YAŞAMA İZ BIRAKANLAR…

Atilla ÇİLİNGİR

İktidarın Delil Karartma Şüphesine Fırsat Vermemesi Gerekirdi

Bu haber 21 Aralık 2013 - 16:30 'de eklendi ve 672 kez görüntülendi.

yazir81887b325Münir Kutluata: “Zanlı pozisyonundaki kişilerin birinci dereceden yakınlarının devletin en üst makamlarında olduğu dikkate alınırsa ve çok yakın zamana kadar masum insanların hapis yatmasının sebebi de delil karartma olarak ortaya sürülürken, şu anda devletin en üst makamlarının hakimiyet kurduğu ve suç varsa iştirak ettikleri bürokratlarla birlikte delil karartma dönemi yaşanıyor, şüphesine iktidarın fırsat vermemesi gerekirdi”

MHP Sakarya Milletvekili Münir Kutluata, Meclis Genel Kurulu’nda bütçenin tümü üzerindeki görüşmelerde yaptığı konuşmada, bütçenin, “çok şanssız bir bütçe” durumuna düştüğünü belirterek, “Sayıştay raporlarının gelmemesi, önceki bütçenin Sayıştay denetimini hakkıyla görememiş olması nedeniyle ciddi tartışmalarla yürüdü. Daha önemli olmak üzere, bu bütçe Türkiye’de yürütülen bölünme sürecinin tarafları tarafından, birinin gayreti diğerinin müsamahası ile bütçe raporlarına bölünme sürecini alıştırmak ve meşrulaştırmak amacıyla ilaveler yapıldı, olmaması gereken ifadelere yer yapıldı” ifadelerini kullandı.

Kutluata’nın Bütçe Değerlendirme Konuşması şu şekilde:

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2014 yılı bütçesi hakkında Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum, yüce Meclisi saygılarımla selamlıyorum.

Önümüzdeki bütçenin sadece ihtiva ettiği büyüklükler açısından değil, on bir yıllık AKP iktidarının ülke ekonomisini getirdiği nokta açısından da değerlendirilmesi gerekiyor. Bu nedenle konuşmamda Türkiye ekonomisinin yapısal… Ekonomideki yapısal bozulmayı, geriye gidişi, bunların sebepleri üzerinde duracağım ve örneklerini vermeye gayret edeceğim. Ancak sözlerimin başında bu bütçenin çok şanssız bir bütçe durumuna düştüğünü ifade etmek istiyorum.

Değerli milletvekilleri, bilindiği gibi Sayıştay raporlarının gelmemesi, önceki bütçenin Sayıştay denetimini hakkıyla görememiş olması dolayısıyla ciddi tartışmalarla yürüdü, bu açıdan malul bir bütçe görüntüsü içine girdi. Daha önemli olmak üzere, bu bütçe Türkiye’de yürütülen bölünme sürecinin tarafları tarafından birinin gayreti, diğerinin müsamahası ile bütçe raporlarına bölünme sürecini meşrulaştırmak ve alıştırmak maksadıyla ilaveler yapıldı, cümleler koyuldu, gelmemesi gereken ifadelere yer verildi. Bütçenin itibarı, Büyük Millet Meclisinin itibarı, saygınlığı işin buraya kadar getirilememesi gerektiği Milliyetçi Hareket Partisinin Sayın Genel Başkanının tavrıyla, Milliyetçi Hareket Partisinin hareket tarzıyla engellenmiş oldu.
Üçüncü şanssızlık, son üç gündür yaşanan olaylardır. Değerli milletvekilleri, bütçeler gelirleri, hedefleri ve güvenilirlikleri açısından değerlendirilirler. Hedefleri açısından değerlendirmek, milletin tamamını kapsıyor mu, herkesi kucaklıyor mu, iş adamının önünü açıyor mu, fakiri rahata erdiriyor mu, vesaire ölçülerle bütçeyi değerlendirirsiniz.

