” ve “Önsöz”den sonra “Muhtelif 1, İslam’a Yönelik İtirazlar ve Cevapları” kitabının bölüm başlıklarını oluşturan “Bir Din Nasıl Çürütülebilir?”, “İslam Doğru Din İse İslam Coğrafyası Neden Kötü Durumda?”, “Kur’an’da Gramer Hatası Var mı?”, “Peygamber Neden Evlatlığının Hanımıyla Evlendi?”, “Dinler Yok Olacak mı?”, “Evren Kaotik Midir, Düzenli Midir?”, “Neden Bütün Peygamberler Ortadoğu’dan?”, “Şeytan Ayetleri Kitabı ve Garanik Kıssası”, “Mürted Öldürülür mü?” ana soru başlıklarından oluşmakta ve her soru başlığı detaylandırılmış alt başlıklarla ele alınan soru başlığı açıklanmaya çalışılmıştır.
Altay Cem Meriç’in kendisi hakkında kullandığı “İslami camianın içinde yetişmemiş bir mühtedi olarak bu soruların bir kısmı benim de zihnime takılmıştı.” (s.9) ifadesindeki “mühtedi” kelimesini eğer Müslüman bir anne ve babadan dünyaya gelmiş, Müslüman bir toplum içinde doğup büyümüş olmasına rağmen kullanıyorsa yanlış bir kullanımdır. Zaten Müslüman olan birisinin mühtedi olması mümkün değildir. Belki böyle kişiler için ancak eksikliklerini tamamlamış denilebilir. Eğer kâfir iken Müslüman olduysa ancak bu ifade doğrudur. Zannederim ki yazar bu ifadeyi Müslüman bir ailede ve Müslüman bir çevrede doğup büyüdüğü halde şuan Türkiye’de organize olmuş bir grubun İslam anlayışına tabi olmak bakımından kendisini mühtedi olarak görmektedir. Türkiye’deki yorum farklarından dolayı oluşmuş Müslüman cemaat veya tarikat ya da akımlardan birinse dâhil olmak mühtedi olarak adlandırmayı gerektirmez. Bu tür bir adlandırma İslam açısından yanlış anlaşılmaya ve kavram kargaşası oluşturmaya sebep olur. Kişinin Ankara doğumlu olması ve eğitimini de Türkiye’de yapmış olması onun Müslüman bir ailede ve Müslüman bir çevrede doğduğunu gösteriri ki bu durum da onun mühtedi değil, ihmal ettiği İslami yaşantıya daha sıkı sarılarak eksiklerini tamamladığını gösterir.
Yazar aslında kendisinin bu “mühtedi” kelimesini yanlış kullandığını da itiraf etmektedir. Bu kitap serisini hazırlarken 60 soru tespit ettiklerini ve bunların bir kısmının şu an ki “bilgi düzeyi” bilgi birikimi ile cevaplandırılmasının uygun olmayacağı, çünkü bu soruları cevaplandırmak için “ciddi bilgi istediğini” (s.12) düşünmesi Müslüman’ın kemale ermesi gerektiğini, ancak bu kemale ererken geçmişini de kâfir olarak görmesinin doğru olmadığını göstermektedir. Müslüman zaten bilgisi ve aklı yettiğinden sorumludur. Allah kimseye yüklenebileceğinden ağır yük yüklemez. Sadece kemal yolunda çabalamasını ister, zira bu çabalar sırasında bilmediği de kendisine öğretilir. Böylece kemale erer, İslam anlayışı ve yaşayışı tekâmül eder.
Altay Cem Meriç’in “Dinin bütününü anlamak ve künhüne vâkıf olmak imkânsızıdır. Aklı başında hiçbir Müslüman bu iddiada değildir. Senin de Müslüman olmak için buna ihtiyacın yok tur.” ve “İman etmek için yüzde yüz emin olmayı beklemek pek makul değildir. Ben kuvvetli zanna ulaştığımda kelime-i şehadet getirmiştim. Bir dine içerden bir nazarla bakmakla dışarıdan gözlemek arasındaki fark çok belirgindir.” (s.15) ifadeleri her ne kadar bizim yukarıda ifade etmeye çalıştığımız kemale erme seyrini anlatsa da yazarın “Ben kuvvetli zanna ulaştığımda kelime-i şehadet getirmiştim.” ifadesi onun her ne kadar Müslüman aile ve çevrede doğsa da sonradan kendisini İslam dışı bir inanç ile tanımladığını göstermektedir. Yani ülkemizde yaygınlaşan ateist veya deist insanlar gibi bilinçli ancak bilgiden ve bilimden mahrum bir takım inançları kabul ettiklerini göstermektedir. İslami bir aile ve çevrede dünyaya geldiği ve gördüğü kadar İslam’ı yaşayan birisi olmadığını ikrar eden ve kendisini bilinçli olarak İslam dışı addeden kişilerin İslam inancında kemale ermesi söz konusu değildir. Onların yapması gereken İslam inancı kalbine doğduğu an kelime-i şehadet getirerek İslam’a girmesi en doğru tercihtir.
