
ANADOLU TASAVVUF TARİHİNE NOTLAR 1
(Osmanlı Dönemi-Cumhuriyet Dönemi)
Halim Kaya
Mahmur Erol Kılıç örgün ve resmi ilahiyat eğitimi almayan, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu bir kademiysen olarak ilahiyat alanında araştırmalar yapan, tasavvuf alanında ilk doktorayı yapan, milli ve uluslararası ilmi kurum ve kuruluşlarda görev yapan birisi özellikle ilmi güvenirliği ile her zaman dikkatimi bir akademisyendir.
Mahmur Erol Kılıç’ın yazdığı “Anadolu Tasavvuf Tarihine Notlar I” kitabından haberdar olmakta gecikmiş bulunmaktayım. Mahmur Erol Kılıç’ın “Anadolu Tasavvuf Tarihine Notlar I” adlı bu kitabı Birinci baskı olarak Nisan 216’da 256 sayfa olarak basılmıştır. Bizim gecikmemiz de basılış tarihi olan Nisan 2016’dan okuduğumuz tarih olan Şubat 2026 arasında geçen zamandır. Bu durum bizim kitabın daha basılmadan yazarın yazmaya başladığında haberdar olduğumuza dair şöhretimizin asılsız olduğunu göstermektedir. Mahmut Erol Kılıç hocadan bu gecikme için özür dilerim. Kitapta “İçindekiler”, “Önsöz”, “Anadolu ve Balkanlar’da Tasavvuf”, “Şah Ni’mettullah Veli ve Ni’metullahihiye Tarikatı”, “Mısır Sahası İslam Tasavvufu Araştırmalarına Kaynak Olarak Osmanlı Metinleri”, “İstanbul’daki Bosnalı Sufiler Üzerine”, “Erzurumlu İbrahim Hakkı Sempozyumu Açılış Konuşması”, “Yedi Tepeli Şehrin Tekkeleri ve Muhyiddin Efendi’nin Tomar-ı Tekâya’sı”, “Devran Zikri, Sultan-ı Zâkirân Yaşar Baba ve Bir Zâkirbaşılık İcazeti”, “Çağdaş Türkiye’de Siyasi Mekanizma ve Tasavvufa Bakış”, “Dergâhların Kapatılmasının Ardından Nazım Hikmet’in Bir Şiirine Uygulanan Sansür Üzerine”, “Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Bir Tarikat Şeyhini Müdafaa Etmek”, “Bizans Versus Nâfi Baba olmamalıydı” Söyleşi- Takriz-Taziye bölümünde ise “Tekkeleri Kapatmakla, Kendi Ayağımıza Sıkmış Olduk”, “Tasavvuf Nasıl Bir yoldur?”, “Tasavvuf Tarihçiliğinin Duayeni Alman Profesör Annemarie Schimmel Vefat Etti (1922-2003)”, “Evvele Yolculuk Kitabımın Farsça Tercümesine Önsöz”, “Morevizâdeler Kitabına Takriz”, “Fotoğraflar-Belgeler” başlıkları bulunmaktadır. Mahmut Erol Kılıç hoca “Elinizde tutuğunuz kitap, [Tasavvuf Doktrini çalışmaları ve bu konu üzerene yaptığı gözlemler] bu minvaldeki makale, tebliğ, söyleşi, kitap tanıtımı gibi yazılı v sözlü malzememizin bir araya getirilmesinden meydana gelmiştir.” (s.7) diyerek kitabın meydan gelişindeki kaynaklara işaret etmektedir. Her ne kadar Hoca tarafından üç cilt olacağından bahsedilse de şu ana kadar birinci cildin yayınlandığı tarih olan Nisan 2016’dan beri geçen yaklaşık 10 yıllık zaman diliminde üçüncü cilt yayınlanmamıştır. Ancak üçün cilt konusu olduğunu söylediği “Bir Anadolu tarikatı olan Halveti-Uşşâkiler üzerine uzun yıllar sürdürdüğümüz mufassal çalışmanın yan ürünleri diyebileceğimiz makaleler”den (s.8) oluşma durumu ikinci ciltte gerçekleştirilmiştir.