Bir başka kriter bütçe değerlendirmede “bütçenin güvenilirliği” meselesidir. “Güvenilirlik” meselesi, “Dayandığı gelirler sağlam mıdır, adil midir, yeniden vasıtalı vergilere mi yükleniliyor, yoksa insafsız vergilere mi dayanıyor?” diye güvenilirlik kriteri değerlendirilir ve bütçe üzerinde değerlendirmeler, konuşmalar yapılırdı. Gelenek budur. Ancak, şimdi, maalesef, “bütçenin güvenilirlik” açısından değerlendirilmesi boyutuna “harcamalardaki güvenilirlik” meselesi ve sorunu da bir ilave unsur olarak ortaya çıkmış bulunmaktadır. Son olayların ortaya çıkması başka bir şeydir, son olaylardan sonra ortaya çıkan tablo başka bir şeydir.

Üzüldüğümüz taraf şudur değerli milletvekilleri: Ortada bir şüpheli hâl varsa yargıya da intikal edecek, mutlaka sonuca ulaşacaktır. O noktaya kadar herkes masumdur. Ancak, burada, zanlı pozisyonundaki kişilerin birinci derece yakınlarının devletin en üst makamlarında olduğu dikkate alınırsa ve çok yakın zamana kadar en masum insanların uzun yıllar hapis yatmasının sebebi de delil karartma şüphesi olarak ortaya sürülürken, şu anda “Devletin en üst makamlarının hâkimiyet kurdukları ve suça, varsa, iştirak ettikleri bürokratlarla beraber bir delil karatma dönemi yaşanıyor.” şüphesine iktidarın yer vermemesi, fırsat vermemesi gerekirdi. O bakımdan, ortaya çıkan olay başkadır, ortaya çıkan yeni tablo çok daha vahimdir bana göre. O bakımdan, bundan sonra kim, neyi ortaya çıkaracak ve iktidar kendini bu pozisyona niye düşürdü, gerçekten, bu, ciddi bir sıkıntı konusudur. Ama problem, bildiğiniz gibi, iktidarı ilgilendirmektedir.

Değerli milletvekilleri, sözlerimin başında temas ettiğim bu olumsuz gidişin yetersizlikten mi kaynaklandığı, iktidar açısından, yoksa, bilinçli politikaların sonucu mu olduğu meselesi üzerinde durmak istiyorum. Bu bakımdan, önce, AKP iktidarının… Ben sözlerimi fazla rakama boğmadan, eğilimleri göstermek suretiyle, Türkiye’nin gittiği istikametin bir tesadüf mü, başarısızlık mı, çalkanma mı, bir tercih mi olduğunu ortaya koymaya gayret edeceğim.