Altay Cem Meriç “Bir Din Nasıl Çürütülebilir?” (s.19) soru başlığını ele alırken Hristiyanlık ve komünizmi örnek vermekte, Hristiyanlık ve komünizmi çürütmek için onların yorum ve uygulama versiyonlarını değil de asıl olan “gerçek Hristiyanlık ve gerçek Komünizm”in çürütülmesi gerektiğini, aksi halde çürütülen versiyonların zaten o bizim nezdimizde de doğru ve makbul olan değildi diyerek çürütmeyi kabullenmeyeceklerini ifade etmektedir. Hristiyanlığı çürütmek için Teslisi çürütmek gerektiği, Rusya’da uygulanan Komünizmi çürütmek ile de komünizmin aslın çürütülmeyeceğini savunmaktadır. Çürütmenin “Aklın Zaruri Bilgileriyle çelişme” (s.24) yönünden mesela ‘Bütün parçadan büyüktür, Dört köşeli üçgen olmaz.’ aksi mümkün olmayan, aksi iddia edilse bile asla ispatlanmayacak bilgiler ile çürütülebileceğini (s.25), yine çürütmenin “İç tutarsızlık gösterme” (s.27) yani herhangi bir dinin fraksiyonları arasındaki tutarsızlıkları eleştirerek çürütmeye çalışmak, “Olgu ile Çelişki göstermek (Bilimsel Çürütme)” (s.28), “Haber Tenkidi” (s.30), “Sağduyuya Hitap” (s.32) metotlarıyla yapılabileceğini savunmaktadır.
Altay Cem Meriç “Bir Din Nasıl Çürütülebilir?” (s.19) soru başlığını ele alırken ileri sürdüğü çürütme metotları akıl ve felsefe çerçevesinde bir çürütme olup kişinin bu akıl yürütme ve felsefeyi kabul etmesine bağlı kalacak bir çürütme olacaktır. Doğrudan İslam’ın ortaya koyduğu ayet ve sünnetten delillerle yapılmış bir çürütme değildir. Her ne kadar İslam’a inan mayanlar ayet ve sünnetten deliler ile yapılan çürütmeye de inanmayacak olsalar da en azından Müslümanlar açısından reddedilemeyecek bir çürütme olacaktır. Altay Cem Meriç bu bölümde “Bir Din Nasıl Çürütülebilir?” sorusuna bir çürütme yapmadığını, ancak nasıl bir çürütme yapılması gerektiğini ve yapılacak çürütmenin usulü hakkında bilgi verdiğini söyleyebiliriz.
Altay Cem Meriç yazdığı “İslam Doğru Din İse İslam Coğrafyası Neden Kötü Durumda?” sorusunu cevaplandırdığı bölümde her ne kadar 1600’lü yıllardaki İslam dünyasının ihtişamlı dönemlerinde olduğu kadar olmasa da aslında İslam dünyasında da mutlu olanların bulunduğu yerler olduğunu ancak “Batı medyasının Müslüman tasvirlerinde sürekli gözleri kapalı, ağzı açık ve salya akıtarak bağıran Müslüman profillerini seçmesi ve özellikle görsel medyada kullanarak bu imgeyi insanların zihinlerine kazımasının etkisi” (s.36) ifadesinde anlatmaya çalıştığı propaganda ve Müslümanların algılarının yönlendirilmesi olarak görse de asıl mesele ülkemizde üç yüz yıldır tartışılan –Batılılaşma, modernleşeme, teknolojik kalkınma, çağdaş uygarlık seviyesine çıkma, muasır medeniyet vs. adı her ne ise- aslında sanayileşme olgusu olduğu açıktır. Burada söylenecek tek bir şey var; Müslümanların sürdürülebilir bir bilimsel araştırmayı başarmaları bu bilimsel araştırmalardan hâsıl olacak teknolojik verileri üretime dönüştürecek üretim mekanizmasını kurması gerektiğidir.
