CEMEVLERİNİN TARİHİ TASAVUVİFİ VE SOSYOLOJİK SORUNLARI VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

Bu haber 30 Nisan 2014 - 23:46 'de eklendi ve 1.040 kez görüntülendi.

 

                                                                                     Abdülkadir SEZGİN[1]

KONUYA GENEL BAKIŞ

Ülkemizin en önemli sosyo-kültürel ve hukuk temelli en önemli sorunlarından birisi olan Alevilik konusunda yapılan tartışmalar incelendiğinde en önemli konulardan birisinin, “Cemevinin İbadethane olarak kabul edilmesi” şeklinde karşımıza çıktığını görüyoruz.

Bu sorunla ilgili her halde sorulması gereken ilk soru şu olabilir:

 “- Cemevi ibadethane olarak kabul edilirse, Alevilerin veya Aleviliğin sorunları çözülmüş olacaktır mıdır?

Bize kalırsa konuyu bütün olarak ele almadan, yani konunun tarihi, kültürel ve tasavvufi boyutu ile ilgili bilgi birikimine gitmeden bu soruya cevap verilmesi bir anlam ifade etmeyebilir.

Olaya özellikle siyasi olarak bakıldığında, “bütün yer yüzü mesciddir” diye bakarak, ya da “ülkemizde bu kadar cami, şu kadar kilise ve bir o kadar da Havra var, Cemevi de aynı statüde olsa ne çıkar?” diyenler olduğunu da hatırlamalıyız.

Meselenin bu kadar basit ve kolay olmadığını da kabul etmeliyiz.

Bu soruya doğru bir cevap verebilmek için aşağıdaki hususların da bilinmesi ve birlikte düşünülerek bir cevap verilmesi gerekecektir.

Unutmayalım ki devlet insan aklının bulabildiği en büyük organizasyondur. Devlet, kuralları ve kurumlarıyla bir anlam ifade eder.

Bilginin, çağımızın İletişim hızıyla yayıldığı, hukukun üstünlüğünün yaygınlaştığı, insanın din, dil, ırk ayırımı yapılmadan “Allah’ın yarattığı şerefli bir varlık” olarak kabul edildiği bir çağda yaşadığımızı  bu arada kaydetmek istiyorum.

Cemevi” etrafında şekillenen sorunların neler olduğunu anlamak için öncelikli olarak incelenip, bakılacak alanın “Alevilik” olarak ifade edilen meselenin tarihi, kültürel, tasavvufi ve sosyolojik boyutunun incelenmesi, araştırılıp değerlendirilmesi gerekecektir. Çünkü “Cemevi” kendi başına, salt olarak doğmuş bir kurum, bir mekan veya kendi başına bir “sorun” değildir.

– Alevi olarak bilinen insanların “yol“, “erkân” veya “usul” kelimeleriyle ifade edilen uygulamalarının hayata geçirildiği mekan olarak bilinen Cemevi nedir, nerelerde olurdu, kim tarafından nasıl yönetilirdi?

Bu Cemevi denilen mekanlar tarihi ve kültürel olarak hangi yerlerde, nasıl bir mimari ile yapılmışlardı?

Bugün şehirlerde yapılmış Cemevleri, tarihteki hangi kurumların karşılığıdır?

Halen Cemevi’nde yapılan yol, usul, erkân içinde neler var ve bunların dini veya kültürel temelleri var mıdır?

Günümüzde en çok tartışılan “hukukun üstünlüğü” ilkesi açısından, ya da yürürlükteki hukukumuz açısından Cemevi’nin  durumu nedir?

“Tarihimizde, “cemevi” sosyal veya kamu hizmeti açısından ne işlev görürdü?

 

TARİHİ VE KÜLTÜREL OLARAK ŞİA VE ALEVİLİK

Alevi” tabirinin, Hz. Peygamberin “dâr-ı beka“ya gitmesinden sonra ki halifeler döneminde, özellikle Hz. Ömer zamanında “Şia-i Ömer” (Ömer yanlıları/) tabirinin çıktığı, sonra “Şia-i Osman” olarak da kullanıldığı biliniyor.

Hz. Ali’nin Halifeliği döneminde ortaya çıkmış olan “Şia-i Ali” o kadar büyük kalabalıklara ve güce ulaşmıştı ki, bu güçlü vurgu ve ses kendisinden önce de “Şia” (taraftar/partizan) kelimesinin kullanıldığını unutturdu.

Şia” kelimesi tek başına “Şia-i Ali” anlamında kullanılmaya başlanıldı. Bu kullanım halen devam etmektedir. Ancak günümüzdeki “Şia-i Ali” ile Aleviliğin ilgisi bulunmamaktadır.

Geçen zaman içerisinde, kültürel coğrafyalara göre teşekkül etmiş olan mezheplerin kuruluşları döneminde de Şia’ya mensup olan mezhepler oldu.

Şia” veya “Şii” kelimeleri birden çok mezhebin ortak adı olarak bütün İslam dünyasında yaşamaya devam etmektedir(Caferi, İsmaili, Zeydi, Nusayri… gibi mezhepler bu guruba dahil mezhepler olarak kabul edilmektedir).

Ülkemizde, bugün “Alevilik” olarak ifade edilen anlayış veya inanışın Ahmet  YeseviHacıbektaş Veli silsileleri ile Selçuklu devletinin yıkılmakta, Osmanlı’nın kurulmakta olduğu XIII. yüz yılda Türkistan’dan gelen “Horasan Erenleri” ortak adıyla bilinen “Hak Dostları” tarafından kuruldu.

Bu yeni kurulan yolun bir mezhep olduğu şeklinde tarihi ve kültürel hiç bir kayıt veya belge yoktur. Bu yeni kurulmuş olan “Yol” İslamın daha hassas kurallara ve inceliklere sahip “tasavvuf yolu” olduğunda ise, kuşku yoktur.

Bu yolun kurulduğu XIII. yüz yıl şartlarına göre, bütün dünyada insanlar, yaygın olarak tarım, hayvancılık ve madencilik gibi üretime dayalı bir sosyal hayat yaşamaktadır. Türkler arasında göçebelik, göçerlik hayatı devam etmektedir.