Mahmut Erol Kılıç Anadolu’nun manevi tarihi üzerine “Müslümanlar tarafından fethedilmeden önce de maneviyat tarihi açısından çok canlı bir bölge ola gelmiştir. Sathı üzerinde bulunan yüzlerce tapınak, sunak, manastır ve kayalara oyulmuş inziva yerleri, İslam öncesi dinlerin mensuplarından özellikle irfanî (gnostic), münzevî (monastic) ve ruhânî (spiretüel) eğilimli kimselerin bu toprakları, ya zalim yöneticilerin yahut katı dini otoritelerin baskılarından kaçtıkları sığınak olarak kullandıklarını göstermektedir.” (s.9) Anadolunun Müslümanlardan önceki dönemine ışık tutmakta ve İslami dönemini de “bu coğrafya üzerindeki ilk sufi zümreleşmeleri de463 (1071) tarihinden itibaren başlayacaktır.” (s.9-10) diyerek Malazgirt savaşını kazan Türklerin Anadolu’ya gelişiyle başlatmaktadır.
Anadolu’nun Türkleşmesini sağlayan “bu öncü dervişlerin daha çok Anadolu’nun İslamlaşmasında rol alan ‘alp-eren’ yani ‘mücahid-sûfîler’ oldukları ve doğrudan, Orta-Asya [her ne kadar hoca buraya Orta-Asya dese de burası Türkistan’dır] ve Horasan bölgelerinden geldikleri anlaşılmaktadır.” (s.10) Demek ki o zamanın tasavvuf ehli her şeyi terk etmiş, elini eteğini toplamış, elini dünyadan çekmiş değillermiş, o zamanın tasavvuf ehli hem tasavvufu incelikleriyle yaşarken hem de vatan için millet için cihada katılmayı kendilerine bir vazife addetmişlerdir. İnzivaya çekilip bir lokma bir hırka deyip miskince zikrullahla meşgul olmuyorlarmış, cihat ibadetinden geri kalmıyorlarmış. Ki o zaman İslam beldelerinin uçlar olan yerlerde hem yaşantılarıyla İslam’ı tebliğ edip hem de cihad ile yurt tutuyorlarmış.
H.602 /M.1205 yıkının başında Konya’ya gelen İbn Arabi daha sonra Malatya’ya yerleşir ve burada beş yıl kalır. Malatya’dan H.612/M.1215 Ramazan ayının Sivas’ta geçirmek için gider. Sivas’tayken burada gördüğü bir rüyaya dayanarak daha sonra Malatya’ya dönünce Sultan İzzettin Keykavus’a bir mektup yazar. “Sultan İzzettin Keykavus’a Antalya’yı fethedeceği müjdesi” (s.12) verilir. Ancak “kâfirlere karşı biraz gevşek bulduğu Sultan’ı daha dikkatli olması konusunda uyarmadan edemez.” (s.12) Nitekim 1216 tarihinde I. İzzettin Keykavus Antalya’yı fethetti ve ‘Sultanü’l-bahreyn/ iki denizin sultanı’ unvanını aldı.
Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nden aktarım yapan Mahmut Erol Kılıç Anadolu’daki Yesevi tesirinin Moğolların önünden kaçan Yesevi Şeyhlerinden meydan geldiğini “Anadolu’daki önemli bir diğer tasavvuf akım, ‘Pîr-i Türkistan’ adıyla anılan Hâce Ahmed Yesevî tarfından Maveraünnehr’de kurulan ‘Yesevilik’ idi. Her ne kadar onu tesirleri öncelikle Orta Asya insanı üzerinde olmuşsa da Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde Moğol zulmünden kaçarak Anadolu’yu mesken tutan birçok Yesevi şeyhinden bahsetmesi, bize zaman içersinde onun tesirlerinin batıya, Anadolu’ya kadar uzandığını göstermektedir.” (s.14) ifade etmektedir.
“Hacı Bektaş Velî’ye izafe edilen Makalat adlı eser incelendiğinde, şeriata mugayir hiçbir bâtınî görüşün yer almadığı açıkça görülecektir.” (s.17) diyerek bugün Hacı Beltaş Velî adına İslam’a aykırı olduğu söylen bütün olumsuzlukların sonradan üretildiğini vurgulamaktadır. Bu durumun oluşmasına sebep belki de son temsilcilerde meydana gelen değişmeler etkili olmuştur belki de halk bilmeden olumsuzluk izafe etmiş olabilir. Nitecim Mahmud Erol Kılıç Bektaşilikteki değişimi “ehl-i sünnet mezhebine bağlı bir ehl-i beyt muhabbeti çizgisinden başlayarak Ca’feriyye mezhebine bağlılığa ve oradan hiçbir fıkhî kaydı kabul etmeyen Bâtınî bir anlayışa, oradan da Aliyyullahîliğe kadar varan geniş bir yelpazeyi izleyecektir.” (s.17-18) şeklinde ortaya koyar. Bektaşilik de tıpkı Safevilik tarikatındaki değişim gibi ehl-i sünnet çizgide başladığı tasavvufi yola Şia yoluna evrilerek devam etmiş ancak sonunda Ali’yi Allah kabul eden bir takım anlayışları da bünyesine katmış olmakla ehl-i sünnet anlayıştan kopmuştur.
