YOLLARDA

Kemal Çopuroğlu

ZİYA GÖKALP’İN FİKRİ HAYATINDA DİN

Bu haber 03 Kasım 2016 - 4:31 'de eklendi ve 2.136 kez görüntülendi.

 

Hasan Hüseyin ERİŞTİ

 

Osmanlı İmparatorluğu 19. yüzyılın sonlarında yıkılmaya yüz tutmuş ve Batı devletleri tarafından bölüşülmesi gereken ‘hasta adam’ olarak nitelendirilmekteydi. Osmanlı aydınları da içinde bulunulan vaziyetin farkındaydılar ve Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasının önüne geçmek için izlenmesi gereken yol konusunda fikir ayrılığı içerisindeydiler. Bu kapsamda üstünlüğü kabul edilmiş Batı devletlerinin yaşadığı değişimlerin Osmanlı toplumunda da yaşanması gerektiğini düşünen, Batı medeniyetinin örnek alınmasını savunan ve Batı devletleri ile yakın ilişkiler kurulmasını destekleyen Batıcılık, milliyetçilik akımıyla ayaklanmış unsurları tek bir potada eritmek ve Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan tüm unsurlara Osmanlılık bilincini aşılamayı amaçlayan Osmanlıcılık, ve İslam dininin idari ve siyasi hayatta tutulmasını savunan, İslam milletlerini tek bir siyasi çatı altında toplamayı hedefleyen Ümmetçilik akımları ortaya çıkmıştır.

 

19. yüzyılın sonlarında ise Batıcılık, Osmanlıcılık ve Ümmetçilik akımlarının yanında milliyetçilik akımı da filizlenmeye başlamıştır. Türk milliyetçiliği, Rus Çarlığının devlet politikası olan Panslavizm uygulamalarının baskısı altında kalan ve Fransız İhtilalinin etkisi altında milli duyguları gelişen Rusya Türklerinin arasında ortaya çıkmış, Rusya’da yaşayan Türk aydınları vasıtasıyla Osmanlı aydınları arasında da tanınmaya başlamış ve desteklenmiştir. Uygulanan Osmanlıcılık politikasının azınlıkların ayrılıkçı taleplerini engelleyememesi, yaşanan toprak kayıpları, ticari hayatın gayrimüslimlerin egemenliği altında olmasının Müslüman Türkler arasında yarattığı hoşnutsuzluk, kaybedilen topraklarda yaşayan Türklerin kırıma uğraması ve kalanların göçe zorlanması gibi sebepler Osmanlı İmparatorluğu içerisinde yaşayan Türklerin milli bilincinin uyanmasını sağlamıştır. Ziya Gökalp bu durumu ‘Sırf unsurların itilatı maksadıyla ‘ben Türk değilim, Osmanlıyım’ diyen Türkler, unsurların ne yolda bir itilafa muvvafakat edebileceklerini nihayet gayet acı bir surette anladılar’[1]şeklinde ifade etmiştir. Türk milliyetçiliği İttihat ve Terakki hükümetinin son zamanlarında devlet yönetiminde kendini göstermeye başlamış ve Cumhuriyet döneminde hakim ideoloji olmuştur. Ziya Gökalp’ göre Türk milliyetçiliği dört etkenle ortaya çıkmış ve yayılmıştır. Birincisi Avrupa’da ortaya çıkan Türk severliktir. Birçok Avrupalının Türkiye’de yapılan halı, kilim, şamdan, çini gibi eserlere ilgi duymaları, evlerinde Türk motiflerinin hakim olduğu şark köşeleri oluşturmaları İkincisi Avrupa’da Türk tarihine duyulan ilgi sonucu Türkiyat çalışmalarının olduğunu üçüncüsü Rusya’daki Türkçülerin etkileri ve son olarak da olarak da Ahmet Vefik Paşa ve Süleyman Paşa gibi Osmanlı paşaların Türkçülük çalışmalarıdır.[2]

 

Milliyetçiliğin Batı devletlerinde yaşanan uygulamaları dinin yerine milliyetçiliğin konması şeklinde olmuş, dinin siyasal alandan çıkarma mücadelesinde de araç olarak kullanılmıştır. İmparatorluk sahibi olma refleksine sahip ve geleneksel, dine dayalı bir millet olan Osmanlı Türkleri, ilk başlarda milliyetçiliğe mesafeli yaklaşmışlardır. Osmanlı topraklarında yeni bir kavram olan Türk milliyetçiliği Ziya Gökalp’in çalışmaları sonucunda bir temele oturmuş ve Osmanlı İmparatorluğu’nun yaşadığı sorunların da etkisiyle Türkler arasında yayılması sağlanmıştır.