Anadolu’yu vatan tutmuş ve yüzlerce yıl haçlı seferlerine karşı korumuş Selçuklu Devleti, ömrünün son yıllarını yaşarken, Osmanlı “Beylik’ten devlete” geçme mücadelesi içindedir. Şehirlerdeki nüfusa göre köylerde yaşayanlar çoğunluğu oluşturmaktadır.

Bilinen bu hayat tarzının gereği olarak da bu yeni oluşan “tasavvufi yol” daha çok konar-göçerler ve köylüler arasında yayılmıştır. Bu yolu kuranlar da muhatapları da mensuplarını bildikleri için, yolun “usul” ve “erkânı“nı köy ve yayla şartlarına göre düzenlediler.

Unutmayalım ki, tasavvuf ekollerin tamamının kuruluş ve çalışmaları sırasındaki tek hedefi,  maddi ve mânevi anlamda “insan-ı kâmil” (olgun insan)yetiştirmektir.

Hacıbektaş Veli’nin liderliğinde kurulan bu yolun kurulduğu tarihten itibaren adı “KIZILBAŞ“tı. Kurumsal isim olarak da “KIZILBAŞLIK” olarak biliniyor.

Bu isim halen kullanılmaya devam edilmektedir. Edebiyat tarihçisi ve eski milletvekillerinden olan Besim Atalay gibi, Cumhuriyet dönemi başlarında konuya ilişkin kitap yazmış olanlar, Kızılbaş kelimesi yerine “KÖY BEKTAŞİSİ“, Alevilik yerine de “Köy Bektaşileri” deyimlerini kullanmıştır[2].

Osmanlı Ordusunun “düzenli ordu” haline gelmesi ile birlikte, o dönemin kültür değerleri olarak “Pirsiz meslek haramdır” anlayışı, askerlerin psikolojik motivasyonu ve benzer sebeplerle Hacıbektaş Veli zamanında ve muhtemelen Sultan Orhan devrinde yeni kurulan düzenli ordunun yeni elbiseleri (üniforma) ile Hacıbektaş Veli’ye götürülmesi ve kendisinden “hayır dua” alınması ile başlayan “Yeniçeri“lerin kahramanlıkları ile bu yol, adını bütün dünyaya kısa sürede duyurdu.

1510 yılı sonu ve 1511 yılının ilk aylarında meydana gelen Safevi (İran) Devleti kaynaklı Şahkulu Tekelü Baba İsyanı, Osmanlı devletini yeni çok yönlü tedbirler almak zorunda bıraktı. Osmanlı kültürünün önemli bir kısmını da oluşturan Hacıbektaş Veli Yolu‘nun, “şehirli kolu” olarak Bektaşiliğin Balım Sultan tarafından kurulması da bu tedbirler arasında, II.Beyazıt tarafından hayata geçirildi.

Veli Padişah” olarak da bilinen Sultan II.Beyazıd, Balım Sultan tarafından kurulmuş olan Bektaşiliğin ilk dervişleri arasına adını yazdırdı.

İşte bu tarihten sonra “Hacıbektaş Veli Yolu“nun şehirli olan koluna Bektaşilik, yola mensup olanlara da “Bektaşi” olarak anılmaya başlandı.

Yeniçeriler arasında Bektaşi ve Bektaşilik deyimleri zaten kullanılmaktaydı. “66. Yeniçeri Ortası“nda  “Hacı Bektaş Veli Yolu“nu temsilen bir “Bektaşi Halife Babası” bulunurdu[3].

1826 tarihine kadar “Kızılbaş” ve “Bektaşi”  aynı yolun köylü, konar-göçe ve şehirli kollarının isimlerini ifade etti.

Her iki kolun bağlı olduğu Hacıbektaş Veli Yolu‘nun şehirli kolunun “Dergâh” ve “Zaviye“leri vardı. Bu dergâh sayıları incelendiğinde Bursa’da iki yüz kadar, İstanbul’da ise, daha fazla sayıda Bektaşi Dergâh ve Zaviyeleri vardı.

 

CEM TÖRENLERİ VE CEM EVİ

Anadolu’nun bilinen mevsim yapısı, uzun kış şartları dikkate alındığında köylerde yol ve erkânı uygulamak için yapılmış özel mekanlar; (CEM EVİ) yoktu. Çünkü ilk bahar, yaz ve sonbahar mevsimleri yoğun olarak tarlada, bahçede, harmanda geçiyordu. Yol ve erkân uygulamaları yoğun olarak kış mevsiminde yapılırdı.

Bu yapılan ayin veya toplantılar (CEM) da “köyde kimin evi “cem’e katılacakları” alacak kapasiteye sahipse, o evde yapılırdı“. Her köyde yol ve erkânı uygulayacak, yolbaşı veya “Cemaat Önderi” diyeceğimiz “Dede” bulunmazdı.

Bu sebeple de Dede genellikle başka köyden gelirdi. Bu gelenek halen devam etmektedir.Yol ve erkânın periyodik olarak yapılan günlük veya haftalık, Dede yönetiminde yapılacak ritüel haline gelmiş uygulaması da yoktu. Halen de bulunmamaktadır.

1511 yılından itibaren bu iki kol; şehirli ve köylü yahut “Bel evladı” ve “Yol evladı” olarak devam etti. Bu terimler farklı şekillerle de ifade edilir.  “Bel oğlu”, “yol oğlu” veya “belden gelen” veya “yoldan giden” gibi aynı yol içinde iki başlı gibi bir hale geldi.

Öz olarak incelendiğinde bu ikili yapılanma son dere yerinde ve isabetli olmuştu. Bir tarafta tarım ve hayvancılıkla meşgul köylü, diğer yanda medreseli, Enderun’lu kültürel ve sosyal gelişmesini tamamlamış bir yapı vardı. Osmanlı dönemi dedebaba, halife baba ve babaları incelendiğinde çok önemli bilim ve din adamları oldukları anlaşılır. İçlerinden Şeyhülislamlığa yükselmiş olanlar olduğu bilindiği gibi, Hacıbektaş kasabasının bağlı olduğu Kırşehir kazası Müftüleri de çok uzun bir dönem Bektaşilikten nasip almış insanlar olmuştu.