“AKP iktidarının bir ekonomi politikası var mıdır?” önce bunun sorgulanması gerekir diye düşünüyorum. Bildiğiniz gibi, ekonomi politikaları iktisadi kalkınmayı ve sosyal gelişmeyi hedefler ve bunu yıllık büyümelerle gerçekleştirir. AKP iktidarının iktisadi kalkınma politikası, sosyal gelişme politikası olması ve tamamına “iktisat politikası” denebilmesi için seçtiği büyüme modelinin bunlara hizmet edecek bir büyüme modeli olması gerekirdi. Bu büyüme modeli, malumunuz olduğu üzere, üretime dayalı büyüme modelidir. Milliyetçi Hareket Partisinin iddiası, tarzı, anlayışı ve ekonominin de emrettiği, üretime dayalı büyüme modelidir. Ama iktidarın tercihi doğrudan doğruya ve keyfî olarak ithalata dayalı bir büyüme modeli olduğu için Türkiye’deki büyümenin kalkınmaya yansıyamadığı, kalkınmanın sosyal gelişmeyi sağlayamadığını görüyoruz. Bu açıdan baktığımız zaman da iktidarın esasen kalkınmadan hiç bahsetmediğini ve sadece yıllık büyüme rakamlarıyla oyalandığını; “büyüme” denilerek ortaya çıkan rakamlardan da zaman zaman şikâyet  edip düşürmeye çalıştığını, bazen halkı borçlanmaya teşvik ederek artırmaya çalıştığını yani büyümeden ziyade, ekonomide belirli şişkinliklerle meşgul olduğunu biliyoruz. Buradan söyleyebileceğimiz, iktidarın gerçekten Türkiye’de ciddi bir iktisat politikası, sağlıklı bir iktisat politikası maalesef yoktur. Rakamlara çok girmeyeceğim dedim, dolayısıyla gayret edeceğim ama ithalata dayalı büyüme modelinin ithalat bularak, döviz kazanarak değil döviz bularak, döviz temin ederek ithalat yapma ve vatandaşı borçlandırarak üretim yapma esasına dayandığı için bu, sürdürülebilir bir politika değildir, nitekim sürdürülememektedir. Gelinen noktada hane halkının borçları 323 milyar Türk Lirasına ulaşmıştır 6 küsur milyar Türk Lirasından. Her aile gelirinin yüzde 54’ünü borca ödemek zorundadır. Türkiye’nin dış borçları 129 milyardan 367 milyar dolara çıkmıştır; bu da dayanılır bir şey değildir. Hane halkı bu şekilde borçlandırıldığı zaman borçlar gelirle ödenmiyor, borçlar servetle, tapuyla, varlıklarla ödeniyor. Ülke bu kadar borçlandırıldığı zaman ülkenin millî geliri dışarıya akıyor ve büyüme dediğiniz oranları önce yabancıların payını sağlamak için gerçekleştirmek zorunda kalıyorsunuz. O bakımdan borç rakamları ne kadar vahim ise daha vahim bir tablo vardır Türkiye’de; o da Türkiye’nin gayrisafi milli hasılasının önemli bir kısmının dış ülkelere, yabancı ülkelerin halkının refahına akıyor olmasıdır. Türkiye’nin 780 milyar dolar civarındaki millî gelirinin oluşması sırasında 366 milyar dolarlık, sıcak para ve satın alan sermaye olmak üzere 366 milyar dolarlık bir sermaye yabancı ülkelerin adına kazanç elde etmekle meşguldür. 366 milyar doların yüzde 10 kârla çalıştığını kabul etseniz 36 milyar dolar, 15’le çalıştığını kabul etseniz, kârlılık oranının 15 olduğunu kabul etseniz 54 milyar, 20 kabul etseniz 72 milyar dolardır ama en düşüğünü alsanız ve 780 milyar dolara oranlasanız bile Türkiye’de büyümenin, millî gelirin yüzde 4’ü civarında bir rakamın yabancı payı olarak oluşmakta olduğunu görmekteyiz. İktidar: “Burada sermaye hareketlerine bakıyoruz, böyle bir rakam görmüyoruz.” diyor. Görmeyebilirsiniz, görmemeniz daha kötüdür. Yani transfer edilmiyorsa sıcak paraya ekleniyor ve Türkiye’yi haşlamaya devam ediyor.

Değerli milletvekilleri, temas etmeden geçemeyeceğim bir nokta.  Ülkenin durumu böyle iken nasıl oluyor da iktidar yine söyleyecek bir şeyler bulmakta ve Türkiye’de bir bolluk ve rahatlık varmış gibi değerlendiriyor? Konusudur. Bu soruyla çok karşılaşıyorsunuzdur, biz de çok karşılaşıyoruz. İktidar da bunun rahatlığı içinde hareket ediyor. Bunun sebebi, iktidar partisinin 1923’ten, Cumhuriyetin kurulduğu tarihten 2002 yılına kadar, iktidara geldiği tarihe kadar bu milletin tasarruflarıyla oluşturduğu bütün yatırımları satıp harcaması, 2002 ile 2013 arasında on bir yıllık sürede muazzam cari açıklar vermek suretiyle Türkiye’nin yurt dışı yatırım açığı pozisyonunu 400 milyar dolara çıkarması, diğer taraftan bununla da yetinmeyip 2013’ten sonraki otuz beş kırk yılı da, yaptığı yatırım usulleriyle devletin ileride elde edeceği gelirleri, vergileri özel  sektöre aktarma yolunu seçmiş ve o günün refahını bugüne taşımak suretiyle bir sistem oluşturmuştur. O bakımdan bu sistem bir aldatmaca sistemidir. Bu Türkiye’nin geleceğinin yok edilmesi sistemidir.

