
Halim Kaya
Altay Cem Meriç’in “Muhtelif 1-İslam’a Yönelik İtirazlar Ve Cevapları” kitabını alıp okumama “İslam’a İtirazlar Ve Cevapları – Muhtelif 2” kitabın başlığındaki “İslam’a İtirazlar Ve Cevapları” başlığı sebep olmuş, ikisini de birlikte alarak ilkini okuyup bir değerlendirme yazısı yazmıştık.
Altay Cem Meriç’in bu ikinci kitabında isimde bazı değişiklikler yapılmış olduğunu gözlemledim. Birinci değişiklik “Muhtelif 2” birinci ciltteki gibi “İslam Yönelik İtirazlar ve Cevapları” ifadesinden önce gelmemektedir. “Muhtelif 2” belki kitapların birbirinin devamı olduğunu göstermek düşüncesiyle “İslam’a İtirazlar Ve Cevapları” ifadesinden sonraya konulmuştur. İkinci değişiklik de “İslam Yönelik İtirazlar ve Cevapları” ifadesinde geçen “Yönelik” ifadesi kaldırılıp doğrudan “İslam’a İtirazlar Ve Cevapları” şeklinde daha keskin bir ifadeye dönüştürülmüştür. Kısaca bu iki fark ile ikinci kitabın ismi “İslam’a İtirazlar Ve Cevapları – Muhtelif 2” şeklini almıştır.
Altay Cem Meriç’in yazdığı “İslam’a İtirazlar Ve Cevapları – Muhtelif 2” birinci baskı olarak Tin Yayınları tarafından Şubat b 2025 tarihinde İstanbul’da 192 sayfalık bir muhteva ile basılmıştır. Kitapta yedi satırlık bir Altay Cem Meriç biyografisinden sonra kitabın künyesi ve “İçindekiler” kısmı yer almaktadır. Daha sonra “Giriş”, “1.Deve İdrarı”, “2.Kur’an’da Bilimsel Bir Hata Olduğu İddiası-(Târık Suresi7. Ayet)”, “3. Kur’an Bilim ve Yorum Çelişkileri”, “4. Kur’an’a Göre Dünya Düz mü?”, “5. Kur’an’a Göre Kalbimizle mi Düşünüyoruz?”, “6. Mezhepler Neden Var? Dinde Tek Doğru Yok Mudur?”, “7. Kur’an Arapça İndirilmiştir o Halde İslam Arap’ın Dinidir?”, “8. İzin Verilmedikçe Peygamberin Evine Girmeyin- Azhab Suresi, 53. Ayet”, “9. Kader”, “10. Mucizeler” bölüm ve bölüm başlıklarından oluşmakta her bölüm başlığının altında da farklı tali başlıklar bulunmaktadır.
Altay Cem Meriç 2017 yılında televizyonda yapılan bir münazarada konuşmacılardan birisinin bir şişe deve sidiği göstererek “Madem hadislere itimat ediyorsunuz ve deve sidiği şifadır, o halde buyurun için” (s.13) demesi üzerinden ilgili hadisi ele alarak söz konusu hadisi “Enes b. MÂlik, Hz. Âişe, Abdullah b. Ömer, Ebu Hureyre, Cabir bç Abdullah, Selam b. Ekva, Ceriri b. Abdullah” (s:16) adlı 7 sahabe kanalıyla nakledildiğini ve Tabiûndan toplamda 27 ravinin bu 7 sahabeden rivayette bulunduğunu, ve dolayısıyla bu hadisini “hadis usulü kriterlerince sahih bulun”duğunu ifade etmektedir (s.16). Daha sonra asıl meseleye gelen Altay Cem Meriç sahi hadisn buyurduğu hükmün amele uygun olmadığını ele almaktadır. “Hadisin sahih bulunması, sözün Resûlullah (s.a.v.) ait olduğuna dair güçlü zannı ifade eder. Burada sıkça karıştırılan husus, bu güçlü zannın direkt hüküm ifade edeceğini zannetmektir. Yani ‘Hadis sahihse o halde içersindeki ile direkt amel edilebilir” düşüncesidir. Oysa bir hadise zayıf denilmemesi, onun amele konu olacağını ‘hemen’ göstermez.” (s.16) dedikten sonra bu hadis ile “idrarın necis” ‘pis’ olduğu için tedaviyi caiz görmeyen İslam âlimlerinin var olduğunu ve bu âlimlerin bu kanaatleri ile kendilerinin Resululaha muhalefet ettiğini düşünmediklerini ifade etmektedir. Yukarıdaki bu değerlendirmesine rağmen Altay Cem Meriç deve sidiği ile tedavini dönemin tıp anlayışı içinde “Belirli bir hastalığa yakalanmış bir grup, belirli bir yere yönlendirilerek, süt ve idrar karışımı bir tedaviye yönlendiril”diğini (s.19), peygamberin idrar içmediğini, Medine halkının hepsine tavsiye edilmediğini, belli bir yere gönderilen hastaların, orada yaşayan devlerden elde edilen süt ve idrarın, oranın havasını teneffüs ederek ve suyunu içerek, hastalandıkları mende havası ve suyundan uzaklaştırılarak uygulanan bir tedavi, hastaya özgü spesifik bir tedavi olduğun savunmaktadır.