Bu geleneği ve kültürü yeni deyimle güncellemeye ihtiyaç yok mudur?

Kızılbaşların bağlı oldukları “Dede“ler eskiden olduğu gibi,  Hacıbektaş Veli’nin soyundan gelen ve “Beloğlu” olarak da anılanlar “Çelebi“lere bağlı olarak kaldılar.

Şehirli olan Bektaşiler ile Bektaşiliğe bağlı Yeniçeri askerleri “yol oğlu” olarak da anılan ve 1511 yılında Balım Sultan tarafından kurulan “Yol oğlu” kolu da aynı yolun “şehirli kolu” olarak “Bektaşilik” adıyla “Dedebaba“ya bağlı kaldı.

Hacı Bektaş Veli Dergâhında bu tarihten itibaren biri köylü ve konar-göçerlerin bağlı olduğu Çelebi, diğeri de şehirli dergahların üst yöneticisi olarak Dedebaba tarafından ortak yönetilen hale geldi.

Elbette bu iki başlılık zaman zaman da ihtilafların yaşanmasına da sahne oldu ise de, ciddi problemlerin yaşandığı da söylenemez.

Hem Çelebiler, hem de Dedebaba olanlar Osmanlı Sultanları tarafından “Hacıbektaş Veli Zaviyesi/Dergâhı/Vakfı Mütevellisi” olarak atanırdı.

1826 yılında, Yeniçeriliğin topa tutularak imhasını takibeden günlerde, Bektaşilik yasaklandı ve Hacıbektaş kasabasındaki merkez dergah dışında kalan, bütün dergah ve zaviyeler kapatıldı[4].

Hacıbektaş Veli’ye duyulan saygı ve hürmet sebebiyle merkez dergah kapatılmadı ama, burasını da yönetmek üzere gelenek bozuldu. Bektaşiliğe en yakın tasavvufi yol olarak bilinen “Nakşi” yolundan Şeyh Esat Efendi “mütevelli” olarak görevlendirildi.

Bu işlemleri yapan Sultan II. Mahmud‘un Hakka yürümesinden sonra oğlu Sultan Abdülmecit tahta geçince, Bektaşiliğe mensup olan annesi Bezmialem Valide Sultan oğluna;

– Sen şehzade iken, babanızın kapattığı Şahkulu Dergahını ziyaret ederek, himmetinle, oğlum Sultan olursa, dergahını açtıracağım, diye söz verdim. Beni mahcup etme” şeklinde bir beyanda bulundu ve kapalı mekanlar içinde ilk açılan Bektaşi Dergahı oldu.

Sultan Abdülmecit‘in vefatı üzerine tahta geçen Sultan Abdülaziz tarafından da, yasakların kaldırıldığı ve dergahların yeniden kaldıkları yerden vazifeye devam ettikleri bilinmektedir.

Hatırlatmamız gerekir ki bu yasak dönemi başından başlayarak son dertli, acılı, kanlı ve ıstıraplı olaylar da olmuştur.

Bu yasakla birlikte Hacıbektaş yolunun her iki yol da kapatılmıştır. Bu olayların bir kısmı için “Hacıbektaş Veli Ve Bektaşilik” adlı kitabımıza bakılabilir. Detay çalışmak isteyenler de, “Esat Efendi, Üssü Zafer, İstanbul, 1341” adlı yazma esere de bakılalabilir.

 

TARİHİ SEYİR

Adına ister “Kızılbaşlık”, ister “Alevilik” diyelim bildiğimiz mevcut yapı bizde doğmuş, bizde yaşamış ve yüzde yüz bize ait bir kültürdür. Mahalli adlar olan “Sıraç, Barak, Çepni, Türkmen, Tahtacı, …”  gibi isimler de aynı anlamda kullanılmaya devam etmektedir.

Ahmet Yesevi’in Yesi (bugünkü adı:Türkistan) şehrinde 12. yüzyılda kurduğu Dergâh/Zaviye bu günün ifadesiyle büyük bir üniversitedeydi. Bu üniversitede sadece ders verilmez, uygulamalar yapılırdı. Bunlar içinde en önemli yeri de bu günün deyimi ile “Uluslararası Stratejik Araştırmalar ve Uygulamalar Merkezi” olarak yaptığı çalışmalardır.

Halen “Anadolu Erenleri” olarak bildiğimiz “Horasan Erenleri” olarak da tanınan Hacı Bektaş Veli, Abdal Musa ve sayıları binlerle ifade edilen insanların tamamı aynı merkezde yetiştirilerek, yıkılmakta olan, en batıdaki “Türk Devleti Selçuklu“nun yıkılmasının önlenmesi ve devletin yenilenmesi; yeniden kurulması ana görevi ile Anadolu’ya gönderildiklerinde kuşku yoktur.

İşte Osmanlı devletin kuruluş macerasının en önemli sırrı da burada gizlidir.

Bu inanç ve gayretle Anadolu’ya gelen Gaziyân, Bâciyân, Dervişan, Abdalân… her kim varsa tamamı aynı inancı ve duyguyu aynı pınar gözesinden almışlardı.

Tabi ki, bu gelen binlerce dervişin bir de koordinasyonu ve yönetim sistemi vardı ve cümle Erenlerin başı kuşkusuz Hünkâr Hacı Bektaş Veli idi.

Onun tebliğleriyle başlayan, çok basit gibi görünen ve yedi yüz yıldır eskimeyen, pörsümeyen slogan halindeki tebliğleri, bütün Türk oymak, boy ve aşiretlerini bir arada

tutmayı başarmıştı.

Onun tebliğleriyle başlayan, çok basit gibi görünen ve yedi yüz yıldır eskimeyen, pörsümeyen slogan halindeki tebliğleri, bütün Türk oymak, boy ve aşiretlerini bir arada tutmayı başarmıştı.