Sultan Yıldırım Bayezıd’ın da damadı olan Emir Sultan hazretleri Caferi olmasına rağmen Sünni Osmanlı devletinde kabul görmüştür. “Birçok kerameti nesilden nesile anlatılan ve bugün dahi türbesi ziyaretgâh olan bu zâtın böylesi güçlü maneviyatı, onun fıkhen Caferî olmasını, Sünni bir toplum içersinde hiç de önemsenmeyen bir özellik konumuna indirir.” (s.21)
Mahmut Erol Kılıç “Osmanlı İbni Teymiyecileri” (s.26) dediği ve neredeyse selefilik ile alakalandırdığı Kadızadelileri tekke medrese kavgasının tarafı olmakla itham ederek bu kavgada karşı çıktıklarını “Bu medreseli grubu, toplam yirmi bir konuda sûfîleri tenkit etmeye ve bazen de tekfir etmeye başladılar. Bunlar, tarîkat erbabının devrân ve semâ yapmalarının bid’at oluşu; naat, mevlid ve ilahi okumanın caiz olmadığı; Kur’an’ı makamla okumanın bid’at olduğu; nafile olarak kılınan Regaib, Berat ve Kadir gecesi namazlarının bid’at olduğu, Hızır’ın hayatta olmadığı, sigara ve kahvenin caiz olmadığı; kabir ve türbe ziyaretlerinin caiz olmadığı; büyüklere hürmeten ayağa kalkmanın şirk olduğu; İbnü’l Arabî’nin görüşlerinden dolayı kafir olduğu; Firavun’un kâfir olarak öldüğü; Resûlullah’ın ebeveyninin kâfir olarak öldükleri; Yezid’e lanet okumanın caiz olmadığı; Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in dedelerinin kılıcı ile öldürüldükleri gibi konular etrafında toplanmaktaydı.” (s.29) şeklinde itham ettiklerini ifade etmektedir.
Tarih boyunca isyan eden veya isyan etme ihtimali üzerine devlete tehlike arz edebilecek tarikat ve tasavvuf ehlinden idam edilerek cezalandırılanlar; “Çelebi Mehmed onun kasdının kendi koltuğu olduğu zehabına kapılarak yakalanmasını ister. Yanındaki kimselerin ihanetiyle bir ortamda yakalanan Şeyh [Bedrettin] derdest edilerek Sultan’ın huzuruna getirilir. Hakkındaki bütün ithamları reddeden Şeyh Bedreddin, yine de Herat’tan Osmanlı^ya gelmiş olan bir Henefi âlim olan Burhaneddin Haydar el-Acemî’nin fetvasıyla Sultan tarafından Serez’de (bugün Yunanistan’da) idam edilir.” (s.23) ve “Bu silsileden (Bıçakçı ‘Sikkin’ Ömer Dede) gelen Şeyh İsmail Mâşûkî ve on iki mürüdi, Şeyhülislam’ın fetvasıyla halk arasında zındıklık ve ilhadı yaydıkları gerekçesiyle idam edildiler.” (s.24) ve “1539’daki bu olaydan yirmi sene sonra, bu sefer Bosnalı Şeyh Hamza BÂlî –ki tarikat bundan sonra Hamzavilik adını alacaktır- müridleriyle beraber idam edilmiştir.” (s.24) ve “Diyarbakır’da aslen Urumiyeli olan Şeyh Mahmud Efendi’nin Nakşibendîlik ile Nurbahşiliği cem eden bir faaliyeti olduğu gözlenmektedir. Etrafına çok fazla insan toplandı, isyan edebilir ithamı ile 1048’de idam edilmiştir.” (s.31) gibi idamlar ile devletin ve iktidarın korunmasına çalışılmıştır. Günümüz Türkiye’sinde de 15 Temmuz 2016’da yine bir dini cemaat tarafından kalkışılan darbe girişimi halk devlet işbirliği ile bastırılmıştır. Her ne kadar lideri dışarıda olduğu için bir işlem yapılamamış olsa da çok fazla taraftarı tutuklanmıştır.