 

Ziya Gökalp’in ortaya koyduğu eserlerine baktığımızda fikirlerinin merkezine devleti koyduğunu görürüz. Yapmış olduğu millet tanımını da bu ölçüde değerlendirmek gerekir. Ona göre; dil, din ve kültür üzerinden kurulan ulusa aidiyet fikri, sınıfsal ve etnik farklılıkları önemsiz hale getiren modern ulus devletin varoluşunun özünü teşkil etmektedir.[3] Ziya Gökalp, milleti oluşturan faktörlerden dini dışlamamıştır. Türk halkının ‘dili dilime uyan, dini dinime uyan’ düşüncesiyle, Türkçe konuşan Müslüman halkın Türk olduğunu kabul ettiğini belirtir.[4] Ona göre Türk halkı, ırk ve etnik menşei gözetmeksizin din ve dil birliğinin sağlanmış olmasını millet saymak için yeterli görmekteydi.[5] Bu kapsamda Ziya Gökalp’in fikirlerine göre, dindaşlığın millet olmaya yetmediğini belirtmekte fayda vardır. Millet olmak için din birliğinden başka dil ve kültür birlikteliğinin de olması gerekmektedir. Kültür birlikteliği için de ortak toplumsal deneyimler, paylaşımlar, duyuş ve düşünüşlere ihtiyaç olduğunu belirtir.[6] O ümmetten farklı olarak dindaşlığın millet oluşumuna yetmediğini, ırkçılıktan farklı olarak da aynı soy ve aynı kandan gelmenin yemediğini belirtir ve milleti ortak bir dil, din ve milli ahlak ve terbiye temelinde tanımlar.[7]

 

Ziya Gökalp Türkleşmek, İslamlaşmak ve Muasırlaşmak kitabında yayınladığı Üç Cereyan makalesinde, bir milletin din değiştirdiğinde, önce din kitapları yazılır daha sonra da hukuk, edebiyat, ilim, felsefe gibi dalların da din kaynaklı oluşmasıyla milletler arasında bir etkileşim ve yakınlaşma meydana geldiğini belirtir.[8] Bu yüzden Osmanlı Devletinin yaşadığı hezimetlere bazı Osmanlı unsurları üzülmezken, çok uzaklarda yaşayan dindaşların üzüldüğünü belirtir. Bu sebepledir ki; Türkler, konuştukları dilin Ural-Altay dil ailesinden olmasına rağmen kendilerini İslam milliyetlerinden sayarlar. Konuştukları dil Türkçe ile aynı dil ailesinden gelmesine rağmen Finlilere, Moğollara, Macarlara kıyasla dindaşı olan Kürt, Arap, Arnavut ve Çerkezlere kendilerini daha yakın hissederler. Ziya Gökalp bu etkileşime ve beynelmilel duruma medeniyet der.[9] Türk milliyetçiliğinin İslamlaşma ile arasında gerilim yaşanması iddiasına karşılık ise, Türklüğün milliyet, İslamlığın ise medeniyet meselesi olduğunu, İslamlaşma ihtiyacının Osmanlıcılık politikaları uygulanırken değil, Türkçülük ülküsünün yeşermesinden sonra doğduğunu belirtmiştir ve iki olgu arasında bir gerilim yaşanacağı fikrini reddetmiştir.[10] Ziya Gökalp, Türklüğün Başına Gelenler adlı makalesinde; Türkçülerin millet mefküresi olarak Türklüğü, ümmet mefküresi olarak da İslamlığı koymuş ve Türkçülerin bir ümmet programının olması gerektiğini belirtmiştir. Ziya Gökalp’e göre Türkleşmek ve İslamlaşmak kadar muasırlaşmak da önemlidir. Terbiye adlı makalesinde okullarda okutulan Türk dili, edebiyatı ve tarihi, İslami İlimler ve çağdaş bilimler dersleri gösteriyor ki vatandaşların terbiyesinde Türklük, İslamlık ve Muasırlık gayesi güdülmektedir. Bu Avrupa’ya benzemek veya taklit etmek değil, teknik ve teknolojik olarak Avrupalılara ihtiyaç duymama ülküsüdür. Ona göre; farklı sahalarda etkisini gösteren Türkleşmek, İslamlaşmak ve muasırlaşmak ülkülerinin hepsini kabul ederek, ‘muasır bir İslam Türklüğü’ ortaya çıkarılmalıdır.[11]

 