“-Eline, diline, beline sahip ol” gibi pek çok sözün; “kibar-ı kelam“ın anlamı bugün daha çok anlaşılmıyor mu?

Bugün yaşamaya devam eden Alevilik, bu kaynak dışında, hiç bir kaynakla irtibatlandırılamaz.

Kültürün de ana kaynağının “Horasan Yolu” olduğunu anlatmaya da gerek yoktur. Ahmet Yesevi’nin “Fakirname“si, Üçüncü Halifesi Süleyman Hakim Ata’nın, “Kitab-ı Bakırgan“ı, Hacıbektaş Veli’nin “Makalat“ı birlikte incelendiğinde her “üç Eren”in aynı yolu, temel ilkelerde değişiklik yapılmadan geliştirilen aynı yol, usul ve erkân olduğu açıkça görülür.

Selçuklu’nun Moğol istilasına uğraması, şehirlerin yağmalanması, halkın perişanlığı gibi sıkıntılar, bu Horasan Erenleriyle nefes almaya başlamış, siyasi görünmeyen, sadece herkese dua eden bu dervişler görevlerini tarif edilmeyecek başarıya sürdürmüşlerdir.

Hacı Bektaş Veli’nin yerleştiği yer “Suluca Karahöyük köyü” yedi haneli bir Çepni köyüdür.

Burada başlayan Hacı Bektaş Veli tebliğleri Osmanlı eliyle üç kıtaya yayılmıştır. Bundan daha büyük başarı olabilir mi?

Hangi adla anılırsa anılsın Kızılbaş/Alevi/Bektaşi  adıyla bildiklerimiz Ortaasya’dan Tanrı Dağları’ndan getirilen Türk, Türkmen kültürünü yaşamaya devam etmişlerdir. Giyim, kuşam, kullanılan araç, gereç… Hayvancılık aynen devam etmiştir. Oralardan getirdiğimiz “at ve koyun kültürü” hala devam ediyor. Gerçi gelişen motorlu vasıtalar, ulaşım araçları atın önemini azaltmışsa da at ve ata bağlı kültür, deyimler, ata sözleri ile de yaşamaya devam ediyor.

Hatırlanması gereken bir husus da yerleşik hayat ve onun gereği olarak toprakla tarımla meşgul olmamız da yaygın olarak bu topraklarda başlamış…

Yedi haneli köyde başlayan ve bütün Anadolu ve Balkanları saran “Hacı Bektaş Veli Yolu“nun 1826 yılı kapatmasından nerede ise yüz yıl sonra, bütün türdeşleriyle birlikte bir kapatılmayla karşı karşıya kaldı.

30/11/1925 tarihinde kabul edilen ve  13/12/1925 tarihinde resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun”  o günün sosyal ve siyasi sebepleriyle bütün tekke, dergah ve zaviyeler kapatıldı.

 

PARLEMENTER DEMOKRASİ – DİN ÖĞRETİMİ

1950 yılında çok partili demokrasiye “parlementer demokrasi“ye geçtik. Parlementer demokrasinin olmazsa olmaz şiarı “eğitimli ve örgütlü toplum“du. 1950 şartlarında ülkemizde Türk toplumu ne eğitim işini halletmiş, ne de sivil toplumu kurabilmiş değildi.

II. Dünya Savaşı sırasında başlayan ve 1950 yılına kadar devam eden, rejim sırasında, “imanı koruma mücadelesi” vermek durumunda kalmış, yasaklı bütün tarikatlar, demokrasiye geçişle birlikte meydana gelen havayı kullanarak siyaset yapmaya başladılar. Böylelikle tarihimizde  tarikat- siyaset işbirliği başladı.

1949 yılında açılmış olan İmam-Hatip Okulu ve Ankara Üniversitesi İlahiyat fakültesi, bazı tarikatların, “dini mihraptan bozacaklar” propagandalarının da tesiri ile şehirlilerin çocuklarını bu okullara göndermemeleri sonucunu doğurdu.

Bu bugün hala “şehirli hayatını yaşayan insanların dilini anlamayan ve onlara anlayacakları bir dil ile dini anlatamayan din adamı modeli” de bu sıkıntılı dönemin yanlış ürünü olarak piyasaya çıktı.

Kızılbaş vatandaşlar için Alevi/Alevilik deyimini sıkça kullanılmaya başlanması da bu dönemde arttı.

 

ALEVİLİK MEZHEP Mİ?

27 mayıs 1960’da yapılmış darbe sonrasında, özellikle merhum Ömer Nasuhi Bilmen‘in Diyanet İşleri Başkanlığı döneminde, Alevi aydınlar, “Aleviliğin Mezhep” olarak tanınmasını istemişlerdi.

Diyanet, bunu tarihi ve kültürel geçmişimize uygun olmadığı gerekçesiyle kabul etmemişti.

Özellikle Demokrat Parti döneminde başlayan ve ihtilal sonrası iktidarların ilgisizliği ve aydınların din, mezhep, tarikat konusunda yeterli bilgi sahibi olmayışı yüzünden Alevilik, Sünniliğin karşıtı gibi kullanıldı.

Bu yanlış kullanım 1980 darbesi sonrasında daha güçlenmiş, son on yılda da Alevi Çalıştayları sonrasında iyice pekiştirilmiştir.

Alevi vatandaşlarımızın abdest alma, namaz, cenaze namazı, nikah ve nikah duaları gibi, inanç ve ibadetle ilgili bütün kabulleri ve uygulamaları ile Özbekistan’ın Tirmiz Şehrinin Kâbil kasabası‘ndan, tüccar olarak faaliyetini yürütmek üzere Halife Hz. Ali’nin başşehri olan Kûfe‘ye Müslüman Türk olarak gelen Zota veya Zevta‘nın torunu,  Sabit oğlu Numan, diğer adı ile “İmam-ı Azam Ebu Hanife fıkhı“na ve yine Özbekistan en önemli şehirlerinden Semerkant‘ın Maturid Kasabasından (halen şehrin merkez mahallesi) “İmam Muhammed Maturidi inancı“nı taşıdıklarını göstermektedir.