Altay Cem Meriç Kur’an’ın müşriklerin Müslümanlara yönelttiği eleştiri hasletleri olarak sayıp eleştirdiği “Eğer siz doğru yolda olsaydınız zengin ve güçlü olurdunuz. Dünyada Allah bize nimetler verdiyse bu bizi sevdiğini gösterir. Ahrette de bunun gibi olacaktır.” (s.39) ifadeden yola çıkarak İslam’ın zengin ve güçlü olmayı arzu edilen ve tavsiye edilecek bir durum olarak önermediğini aksine insanların zengin ve güçlü olmadan da mutlu ve Allah’ın sevdiği bir kul olacağını, kendi içinde İslam toplumun kanun ve nizam toplumu olduğunu ve zayıfların da bu kanun ve nizam ile güçlüler gibi yaşayabileceğini, yaşaması gerektiğini, İslam’ın cemiyet nizamının insana bunu vaat ettiğini ifade etmeye çalışmaktadır. Dolayısıyla da geri kalmışlığın fakirlik ve güçsüzlük -zenginlik ve güç kaybı- ile değil, insani değerlere sahip olmakla alakalı olacağını, bu durumda da insani değerler bakımından İslam dünyasından daha geri olan Batı’nın –yardımlaşmaya önem vermemesi, ırkçılık vs gibi- geri kalmışlığından bahsedilebileceğini ileri sürmektedir. “Mağlup bir medeniyet, ekonomisi ve sosyal koşullarıyla kınanamaz. Mağlubun halinin çok kötü olması galibin ahlaksızlığını gösterir.” (s.43) diyen Altay Cem Meriç bu duruma örnek olarak da Endülüs ve Kudüs’ü göstermektedir. “Endülüs’ün, Müslümanlar fethettikten sonraki hali ile Hristiyanlar fethettikten sonra ki haline bakmak yeterlidir. Yahut Kudüs’ün, Müslümanlar fethettikten sonraki hali ile Hristiyanlar fethettikten sonraki haline bakabiliriz.” (s.43)
“Kur’an’da gramer hatası var mı?” sorusunda verdiği cevapta, Kur’an’dan önce Arapların gramer kitabı ve daha doğrusu yazılı bir eseri olmadığını ifade eden Altay Cem Meriç eğer Kur’an’da gramer hatası olmuş olsaydı bile bunun Kur’an’da gramer hatası olduğu manasından yorumlanamayacağını aksine hatayı bulduğunu söyleyen kişinin eksik tespit yaptığına yorumlanacağını savunmakta ve “Bu güneşin hareketlerini inceleyerek bilimsel çıkarımlar yapıp sonrasında ‘Güneş bilimsel çıkarımlarımıza göre hatalı hareket ediyor’ demeye bezeyece”ği örneğini vermektedir. İlk iki soruda ne cevap verdiği pek net anlaşılmaz iken, anlamak için cevabı tespit etmeye kendimizi zorlamak durumunda kalmamamıza rağmen bu “Kur’an’da gramer hatası var mı?” sorusunda verdiği cevapta yazarın cevabı ve izahatı gayet net olarak anlaşılmaktadır.