Ziya Gökalp’e göre milletin oluşma sürecinde dinin önemi büyüktür. Emile Durkheim’ın edebiyat, hukuk, fen gibi dalların hepsinin kaynağının din olduğu düşüncesini Ziya Gökalp’te benimsemiştir. Yaptığı maddi ve manevi hayat ayrımıyla manevi hayata ait olan dinin yerinin kişilerin vicdanı olduğunu belirtmeye çalışmıştır. Ona göre; eskiden dindaşlığın ortaya çıkardığı medeniyeti günümüzde teknik ve ilim oluşturmaktadır. Bu yüzden Türklerin yeri tıpkı Japonlar gibi Batı medeniyetidir. Din, milliyet gibi toplumu bir arada tutan, toplumun dayanışmasını ve birliğini sağlayan, kişilerin manevi yönüne hitap eden bir olgudur. Terbiye adlı makalesinde çocuklara verilen İslami terbiyenin eski Arap geleneklerinden temizlenmesi gerektiğini belirtmiştir.

 

Ziya Gökalp, dinin alanına giren felsefe, hukuk, ahlak gibi olguları dinden ayırmış, dini toplumsal birlikteliği sağlayan harç olarak görmüştür. Ziya Gökalp İslami Kaynakların nass ve örf olmak üzere iki kaynağa ayırmıştır. Nass dinlerdeki değişmez ilkelere, örf ise toplumların ve dönemlerin değişmesiyle değişebilen alanlara işaret eden kavramlardır. Nass değiştirilemez. Fakat örf sosyolojinin bize gösterdiği şekilde sürekli değişme halindedir. Toplumun genel kabulüyle oluştuğu için örfe de değer veren Ziya Gökalp, hukukun oluşmasında İslami hükümlerin yanında örfe de yer vermiştir. İslami hukukun örfe dayanan hükümlerinin varlığını devam ettirirken, ihtiyacın sona ermesi ve örfün ortadan kalkmasıyla bazı İslami hükümlerinde uygulanmaz hale geldiğini belirtmiştir. Toplumlar yaşadıkları çağın getirdiği gelişmelere göre yeniden şekillenirler. Toplumların sürekli değişimleri ihtiyaçlarının da sürekli değişmesine sebep olur. Kanaatimizce, değişen toplumsal hayatın getirdiği yeni ihtiyaçları, değişmeyen İslami hükümlerin tek başına karşılaması mümkün değildir. İslami hükümlerin yanında milletin genel kabulüyle ortaya çıkan ve çağa göre değişen örfün de hukukun içerisinde olması doğaldır. Modern hukuklarda da örfe yer verilmektedir.

 

Dinin idari ve siyasi hayattan çekilmesi ve toplumsal yaşama bırakılması gerektiğini düşünmektedir. Gökalp, bu önerilerini hayatta iken gerçekleştirmeye çalışmıştır. 1917 yılında, İttihat ve Terakki Partisinin kongresine geleneksel şekliyle şeyhülislamlığın kaldırılmasını ve ülkenin iktisadi ve hukuki yaşamında önemli bir yeri olan başka bir dini kuruluşun, Evkaf-ı Hümayun’un kaldırılmasını istemiştir. Gökalp’a göre, yönetimin ölülere bırakıldığı vakıf sisteminin, Türk milletine önemli zararları olmuştur.[12] Ziya Gökalp’in sunduğu muhtıra yönetimden de karşılık bulmuş ve şeyhülislamlık makamı bakanlık statüsünü yitirip kabine dışı bir makam durumuna gelmiş, Şer’i mahkemeler şeyhülislamlıktan alınarak Adalet Bakanlığı’na bağlanmış, Evkaf idaresi, ayrı bir ticari, mali örgütü halinde, tamamen din dışı kurumlara aktarılmıştır. Cami, medrese gibi bütün dini kurumların mali işleri, yeni kurulacak Evkaf Bakanlığına devredilmiş ve bütün medreseler şeyhülislamlıktan alınarak Maarif Bakanlığı’na bağlanmıştır.

 

Ziya Gökalp’in dinde reform girişimleri Cumhuriyet döneminde uygulanacak laiklik çalışmalarına yol gösterici olmuştur. Daha önceki düşünceleriyle tutarlı bir şekilde kanun çıkarmanın din adamlarının değil, milletvekillerinin görevi olduğunu savunur. Halife ve Müftü adlı şiirinde konuyla ilgili şöyle bir dörtlük kullanmaktadır;

 

‘Teşri işi tamamen Zıllullah’ın elinde

Ulu’l-emre itaat natıktır bu esası.

Kanun yapmak müftüye sormaksızın elinde,

Merci örfle icma, mebusandır şurası’

 

 

Meşihat adlı şiirinde ise konuyu daha da açarak görüşlerini daha ayrıntılı sunar;

 

 

Bir devlet ki hukukunu kendi doğurmaz,

Kanuna ”gökten inmiş değişmez” der;

O, asla bir devlet değil, müstakil durmaz,

Değişmeyen bir varlığı taşıyamaz yer!