Şimdi, burada, kendi konuşması sırasında iktidar partisinin değerli temsilcisi faizlerden örnek verdi, dedi ki: “Eskiden çoktu…” Onun üzerine bir sürü kurgular yaptı, birçok şey söyledi, genellikle böyle söylüyor. Ben bu değerli konuşmacımıza soruyorum: Şu anda yatırımları özel sektör yapıyor. Biraz önce söylediğim gibi devletin vergi hakkı kendilerine devredilmek üzere yap-işlet ve  yap-kirala tarzı metotlarla… Bir taraftan bu yürüyor, diğer taraftan dünyada faizler sıfırın altına inmiş vaziyette. Şu anda bütçedeki 53 milyar faiz neyin nesi? Tekrar soruyorum. Yatırımı devlet yapmıyor, yatırım için borçlanılmıyor. Özel sektörün borçları 5’e katlanmış vaziyette. Şu anda bütçedeki 53 milyar liralık -önümüzdeki bütçede- faizin açıklamasını yapmadan on-on beş sene öncelerde dolaşmanın hiçbir anlamı olmadığını söylemeliyim.

Türkiye’nin durumu bu açıdan değerli milletvekilleri, bir mirasyedinin pozisyonundan farklı değildir. Aileden kalma servet harcanmıştır yani cumhuriyetin bütün tasarruflarını satıp paraya çevirmek yüzünden, efendim, mevcut itibarla, aile itibarıyla muazzam borçların altına girilmiştir. Diğer taraftan eşin dostun varlığının ipotek altına sokulması gibi bir mirasyedi tarafından, Türkiye’nin geleceği de ipotek altına sokulmuştur. Bu açıdan meseleyi değerlendirdiğiniz zaman bu sadece ekonomik değil ahlaki boyutları da olan bir konu olarak görünüyor.

Sayın Başbakan, bu kürsüden bütçenin ilk günü Hükûmet adına yaptığı konuşmada 50 milyar 513 milyon dolarlık özelleştirme yaptıklarını söyledi. Bu bize verilmiş bir rakam iken, öğreniyoruz demeye kalmadan Sayın Başbakan arkadan ilave etti “Türkiye’yi ağırlıklarından kurtarıyoruz.” diye. Değerli milletvekilleri, eğer ülke yönetimi meseleye böyle bakarsa, Türkiye’yi ağırlıklarından kurtarmaya çalışan öyle ekipler, öyle heyetler, öyle türedi sermayedarlar çıkar ki önünü alamazsınız.