Ben “Peygamber neden evlatlığının hanımıyla evlendi?” sorusunda aslı meselenin “Peygamber evlatlığının hamıyla evlenmiş” haberine gösterilen tepkiden kaynaklı olduğunu düşünüyorum. Bu tepkinin de Müslümanların bilgisizliğinden kaynaklandığını, aslında evlatlığın İslam’da kabul edilen nesebi soy ile bir ilişkisinin olmadığı, kan ve genetik bağ ile evlat kabul edilmeyen kişinin normal günlük hayat şartlarında boşandıktan sonra evlatlık denilen kişinin boşadığı kadınla evlenilmesinin din kaideleri bakımından bir sakınca doğurmadığını ancak bugün insanların hümanizm adı altında evlatlığı da aileden sayacak bir anlayışa evrilmeleri dolayısıyla normal karşılamadıklarını ama esas olanın İslam dinin kaidelerinin olduğunu göstermektedir. Sıhri soy’un dışarıdan müdahale ile hukuk yoluyla oluşturulduğunu ama nesebi soyun tabii yaratılıştan gelen genetik özelliklerin aktarıldığı bir soy olduğunu düşünmemekten kaynaklanmaktadır. Altay Cem Meriç “Peygamber neden evlatlığının hanımıyla evlendi?” sorusunu soranların ve bu soru üzerinden Hz. Muhammed (s.a.) ile Hz. Zeynep’in evliliğini eleştirenlerin iftira etiklerini ve bu iftiralarında kullandıkları hadisi sakat kılan iki özrü; senedi kopuk (sahih senedi, ravi silsilesi olmayan) ve metruk ravi (hadis alınmayan, terk edilmiş ravi) kendinde bulunduran bir hadisi delil olarak sunduklarını, İslam âlimlerinin bu hadisi uydurma hadislerden saydığını ifade etmektedir (s.57). Altay Cem Meriç, Hz. Muhammed (s.a.) ile Hz. Zeynep’in evlenmesi ile bir İslam’ın tasvip etmediği bir toplum algısının kırıldığını ve “Muhammed oğlunun karısı ile evlendi” şeklinde olacak eleştirinin, bu evlilikten sonraki insanlar tarafından “Muhammed evlatlığının karısı ile evlendi” ye dönüştüğünü ve o zaman evlatlığın öz nesepten oğul gibi kabul edildiğini ancak evlik sonrası evlatlığın nesepten evlat olmadığının kabullenildiğine vurgu yapmaktadır (s.65-66).
Altay Cem Meriç Türkiye’de artan ateist ve deist sayısına bakarak sorulan “Dinler yok olacak mı?” (s.83) sorusundan hareketle İslam dininin yok olup olmayacağını ele almaktadır. Altay Cem Meriç Türkiye’de artan ateist ve deist sayısına rağmen dünyada İslam’ın yayıldığını ve Müslümanların sayısının artığını ifade etmekte ve bunu istatistikî veriler ile ortaya koymaktadır. Bu yayılmayı ve artışı da eskiden “İslam Kılıç zoru ile yayıldı.” İfadesini çürüttüğünü bugün Müslümanların en güçsüz olduğu durumda bile İslam’ın yayıldığını ve Müslümanların sayısının artığını istatistik verileriyle göstererek ortaya koymaktadır. Pekâlâ, Kılıç zoruyla yayılma imkânı kalmayan İslam ne surette yayılmaktadır? Dünya ortalaması olan %2,5’dan fazla olan %3,1’lik nüfus artışıyla ve Müslümanların artan ömür ortalaması ve ölüm hızının düşmesinin yanında İslam’ın yayıldığını ve Müslümanların sayısının artığını söyleyen Altay Cem Meriç bu artışa diğer dinlere mensup olanların doğum sayısının düşmesi ve başka din mensuplarından din değiştirenlerin İslam’a girmesinin de etkin olduğunu ifade etmektedir. İslam dini mensuplarından da din değiştirenlerin olmasına rağmen Müslümanların sayısının düşmemesini ise İslam’dan çıkarak din değiştirecek olanların sayısının 9,4 milyon iken din değiştirerek Müslüman olacakların sayısının 12,6 milyon olmasına bağlamaktadır. Yani İslam’a girenlerin İslam’dan çıkanlardan fazla olması sayesinde dünyadaki Müslüman sayısı düşmemektedir. Ayrıca dünyada dinsizlik aşılayan ve hukuki mecburiyet uygulayan Çin ve SSCB gibi ülkelerdeki dinsiz sayısı dünya ateist sayısını yükselttiğini bu ülkelerde din serbestîsi verildikten sonra İslam olacaklar ile Müslümanların sayısının da daha da artacağını ileri sürmekte ve dolayısıyla İslam dinin hiçbir zaman yok edilemeyeceğini düşünmektedir (s.83-103).