Bununla şunu anlatmak istiyoruz: Alevilik dün mezhep değildi, bu gün de mezhep değildir. Bunun doğru olarak bilinmesi lazımdır.

Yanlış tekrarlana tekrarlana doğru gibi algılanmaya başlamıştır.

Aleviliği mezhep olarak siyaset adamlarımız başta olarak aydınların da “Alevi Mezhebi” terimini bırakmaları gerekiyor.

 

ALEVİLERE GÖRE ALEVİLİK

Bu anlayışın halen yaşadığını da anlamak için sadece Şah İsmail Hatai, Pir Sultan Abdal, Kaygusuz Abdal değil, geçen yüzyılın en büyük Alevi âşıklarından Aşık Veysel, Davut Suları dahil bütün aşık deyişlerinde de bu yolun Hacı Bektaş Veli tarafından kurulan bir tarikat olduğu görülür.

 “Posta oturan” ve “yolu – erkanı yürüten Dede’ye” hizmet sırasında, “şu anda ne yapıyorsunuz“, diye sorulduğunda, tereddütsüz bir şekilde,

“- Tarikat yürütüyorum” cevabı alınacaktır.

İşin gerçek olan kısmı da Dede’nin “tarikat’ın yürütme görevlisi” olduğudur.

Alevi cemleri ve sohbetlerinde en çok nefes ve deyişleri okunan Yunus Emre, Şah İsmail Hatai ve Pir Sultan Abdal’ın tarikata işaret eden  şiirlerinden çok kısa örnekler olarak alıyoruz:

 

 “Şeriat, Tarikat yoldur varana

Hakikat, Marifet andan içeru”

Yunus Emre
Diyerek  “4 Kapı” olarak anılan “Yolu” anlatır ve
  Evvel kapu şeriat, geçse andan tarikat

  Gönül evi marifet, ışk hakikat içinde

  Şeriat şîrîn olur, işidene hoş gelur

  Ne kim dilerse kılur ol şeriat içinde

 
  Tarikat can yoldaşı, cân ile olur işi;

  Tarikata giren kişi dün – gün ibret içinde

  Marifet gönül ile dün ü gün zârıyıla

  Söylesem gelmez dile sırrı sıfat içinde.

 

  Hakikat ışkdur ıyan görsün ol şebih beyan,

  Hakikat donın giyen ağır hil’at içinde.

  Herkim şeriat bile hem okuya hem kıla,

  Ol gerek kim er ola dün-gün taat içinde.

 

  Ger taat kılmazısa üstâda varmazısa, 

  Şer’iden olmazısa, adı lanet içinde.

  Bu dört menzildir utan ledün makamın tutan 

  Ol dört menzile yeten tamam murad içinde

                                          Yunus Emre

 

“Şeriat öğrendim bin bir ad için

 Hakikat öğrendim, aynı zat için

  Marifet öğrendim bu sıfat için

  Tarikata hizmet ettim ezelden”

                                Şah İsmail Hatai

 

“Muhammed dini”dir bizim dinimiz,

 Tarikat altında geçer yolumuz,

 Hem Cibril-i Emin’dir rehberimiz

 Biz Müminiz, Mürşidimiz Ali’dir”.

                                    Pir Sultan Abdal

 

CEMEVİ’NDE NELER YAPILIR?

Yukarıda anlatılan tarihten bu güne yapılanlarda, – eğitimde sekülerleşme ve tarikatların kapalı/hukuken yasak oluşu sebebiyle unutulanlar hariç – değişiklik olmadığı biliniyor.

Dede’nin yürütmenin başı olarak Cem Ayini veya toplantılar, köylerde işler azaldığı kış aylarında yapılırdı. Dede haberdar edilirse, cenazelere ve düğünlerde nikah için de çağrılırdı.

Cem toplantılarında yapılanlar ise, genel bir sıralama ile;

1. Toplantıya başlamadan, Cem’e katılan komşular arasında dargın, kırgın, kavgalı, alacak- verecek işinde ihtilaflı, herhangi bir haksızlığa uğramış olup olmadığı sorulur. Varsa bunların barışmaları; haksızlık yapanlar varsa haksızlıkların giderilmesi sağlanır. Bu yapılmadan Cem başlanılamaz.

2. Köyde komşular arasından kavga, tartışma veya şikayete konu her hangi bir anormal, ahlaksızlık veya suç sayılan olay olmuşsa, taraflar dinlenir ve Dede mağduriyeti giderecek karar verir; gerekiyorsa suçluya belli cezaları verme yetkisi vardı. Bu sebeple de Alevilerden  mahkemelere şikayet olmaz veya çok az olurdu.

3. Çocukluktan kurtulup, büluğa erenlerin tarikata giriş işlemleri “İkrar” törenleri yapılır.

4. Daha önce tarikata girmiş olanların yıllık yenileme “görgü” işlemleri yapılır.

5. Hakk’a yürüyen kişiler için, cenaze namazı kılınıp, cenazenin kaldırılmasından sonra, genellikle akşamlara mahsus olmak üzere, (kadın veya erkek) müteveffa için “DARDAN İNDİRME” merasimi yapılır.

“DARDAN İNDİRME” MERASİMİ HZ. PEYGAMBER’DEN

Bu merasim iyi anlaşılırsa, Alevilerin hem ne kadar Müslüman oldukları, hem de Cem’de yapılanların yanlış şeyler olmadığı daha iyi anlaşılacaktır.

Peki, öncelikle “Dardan” veya “Dârdan indirme”  ne anlama geliyor, bu merasim ne niçin yapılır?

Hakk’a yürüyen (vefat eden) bir “Canın, akraba, eş ve dostları ile alış veriş yaptığı insanlarla helâlleşmeden ölmüş gibi hareket edilerek yapılan ve ölenin affına vesile olacağı ümit edilen bir bakıma “hak helalliği” toplantısıdır.