II: Mahmut zamanında ‘Vak’ay-ı Hayriyye” (s.35) olarak geçen ve Yeniçeri Ocağını lağvetmek isteyince karşısına çıkan Bektaşilik hakkında da Padişah fermanı ile yıkım ve mensupları şeriatı sıksı sıkıya yaşayan şehirlere sürgün edildi, Bektaşi babalarının boynu vuruldu, tekke binaları Nakşibendîlere verildi (s.35). Bu olaydan yirmi sene sonra Nakşibendîlerin Halîdî kolu Bektaşilerin te’dib edilmesinden memnun olmuş, en doğru yol olduklarını iddia ederek diğer bazı sûfî tarikatlarını tekfir ediyor, İstanbul gibi yüksek kültürlü payitahta insanları rencide etmeye başlamaları üzerine Padişah geldikleri köylere geri gönderildiler, İstanbul’dan sürgün edildiler (s.36).
Mustafa Kemal’e destek veren başta Mevleviler, Bektaşiler, Melamiler olmak üzere “Osmanlı Devleti’nin son bulup yerine Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda, önce şeylerden büyük yardım gördü. Yanına onların nüfuzunu aldı. Yeni Cumhuriyet’in ilk kurucu meclisinde, pek çok tarikat şeyhi üye olarak görev yaptı. Meclisin açılışı dualarla yapıldıktan sonra Ankara’daki Bayramiyye tarikatı piri Hacı Bayram-ı Veli’nin türbesi ziyaret edildi.” (s.39) Ancak yeni devletin felsefesinin modernleşme olacağı anlaşılıp yavaş yavaş radikal kültür devrimleri yapılmaya başlayınca bazı dindar kimseler yapılanların toplumu dinsizliğe götüreceği gerekçesiyle karşı çıktılar. (s.39) “1925 yılın başlarında bir Halidi şeyhi olan Şeyh Said, din elden gidiyor, diyerek müridleriyle beraber ayaklandı ama bu olay kanlı bir şekilde bastırıldı. Kendisiyle beraber kırk dokuz müridi asıldı.” (s.39-40) Enteresan olan Halidi bir şeyhin din elden gidiyor diyerek isyanı sonucu vuku bulan bu olay bu gün devlet ve cumhuriyete karşı olanlar tarafından Kürtçülük adına istismar edilmektedir. Hem de din adına olduğu için desteklememesi gereken, din diye bir derdi olmayan dinden bihaber kişiler Kürtçülük adına çarpıtarak bu olayı kullanmakta Cumhuriyetten intikam almaktadırlar.
Mahmut Erol Kılıç Mısır özelinde ele aldığı tasavvuf, tarikat ve şeyhlerin hayatları konusunda birincil ana kaynaklar olan Arapça resmi dokümanlar ve kayıtlar, hukuki beyannameler, tarihi kitaplar, günlükler, gezginlerin gözlemleri ve yabancı kaynaklı birçok başka kitaplar yanında Türkçe, Farsça ve Batı kaynaklarının da ikincil kaynaklar olarak ele alınması gerektiğine dikkat çekerken bir gerçekliği de ortaya koymaktadır ki Türkçe kaynaklar incelenmeden tasavvuf tarihi eksiksiz aydınlatılamaz. Nitekim “en fazla bilgiyi, gerek sınırlarının Mısır ile kesişmesi gerekse halkının bu bölgeye doğrudan ve etkin bir ilişki içersinde olması sebebiyle Osmanlı Türkçesiyle yazılmış eserler içeriri.” (s.56) diyerek Türkçenin Tasavvuf tarihindeki önemine işaret etmektedir.
Mahmut Erol Kılıç, Ahmet b. Hanbel’lin Müsned’inde cilt IV s. 335’de ve Buhari’nin el-Tarih el-Kebir cilt I s. 81’de geçen Hadisi Şerif “İstanbul bir gün mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, onu fahteden ordu ne güzel ordudur” (s.63) dayanarak İstanbul’un bütün Müslümanlarca kutsal bilindiğini ve fethetmek için gayret ettiklerini ortaya koyar.