“Evren Kaotik Midir, Düzenli Midir?” (s.105) sorusuna cevap vermek için örnekleri üzerinden giderek “düzen” ve “kaos” kelimelerinin ne anlama geldiğini anlatan Altay Cem Meriç, ‘düzen’in aynı şartlar, aynı periyotlar ve kurallar çerçevesinde tekrar etmesi olarak açıklarken, ‘kaos’un ise yanlış algılama sonucunda dağınıklık olarak bilindiğini ve dağını bir masa gördüğümüzde kaostan bahsedildiği örneğiyle aslında dağınıklığında bir düzen olduğunu vurgulamaktadır. Bu yüzden kaos ile ilgili bir iddia ileri sürenlerin aslında cahillik ve bilgisizlikten dolayı bu iddiada bulunduklarını, kainattaki her şeyin bir düzende yaratıldığını ve gözlenmekle var olan her şeyin koatik bir hareket göstermeyeceklerini ispatlamaya çalışmaktadır (s.105-121). Aslında kaos’un olmadığının ispat edilmesi de yaratılan her şeyin yaratıcının koyduğu bir düzen içersinde hareket ettiğini, başıboş, kendine buyruk davranmadığını, davranamayacağını göstermektedir.
“Neden bütün Peygamberler Ortadoğu’dan?” (s.123) sorusunun çeşitli önerme versiyonlarını sorarak başlayıp kademeli bir cevap vermek isteyen Altay Cem Meriç sıraladığı ilk üç önermeyi “Bir kısım peygamberleri san daha önce anlattık, bir kısmını ise anlatmadık. Ve Allah Musa ile gerçekten konuştu.” Mealindeki Nisa Suresi 4; 164.ayet mealiyle “1-Kur’an’da sadece Ortadoğu’daki peygamberlerin adı sayılmaktadır. 2-İslam’a göre Kur’an’da adı geçenlerden başka peygamber yoktur. 3- O halde İslam’a göre tüm peygamberler Ortadoğu’dandır.” önermelerini cevaplamış olmaktadır (s.124). Çünkü ayette “[peygamberlerin] bir kısmını ise anlatmadık” diyerek Ortadoğu’da olarak isimleri geçenlerin dışında da peygamberlerin olduğu ve onlardan bahsedilmediği zaten bildirilmiştir. Yine verdiği cevabı Mü’min Suresi 40; ayet 78’in “… Onlardan [peygamberden]sana kıssalarını anlattığımız kimseler de var, durumlarını sana bildirmediğimiz kimseler de var. …” (s.125) kısmı ile de destekleyip kuvvetlendirmektedir. Altay Cem Meriç bütün insanlara, kavimlere, milletlere ve ümmetlere peygamber gönderildiğini ayetlerle ortaya koyarak savunmasına devam etmektedir. Nahl Suresi 16; ayet 36 ile Fatır Suresi 35; ayet 24 de geçen bütün ümmetler peygamber gönderildiği bilgisi ve Yunus Suresi10; ayet 74’deki bütün kavimlere peygamber gönderildiği bilgisi yeryüzünde hiçbir insanın, kavmin, milletin ve ümmetin peygamber gönderilmeden bırakılmadığını ispat etmektedir ve dolayısıyla da bu soru İslam adına sorulacak bir soru değildir. Çünkü İslam daha inzal edildiği gün bu soruların cevaplarını gayet net olarak vermiştir. Savunmasına devam eden Altay Cem Meriç Kur’an’ın sadece Ortadoğu’ya gönderilmiş peygamberlerin isimlerinden bahsetmesinin sebebini muhatap aldığı toplumu eğitmek olduğu şeklinde açıklayarak, muhatap alınan toplumun haberdar olduğu bölgeden bahsederek olaya Fransız kalmalarını önlediğini ifade eder. Hz. Âdem’den beri bütün dinlerin İslam olduğunda da haberleşmenin imkânsız olduğu tarihi dönemlerde bilinmeyen coğrafyalarda oluşmuş ortak ve benzer dindi anlatıların, yani mit ve mitolojinin de tek bir dinin varlığına delil olacağını dolayısıyla “Allah katında tek din İslam’dır” gerçeğini mitlerinde desteklediğini ileri sürmektedir.