İdrarla tedavinin sağlıklı insan tavsiye edilmediğini, ateşle dağlamanın tedavi olarak kullanılmasının sağlam insanın onu tedavi metodu olarak kabul etmesi için vücudunu dağlamasının gerekmediğini düşünen Altay Cem Meriç “bir hsatalığın tedavisini anlatan bir metni kabul eden birsinin de o tedaviyi sağlıklı iken kullanması gerekmez.” (s.19) idrarla tedavinin sağlıklı insanlara tarafından kullanmasının gerekmediğini anlatır. Ancak hastanın da tedavi metotları arasından tercih etme ya da doktorların hastalığın seviyesine göre tedavi uygulama durumları olduğu da düşünülünce her tedavinin de her hastaya hemen uygulandığı düşünülemez. Ancak insanların çaresiz kaldığı zamanlarda faydası zandan öte gitmeyen şeyleri bile tedavi amaç olarak bir umut ile kullandığı düşünmek gerekir.
Deve sidiğinin sağlığa zararlı olduğunu ileri sürenler için Altay Cem Meriç “ilaç olarak önerilmiş bir şeyin zararının olması onun ilaç olmasına mani olamaz. Yeryüzünde zararı (yan etkisi) olmayan tek bir ilaç dahi yoktur. Tıp, Zarasız ilaçlar üzerinden yol almaya çalışsaydı tek bir adım ilerleyemezdi.” (s.21-22) diyerek haklı ve doğru cevap vermektedir. Çünkü biliyoruz ki bu gün zehir dediğimiz bazı tabi ve suni zehirler ilaç olarak kullanılmaktadır.
Öncelikle hadisin sahihliğini ve zararlı maddelerden de ilaç yapılabileceğini gösteren Altay Cem Meriç daha sonra deve sidiği, başka hayvanların sidiği ve insan sidiğinin kadim tıpta tedavi amaçlı kullanıldığını, o zaman hadisten de anlaşıldığı üzere karın ağrısı ve karın şişmesinin karın boşluğunda asidik sıvı birikmesi olduğunu ve diüretik yani ödem attırıcı olarak deve sütü+deve sidiği karışımını Peygamber efendimizin önerdiğini ifade etmiş ve akabinde de deve sidiğinin tıbbi kullanımı üzerine yapılmış araştırmaları aktarmıştır. Bu hadisi şerife ateistlerin ve hadis düşmanlarını karşı çıktığını vurgulayan Alta Cem Meriç dünyadaki deve sidiği üzerine yapılmış bilimsel araştırmalar ve kadim tıpta Çin, Hindistan, Batı ülkelerinde bile deve sidiği ile insanın kendi sidiğinin tıbbi maksatla kullanıldığı gösterdikten sonra hala bu hadisi dolayısıyla Hz. Muhammedi suçlamanın ve deve sidiği önerisinin vahiy kaynaklı olduğu düşüncesiyle dini yala, geçersiz addetmenin abes olduğunu, aslında hadisin – hiçbir