İstanbul’un Fatih Sultan Mehmet ve Akşemseddin tarafından fethedilmesini ele alan Mahmut Erol Kılıç ‘Gayb Erenleri’ denilen “Ricalü’l-Gayb” (s.64) hususuna değinmekte Doğu’dan Horasan’dan oldukları ve yedi kişi olarak yüzleri örtülü bir vaziyette ortaya çıktıklarını görevleri bittiğinde geldikleri yere geri döndüklerini ifade etmektedir. Bu yedi kişinin İstanbul’un fethinde de bulunduğunu ve “Ne var ki bunun gibi yedi kişilik bir topluluk, İstanbul’un fethi sırasında şehit olmuştur.”Yedi Emirler” olarak biline bu gizemli askerlerin, İstanbul surlarındaki türbeleri halk tarafından bu gün de ziyaret edilmektedir.” (s.64)
Akşemseddin tarafından İstanbul surları önünde kabri keşfedilen Ebû Eyyub el-Ensâri için ise Zekeriya b. Beşir Moravî Efendi’nin tasavvufi yorumunu aktararak Hadisi Şerif ile Ebû Eyyub el-Ensâri arasında ve dolayısıyla da İstanbul’un fethiyle ilgili bağ kurduğunu ifade eder. “Hz. Peygamber’in devesi Ebû Eyyüb’ün evini, Ebû Eyyüb ise ölmek için İstanbul’u seçti” (s.65)
Mahmut Erol Kılıç, Osmanlının çöküşüne ekonomik sebepler arayanları Osmanlıdaki tasavvuf hoşgörüsünün yok edilmesine bakmalarını salık verir ve “16. Yüzyılın sonundan itibaren Osmanlı entelektüel çevreleri bir anlığına bile olsa tasavvuf karşıtlığına, Şeyh-i Ekber’e ve yandaşlarına karşı olmaya başlayınca, Kazızadeliler ile Çivizadeliler gün geçtikçe güç kazanarak devletin önemli pozisyonlarını ele geçirmişler ve Osmanlı’daki dar görüşlülük gittikçe artmıştır.” (s.81) diyerek Osmanlıdaki hoş görü ve çok sesliliğin yok olması ilmi gelişimi de etkilemiş olduğuna işaretle yıkılışın altında tefekkür ve tezekkür serbestîsinin yitirilmesine işaret etmektedir.
Mahmut Erol Kılıç “İbrahim Hakkı Erzurumî bir elinde tesbih ve evrâd, öbür elinde usturlabı olan gerçekten calib-i dikkat bir şahsiyettir. Bir elinde tesbih ile içe bakan, öbür elinde de usturlabıyla gök cisimlerini izlemekte olan insan. Dış âlem iç âlem ayrılığını, Rönesans’taki bilim anlayışıyla ortaya çıkan din-bilim çatışmasını yaşamayan insan.” (s.85) olarak tanımlamakta ve böyle insanların kaybını da yakınarak yeniden yükselişin ve toplumsal barışın yolunu “hem ilmi disiplinler arasındaki beraberliğin hem de ictimai birlik ve beraberliğin yeniden tesisinin ancak bu [İbrahim Hakkı Erzurumî] âriflerin birleştirici ışığında olacağına inanıyoruz.” (s.84) diyerek bizlere ihtiyacımız olan insan tipini –ilim ve irfan sahibi olarak- işaret etmektedir. Mahmut Erol Kılıç “aslında ikincil ilimler olan, âlet ilimleri dediğimiz medrese ilimleri öne çıkıp medreselerden aşk ve irfan ilimleri uzaklaşınca” (s.86) diyerek tasavvuf ilimlerinin medreselerden uzaklaştırıldığına dikkat çekerken medreselerde kalan ilimler olarak “alet ilimleri” tespiti çok isabetli olmamıştır. Çünkü pozitif bilimler de medreselerden dışlanmıştır. Alet ilimleri “dil, gramer, mantık, matematik, teknik ve teknolojik temel bilgiler usulü” olarak öğrenilse bile din bilimlerinin akaid, tefsir, hadis, kelam vs. gölgesinde kalarak, temelin üstüne bina edilmesi gerek yüksek düzeyde fizik, kimya, matematik bilimleri ve araştırmaları aynı tasavvuf ilimleri gibi ihmal edilmiştir.