Altay Cem Meriç “Şeytan Ayetleri Kitabı ve Garanik Kıssası” başlıklı bölümde “Şeytan Ayetleri Kitabı” yazarı Turan Dursun’un aktarım ve savundukları üzerinden “Garanik Kıssası”na cevap vermeye çalışmaktadır. Altay Cem Meriç Garanik Kıssasını ele alarak “Hz. Peygamberin bir gün Necm Sursi 19 ve 20. Ayetlerini anlatırken “Gördünüz değil mi Lat’ı ve Uzza’yı ve üçüncüsü olan Menât’ı?” ifadesinden sonra “Bunlar şefaate layıktır.” Vb. ifade ile putları övmüştür. Sonrasında müşrik mü’min herkes secde etmiştir.” (s.138) Turan Dursun’un meseleyi böyle naklettiğini ve akabinde de naklin altına “Buhari, Tirmiz ve öteki hadis, fıkıh kitapları…”1 diyerek Sahih-i Buhari ve Tirmizi’nin yazdığı Sünen-i Tirmizi ve diğer hadis kitaplarında geçtiğini yazdığını ancak bu olayın sadece “Gördünüz değil mi Lat’ı ve Uzza’yı ve üçüncüsü olan Menât’ı?” kısmının Sahih-i Buhari ve Sünen-i Tirmizi’de geçtiğini “Bunlar şefaate layıktır.” Kısmının Sahih-i Buhari ve Sünen-i Tirmizi’de geçmediğini, bu “Bunlar şefaate layıktır.” Kısmının hiçbir sahih ve sağlam hadis kitabında olmadığı halde Turan Dursun’un sırf zayıf kitaplarda yazan kısmı alarak altına Sahih-i Buhari ve Sünen-i Tirmizi’de geçiyor yazmasını “Bilgisizliğe dayanıyorsa cehalettir, bilerek yapıldıysa kötü niyetli bir yalan”dan ibaret olduğunu ifade ederek “Hz. Muhammed’in putları övdüğü söylenen kısım uydurmadır.” (s.139) diyerek cevaplamaktadır. Altay Cem Meriç Garanik kıssasının uydurma denilen kısmının ilk olarak İbn İshak’ın Siyeri’nde geçmiş olduğunu (s.140), bu rivayeti Zemahşeri, İbn Teymiyye, Taberi vd İbn Atiyye’nin de sahih rivayet olarak kabul ettiği (s.141) bilgisini vermektedir. Ancak Altay Cem Meriç’in kendisinin yaptığı araştırma sonun da İbn Atiyye bu Garanik rivayetine “Lafızları karışıktır”, Taberi de “denildi ki” diyerek aktardığı için sahih bulduğunun alameti olmayacağını düşünmektedir. İbn Teymiyye’nin 92 eserini Arapça bir program üzerinden tarattığında meseleyi farklı boyutlarda ele aldığını ancak Garanik Kısassı rivayetine sahih demediğini tespit ettiğini ifade etmektedir (s.142-143). Altay Cem Meriç Zemahşeri’nin ise olayı sahih ve bilgi kaynağı olarak kabul ederek yorumladığını ve bu düşüncesinin onun hadiste derinleşmiş bir âlim olmadığı için anlam ifade etmez demektedir (s.143). Razi, Ebubekir İbni Arabi, Kadı İyaz, Kurtubi, Kirmani, Ayni, Şevkani, Alusi, İbni Kesir, Ebu Suud, Nişaburi, Hatıb Şirbini; Zeccac, Tahir bin Aşur, İbn Huzeyme, Beyhaki Granaik Kısası rivayetine uydurma demişlerdir (s.144).
Altay Cem Meriç’in daha önce avam anlayışında bir Müslüman iken tahkik ve tetkik eder mahiyette bir Müslümanlığa evrildiği hüsnü zannı ile bakmıştık ancak kendisinin “Bu soruyu ateist olduğum dönemde sıkça sorardım.” (s.158) dediği ifade de geçen “Ateist olduğum dönemde” ifadesi ile daha önce Müslüman olmadığını itiraf etmiş olmaktadır. Ancak bu durum da merakımızı celbetti; acaba İslam dinini avam derecesinde bilip inanarak mı kendisine ateist ateist diyordu, yoksa hiç İslami bir bilgiye sahip olmadan, İslam adına hiçbir şeye inanmadan mı ateist olduğunu ifade ediyordu. Eğer İslam adına hiçbir bilgi bilmeden ve inanmadan ateistim diyorsa Ankara’da doğmuş olması da mı onun bu bilgilere ulaşmasına engel odu. Yani İslam’dan habersiz olduğu için mi ateistti. Ya da İslam hakkında bilgisi var iken bilinçli olarak İslam’ın inanç değerlerini çürüterek mi ateist olmuştu. Her ne olursa olsun onun kendisini tanımladığı ateist durumdan kurtaran bu bilgiler İslam’ı kabul etmeyen herkes için kıymetli bir bilgidir. Çünkü o kendi zihninde oluşan şüphe ve tereddütleri bu bilgilerle gidermiştir ve başkalarının zihnide oluşmuş inanç problemlerini de izale edecektir diyebiliriz.
