SAKIN VURMA!

Asena Kınacı Moral

ŞEHİR VE İNSAN

Ahmet URFALI

Eğitim Sistemi Yap-Boz Tahtasına Çevrildi

Bu haber 01 Şubat 2014 - 22:39 'de eklendi ve 810 kez görüntülendi.

yazir83541b325MHP Genel Başkan Yardımcısı, Ankara Milletvekili Prof. Dr. Zühal Topçu, katıldığı Türk Eğitim-Sen 5. Merkez Kurultayı’nda bir konuşma yaptı.

Eğitim sisteminin yap-boz tahtasına çevrildiğini döyleyen Topçu, şu ifadelerle eğitim sistemini eleştirdi:

” Ülkelerin en önemli kaynağı insan kaynaklarıdır. İnsan kaynağının en verimli şekilde yönetilmesi diğer kaynakların da etkili bir biçimde değerlendirilmesini sağlayacaktır.

Ülkelerin gelişmesinde ve kalkınmasında eğitim reddedilemeyen öneme sahiptir.

Siyasal, toplumsal ve ekonomik kalkınmanın bilimsel ve teknolojik gelişmenin sanatsal ilerlemenin sağlanması için her şeyi yönetebilecek donanıma sahip nesillerin yetiştirilmesi içi eğitim sisteminin mükemmel organizasyonu gerekmektedir. Bu organizasyondaki amaç düşünme, algılama, problem çözme yeteneği gelişmiş demokratik değerleri ve milli kültürü benimsemiş insan haklarına saygılı, özgüveni yüksek, çağın gerektirdiği bilgi, beceri ve değerlerle donanımlı çeşitli okumalar yapabilen bireyler yetiştirebilmektir.

Çünkü artık klasik iktisat öğretisinde yer alan emek, sermaye girişim ve doğal kaynaklardan oluşan 4 temel üretim faktörü ile çağdaş dünyanın ekonomik olguları da açıklanamamaktadır, mümkün olmamaktadır.

Çünkü sanayileşmiş ve gelişmiş toplumların gelişmişliği sadece fiziki sermaye birikimi ile açıklayamayacağınız gibi az gelişmiş toplumların gelişememelerini de yalnızca fiziki sermaye yetersizliği ile açıklamak mümkün değildir.

Artık büyüme teorilerinde her türlü maddi ve maddi olmayan politik örgütsel, çevresel, entelektüel, kültürel, beşeri bilimsel, sosyal ve teknolojik unsurlar sermaye olarak kabul edilmektedir.

İşte bu sermayelerin temeline bakıldığında insan unsuru ana faktör olarak karşımızda bulunmaktadır.

Çünkü kalkınmanın çevreye ve sosyal hayata olan olumsuz etkilerini en aza indirilebilmek ve insan faktörünü öne çıkararak optimum faydayı elde edebilmek için sosyal sermayenin çok iyi değerlendirilmesi gerekmektedir.
Sosyal hayat ile ülkelerin ekonomik faaliyetleri karşılıklı olarak birbirlerini etkilemektedir. Bu etkilerde sosyal sermaye olarak ifade edebileceğimiz iki kişi arasındaki güvene dayalı kurulabilen iletişim imkanı olarak veya toplumu oluşturan fert sivil toplum örgütleri ve kamu kurumları arasındaki koordinasyon faaliyetlerini kolaylaştırarak toplumun üretkenliğini artıran, güven, norm ve iletişim ağı özellikleri olarak verilebilir. Yani sosyal sermaye olgusu, topluma yön veren ahlaki değerlere kültürel ve siyasi yapı ile eğitime göre şekillenmektedir.

Son günlerdeki olaylarla bunları yorumlamaya kalktığımızda olaylar daha net anlaşılabilecektir.

Sosyal sermayenin ekonomik gelişmeye olan etkileri dolaylı ve doğrudan yönlerden gerçekleşebilmektedir.

Güvenin, gelişmiş iletişim imkanlarının hakim olduğu toplumlarda emek sermaye ve zaman israfına neden olan birçok işlem tasarrufu yapabilmektedir.

