Hasan Korkmaz
Türkiye Büyük Millet Meclisi, kamuoyunda “Terörsüz Türkiye Yasası” veya “Çerçeve Yasa” olarak anılan Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun’u 10 Ağustos 2026’da kabul etti. Oylamada 467 milletvekili kabul, 87 milletvekili ret, 7 milletvekili ise çekimser oy kullandı.
Bu sonuç yalnızca bir kanunun kabulü değildir. Aynı zamanda Türkiye’de milliyetçiliğin iki farklı anlayışını da görünür hâle getirmiştir: Devletin sorumluluğunu omuzlarında taşıyan milliyetçilik ile hiçbir bedel üstlenmeden tribünden slogan atan salon milliyetçiliği.
Hayır demek kolay, sorumluluk almak zordur
Kanuna “hayır” oyu veren herkesin vatan sevgisini sorgulamak doğru değildir. Kanunun kapsamı, uygulama biçimi ve hukuki sonuçları elbette eleştirilebilir. Ancak bir itirazın millî ve ahlaki bir değer taşıması için uygulanabilir bir alternatif de ortaya koyması gerekir.
Elli yıldır can alan bir terör sorununa yalnızca “hayır” diyerek karşı çıkmak siyaset değildir. “Silahlar nasıl tamamen teslim alınacak, örgütün tasfiyesi nasıl doğrulanacak, devletin güvenliği nasıl korunacak, yeni şehitlerin gelmesi nasıl engellenecek?” sorularına cevap vermeden söylenen söz, çözüm değil hamasettir.
Salon milliyetçisi için konuşmak kolaydır. Çünkü çoğu zaman ne sınır karakolunda nöbet tutar ne Özel Harekât timiyle operasyona çıkar ne de evladını asker veya polis olarak terörün karşısına gönderir. Şehit haberi geldiğinde birkaç sert cümle kurar, bayrak paylaşır, sonra günlük hayatına döner. Fakat devlet yönetmek, sosyal medyada öfke sergilemeye benzemez.
Devlet adamının önünde slogan değil, sonuç vardır. Onun sırtında yumurta küfesi vardır.
Bu düzenleme koşulsuz bir af değildir
Kanunun ne söylediğini bilmeden hüküm vermek, tartışmayı baştan sakatlar. Düzenlemenin uygulanabilmesi için PKK/KCK’nın ve bağlantılı oluşumların fiilî varlığını sona erdirmesi, kontrolündeki bütün silah ve mühimmatı teslim etmesi, bu durumun güvenlik kurumlarınca tespit edilmesi ve tespitin Millî Güvenlik Kurulu kararıyla teyit edilerek Resmî Gazete’de yayımlanması gerekiyor.
Kanun, örgüt faaliyeti kapsamında işlenen kasten öldürme suçunu belirli erteleme hükümlerinin dışında tutuyor. Soruşturma, kovuşturma ve infaza ilişkin düzenlemeleri süreye, denetime ve yeniden terör suçu işlememe şartına bağlıyor. Erteleme döneminde yeniden terör suçu işleyenler bakımından süreç kaldığı yerden devam ediyor. Ayrıca uygulamayı takip edecek bir kurul ile Meclis bünyesinde bir izleme mekanizması öngörülüyor.
Bu hükümler eleştirilemez değildir. Devlet, silah tesliminin eksiksiz biçimde doğrulanması, örgütün başka adlar altında devam etmesinin önlenmesi, şehit ailelerinin hassasiyetlerinin korunması ve uygulamanın siyasi pazarlığa dönüşmemesi konusunda tavizsiz davranmalıdır. Fakat metni okumadan “teslimiyet” diye bağırmakla bu güvenlik şartlarını tartışmak aynı şey değildir.
Bahçeli’nin aldığı risk
Devlet Bahçeli’nin başlattığı siyasi hamleyi dışarıdan yorumlamak kolaydır. Zor olan, yıllarca terörle mücadelenin en sert siyasi hattını savunmuş bir hareketin lideri olarak bu sorumluluğu üstlenmektir.
Bahçeli açısından bu süreç, alkış garantisi bulunan bir tercih değildir. Kendi tabanındaki itirazları, şehit ailelerinin haklı hassasiyetlerini, güvenlik risklerini ve başarısızlık hâlinde ödenecek ağır siyasi bedeli birlikte taşımaktadır. Bu nedenle onun attığı adımı sonucu üzerinden değerlendirmek gerekir.
MHP’nin toplumsal tabanı ile asker, polis, güvenlik korucusu ve Özel Harekât camiası arasında güçlü ve tarihî bir bağ vardır. Terörün bedelini yalnızca televizyon ekranından izlemeyen, cenaze namazlarında saf tutan, şehit evlerine giren ve gazilerin yarasını bilen bir siyasi hareket için “bir daha şehit gelmesin” hedefi soyut bir barış sloganı değildir. Doğrudan hayatın içinden gelen bir devlet meselesidir.
Devlet Bahçeli’nin sırtındaki yumurta küfesi tam da budur: Hem devletin üniter yapısını ve milletin birliğini korumak hem terörü kesin biçimde tasfiye etmek hem de yeni şehitlerin gelmesini önlemek.
Milliyetçilik yalnızca savaşmayı bilmek değildir
Milliyetçilik, devleti sürekli çatışma hâlinde tutmak değildir. Gerektiğinde savaşmak, gerektiğinde de devletin koyduğu şartlarla silahı susturmak ve tehdidi ortadan kaldırmaktır. Asıl ölçü, örgütün taleplerini kabul etmek değil, örgütü silahsız ve işlevsiz bırakmaktır.
Eğer bu süreç sonunda örgüt bütün unsurlarıyla tasfiye edilir, silahlar eksiksiz teslim alınır, sınır içinde ve dışında terör kapasitesi ortadan kaldırılırsa kazanan herhangi bir parti değil Türkiye olacaktır. Fakat örgüt farklı isimler altında varlığını sürdürür, silah saklar veya süreci yeniden yapılanma fırsatına çevirirse devlet hiç tereddüt etmeden güvenlik politikasına dönmelidir.
Bu yüzden gerçek milliyetçi tavır, ne kanunu sorgusuz biçimde alkışlamak ne de hiçbir alternatif göstermeden reddetmektir. Gerçek tavır; süreci desteklerken şartlarını takip etmek, devleti teyakkuzda tutmak ve milletin birliğinden taviz vermemektir.
Tarih slogan atanları değil, sorumluluk alanları yazar
Meclis’teki 467 kabul oyu, terörün sona erdirilmesi konusunda oluşan geniş iradeyi göstermektedir. 87 ret oyu ise itirazların Meclis’e yansımasıdır. Bu itirazların demokratik değeri vardır; ancak “hayır” oyunun tek başına milliyetçilik belgesi sayılması mümkün değildir.
Çünkü hayır demek kolaydır. Zor olan, ertesi gün sınırın güvenliğinden, şehirlerin huzurundan, şehit ailelerinin vicdanından ve milletin geleceğinden sorumlu olmaktır.
Salon milliyetçilerinin sırtında taşınacak bir yük yoktur. Onların sermayesi yüksek ses, keskin slogan ve sonuçsuz öfkedir. Devleti yönetenlerin ve sorumluluk alanların sırtında ise yumurta küfesi vardır.
Tarih, tribünden en çok bağıranı değil; milletin bekası için en ağır sorumluluğu alanı yazacaktır.
Kaynaklar: TBMM, 7595 sayılı Kanun metni ve teklif bilgileri; TBMM Genel Kurul haberleri; Anadolu Ajansı, 10–11 Ağustos 2026 tarihli oylama haberi.