Altay Cem Meriç fıkıh kitabında müziğin haram olduğunun yazılması üzerinden bir değerlendirme yaparak fıkhın ahlaki bir kanat olduğunu bunun hukuk olabilmesi için arkasında devletin olması gerektiğini ve devletin de bu kuralı ihlal edenlere güvenlik güçleri vasıtasıyla müdahil olma arzu ve fiilin gerçekleşmiş olması gerekir demektedir. Yani İslam fıkhı konusunda her fetva veren âlimin verdiği hükmü devlet tarafından uygulanan bir hüküm mahiyetinde olmamaktadır. O sadece bir ahlaki öğüt ya da endişe olarak ifade edilmiş olmakla kitaplarda kalmaktadır (s.160-161). Yoksa binlerce âlim yazmış olduğu binlerce fetva ile adalet tesis edecek bir devlet düşünülemez. Bu kargaşaya sebep olur bir konuda farklı uygulamalara sebep olması dolayısıyla da adaletsizliği doğurmuş olur. Altay Cem Meriç fıkhın devlet aygıtında uygulama imkânı bulup da dinden dönen insanların cezalandırıldığın dair tarihi bir olayın hatırlanmadığını ancak araştırılması gerektiğini ancak dide olayının siyasi içerikli bir olay olarak da devletin temel varlığını tehdit eden siyasi bir durum içerdiğini düşünmektedir. Altay Cem Meriç göre devlet bu gün nasıl bayrağını yakana cezai müeyyide uyguluyorsa dinden dönenin de Montgomery Watt’ın ifadesi ile “Ridde, İslam’ın dini, siyasi, sosyal ve ekonomik sisteminden uzaklaşma hareketiydi ve bu yüzden de İslam karşıtı bir hareketti.” (s.166) olarak devlete karşı işlenmiş bir suç olduğu, bireysel dini inanç özgürlüğünü ihtiva etmediğini düşünmektedir. Altay Cem Meriç’e göre “Ridde kavramı ilgili fetvaların verildiği dönemde aslında ‘Ben sizin devletinizi tanımıyorum.’ demekti. Ayrıca 8. Maddede anlatacağımız üzere bunu herkesin duyacağı bir güçte söylemek, propagandasını yapmak ya da silahlı faaliyet geçmekti.” (s.169) Ayrıca burada devlet yapısının da bilinmesi gerekmektedir. Peygamber efendimiz zamanında devlet İslam devletiydi. Devleti devlet yapan ana unsur insanların İslam inancı etrafında toplanması esasına dayanıyordu. Hatta taa Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışına kadar Müslümanların kurduğu devlet İslam prensipleri etrafında toplanan insanların bir nevi ümmet devletiydi.
Altay Cem Meriç’in yazdığı “Muhtelif 1, İslam’a Yönelik İtirazlar ve Cevapları” adlı kitabı kendisini ateist olarak tanımlayan ve ateizm sebebiyle zihninde oluşan problemleri çözümlemek için yaptığı araştırmalar sırasında derinleşerek yenden Müslüman olduğunu söyleyen bir kişinin yazdıkları olması dolayısıyla ateist ve deist çevrelerden gelecek sorulara yeterli cevap vermiştir. Ayrıca bu şekilde İslam’a itiraz edenlerin itirazlarında cevap olarak yazılmış yazılar ilk bakışta İslam inançlarını tartışılır kılıyor zannedilse, güvenirliği bağlılığı zedeler gibi görülse de aslında Müslümanların da İslam’ı öğrenmelerine yardımcı olmaktadır. İslam’ın inanlarına akıl yürütme olarak açıklanmamış, izaha muhtaç yerlerini itiraz edene anlatırken kullandığı metot ile anlatması dolayısıyla inanların imanın kuvvetlenmesine, inancına daha kuvvetli bir aşk ile bağlanmasını sağlayacaktır. İslam’a itiraz edenlerin itirazlarına cevap olması dolayısıyla ya da İtiraz edenlere iman etmesini sağlamanın bir yolunu bulmak amacıyla yazıldığı için İnanların inancını zayıflatıp inkâra sürükleyecek bir etki yapması mümkün görünmektedir. Dolayısıyla daha iyi tahkik ve tetkik yaparak İslam’ı öğrenmeye bir vesile olacaktır.