Çünkü güvenin hakim olduğu ülkelerde can ve mala yönelik suçlarda ciddi bir düşüş görüldüğü gibi ekonomik ve değer amaçlı sözleşmelere bağlılık artmaktadır.

Ayrıca yolsuzlukların ve bürokratik işlemlerin azalması, demokratikleşme insan hakları ve politik istikrarın sağlanması üretkenliği artırmaktadır.

Topluma ait sosyal sermayenin hangi boyutta olduğunu anlamak içinde o toplumdaki anketlere gözlemlere ve gazete kupürlerine bakmanız önemli veriler sağlayacaktır.

Toplumda mala ve cana yönelik suçlar oranı, kişiler arası alacak borç ilişkilerindeki rüşvet oranları, bürokratik işlemler, yolsuzluklar, boşanmaların yoğunluğu önemli kriterlerdir.

Yukarıdaki kriterlere bakıldığında ülkemizdeki durumun sosyal sermayenin zayıflığı açısından içler acısı durumu ortaya çıkarmaktadır.

– Kadına yönelik şiddet
– Çocuk istismarları
– Yolsuzluk
– Boşanma durumları
– Uyuşturucu rakamları

Sosyal sermayenin kaynakları da aile sivil toplum örgütleri, firmaları kamu sektörü ve diğer sosyal gruplar
Kısaca aileden millete kadar uzanmaktadır.

İşte sosyal sermayenin ve ekonomik itici gücün kaynağı olan insan unsurunun eğitimi ülkelerin en önemli görevleri arasındadır.

İşte bu insan potansiyeline bakıldığında şu anda örgün eğitimde 17 milyondan fazla öğrenci sistem içerisinde bulunurken bu öğrencilere hizmet eden 800.000 binden fazla öğretmen barınmaktadır. 550.000 civarında derslikle bu hizmetle devam etmektedir.

Üniversitelerde de 4 milyona yakın öğrenci eğitim görmektedir. 131 bin öğretim elemanı görev yapmaktadır.
175 üniversite,104 devlet, 71 vakıf
MEB 55 milyon, YÖK’ün 16 milyon %70 den fazlası personel gideri

Nerdeyse nüfusumuzun 3’ te birinin öğrenci ve örgün eğitim kurumlarında hizmet alma durumunda olmaları eğitimin önemini gittikçe artırmaktadır.

Böyle geçiş ve dinamik nüfus yapısı ülkelere avantaj sağlamalıdır. Bu da eğitim sistemiyle gerçekleşebilir.
Ama Türk eğitim sisteminin genel değerlendirilmesi yapıldığında birçok sorunlarla iç içe olduğunu görebiliyoruz. Özellikle neredeyse 12 yıla yaklaşan AKP iktidarında eğitim sisteminde içinden çıkılmaz bir hal aldığını görebiliyoruz.

Çünkü 12 yılda hala bir eğitim politikası oluşturulamadı. 5 bakan değişti. Hepsi ayrı politikalar uyguladı ve tutarsızlık had safhaya ulaştı.

YAP-BOZ tahtasına çevrildi.
AKP iktidarı hala inanın ‘insan’ kavramının değerini anlamış değil. Anlamadığı içinde bu gerçeklerle yüzyüzeyiz.
Sayın bakan dün yaptığı bir açıklamada “eğitim yap-boz tahtası oluyor, bakanlar değişti ama bürokratlar orada oturuyor” diyor.

Bu eğitime verdiğimiz önemin göstergesidir.

Eğitim yap-boz tahtasıdır. Öyle olmasaydı buralara gelemezdik diyor.

Bunları derken sayın bakan nereye gittiğinin farkında değil, ondan dolayı bu kadar lafı etmiş.

Acaba AKP iktidara geldiği günden itibaren kaç tane üst düşey genel mit müsteşarı ve müsteşar yardımcısı yerinde durmaktadır. Bunu sormak lazım.

“Bugünkü yerde olmazdık” diyor bakan. Bu biraz bugünkü yeri irdelemek istiyorum.