Müslüman’ın bu hadisin tıbbi bilgisinin vahye dayandığını iddia etmediğini- o zamanın 1447 yıl önceki kadim tıbbın bilimsel bilgisinin yanlışlığına verilmesi gerekirken insanların dine saldırdığını ifade etmektedir. Ayrıca hala bu saldırıya devam edecek olurlarsa Altay Cem Meriç’in burya kadar ortaya koyduğu bütün ispatlarının olmadığı farz edilerek hadisin tıbbi bilgisinin yanlışlığının bile bütün hadisleri inkârı gerektirmediği aksi takdirde kendisinin deve sidiğinin kadim tıpta kullanıldığını ve modern tıbbi araştırmalarda da ortay konulan kullanılabileceği yönündeki veriler sonucunda hadise ve tıbbi bilgiye yaptıkları geçersiz, asılsız ve yalan iftira saldırıları dolayısıyla saldıranların bütün ilmi çalışmalarının da geçersiz, çöp olması gerektiğini ancak ilmi çalışmaların eksiklikten münezzeh olmayacağı için onların doğrularının ilmi olarak geçersizliğinin söylenemediği gibi hadislerinde bir veya ikisi yanlış ya da uydurma diye külliyatın tamamını geçersiz sayamayacağımız ortaya koymaktadır (s.22-44). Şimdi aslında televizyonda 85 milyonun önünde kendi kıt bilgisine dayanarak karşısındakinin yetersizliğini de kullanarak Hz. Peygamber ve Hadisleri hakkında bu itibarsızlaştırmaya tevessül edenlerin çıkıp özür dileme veya tövbe etme gibi bir durumları söz konusu olacak mı merak ediyorum. İnşallah deve sidiği hadis hakkındaki bu iddiayı savunanlar, Altay Cem Meriç’in yazdığı bu 41 sayfalık bu cevabını görmüş ve okumuşlardır. Ben bile naçizane konu tartışılırken çeşitli hayvanların sidiğinin –özellikle köpek sidiği- içilmesini tavsiye eden halk tıbbından haberdar olduğum için bu tartışmayı ölümcül hastalarda denenebilir diyerek karşılamışken profların bundan haberdar olmaması düşünülemez. Altay Cem Meriç hâlihazırda kemoterapi gibi zararlı bir zehirin ölüm karşısında daha az zarar veren olarak ilaç niyetine kullanıldığını ve sidik sayılacak ürenin de tıbbi ilaçlarda – kadınların kremlerinde üre kullanımı gibi- kullanıldığın göstermektedir. Nitekim daha sonraki dönemlerde Youtube’da bir programda Prof. Dr. Oytun Erbaş’da deve sidiğinin ilaç olarak kullanılabileceğini ben Peygamber (s.v) efendimizden öğrendim diyerek Prof. Dr. Caner Taslaman’a iddiasının yanlışlığını ifade etmekte olup daha önce savunduklarını tevil etmektedir.