Bakın, bu Türkiye ağırlıklarından nasıl kurtulmuş? Size -çok uzatmamak için, zaman darlığı dolayısıyla- sadece bir iki örnek vermek istiyorum. Bakın, İş Bankasına, Milliyetçi Hareket Partisi iktidarı döneminde, ortada hiçbir yatırım yokken sadece bir telefon hattı verilmişti, fiyatı 2,5 milyar dolardı. Aynı telefon hattından, kamu kuruluşu olan TELEKOM’a da bir hat verilmişti, o bedava verilmişti tabii. Yani TELEKOM’un bir de böyle telefon hattı vardı, Aycell ve bir sürü yatırım yapmıştı. TELEKOM, 6,5 milyar dolara özelleştirildi dörtte 1’i peşin alınmak suretiyle. Ağırlıklardan nasıl kurtulunduğunun işareti olsun diye söylüyorum. Bir TEKEL fabrikası, önce iktidar tarafından 292 milyon dolara satıldı, sonra alanlar 810 milyon dolara devretti. Balıkesir’de SEKA fabrikası geniş alanıyla 51 milyon değer biçirilmişken 1,1 milyon dolara satıldı, mahkeme iptal etti, Hükûmet karar iptal etti ve dokuz yılda bu cüzi para ancak alınabildi. Bunun örnekleri çok fazladır. Sakarya’da bile 3.800 dönümlük bir devlet çiftçiliği, on sene atıl -özellikle atıl tutulduğunu şimdi anlıyoruz- tutulduktan ve çökertildikten sonra yıllık 200 bin liracıktan, sadece önündeki satış büfesinin kirasını bile karşılamayacak bir değerle birilerine verildi. Demek istediğim, bu “Ağırlıklardan kurtardık.” meselesi, otuz sene önce özelleştirmeye Milliyetçi Hareket Partisinin baktığı verimliliği artırmak, siyasilerin tasallutundan korumak vesaire tarzı bir ağırlık kurtulması meselesi değildir, o konular çünkü geride kalmıştır. Bu bakımdan bu ifadeyi fevkalade yanlış bulduğumu ifade etmek istiyorum.

Değerli milletvekilleri, bu iktidar dönemindeki en büyük tahribatlardan bir tanesi, bu milletin müteşebbis, teşebbüs gücünün kırılması, bu ülkenin yetiştirdiği müteşebbislerin kenara itilmesi, sanayici tipinin yok edilmesi, sanayicinin yerini yani ülkeye istihdam sağlayan, gelir sağlayan sanayicilerin kenara itilmesi ve rekabet şartlarının ortadan kaldırılmasıdır.Ekonominin en büyük kaybı, rekabet şartlarının ortadan kaldırılmasıdır. Bunu görebilmek için on bir yılda türeyen çok sayıdaki sermayedar grupların ve büyüklü küçüklü holdinglerin, şirketlerin imalat sanayisiyle işleri var mıdır, bir bakmak lazım. Hiçbirinin olmadığını göreceksiniz.

Yüksek katma değerli ürünler, yeni bilgiler, yeni teknolojiler yani sanayileşme, kalkınma herkesin malumu iken, Türkiye’de sadece iktidara yakınlıkla ve rekabet dışı alanlardan para kazanmaya çalışan kimselerin ekonominin sürükleyici aktörleri hâline getirilmesi, Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu en büyük çöküntülerden bir tanesidir.

Bu tercih, atları arabanın arkasına koşarak tersine çektirmekten farklı bir sonuç vermemektedir. Bu yolla ithalat artmakta, sanayici alandan çekilmekte, fabrikalar satılmakta ve Türkiye ekonomisi olduğundan daha geriye doğru gitmektedir. Bu yolla araştırma-geliştirme çökmekte, çökertilmekte ve araştırma-geliştirme ortamı yok edilmektedir.

Değerli milletvekilleri, söz buraya gelmişken size Marmaray Projesi’nden bahsetmek istiyorum. Son günlerde biliyorsunuz çok gündemde ve çok önemli. Marmaray Projesi çok önemli bir örnektir çünkü bu proje birkaç açıdan önem taşıyor: Birincisi, AKP iktidarı ile Milliyetçi Hareket Partisinin kalkınma, yatırım, yabancı sermayeden yararlanma ve sanayileşme gibi konulara nasıl baktıklarını ortaya koyuyor. Diğer taraftan, artık AKP anlayışı diye özetlenen yanıltma ve gösterişe dayalı siyaset tarzının bir kez daha deşifre edilmesine yarıyor.