Uluslararası değerlendirme sınavı olan PISA sınavlarında Türkiye’nin aldığı puanlar eğitimdeki kalitenin göstergesi olarak çok manidardır. Türkiye 65 ülke arasında matematikte 44, fen de 43, okuma ve anlamada ise 42. Sıradadır.

Yüksek öğretime geçiş sınavlarında sıfır puan alan ada sayılarının yıllara göre bakıldığında

2010    14.156
2011    38.269
2012    50.805
2013    61.036  olarak gittikçe arttığı görülmektedir.

Sınav sistemine dayalı bir eğitim sisteminin ortaya çıkardığı ezberci sentez ve analiz yeteneğinden yoksun, yorum yapamayan sportif, sosyo-kültürel ve sanatsal faaliyetlere hiç dokunmayan ve yalnızca 4 şıktan bir doğruyu bulmaya çalışan bir nesli yetiştirdiniz.

AKP iktidara geldiğinde 7 yaşında okula başlayan bir çocuk bugün 18 yaşında ve geleceğinden herhangi bir beklentisi bulunmamaktadır.

AKP iktidarı döneminde eğitim sistemi içinde bulunan öğrenciler bu iktidarın darbesini yemişlerdir.

4+4+4 eğitim sisteminde yapılan bütün uyarılara rağmen 60-66, 72 aylık çocukların okula kayıtlarının zorunlu kılınması faciaya yol açmış ve bu çocukları %80 2in den fazlası okullara uyum sağlayamamış okuma yazmayı öğrenememiştir.

Bu kararınızdan 1 yıl sonra başarısızlığı gördünüz ve geri vazgeçtiniz. Bu çocuklar ve ailelerinin kabus gibi geçen 1 yıllarının hesabını nasıl vereceksiniz. PARDON yanlış yaptık demek bu kadar kolay mı?

Bakan Nabi Avcı “yeni eğitim sistemiyle tek tip insan yetiştirme anlayışından vazgeçilmiş; insanın doğuştan getirdiği ya da iradi tercihleriyle oluşturduğu kişisel farklılara saygı duyan, onları güvence altına alan çoğulcu bir yaklaşım geliştirilmiştir. Bu yaklaşımdan hareketle herkesin sağlıklı bir eğitim almasını sağlamak, ulusal ve küresel düzeyde ihtiyaç duyulan bilgi değer ve becerileri öğrencilere kazandırarak onları hayata hazırlamaktır.
-Hangi seçmeli derslerle bu özellikler kazandırılacak.

– Sürekli değiştirilen sınav sistemiyle mi?
– 12.000 rehber öğretmen açığıyla mı?
– 300.000 adayın beklediği ama 127.000 olarak belirlenen öğretmen açığıyla mı?
– Lise mezunlarının ve formasyonsuz kişilerin bile ders verdiği ve birçoğunu kontrol edemediğiniz ücretli öğretmenlerle mi öğrencilere bu özellikler kazandırılacak.

Özellikle eğitimin itici gücü olan ana ögesi olan öğretmenlere ve öğretmenlik mesleği AKP iktidarı döneminde öğretmenlik mesleği hiçbir dönemde olmadığı kadar itibar kaybetmiştir.

11 yıllık AKP iktidarı döneminde öğretmenlik mesleği hiçbir dönemde olmadığı kadar itibar kaybetmiştir.

·  2002 yılında en düşük devlet memuru maaşından yüzde 100 daha fazla maaş alan öğretmen, bugün en düşük devlet memuru maaşını almaktadır.