Tasavvufta ‘Zakkirbaşılık İcazeti”ni ve ‘Devran Zikri’ ele alan Mahmut Erol Kılıç Zakirbaşılık icazetinin “formel olarak mezkur icazetin üç unsurundan bahsedeceğiz: İcazeti veren (mu’ciz), icazeti alan (mu’cez) ve icazet verilen konu (icaze fi)” (s.117) şekli unsur olduğunu ve Zakirbaşılık icazeti alan kişilerin profesyonel zikir yöneticileri olduklarını, aynı zamanda musikişinas olmaları gerektiğini, zikir sırasından okuna ilahileri ezberlemiş olmaları ve zikirleri yerli yerinde yaptırabilmeleri gerektiğini izah etmektedir. Her ne kadar bazı tekkenin kendi mensubu zakirbaşıları olsa da genelde ve çoğunlukla bu zakirbaşıların farklı tekkelerin farklı zikirlerini yaptırabildiklerini, o tekkenin mensubu tasavvuf ehli olmadıklarını da bize aktarmaktadır. ‘Devran Zikri’ hakkında da “Ayin-i şerif sırasında ayinin muayyen bir yerinde ayağa kalkan dervişlerin el ele tutuşmak veya elleri omuzlara atmak suretiyle bir halka teşkil edip bir yöne doğru dönerek yapılan zikir” (s.118) olarak bilgilerini vermektedir. Ki tarikatların da bu nevi zikir yapmaları dolayısıyla ‘devranî’ tarikatlar olarak adlandırıldığını ifade etmektedir.
Mahmud Erol Kılıç Cumhuriyet döneminde Tekke ve Zaviyeler kapatılmadan önce tekkelerdeki zakirbaşılığın yüzyıl önce bittiğini 1838’de vefat eden Süleyman Faik Efendi’den aktarmaktadır. “[Zakirbaşılar’dan] Şimdikileri görenler, evvelkileri bilmediğinden, hoşuna gitse de ancak musiki bilen ne olduklarını fark edip istiskal ederler, demek suretiyle bu sanatın bilen ve hakkıyla icra edenlerin artık azalmakta olduğunun ilk işaretlerini daha o dönemden vermeye başlar ama ondan yaklaşık bir asır önce, III. Ahmed devrinde (1703-1730), önceleri bir zakirbaşının bu payeyi elde edebilmesi için dört-beş bin ilahiyi ezbere bilmesi şart iken ancak üç bin kadar ilahi bilmesine rağmen sırf sesinin güzelliğinden dolayı bir merkez tekkesinde zakirbaşı yapılan Kanbur Hâfız Efendi’nin büyük dedikodulara sebep olması hadisesinden, bu inhitatın başlangıcının biraz daha gerilerde olduğu anlaşılmaktadır.” (s.129-130) görüldüğü gibi Tekke ve Zaviyeler Türkiye Cumhuriyetinin 1924 yılında 677 sayılı Devrim Kanunu ile katılmasından 200 yılı aşan bir süre önce kendi kendisini bitirmiştir.
Mahmud Erol Kılıç her ne kadar yukarıdaki Tekke ve Zaviyelerin kendi işlevlerini kaybettiklerine dair örnekler verse de 1925’de kapatılması konusunda Teke ve zaviyeler kapatıldıktan sonra bazı tasavvuf erbabının ülkeyi terk ettiğini bazılarının da yeni görevler aldıklarını ancak diğer bazılarının ise inzivada kalarak protesto ettiklerini de aktarmaktadır. Bir nevi olayların aktarımı ve yorumlanması suretiyle Tekke ve zaviyelerin kapatılmasına karşı olduğunu dolaylı olarak ortaya koymaktadır. “Bazı mutasavvıflar ülkeyi terk ederek Suriye, Mısır, Suudi Arabistan ve Arnavutluk’a göç ettiler, dini-politik faaliyetlerine burada devam ettiler. Fakat birçok sufi şeyhi içerde kalarak bilgi düzeyi ve yeteneklerine uygun olan kütüphanecilik, öğretmenlik, zanaatkârlık, çiftçilik ve güzel bir sese sahipse musikişinaslık gibi meslekleri sessizce kabul ederek burada yaşamaya devam ettiler. Bir kısmı da gelen teklifleri reddedip evlerine kapandı. Herhangi bir şekilde ayaklanmalara dâhil olmasalar bile, muhalifliklerinin sessiz bir duruşu olarak herhangi bir devlet memuriyetini kabul etmediler.” (s.150) Türkiye’de kalan ve sesiz bir muhalefet sergileyen bu sufilerin hiçbir zaman devleti suçlamadıklarını ve yaşadıkları burumu kendilerinin kusurlarına bağladıklarını da “Salih Baba [Bektaşi Babagan Şeyhi Salih Niyazi baba] Örneğinde gördüğümüz gibi bazı sûfîler, yeni rejimden ziyade, tasavvufun temel ilkelerine bağlılıkta yaptıkları bazı hatalardan dolayı kendilerinin tekkelerin kapatılmasına vesile olduklarını düşündüler. Bu durumu ilahi bir ceza olarak kabul ettiler.” (s.152) ifadeleriyle aktarmakatdır.