Altay Cem Meriç “Kur’an’da Bilimsel Bir Hata Olduğu iddiası (Târık Suresi, 7. Ayet)” başlıklı konuyu ele alarak Târık Suresinin 7. Ayetin mealinin “O, bel ve göğüs kafesi (sulb ve teraib) arasından çıkar” şeklinde anlaşılmasından dolayı bugün bilimin spermin “meni” testiste üretildiğini söylemesi dolayısıyla Kur’an’da bilimsel bir hata olduğunu iddia etmelerinin aslında zayıf bir yorum olduğunu ve diğer anlam ve manalarına da bakılması gerektiğini ifade etmektedir. Zayıf bir yorumun çürütülmesiyle Kur’an’nın bilimsel bir hatasından bahsedilemeyeceğini savunmaktadır. Ayetin spermin ürettiği yerlerden değil de vücuttan atılmak için geçtiği yollardan bahsettiğini, ayetten üretmek manasını çıkarmanın hayali bir anlam yükleme olduğunu ifade etmektedir. Altay Cem Meriç hadım etmenin MÖ.4000 yıllarından beri bilindiğini ve testislerin sperm ürettiği yer olması dolayısıyla hadım edildiği, hadım edilenlerin penislerinin kesilmediği sadece testislerin çıkarıldığını (s.47), New York Tıp Akademisi Kütüphanesinde ki Cumming El Yazmaları Koleksiyonunda hadım uygulamasının erken tarihine ilişkin 1200’den fazla referans, özet ve belge olduğunu, Arapçada testisin çıkarılmasına “hasi”, penisi çıkarılmış kişilere de “mecbub” dendiğini ve bu bilgiler ışığında testislerin sperm (meni) üreten yer olduğunun bilinmesini Kur’an’daki ayetin manasının da “üretmek” şeklinde olduğundan bahsedilemeyeceğini ispatlamak için vermektedir (s.48). Altay Cem Meriç 7. Ayette geçen ‘O’ zamirinin İnsandan bahsetmesi durumunda ayetin mealinin “O (insan), bel ile kaburga kemiği arasından çıkar” şeklinde olacağını ve dolayısıyla da doğumu ifade edeceğini eğer ‘o’ zamiri meniden bahsetmesi durumunda da 7. Ayetin manasının “Atılan su, sulb ve teraib arasından çıkar, sulb ve taraib de karın boşluğudur.” olacağını bunun da spermin iletildiği yolun karın boşluğundan geçtiğini ifade edeceği şeklinde yorumlamaktadır (s.52). Altay Cem Meriç’in verdiği anatomik resimde de gösterildiği gibi Testiste üretilen meni Vas Deferens kanılı ile yukarı çıkmakta, karın boşluğunun altından dolaşarak penise ulaşıp atılmaktadır (s.53). Bu durumu ifade eden bir 7. Ayet mealinin de doğru olduğu anlaşılmaktadır.
Altay Cem Meriç “Kur’an, Bilim ve Yorum Çelişkileri” başlığı altında Allah’ın Kur’an’daki anlaşılmasını istediği mana olarak Murad-ı İlahi ile doğa kanunları denilen doğa kanunlarının bizatihi kendisi arasında çelişki olmayacağı için bilime aykırılık iddiasının olmayacağını, ancak insanların Kur’an’dan anladıkları olan x kişinin yorumu ile doğa kanunlarının şöyle olması gerektiğini söyleyen x kişisinin doğa kanunu yorumları arasında çelişki olabileceğini ancak bu durumunu bilime aykırılık iddiasına konu olabileceğini savunmaktadır (s.59-63). Kur’an’daki Allah’ın murad-ı ilahisi ve doğa kanunlarının bizatihi kendisinin insanlar tarafından mutlak surette bilinmeyeceği için bunun da “zan=zan” çatışması olacağını dile getirmektedir (s.63). Daha sonra Kur’an’ın kıyamet bilgisi ile kâinatın sonlu olduğuna inanmayan bilimin zamanla yeni buluşlarla kâinatın sonlu olduğuna öğrenip inandığı gibi Kur’an’ın lafzından dünyanın düz olduğu yorumun da gelişen bilimsel bilgi ile değişerek yuvarlak olduğu şeklinde değiştiğini ifade ederek hem Kur’an yorumunun hem de bilimsel bilgi denilen yorumun değişebildiğine işaret etmektedir (s.64) İmam Gazali’nin felsefecileri eleştirdiği ve Meşşai filozoflarını üç noktada tekfir ettiğini ancak felsefecilerin Güneş ve Ay tutulması gibi sözlerini inkâr etmeyip işin uzmanının görüşlerini kabul etmek gerektiğini ifade ederek Doğa kanunlarını doğru yorumlayanların felsefeci de olsa bu doğru yorumlarından yararlanmak gerektiğini salık verdiğini ifade etmektedir. Ayrıca İmam Gazzali’nin Kur’an yorumlarken yorumlarda gerçek bilimsel bilgiden yaralanmak gerektiğini ve Kur’an yorumunu bu bilgi doğrultusunda yapmak gerektiğini ifade ettiğini ortaya koymaktadır. Altay Cem Meriç Kur’an yorumlarının da ezeli doğrulukta olmasının mümkün olmadığı gibi elzem de olmadığını bu yorumların ilim yorumlarına paralel zamanla değişiklik gösterebileceğinin de bilinmesini istemektedir.