Yapılış şekli, Dede usulüne göre  toplantıyı açar. Ölen kimsenin velisi veya vârislerinden birisi, Dede’ye yakın bir yerde, ayağa kalkar «dâr»a durur. Sağ eli sol göğsüne, sol eli sağ göğsüne gelecek şekilde ellerini kor, sağ ayağının başparmağı da, sol ayağının başparmağının üstüne gelecek şekilde durur.

Dede, vefat eden zatı hatırlatarak “Hakka yürüdüğünü” ve  o gün techiz ve tekfin işlemi  yapılarak defnedildiğini anlatarak,

“- Aramızda bunca yıl yaşamıştı. Akrabası, komşusu, dostları, tanıdıkları, arkadaşları olarak aranızda borcu olup da ödemediği veya ödeyemediği kimse var mı? Varsa varisi/Velisi (vefat edenin durumuna göre) huzurunuzda, müteveffanın vekili/veya vasisi/velisi olarak huzurunuzdadır.

– Kimin alacağı, hakkı olan varsa söylesin. Varsa şimdi, yoksa makul bir zaman içinde ödeyecektir. Ayrıca kendisinden darılmış, incinmiş olanlar varsa, onları da memnun edecek veya O’nun adına özür veya helallık dileyecektir. Hakkı olanların bu haklarını helal etmeleri de mümkündür, gibi bir konuşma yapar.

“- Bizler de bir gün aynı akıbeti yaşayacağız, Allah cümlemizi affetsin, huzuruna da kul hakkı ile götürmesin” şeklinde bir dua yapar.

Vefat edenin, her hangi bir kimseye borcu varsa, olanlara borcu ödenir. Darılmış, incinmişlerin gönlü alınır. Hak helâlliği gerçekleştirilmiş olur. Bu törene «Dârdan indirme» adı verilir.

Bu merasimin dayandığı şey ise, doğrudan Hz. Peygamber’in vefatından kısa bir süre önce, mescide giderek cemata ve;

Peygamber Efendimizin vefatından bir kaç gün önce, hastalığı ağırlaştı; Efendimiz, Hz. Ali ile Hz. Fadl’ın yardımıyla minbere çıkıp şöyle buyurdu: “Ey insanlar! Her kimin arkasına bir kamçı vurmuşsam, işte sırtım, gelsin vursun. Kimin bende alacağı varsa, işte malım, gelsin alsın. Benim yanımda en sevgiliniz, üzerimde hakkı varsa, onu burada (dünyada) isteyen veya helal edendir. Böylece Rabbime yüz akıyla kavuşurum.”

Cemaatten biri, üç dirhem alacaklı olduğunu söyledi. Bu zat , Hz. Peygamber adına bir fakire sadaka vermişti. Resulullah, borcunu hemen ödedi. Sonra şöyle buyurdu: “Ey insanlar! Kimin üzerinde başkasına ait bir hak varsa, ayıplanmaktan çekinmesin, sahibine ödesin. Burada ayıplanmak, ahirette mahcup olmaktan hayırlıdır”[5] hadisleridir..

Merasimin sonunda vefat eden kimselerin yakınlarınca kesilen bir kurbanla hazırlanmış yemek toplantıya katılan herkese ikram edilir.

Bizim iştirak ettiğimiz son “dardan indirme merasimi” Beypazarı Karaşar beldesinde 2013 yılında olmuştu. Gündüz de müteveffa için “Kelime-i Tevhid” hatmi yapılmıştı.

 

SORUNLAR VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

 

A SORUNLAR

a)Hukuki sorunlar

Cem Ayini veya cemevi merasimi kendi başına bir sorun değildir. Cemevi adıyla bağımsız kültürel, sosyo-kültürel bir kurum da bulunmamaktadır.

Cemevi,Alevi/Kızılbaşlara mahsus tasavvufi yolun dergâh veya zaviyesi anlamı dışında başka şeyi de ifade etmez.

Bu sebeple de cemevi ile var olduğu kabul edilen sorunlar, Alevilikle ilgili sorunlardır.

Ana konu Alevilik konusudur.

Ahmet Yesevi ve Hacı Bektaş Veli kaynaklı bu yol düşünsel, felsefi veya tasavvufi bir yoldur. Tasavvufun uygulama alanları da “Tarikat” olarak isimlendirilmektedir.

Türkiye veya Türk Aleviliği diye de anılan bu yolun İslam Yolu; Müslümanlık olduğunda kuşku yoktur.

Ayrıca “din” veya “Mezhep” olarak adlandırılması da yanlıştır. ifade etmeliyiz ki, bu sadece Alevilerin değil, bütün türdeşlerinin ve topyekun Türk Milletinin ortak sorudur.

1826 yılında ki Yeniçeri’lerin imhası ile başlamış “Bacı Bektaş Veli Yolu”nun, -merkez dergâhı hariç- kapatılıp, yasaklanmasından yaklaşık yüz yıl sonra  30/11/1925 tarihinde kabul edilen ve  13/12/1925 tarihinde resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun” kapatılmış “Tekke ve Zaviyelerle Türbeler”le ilgili hüküm aynı zamanda 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun  üçüncü bölüm, “Atatürk İlke ve İnkılaplarının ve Laik Devlet Niteliğinin Korunması” matlaplı 84. maddesinin “c” fıkrasında yer alış biçimiyle, siyasi partileri “KAPATMA CEZASI“yla tehdit ettiği sürece bu sorun resmen sorun olmaya devam edecek görünmektedir.

Anayasamızın 174. maddesinde yer alan “inkılap kanunları’nın korunması“na ilişkin madde, “…inkılâp kanunlarının, Anayasanın halkoyu ile kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin, Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz “, demektedir.

Bu yanlış bir algı ile değiştirilemez şeklinde sanılmaktadır.

 

b) sosyolojik ve stratejik sorunlar

Türkiye’de köylüler özellikle 1980 sonrasında, beklenmedik şekilde köylerini terkederek şehirlere göçtüler.

Köylerde kalan nüfus –nerede ise– tarım ve hayvancılığı tehdit edecek kadar azaldı. Batı uygulamalarında köyler, eğitim, kültür ve sosyal olarak köylerinde şehirlileştirildiği halde, üzülerek tespit etmeliyiz ki, şehirler köy kültürünün baskısı altına girdi. Başka bir deyişle şehirler köyleşti, denilebilir.