“Reformları kabul eden ya da kabul ediyormuş gibi görünenlerin çoğu resmi görevlere getirildi ve tasavvufî faaliyetlerine gizlice devam etti” (s.153) diyerek bu durumda olanlara Ahmet Remzi Akyürek’i, Süleyman Hilmi Tunahan’ı, Said Özok’u ve Mehmed Baha Pars’ı örnek göstermektedirler. “Diğer bir kısım sûfîler ise yeni rejimin tamamen destekleyicisi oldular, öyle ki yasakları hayata geçirenleri överek onlara bu güzel hareket için teşekkür ettiler.” (s.153) dediği sufileri “tasavvuf faaliyetlerinin yasaklanmasında aktif rol almış ve modernizasyona giden her adımı desteklemiş olmaları[nı].” (s.153) da ilginç bulmaktadır. Yeni rejimin yaptığı laiklik uygulamalarını destekleyen tasavvuf erbabı olarak da Şeyh Safvet Yetkin’i, Yahya Galib Kargı’yı, Bektaşi Samih Rıfat’ı örnek göstermektedir. “Diğer taraftan bazı sufiler kendilerine karşı yürütülen bu siyasi hareketlere kat’iyen karşıdırlar. Bunu dine karşı işlenmiş bir günah, Allah’a ve onun dostlarına karşı ilan edilen bir savaş olarak görüyorlardı. Tüm bunların Müslüman olmayan kimseler tarafından, İslam’ın entelektüel mirasını yok etmek için planlanmış hareketler olduğunu dile getiriyorlardı.” (s.154) dediği karşı olanlara ise yarı tasavvufi yarı bağımsız bir Kürt devleti kurulmasının temel sürükleyici etkisiyle isyan eden Şey Said’i örnek göstermektedir. Ancak Mahmud Erol Kılıç bu bilgileri vermeden önce “birinci el kaynak ve arşiv yetersizliğinden dolayı tam anlamıyla araştırılamamaktadır.” (s.154) dediği bu isyankâr tasavvufçular kategorisindekiler hakkında “Resmi tarihçiler, bu olaylara dâhil olan kişilerin sufi olduğu görüşünde” oldukları ve “Tasavvuf çevreleri[nin] ise sufilerin bu olaylara karıştığını reddet”tikleri (s.154) bilgisini vermektedir. Burada şu dikkatimiz çekmektedir ki Mamud Erol Kılıç Şeyh Said’i örnek verirken “1925 yılında gerçekleşen Nakşibendî Şeyhi Said’in ayaklanmasıdır.” (s.154) ifadesinde kendisi de Şeyh sai için Nakşibendî ifadesini kullanarak onun tasavvuf ehli kişiliğini ortay koymuştur. Bura da Mamud Erol Kılıç tarafından verilen bilgiler ışığında dini ve Kürtçü bir isyandan söz etmek mümkündür.
Mahmud Erol Kılıç “Dergâhların kapatılmasının ardından Nazım Hikmet’in bir şiirine uygulanan sansür Üzerine” makalesinde şair Nazım Hikmet’in dedesi eski Konya Valisi Mehmet Nazım Paşa’nın arkadaşlarıyla Mesnevi okudukları sohbetlerden etkilenerek daha 18 yaşında iken yazdığı “Ebede sed çeken zulmeti deldim/Aşkı içten duydum arşa yükseldim/Kalpten temizlendim huzura geldim/Ben de müridinim işte Mevlana” (s.158) şirinden sonra fikir dünyasının değişimi ve mananın yerini maddenin alışını “yüzyıllar öncesinde İmam-ı Ali’nin bazı insafsızların semantik kayma yapmak sûretiyle gözleri boyayıp zihinleri çelmelerine dikkat çekerken ifade ettiği, ‘Hak sözle yanlış şeye işaret ediyorlar’, nutk-ı ârifini çağrıştırmıştır. Zaten bütün çağrışımlarıyla komünizm de neticede tersine çevrilmiş bir nevi ‘mistiklik’ veya bir ‘ters-din’ değimlidir? Modern büyücüler olan ideologların soğuk ve mekanik ideolojilerini ısıtmak ve insanileştirmek için metafizik kavramların sıkça [ters] kullanmaları, metafizik dışlanarak hiçbir şeyin yapılamayacağı ve hatta onun aleyhinde dahi bulunulamayacağı sonucunu veren şu Geleneksel Hikmet düsturunu bir kere daha doğrulamaktadır: [O’ndan başka bir şey var değildir.]” (s.161-162) ifadeleriyle ortaya koymuştur. Mahmud Erol Kılıç burada Nazım Hikmet’in Mesnevi şiir aletleri ve İslam felsefesini anlatırken değişip aynı şir aletleri ve İslam felsefesi ile komünizm anlattığını ifade etmektedir.