Altay Cem Meriç “Kur’an’a göre Dünya Düz mü?” (s.73) sorusuna verdiği cevapta bu hatalı kişilerin söylediklerine inanların düşüncesinin de “İslam’ın başlangıç döneminde Dünya’nın düz olduğu zannediliyordu. Kopernik devrimi olunca Dünyanın yuvarlak olduğu anlaşıldı. Böyle olunca Müslümanlar Kur’an’ın Dünya’nın yuvarlak olduğunu söylediğini savunmak zorunda kaldılar.” (s.73) ve bu mantıkla da “Din yine yanılmıştı, bilim bunu gösterdi. Müslümanlar da dinlerini değiştirmek [düzeltmek] zorunda kaldılar.” (s.73) sonucunu çıkardırlar. Altay Cem Meriç’e göre ta eski zamanlarından beri insanlar hem dünyanın düz olduğuna hem de yuvarlak olduğuna inandığı, o zamanlarda homojen bir bilim anlayışının yani herkesin bir bilimsel bilgiye inanmadığı ve savunmadığı bir kısmın düz olduğun bir kısmının da yuvarlak olduğunu savunduğunu, Kopernik’ten, Galile’den de önce Batlamyus’un dünyanın yuvarlak olduğunu söylediği, Babil’deki insanların çoğunluğunun düz olduğunu kabul ederken Mısır’daki insanların çoğunun yuvarlak olduğunu kabul ettiklerini, Mısır’dan etkilenen Yunanlı filozofların da Dünyanın yuvarlaklığını taşıdıklarını, Hristiyanların içinde de dünyanın düz olduğunu kabul edenlerin olduğunu bu yüzden dinler suçlamanın yersiz olduğunu, bilimsel bilginin değiştiği ve dolayısıyla da insanların kabullerinin de değiştiğini ifade etmektedir (s.74-78). Daha sonra “İslam Dünyasında Düz Dünya İnancı” (s.79) konusunu ele Altay Cem Meriç Dünyanın yuvarlak olduğunu söyleyen İslam âlimlerinin isimlerin; Câbir b. Hayyân, Hârizmi, fergâni, Kındî, Ebû Bekir er Râzî, Fârâbî, İhvân-ı Safâ [Bir ekoldür], İbn Sînâ, İbn Heysem, Bîrûnî, İbn Hazm, Cûveynî, Gazzalî, İbn Tufeyl, İbnü’l-Cezvî, Fahreddin er-Râzî, Nasîrûddin Tûsî, Beydâvi, Ebû’l-Berekât, Nesef’ı, Takıyyüddin ibn Teymiyye, Ebu Hayyân El-Endelüsî, İbn Kayyım el-Cevziyye, İbn Haldun, Cürcani (s.79) şeklinde sıralayıp saymıştır ki bu âlimler Dünyanın sadece yuvarlak olduğunu söylememiş ileri çıkarımlar, deliller Dünyanın çevresinin hesaplanması, karşıt görüşleri çürütmek için çabalamış ve İslam coğrafyasında en yaygın etki etmiş âlimlerdir. İslam’da dünyanın düz olduğunu savunanlarında olduğunu ancak bunların 6-7 kişiyi geçmeyeceğini (s.81) ifade de eder. İşte birkaç diyebileceğimiz sayıda İslam âliminin dünya düz “yorum[u] zaten bilimsel olarak güçlü görülen kannatler”iyle ortaya çıkmıştır. Yani bu birkaç İslam âlim zamanın bilimsel bilgisini Kur’an yorumlarında kullanmışlardır.