·  10 yıl önce lise mezunu bir polis memurundan yüzde 4 daha az maaş alan öğretmen, bugün yüzde 22 daha az maaş almaktadır.
1930-2013 Yıllarında Öğretmenlerin Alım Gücü

 

YILÖĞRETMEN MAAŞLARI (TL)ÇEYREK ALTIN MİKTARI
19309097,82
200247020,01
20131.89411,55

 

 

Sayın Başbakan’ın 2014 Bütçe Açılış konuşmasındaki simit açılımını biz de yıllara göre öğretmen maaşları üzerinde yapmak istedik. Elde ettiğimiz sonuçların öğretmenler açısından üzüntü verici olduğu görülmektedir. Sayın Başbakan’ın simit hesabı üç öğün üzerinden 5 kişilik öğretmen ailesine uygulandığında tablo şu şekildedir;
 

 

20022013ARTIŞ (%)
Simit Fiyatı20 Kuruş1 TL%400
Çay Fiyatı10 Kuruş1 TL%900
Öğretmen Maaşı470 TL1.894 TL%303

 
Sayın Başbakan 2003 yılında, ”İstiyoruz ki benim öğretmenim, çarşıda, pazarda mendil satarak kendi maişetini temin etmesin. Öğretmenim, ‘bu ay kirayı nasıl ödeyeceğim veya bu akşam eve gıda olarak ne götüreceğim’ bunu düşünmek zorunda kaldı. Bunu gidermenin, bunu ortadan kaldırmanın gayreti içerisindeyiz” derken, Acaba Sayın Başbakan öğretmenlerin 11 yıllık kendi iktidarları süresince hala aynı düşünce ve kaygı içinde olduklarının farkında mıdır?

Sayın Başbakan, gelecek nesillerin en çok öğretmenleri hayırla yad edeceğini ifade ederken,Öğretmenlerin en çok hakarete kendi iktidarları döneminde maruz kaldıklarının farkında mıdır?

Yine Sayın Başbakan, 2003 yılında öğretmenlere hediye ettiği saatlerin hala 11 yıl öncesini gösterdiğinin de farkında mıdır?

Üniversitelerdeki durum da bundan farklı olmadığını görüyoruz.

Eğitim bireylere yaşam boyu hizmet sunan bir süreçtir.

Eğitim toplumların ekonomik, sosyal, kültürel ve politik gelişmelerini doğrudan etkilemektedir.

Milli gelirde dünyanın ilk 20 ülkesi arasında olduğu belirtilen Türkiye’ye, 2023 için “İlk 10’a girmek istiyoruz”
diyen 2023’te 500 milyar dolarlık ihracat ve kişi başına 25 bin dolarlık gelir düzeyi hedefleri koyan siyasetçiler, nedense bunu sağlayacak insan kaynağının matematikte 42. Sırada, okumada 41. Sırada, bilimde de 43. Sırada olmasını umursamamaktadır.

Türkiye’de üniversitelerin önemli sorunları vardır.
Genel olarak bakıldığında şu şekilde sıralamak mümkündür;
·  Maaş ve özlük sorunu
·  YÖK’ün merkeziyetçi yapısı sorunu
·  İnsan kaynaklarını değerlendirme sorunu
·  Yönetim sorunu
·  En önemlisi de vizyon sorunu

Yukarıda saydığımız maddeleri üniversitelerin genel sorunları olarak ifade ederken bunlara ek olarak yeni açılan üniversiteler için bu sorunları genişletebiliriz.

·  Fiziki alt yapı sorunu
·  Ekonomik sorunlar
·  Kurum kültürü oluşturamama
·  Nitelikli eleman sorunu (İstihdam sürdürülebilirlik) gibi
·
‘Türkiye’de Temel Bilimler: Durum Tespiti ve Yapılması Gerekenler’ başlıklı rapora göre 2023 yılı için belirlenen hedefleri gerçekleştirmenin yolu yeraltı kaynaklarımızdan değil, bilim ve teknoloji üretmemizden geçmektedir. Rapora göre;

·  Pirincin 1 kilogramı 2 dolar,
·  Etin bir kilogramı 15 dolar,
·  Otomobilin kilogramı 50 dolar,
·  Uçağın kilogramı 250 dolar,
·  Dizüstü bilgisayarın kilogramı 1000 dolar,
·  Cep telefonunun kilogramı 5000 dolar,
·  Uydunun kilogramı 100 bin dolarken,
·  Süper iletken hızlandırıcılar 200bin dolar civarındadır.

Temel bilimler alanına hak ettiği önem verilerek bilim ve yüksek teknolojiye dayalı üretim yoluyla Ülkemizin gelişmişlik düzeyi arttırılmalıdır.