Marmaray Projesi çalışmaları çok önceden başlamış, 57’nci Hükûmet döneminde hükûmet ortaklarından Milliyetçi Hareket Partisi tarafından hayata geçirilmiş bir projedir. Parası temin edilmiş, yapım süresi dönülmez şekilde takvime bağlamış ve ihaleleri başlanmış bir yatırımdır. AKP iktidarı bunu aksatsa idi suçlu olacaktı, mahkemelerde hesap verecekti. İşin aslı bu iken, İstanbul Boğazı Tüpgeçit Projesi’nin açılışında Sayın Başbakan “Abdülmecid dedemiz düşündü, biz yaptık.” diyor.Mademki işi Abdülmecid dedemize kadar götürecektiniz, o zaman demeniz gerekirdi ki Sayın Başbakan “Aslında, Abdülmecid dedemiz düşündü, Sayın Bahçeli gerçekleştirdi, açmak da bize nasip oldu.” Eğer böyle söylenmiş olsaydı, bunun bir anlamı olurdu.

Bakın, sakatlıklar nasıl üst üste geliyor. MHP, hem Marmaray Projesi’ni başlatırken hem de Ankara Eskişehir hattının ihalesini yapmak suretiyle ülkede hızlı tren hamlesini başlatırken bu hatlar üzerinde Türkiye’nin ürettiği trenlerin çalışmasının tedbirlerini alıyordu. Bunun için, Sakarya’daki vagon sanayi kuruluşu TÜVASAŞ, hızlı tren ve metro setleri üretme teknolojisine sahip şirketlerle yabancı sermaye ortaklığı hâline getiriliyordu. İlk hızlı tren hattının açılmasından ve Marmaray’ın bitmesinden 2023 yılına kadar ihtiyaç duyulacak olan en az 16 milyar dolarlık metro setinin bu pazar avantajıyla yerli firmalarımızla içeride üretilmesi hesap ediliyordu, bu girişim durduruldu. İktidar, Sakarya TÜVASAŞ arazisi içerisine –lütfen dikkat buyurunuz- yabancı ortaklı bir montaj fabrikası kurdu, birileri ithal yoluyla bu büyük pazarı devşirme ile meşguldür. Bu örnekle Milliyetçi Hareket Partisinin sanayileşme ve kalkınma anlayışıyla AKP’nin ithalat ve yağmalama anlayışı karşı karşıya getirilmiş oluyor. Kendi başlattığı Tüp Geçit Projesi’ni MHP kendi açabilseydi Marmaray üzerinde hizmet veren metro trenleri bu milletin ürettiği trenler olacaktı. Marmaray’ın açılışında Türkiye’yi “Asrın lideri, asrın projesini açıyor.” diye afişlerle donattınız. MHP’nin tevazu ile başlattığı bir projeden asrın liderini çıkardığınıza göre projenin tamamı gerçekleşip de olması gerektiği gibi üzerinde hizmet veren trenler Türkiye’nin ürettiği trenler olsaydı acaba ne denilecekti, bu gerçekten merak konusudur. Birkaç gün önce Sayın Binali Yıldırım “Millî Tren Projesi” diye bir tanıtıma kalkıştı. Aradan on bir yıl geçtikten, ülkenin hızlı tren pazarı yağmalanmaya başladıktan sonra kalkışılan bu teşebbüs iktidar partisinin İzmir Belediye Başkan Adayının tanıtım faaliyetinden başka hiçbir anlam taşımayacaktır.

Değerli milletvekilleri, konuyu devam ettiriyorum çok önemli bulduğum için. Bu proje Milliyetçi Hareket Partisinin projesidir çünkü şu anda her şeyi bitmiş ve kamunun malı olmuştur. 1 milyona ulaşacak yolcu taşıma kapasitesiyle vatandaşın her harcayacağı para milletin kendi parasıdır. Eğer bu AKP projesi olsaydı mutlaka yap-işlet, yap-kirala, vesaire sistemlerle ilerideki gelirlerin birileri tarafından toplanacağı ve belki de otuz, kırk yıla uzanacak bir proje olabilirdi. Oradan da bellidir ki projenin hakkını teslim etmek lazımdır ama ortaya bir şey çıkmıştır, bu biten projeyi de pekâlâ satmak için bir fırsat ortaya çıkmıştır.