Altay Cem Meriç “Kur’an’a Göre Kalbimizle Mi Düşünürüz?” (s.85) ele alırken Müslümanları beyinle değil de kalp ile düşündüğünü ileri sürenlerin dayanaklarının Kur’an’daki Hac Suresi 46. Ayette geçen “kendisiyle akledebilecek kalpleri” ve “sinesindeki kalpler körelir” (s.85) ifadeleri ile A’raf Suresi 179. Ayette geçen “… Bunların [Cin ve İnsanların] kalpleri vardır ama onlarla kavrayamazlar (Fikredemezler) …” ifadeleri olduğunu ifade etmektedir. Altay Cem Meriç cevap vermeden hemen biz bildiğimiz ve düşündüğümüz cevabı verelim. Tabi ki Müslümanlar da insanların beyinleriyle düşündüğün biliyordu. Ancak buradaki ifadeler Müslümanların kalpleriyle tasdik etmelerini istediği dinin süzgecinden geçirilmiş hükümdür. Din kap ile tasdiktir. Müslümanlar her ne kadar dilleriyle Müslümanlıklarını aşikar etseler de kap ile bu sözlerini canı-ı gönülden tasdik etmedikleri zaman imanları Allah muhafaza etsin tehlikeye düşer münafık addedilirler. Aklın verdiği hüküm de kap ile tasdik edilen dinin hükümlerine uygunsa o akıllıca bir iş olur. Aksi takdirde sıradan ve seküler bir aklın ürün olan düşünce insanlığın felaketidir. Altay Cem Meriç beyin ile düşünmenin henüz yaygınlaşmadığı kadim Çin, Mısır ve Hind kültürlerinde kalp ile düşünmenin var olduğunu örnekler ile açıklamaktadır (s.86-87). Nitekim Altay Cem Meriç ayetler örnek vererek buralarda geçen “(akletmek) fiilinin sadece anlamak ile ilgili olmadığı, ahlaki bir tonajı da içerdiği”ni (s.104) ifade etmektedir. Ayrıca akletmenin “nefsi dizginlemek” manasına da geldiğini ve Kur’an’ın bu “kalp ile akletmezler mi” ifadesinin lügavi ve mecazi bir manada kullanıldığını ifade etmektedir.
Altay Cem Meriç “Mezhepler Neden var? Dinde Tek Doğru Yok Mudur?” konusunu ele alırken “Mezhepler olmamalıydı” diyen bir kişiye “Hayır, bizce mezhepler olmalı” dediğimiz an, eğer kişi zor ve şiddet kullanarak böyle dememizi engellemezse, kendisi iki mezhepten birisi olmaya mahkûm olduğunu söyleyerek mezheplerin kaçınılmaz olduğunu ifade etmektedir. “Zira biz “mezhepler olmalı” dediğimizde onlar “mezhepler olmamalı” demektedir. Yani “Mezhepler olsun mu olmasın mı” konusunda, iki mezhebe bölünmüş olmaktayız. Mezhepler olmamalı mezhebi, bizim “mezhepler olmalı” görüşünü savunabilmemizi zor kullanarak engelmeyecekse iki mezhepten birisi olmaya mahkûmdur. Bizim görüşlerimizi savunabilmemize müsaade edilmesi onların “Bu konuda iki mezhep olabilir” demesi anlamına gelecektir. Tutarlı olmaları ve bu konuda tek mezhep oluşturmaları için ya görüşlerinden dönmeleri ya da bizim bu şekilde düşünmemizi engellemeleri ya da zor yoluyla bizi susturmaları gerekecektir.” (s.112) Altay Cem Meriç Mezheplerin içtihat usulü sebebiyle oluştuğunu ve aslında ben bu mezhebin fetva vermek için takip ettiği yolun taraftarıyım demek olduğunu, fetvanın da bu usulün meyvesi olduğunu, mezheplerin dolayısıyla usulden kaynaklandığını, buna coğrafi ve sosyolojik nedenlerinde eklendiğini düşünmektedir. İslam’ın bu usul, coğrafi ve sosyolojik farklar dayanarak insanlara hür düşünme zemini sunduğunu ve batı’nın hiyerarşik din algısı ve Kilise otoritesini ve tek yorum ve Tanrının murat ettiği yorum temsil eden otorite olarak görmediğini, bugünkü mezheplere karşı olma düşüncesini de Batı kültür merkezli ve her şeyin Batı’daki gibi olmak zorunda olduğu anlayışıyla ortay çıktığını ifade etmektedir. İslam mezhepleri içinde mezhep altındaki her âlimin de farklı düşüncelerinin olabileceği serbestîsi ifade edilmektedir.