Mahmut Erol Kılıç Trabzonlu Av. Salih Zeki Tuğtekin’in tarafından Cumhuriyet dönemi ilk yıllarında Trabzon’da şikâyet edilen Nakşî Şeyh Efendi (Hacı Baba) (s.169) savunulması sırasında tarikatın önemli bir vasfını nasıl vasfettiğini aktarmaktadır. “Tasavvuf ve tarikat insanı kendi hakikat ve marifetinin sonsuz ufuklarına getiren bir ferdi rehber-i tekâmüldür. Fakat hiçbir zaman büsbütün bir cemiyetin, diğer tabirle bir he’yet-i ictimaiyenin kanunu olmamıştır.” (s.176) Bu ifadeden de anlaşıldığı gibi din cemiyeti düzenlerken tasavvuf tek tek kişileri hakikatin sonsuz ufuklarına yükselten ferdi bir tekâmül rehberidir. Din gibi bütün insanlığı hedef almaz, bireyleri o dinin hakikatine eriştirmeyi gaye edinir.
“Din umdelerden estetize bir hayata geçişteki o ara bölge yani tefsir alanları çok önemli. Din bize doğrudan gelmez. Her zaman bir yorumdan geçerek gelir. O yüzden tasavvuf hayatı estetize ediyor., güzelliği, inceliği öğretiyor. Letafet, latiflik nedir, bunları anlatıyor. Seni birey olarak inceltiyor, inceldiğin zaman da o ince duygular ortaya çıkıyor.” (s.214) Yıllar önce mübarek bir gecede manevi bir hava teneffüs etmek, geceyi de ihya etmek düşüncesiyle üç arkadaş Bursa’da bir dergâha gitmiştik. Orda onlarca ya da yüzlerce diyebileceğim kalabalık arasında yaşadığımız iki edep adap bilmezlerden dolayı ortaya koydukları görgüsüzlük üzerine tasavvuf bu değil; tasavvuf nezakettir, zarafettir, inceliktir kendi nefsinden geçip başkasının nefsine fedakârlık yapmaktır dediğim zaman bizimle gelen arkadaşlardan birsi sırf, mensubu olduğunu sonradan öğrendiğim tarikatı koruma insiyakıyla bana sen kâfirsin demişti. Bugün demek herhangi bir tarikata bağlanmadan, herhangi bir tarikat yolunda olmadan da ehl-i tarık olunup, en azından kabalık denilebilecek bazı davranışlardan sakınılabiliyormuş demek geliyor içimden. Zaten durum da kanaatimce tasavvuf yolunda kırk günde menzile ulaşanlar olduğu gibi kırk yılda merhale kat edemeyip yerinede sayanların olması da tasavvufun kişilerden kişilere farkı tecellisini göstermektedir.
“Tasavvuf, bir bilgi değil bir düşüce tarzıdır, bir metottur. O yolu, o usulü takip ederek başka hiçbir yoldan elde edemeyeceğiniz bilgilere ulaşırsınız.” (s.217) diyor Mahmud Erol Kılıç, ancak şunu da ilave etmek gerekir ki tasavvuf usulün tatbik edildiği hal’dir, Mahmud Erol Kılıç’ın dediği usul ve metot da o hal’in ilmidir. Kısaca tasavvuf ilmî hal’dir. Eğer bir metot içersindeki yolu tatbik etmezsen neticeye ulaşamazsın, usulsü takip ederek ulaşılacak bilgilere ulaşamazsın.
Mahmut Erol Kılıç Anadolu Tasavvuf Tarihine Notlar I” kitabında “Resmi dokümanlar ve kayıtlar, hukuki beyannameler, tarihi kitaplar, günlükler, gezginlerin gözlemleri ve yabancı kaynaklı birçok başka kitap” (s.56) gibi birçok kaynaktan yararlanarak tasavvuf, tarikat ve Şeyhlerin hayatını menkıbelerden ibaret olmaktan kurtarmış ve belgelere dayanan ilmi verilerle akademik bir araştırma haline getirmiş, tasavvuf, tarikat ve Şeyhlerin hayatlarını hayali ve söylenti olmaktan kurtarıp az bir kısmını dahi olsa da gerçekliğe kavuşturmuştur.