Bu yapı içinde aş, iş, ve şehir hayatına uyumlu olma gayretindeki “gece kondu yapısı içinde ki köylüleri” bu defa da 1990 yılındaki Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla dünyayı saran yeni, sosyal, ekonomik ve kültürel çalışmalarla birlikte ülkeler arasındaki dostluk ve düşmanlık kavramlarının da değiştiğine şahit olunmuştur.

Batı, Nato’ya ihtiyaç kalmadığı ve Türkiye’nin itibarının sonuna gelindiği mesajları altında yeni konseptleri ortaya koymaya başlandı.

Ülkemizde ve batı da artık Komünizm tehdidi kalmadı. Ancak Nato’yu yeni konsepte uygun hale getirdi.

Türkiye konusunda yurt dışında diplomatlarımız yönelik Ermeni kökenli örgütlerin sonlandırıldığı 1984 yılında, bir baskınla ortaya çıkan PKK terörü Türkiye üzerinde hesapları olanlarca mı ortaya çıkartılmıştı?

!984 yılının ABD ve batılı ülkeler tarafından “Sovyetlerin dağılacağı“nın anlaşıldığı ve yeni yapı için personellerinin eğitime ve planlamalarının da başladığı yıl değil miydi?

Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla eski Marksistlerden ailesi Alevi olanlara yeni bir görev ortaya çıkmıştı: Avrupa ülkelerinde Alevi organizasyonları kurmak…

Bu çalışmalarla Avrupa ülkelerinde Alevilik “kendine özgü din” statüsü kazanmaya başladı. Kürdoloji çalışmalarının merkezinin Paris olmasına karşılık, Alevilik çalışmalarının merkez üssü Almanya haline geldi.

Batıda daha önce işçi olarak gitmiş Türkler’den Alevi olanlar evlerine, derneklerine mutlaka “Türk Bayrağı ve Atatürk büstü” koyarlar, kendilerini Türk Alevi’si olarak tanımlarlardı.

1990 sonrasında   büstler, Türk bayrakları kalktı ve sıfatlarının başındaki “Türk ve Türkiye” kelimeleri çıktı. Artık batılılardan, derneklere maddi destek verilebilmesi için bunlar isteniyor. Türk ve Türkiye kelimelerinin yerini “Anadolu” kelimesi yer aldı.

Yozlaşmada ülke içindeki olumsuzluklar, aşağılamalar ve ötekileştirmeler, “Alevileri kazanma” adı altında hızlandı, ekonomik ve siyasi destekler buldu.

Ülke, köyünden, kasabasına, şehrinden başşehrine Cemevleri ile doldu.

Tarihi Karacaahmet ve Şahkulu dergâhlarının üzerlerine bile “Cemevi” levhaları asıldı.

Alevilik konusu sosyal, kültürel, dini, hukuki, stratejik bir sorun olmakla birlikte özü itibariyle bir dinî ve tasavvufi sorundur.

İşin doğrusu en önemli din sorunu olduğu gibi, aynı zamanda çok önemli bir şehirlileşme ve sosyal gelişme sorunudur.

 

c) Tasavvufi Sorunlar

Alevi cem’lerine köylünün bağlı olduğu Dede Ocağı’ndan gelen Dede “Mürşit” olarak katılır. Dede ve ailesi de o ocağın dedesinin denetim ve yönetimine, başka bir ifade

ile irşadına emanet edilen köylülerce yakından bilinir ve tanınır. Köyün Dedesi de köyde “talip“lerini, çocuklarını, kimin kiminle “müsahip“, yani “tarikat kardeşi” olduğunu bilir.

Dede tarafından rehberlik yapılan “cem“lere aynı köylülerden “ikrar vermeyenler” dahil hiç kimse giremez.

Cem başlamadan önce, Dede kendisinden razı olup olmadıklarını sorar. Olumlu cevaptan sonra, ceme katılanlar arasında dargın, kırdın, husumetli, kavgalı kimse bulunup bulunmadığını sorgular. Varsa öncelikle bu sorunları çözer, barıştırmalar, helalleşmeler yapılır.

Dede’nin bu görevi yapabilmesi de Hacıbektaş ilçesinde oturan, “Hacı Bektaş Veli Postnişini” olan ve “Çelebi”, “Serçeşme” gibi unvanlarla anılan zat tarafından görevlendirilmiş olması zorunludur. Halen ülke genelinde görev yapanların hizmet bölgeleri, köy köy kimlere ait olduğu bilinmektedir. Dede ailelerinin ellerindeki “İcazetname”lerde de hangi köylerde “irşada yetkili” oldukları yazılıdır.
Dede hiçbir surette bu kendisine verilmiş bölge dışında hizmete yetkili değildir.
Şehirlerde bu klasik sisteme uymayan yapılar oluşmuştur. İstanbul’da ikamet eden bir Dede, diyelim ki Tunceli köylerinde görevli (yetkili) bir zattır. Bunun İstanbul’da oturan ve önceden tanımadığı, kendisine “talip (derviş) olmamış” kimselere Dedelik görevi yapamaz.

Bu başka yerde görevli ve yetkili hakimin, misafirliğe gittiği başka bir şehirde, yetkisiz olarak cübbe giyip hakimlik yapması gibidir.

Gelenekte, Hacı Bektaş Veli Vekili de olan Çelebi tarafından, görevlendirilmeyen bir şehirde, görevli olmadıkları, birbirleriyle, tanışmayan şahısların katıldığı bir toplantıda cem nasıl yapılabilir?

Cemevi’nin bulunduğu binanın bağlı olduğu Vakıf veya dernek’in Yönetim Kurulu tarafından yetkilendirilmiş Dede hangi yolun, nasıl bir erkanın mürşididir?

O zaman şehirlerde ki cemevi binalarında yapılan cemler folklorik birer gösteriden mi ibarettir?