“Kur’an Arapça İndirilmiştir, o Halde İslam Arap’ın Dinidir” (s.131) diyenlere bir kaç veçheden cevap veren Altay Cem Meriç’in evrensellik açısından Arapça bir metni everensel kabul etmeyenlere Arapça ile diğer dilleri evrensel olmamak bakımından diğer dillerden ayıran bir özellik olmadığı (s.131) için Arapçanın evrensel olmadığı iddiasının “Herhangi bir dilde olan bir metin evrensel olamaz” manasına geldiğini, aslında her metnin mutlaka bir dilde olması lazım geldiğinden ve zaruri olduğundan “hiçbir metin evrensel bir şey anlatamaz, her metin ancak o dilde konuşan insanlara hitap edebilir” manasına gelebileceğini ifade ederek çelişkili bir durum olduğunu ifade eder (s.132). O zaman İngilizce felsefe ya da başka bir alanda yazılmış yazıları da okumamsı, anlamamsı gerektiğini ileri sürmektedir. İngilizce öğrenen Arapça da öğrenebilir.
Altay Cem Meriç “Kader” (s.155) ele almış ancak İslam âlimlerinin klasik kader konusunu işleme şeklinin yanlış olduğunu ileri sürerek kaderi haberi şekilde bilmemiz gerektiği ve peygamberin peygamberliğinin ispat edildikten sonra onun kader konusunda söylediklerine topluca iman ederek kaderin üzerinde avam olarak fazla düşünmemiz gerektiğini savunur (s.156). Altay Cem Meriç “Madem Allah benim ne yapacağımı biliyordu, o halde beni niçin yaratı?” gibi bir soru soranın kafasında tasarladığı bir tanrı tasavvuru olduğunu, dolayısıyla “Allah’ın zamansal bir öncelik-sonralığa sahip olduğu varsayıl”dığını, ayrıca “Allah’ın garaz güttüğünü (bir şeyi amaçladığını varsaydı”ğını ifade etmektedir. Bu sorulara “Allah zamandan münezzehtir. Bilme ve yaratma fiilleri arasında öncelik sonralık yoktur” ve “Allah garaz gütmekten münezzehtir. Zira amaçlamak bir eksikliği tamamlamak için insanın yaptığı bir faaliyettir. Oysa Allah noksanlardan münezzehtir.” sorunun boşa düşeceği şeklinde cevap vermektedir (s.157).
Altay Cem Meriç “Mucizeler”i (s.167) ele almakta ve keramet ve istidraç’a da değinerek uzun uzun izahatlar ve tarifler yaparak klasik mucize yorumlarından ayrıldığını felsefi ve akli delillerle ortaya koymaktadır.
Altay Cem Meriç “İslam’a İtirazlar Ve Cevapları – Muhtelif 2” kitabında daha çok felsefe ve akıl yolunu ve eğitimini aldığı Tıp bilgisinin yanında modern bilim metotları kullanarak cevaplar vermiş, ilahiyatçıların sadece kendilerini ilahiyat denilen dini ilimler olan Arapça, Fıkıh, Tefsir ve Akaid gibi alanlarda tek yönlü yetiştirmelerinin günümüz şeytani fikirli insanının sorduğu bazı çetrefilli kötü niyetli sorulara cevap vermekte yetersiz kaldıklarını göstermiştir. Bunun için İslam adına bir konuda fıkhî hüküm ortaya koyacak ve sorulan sorulara cevap verecek ve kişilerin tek İlahiyat alanında ki ilimlerle donamakla yetinmemesi gerektiği, ya da böyle durumlarda farklı ihtisas alanlarında yetişmiş kişilerden oluşan bir komisyonun etraflıca bir cevap vermesinin gerekliliğini göstermiştir.