Değerli milletvekilleri, sanayileşmenin çok kötüye gittiğini, Türkiye’nin üretim yapmadığını, inşaat yapmaktan öteye gidemediğini ve Türkiye’de gerçekten ortaya çıkan sermayenin ve sermayedarın bu ciddi işlerle ilgili olmadığını söylemek istiyorum. Zamanımın daralması dolayısıyla bu önemli konuya çok fazla vakit ayıramayacağım ama şu kadarını ifade etmek istiyorum, Türkiye’deki çöküntünün iyi görülmesi açısından ifade etmek istiyorum: Bu millet çevre kirliliğini biliyordu, ses kirliliğini biliyordu, su kirliliğini biliyordu, hava kirliliğini biliyordu, bu iktidar sayesinde “gökyüzü kirliliği” , “sema kirliliği” diye bir hadiseyle karşılaştı. Büyük şehirlerimiz -başta İstanbul, Ankara olmak üzere- mantar gibi fırlayan, birer haram abidesi gibi milletin vicdanını sızlatan, plansız, projesiz gökdelenlerle donatılır hâle geldi. Otoyolların koruma alanları, çevre yollarının koruma alanları bunlarla dolduruldu.

Bakın, İstanbul deprem bölgesi, büyük bir deprem bekleniyor. İstanbul’da Allah göstermesin bir deprem olursa İstanbul halkının üzerine bina gelmemek üzere dikileceği bir yer yoktur ama 1999 depreminde 480 tane toplanma alanı vardı, bu alanların hiçbirinin kalmadığı söyleniyor ama iki yıl önceki rakam 240 tanesine inşaat yapıldığıdır. Şimdi, o tarihte var olduğunu, dokunulmadığını gördüklerimizin şu anda da ortada olmadığını, her tarafın devasa vinçlerle bu hâle getirildiğini görüyoruz. Bu bir ekonomi politikası değildi, başından söylediğim gibi bu bir yağmalama, bu bir kötüye gidiş politikasıdır.

Ancak, değerli milletvekilleri -çok hızlı geçmek mecburiyetinde kaldığım için- demiştim ki bunun bir sebebi olmalı. “Bu kadar iş, bilmezlikten olamaz. Bu, bir tercih midir?” demiştim. O bakımdan size bunun bir tercih olup olmadığı konusundaki görüşlerimizi de ifade etmek istiyorum. Türkiye’yi kendi hâline bıraksaydınız, on bir yılda 2002 yılına göre on bir sene ileriye giderdi, bu kadar dağınıklık içine girmezdi, AKP iktidarı ele geçirdiği bütün bu fırsatlara rağmen. Nedir bu fırsatlar? Büyük bir iktidar çoğunluğu kanunları istediği zaman değiştirebiliyor. Dünyada faizlerin çok düştüğü, 2002 Hükûmeti zamanında az gelişmiş ülkeler ortalaması olarak 54 olan faiz oranlarının süratle düştüğü ve eksilere geldiği bir dönemde para bulma ve sermaye temin etme kolaylığı ve 57’nci Hükûmetin ortaya koyduğu iktisat, ekonomiyi düzeltme programının meyvelerini veriyor olması elinde müthiş bir ortamdı ve Türkiye’yi gerçekten düze çıkarma şansı vardı ve terörün sıfır noktasına inip, iddialarından vazgeçme noktasına geldiği bir pozisyonda alınmış bir iktidardan, şu anda, on bir yılın sonunda Türkiye, hiçbir iktisadi unsuruyla hiçbir ciddi ülkeyle kıyaslanamayacak pozisyona düşürülmüştür. Bu bakımdan, bunun, bu bilinçli tercihin acaba ne olduğunu ve nasıl ortaya çıktığını sizlerin dikkatine sunmak istiyorum.