Manevi olarak orada yetkisiz bir kişinin, tanımadığı ve aralarında çoğunlukla kendi taliplerinin olmadığı bir toplantının Hacı Bektaş Veli yoluna ait olduğu nasıl anlatılabilir ve nasıl anlaşılabilir?

Diğer taraftan usul ve erkan kuralları gereği, ikrar vermemişlerle, yabancıların da alındığı salonlarda bu toplantılar, yola veya erkana ne kadar uygundur?
Bu soruların cevabı yoktur.
Maaşlı, “Dernek Dedesi” veya “Vakıf Dedesi” tarihi geçmişte ve gelenekte yoktur. Bu sorun tasavvufi yol, gelenek ve kültürel açıdan son derece önemli ve ciddi bir meseledir. Yol ve erkanın yozlaşması, yolun kuruluş ilkelerinin ve hiyerarşisinin keyfi olarak bozulmasıdır.

 

d) Dergah, Tekke ve benzerlerinin mal varlıkları ve gelir kaynakları sorunu

Tarikatların kapatıldığı tarihe kadar bütün tarikatların kendi mülkleri olarak ülkenin dört bir tarafında dergâh, zaviye, tekke gibi isimlerle gayri menkulleri bulunduğu gibi, bu dergâhlara vakfedilmiş tarım arazileri; yani vakıf gayr-i menkulleri bulunuyordu.

Bu gayr-i menkullerden şeyhlerinin şahsi mülkleri kendilerine verildi. Ancak vakıfları devlet hazinesine geçirildi.

Geldiğimiz sosyal ve hukuki çerçevede vakıf olup olmadığına bakılmaksızın, AB’nin talebi üzerine kiliselere ait vakıflar kiliselere iade edildi.

Bu kurumlara ait sorun çözüm masasına geldiğinde bu gayri menkuller meselesinin de çözülmesi; eski sahiplerine verilmesi gerekmektedir.

Diyelim ki, Hacıbektaş ilçesindeki arazilerin önemli bir kısmı “Hacıbektaş Veli Dergâhı’na vakfedilmiş arazi“lerdi.

Diğer türdeş dergâhların da durumları aynı şekilde olduğunu söylemeye gerek yoktur.

 

B) ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

a)Hukuki Öneriler

“Sorunlar” bölümünde sayılan 677 sayılı kanunda son değişiklik 7/2/1990  tarihinde, 3612 sayılı kanunun 5. maddesi yapılmıştır.Bu kanunla getirilen yasaklar geçici bir süre ile yapıldığı artık bilinmektedir.

677 sayılı kanun kabulünden önce bakanlar Kurulu’nda görüşülmesi sırasında, Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi ile Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal arasında ki, konuşma dikkate alındığında, yasağın on yıl kadar süreceği planlanmıştı.

Bu kanun, laiklik ilkesi gözönüne alınarak, bütün tarikatların kapandığı gün yürürlükte olan mevzuata benzer yeni, laiklik ilkesi gereği, dini ve dinle ilgili kurumları her türlü siyaset ve ticaretin dışında sayarak düzenlenmesi, açılacak tarikatları açmaya talip olacak görevlilerinin tamamının talip olacakları görevleri hakkıyla ve geleneklerine uygun olarak yapabilmeleri için verilecek eğitimleri ve alt mevzuatların hazırlanmasına da imkan vermek üzere, bir yıldan az ve iki yıldan çok olmamak üzer bir geçiş dönemi verilmesi bütün sorunları çözecektir.

Not: Bunun yapılabilmesi için, öncelikle Diyanet İşleri Başkanlığı’nın siyasi bir makam olan Bakanlık, Başbakanlık gibi bir makama bağlılığına son verilerek, BDDK örneği şeklinde kurulacak “Genel İdare içinde kamu tüzel kişiliğine sahip, Yüksen Din Kurumu“na  bağlanarak, Diyanet’in yurt içinde ve dışındaki siyaset ve ticaretle ilgisinin kesilerek, “milli din kurumu” statüsü gerçekleştirilmelidir.

Dergâh veya tarikatların yönetiminde çoğulcu demokrasi kuralları gereği, 1925 tarihine kadar Cumhuriyet’in mevzuatı olarak da uygulanmış” (1 tüzük ve 8 yönetmelik)ten oluşan  Tekke mevzuatı  örneği iyi incelenmeli ve örnek alınmalıdır.

Bu amaçla da Diyanet merkezinde, muhtelif dergâhların üst yöneticilerinden meydana gelecek bir yönetici kurul oluşturulması da kaçınılmaz olmalıdır.



[1] Yrd. Doç. Dr. İstanbul Esenyurt Üniversitesi

[2] Bkz: Besim Atalay, Bektaşilik ve Edebiyatı, İstanbul, 1340.

[3] Osmanlı döneminde Yeniçerilerin, temel iki  “sancak“ları vardı. 1.Devlet- Aliyye Ve’l- Padişah Sancak-ı Şerifi, 2.İmam-ı Azam Sancak-ı Şerifi.  Buna “Livaü-l Hamd” de denirdi. Üzerinde ayet ve duaların bulunduğu bu sancak, beyaz ipekten imal edilmişti. Bu Sancak, Hacıbektaş’ta ikamet etmekte olan Bektaşi Dedebaba’sı tarafından, 66. Yeniçeri Ortası’nda bulunan Bektaşi Babasına emanet edilmişti. Fazla bilgi için bakınız, Şevki Koca, Bektaşi Kültür Argümanlarına göre Yeniçeri Ocağı ve Devşirmeler,66, İstanbul,200. (Not, bu Sancak’ın halen Topkapı sarayı, Emanet-i Mukaddese Dairesinde muhafaza edildiği biliniyor).

[4] Detaylı tarihi bilgiler için bakınız, Esat Efendi, Üssü Zafer, 1240, İstanbul

[5] Bkz: İbnü’l Esîr, el-Kâmil, c. 3, 319

Dr. Abdülkadir Sezgin
Abdülkadir Sezginbilgidrsezgin@hotmail.com
1946 Yozgat doğumlu. Kamudan emekli.Sosyoloji doktoru.

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Comments