Türkiye üniversitelerinin toplam bütçesi bir Amerikan üniversitesinin araştırma bütçesi kadar bile değildir.2014 yılı üniversitelerimizin bütçeleri ile Türkiye’nin ileri araştırma şansı neredeyse başından yok sayılmıştır.

Araştırma görevlilerinin 2547 sayılı kanuna göre 3 değişik maddeyle alınmaktadır. 33., 35. Ve 50/d maddelerine göre alınan araştırma görevlileri arasında hiçbir çalışma farkı yokken, hem statü hem maaş farkı bulunmaktadır. Geleceğin bilim insanlarını farklılaştırmaktan vazgeçin. Yeni bir kanun oluşturarak, yeni bilim insanlarının önünü açınız.

Üniversite öğretim elemanlarının maaşlarının ihtiyaçlarını karşılar düzeyde olmadığı rahatlıkla söylenebilir.

Bundan 30 yıl önce araştırma görevlilerinin maaşı mühendis maaşından %38 daha yüksekti maaş almaktaydı, 2013 yılı itibariyle ise,

Araştırma görevlisi maaşı 2200 lira
Yardımcı doçent maaşı 2600 lira
Şube müdürü maaşı 3250 lira
Mühendis maaşı 3400 liradır.

Aradaki farkı hesaplamayı size bırakıyorum.

2002 yılında 1.500 TL maaş alan bir profesörün maaşı sonraki 11 yılda sadece 2,6 kat artarken aynı dönemde

·  Bir hâkimin maaşı 5,3
·  Avukatın 5,2
·  Teknisyenin 5,1
·  Şube müdürünün 4,3
·  Uzman doktorun 3,8 ve
·  Hemşirenin 3,7 kat artmıştır.

Böyle bir mukayeseden sonra durumun daha da içler acısı olduğu görülmektedir.

Bu durumda öğretim elemanlarının bazılarının yoksulluk sınırında, bazılarının da açlık sınırında olduğunu söyleyebiliriz.

Biz Türk Milleti olarak verilen sözleri unutmuyoruz. Sayın Başbakan Ben de hocayken 2003 yılında Gazi Üniversitesi Açılışında yaptığı konuşmasında “Öğretim elemanlarının özlük haklarıyla ilgili sorunlara da değinmiş ve “Geçim sıkıntısı içinde olduğunuzu, bilimsel yayınları izlemekte zorlandığınızı biliyoruz.
Bu ülkenin aydınlık beyinleri olarak size özveri yakışır. Ancak marifet her zaman iltifata tabidir. İnşallah bu iltifatı biz hocalarımızdan eksik etmeyeceğiz” demişti. Ben bütün akademisyenlerin ve öğretmenlerin yüreklerinden geçenlerin sözcüsü olarak 11 yılda ortaya çıkan hayal kırıklığını vermek istiyorum. Eğitimdeki tutarsızlık hala devam ediyor.

Üniversitelerdeki akademisyen özlük hakları yerle bir edilmiştir. Verdiğiniz ücretlerle üniversitelerde akademisyenleri tutmak mümkün olmamaktadır.

Bu paralarla hangi bilimsel çalışmaları yapmalarını beklemektesiniz? 2023 Türkiye’sine hangi yüzle girilecektir?

Özellikle vurgulamak istiyorum ki, Üniversitede nitelik sorununu gidermek için akademisyenlerin özlük problemlerini çözmek şart.

YÖK’ün getirdiği ve dayattığı sistem, İdeolojik, merkeziyetçi, dayatmacı, otoriter bir sistemdir. Bu sistem, bütün üniversiteleri tek tip elbise giymeye zorlamaktadır.

AKP olarak, iktidara gelmeden önce en fazla yakındığınız YÖK ile ilgili iktidara geldikten ve kontrolü ele geçirdikten sonra hiçbir şikayetiniz olmamıştır ve hala üniversiteleri 80’li yılların YÖK Yasası ile yönetmeye çalışmaktasınız.

Katma değeri olmayan eğitim sistemi ve gençlik yetiştirmede hala ısrar ediyorsunuz.