Değerli milletvekilleri, bunu anlayabilmek için AKP’nin iktidar olur olmaz söylediklerine ve ortaya çıkan sonuçlara bakmak gerekiyor. Hatırlanacağı gibi, önce, Türk milletinin varlığını reddederek Türkiye’nin Türk yurdu olmadığı söylendi; hiç kimse tersini iddia edemeyecektir. Türkiye’nin Türk yurdu olmadığı söylendi, böylece Türkiye sahipsiz ilan edildi. Aynı anda, “komşularla sıfır sorun” diyerek Türk milletinin menfaatleri için hiç kimseyle sıkıntıya girilmeyeceği ve bu konuda gayret sarf edilmeyeceği ilan edilmiş oldu. Bu, Türkiye’nin bir yağma alanı olarak ilan edilmesinden başka bir şey değildi. Böyle olunca, güçlü bir Türk devletine kabul ettirilemeyecek ümit kesmiş ne kadar istek ve talep varsa hepsi hortladı, ortaya çıktı. İş daha azıtıldı, mensubu olduğu milletin menfaatleri konusunda hassas olmak anlamına gelen milliyetçilik hedef hâline getirildi. Erbabı gördü ki, iktidar, Türk milliyetçiliğine düşmanlık ederek başka millî menfaatlere alan açma işine kalkışmıştır. Dolayısıyla, bu talepler tekrardan azdı.

Türkiye, hem dışarıdan hem içeriden hiçbir milletin kabul edemeyeceği taleplere muhatap oldu. Bu taleplerin karşılanabilmesi için, milletin büyük devlet tecrübesiyle oluşturmuş olduğu savunma mekanizmaları ve kurumları dağıtıldı.

Türkiye engin tarihî geçmişi, güçlü devlet geleneği ve büyük millet şuuruyla bir yere sahip olduğu “büyük ülkeler ligi”nden, kendini birdenbire Orta Doğu’nun “güdümlü ülkeler ligi”nde buldu. BOP Eş Başkanlığı görevinin kabul edilmesiyle zaten bu pozisyona talip olunmuştu. Hükûmetin durumu, şike ile kulübünü düşüren büyük kulüp yöneticilerinin durumuna benzedi.

Gelinen noktada AKP iktidarının muhatabı Barzani’dir ve Esad’dır. 4 parçalı sözde Kürdistan’ın kurulması için Barzani’yle el eledir, bunun 1 parçasının oluşmasına direndiği için Esad’a düşmandır.

AKP iktidarı şu anda, PKK terör örgütünün siyasal hedeflerinin gerçekleşmesi için terör örgütü elebaşıyla uyum içinde çalışmaktadır. Bunları söylemekten kastım, iktidarın muradı, hedefi, ulaşmak istediği önündeki idealler neyse, bunların Türk milletinin refahıyla, gelişmesiyle ilgisi yoktur; bunu söylemeye çalışıyorum.

Bu bakımdan, sonuç bu olunca AKP iktidarının siyasi hedefine hizmet edecek bir ekonomi politikası da değil, uygulamalar seti gerekiyordu. İşte, o politikalar o yüzden günlüktür, o yüzden bir silsile şeklinde devam etmezler, o yüzden bir tercihli gidiştir.

O bakımdan, münferit rakamları peş peşe koyarak birtakım şeyleri ifade etmek mümkündür ancak bunları sistemli şekilde önünüze koyduğunuz zaman bu gidişin sıradan bir gidiş olmadığı ortadadır.

Zamanım yetmediği için temas edemediğim Türk tarımı üzerine uygulanan varlıklarını sattırma politikasının, çiftçiyi fakirleştirip arazisinden etme politikasının gözümüzün önünde devam ettiğini, bu anlamda Türk tarımıyla ilgilenilmediğini, bu yüzden 600 dönüme kadar yabancıya satışların başladığını, bu sebeple iki üç gün önce bu kürsüde Milliyetçi Hareket Partisi milletvekillerinin Tarım Bakanına sordukları bir iş adamıyla Türk tarımını Türk köylüsünden kurtarma görüşmesine Sayın Bakanın itiraz edemediğini gördük, yaşadık. Dolayısıyla, bunlar bilinçli politikalardır, o bakımdan Türk halkı görmeli ve milletimiz tedbirini almalıdır.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Comments