Genç nüfus bir ülkenin geleceğini oluşturmaktadır.
Nüfusun %16.6 (15-24) yaş aralığındadır.
2023 yılında bu oran   %15.1
2050 yılında   %11.7 ye
2070 yılında  %10.1 e    düşecektir.

Sayısal veriler belli anlamlar ifade ederken şu andaki gençliğin siyaset malzemesi olarak iktidar tarafından nasıl kullanıldığı siyaset malzemesi yapıldığı önem arz etmektedir.

– Dindar gençlik içinde gençlik ayrımı
– Kızlı erkekli aynı evlerde kalıyorlar
– Gece gündüz kafası kıyak bir nesil
– Gençler arasında işsizlik oranı %17 iken üniversite mezunlarında %20’ye yaklaşmaktadır.

Ülkeyi, insanınızı özellikle gençliği kutuplaştırarak iktidar değil kaos yaratırsınız. İşte kullanılan bu nefret söylemleri 16 büyük ekonomide Türkiye’yi 5 kırılgan ekonomiye sürükledi.

Özellikle bütün değerlerimizin sorguladığı, Türk milliyetçiliğinin ayaklar altına alındığı andımızın kaldırıldığı dağlardan, tepelerden NE MUTLU TÜRKÜM yazılarının silindiği, kurum önlerinden TC ve TÜRK laflarının kaldırıldığı ve hatta tahrik unsuru olarak görülen Türk bayrağının asıldıkları yerlerden ve göklerden indirilmesi ve Türk yurdunun teröristlerle pazarlıklar yapılarak parsellemeye çalışılması asla kabul edilemez.

Eğitimde Kürtçenin eğitim dili olarak kullanılması ve bunu gündeme taşıma faaliyetleri iktidarın en önemli yanlışları arasındadır.

Çünkü dil;
“Dilin yalnızca teknik, standart bir uzlaşma ve diyalog vasıtası olmayıp, aklın, bilginin, gönlün ve zihniyetin de tercümanı olduğunu belirtiyoruz. Millet varlığının oluşumu, nesiller arasındaki irtibat, tabii olarak dil ile hayat ve vücut bulur. Dilin kullanımının ve sahiplenilmesi, müşterek bir kimlik inşasında ve savunulmasında ikamesi olmayacak bir katkı sağlar. Türkçe, Türk kimliğinin güvencesi, teminatı ve dayanağı olduğundan dolayı milletin birlikte ve bir bütün halinde bulunmasının yegane kaynağıdır.

Son zamanlarda, Türkçe’nin yanına mahalli dillerin yerleştirilme çabalarına ısrar ve inatla devam edildiği görülmektedir. Ana dil eğitim taleplerinin sürekli olarak mevzi elde etmesi tehlikeli, ayırıcı ve dışlayıcı bir dönemin hızla yaklaştığını göstermektedir. Unutmamak lazımdır ki; dilde başlayan bir çözülme ve bölünme, millet varlığına bulaşacak ve birlikte yaşamayı imkansız hale getirecektir. Türkçe’nin aziz millet fertlerinin buluştuğu, anlaştığı, hislerini paylaştığı büyük kültürel cazibe merkezi olmaktan uzaklaşması vahim sonuçlara ve önü alınamaz karşıtlıklara neden olacaktır. Bölücü emellerin ana dilde eğitim isteklerindeki zorlama ve buna da siyasal sorumluluk mevkisinde bulunanların göz yumması, Türk milletini geriye götürerek etnik çatırdamanın eşiğine savuracaktır. Bu karanlık süreci tersine çevirebilmek için Türkçe’nin, birlikte yaşamanın ve aynı safta sonsuza kadar bulunmanın en belirgin yollarından birisi olduğu kabul ve itiraf edilmelidir. Güzel ve zengin dilimizi zayıflatacak her girişim, ikinci plana atacak her niyet ve yanına ortak iliştirmeye yeltenecek her amaç milli yüreklerin inanç kalelerine çarpmaktan kurtulmayacaktır.”

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Comments