 

Bir meşihat makamı ki; dine hizmeti

Hukuk, ilim işleriyle uğraşmak sayar,

Bir taraftan bozar iken adli, hikmeti,

Öte yandan halk içinde kayıtsızlık yayar!’

 

                   Hakim olan millet midir, Meşihat mıdır?

Miili Meclis Mebusan mı, Bab’ı Fetva mı?

Meşruiyet bir hile’i şeriat mıdır?

Hür bir millet olduğumuz yoksa rüya mı?

 

Hep ikidir teşri, kaza, mahkeme, ilam:

Devlet dine kanun yapar, dinse devlete…

Sarıklılar memur olur. Fesliler imam:

Devlet benzer meşihata, din hükümete!

 

Bir devletle bir meşihat anlaşılır ama!

Bir ülkede iki devlet mukarin olamaz;

Bir vicdanda iki ilimle din kaynaşır ama!

İki ilim, iki hukuk, iki din olmaz.’

 

Hukukta çokluk Osmanlı Devleti’nin son yüzyılında başını çok ağrıtan bir konu olmuştur. Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve yükseliş dönemlerinde yeni kazandığı topraklarda tutunmasında büyük etkisi olan azınlıkların kendi mahkemelerinde kendi hukuklarına göre muamele görmesi ve dinsel hoşgörü, Osmanlı Devleti’nin dağılma dönemlerinde ise başına bela olmuş bir konudur. Osmanlı Devletinin başına bela olan çok hukukluluk mevzusu da Mecellenin kabulüyle bir nebze dindirilebilmiştir.[13] O günleri görmüş veya etkilerini hissetmiş, ülkesini ve milletini seven aydınların tüm milleti kapsayacak bir hukuk sisteminden yana tavır koymaları çok doğaldır. Bunun için de dinin hukuk sisteminin dışına itilerek yasa yapma yetkisinin sadece meclisçe kullanılması günün şartlarına uygundur. Ziya Gökalp Türkçülüğün Esasları adlı kitabında yer verdiği Hukukta Türkçülük bölümünde bu konuya değinmiştir. Teokrasiyi, yasaların Allah’ın yeryüzündeki gölgeleri sayılan halifeler ve sultanlar tarafından yapılması, klerikalizmi ise; Allah tarafından konulduğu ileri sürülen geleneklerin değişmez yasalar sayılarak Allah’ın sözcüleri sayılan din adamları tarafından yorumlanması olarak tanımlamış ve hukukta Türkçülüğün amacının çağdaş bir devlet kurmak olduğunu belirtmiştir. Laik hukukun uygulanması gerektiğini Türkçülüğü esası sayan Ziya Gökalp ‘Bütün yasalarımızda hürriyete, eşitliğe ve adalete aykırı ne kadar kural ve teokrasi ile klerikalizme ait ne kadar izler varsa hepsine son vermek gerekir’ diyerek konuya ilişkin görüşünü net bir şekilde sunmuştur. Böylelikle ortaçağa aidiyet son bulmuş ve çağdaş bir hukuk yapısına geçilmiş olacaktır.[14]

 

Ziya Gökalp dinin devlet sisteminden tamamen dışlanması gerektiğini düşünür. Milletin birliği anayasaya, dini cemaatin birliği ise Kur’an’a bağlıdır. Dünyevi veya milli kanuni hususların hepsi teokrasinin bütün izlerinden temizlenmelidir. Modern devletlerde kanun vaz’ı için tek selahiyet mercii milletin kendisi olması gerekir.[15]

 

Ziya Gökalp dilde sadeleşme çalışmalarına dini literatürün de eklenmesi gerektiğini belirtir. İbadetlerin, hutbelerin ve vaazların Türkçe yapılmasını böylelikle milletin daha coşkun ve zevk alır biçimde ibadetlerini gerçekleştireceğini öne sürer.

 

‘Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur,

Köylü anlar manasını namazdaki duanın.

Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kur’an okunur,

Küçük, büyük herkes bilir buyruğunu Huda’nın.’[16]

 

Ziya Gökalp’in eğitim ile ilgili görüşlerine daha önce değinmiştik. Ona göre, yeni nesle Türk edebiyatı, dili ve tarihi, İslami ilimler ve çağdaş ilimler bir arada verilmelidir. Böylelikle Müslüman çağdaş Türk nesli ortaya çıkacaktır. Gökalp’e göre maarif davasının başarısı; halkın, medreselilerin ve mekteplilerin temsil ettikleri zihniyet dünyalarının tek bir ülkü halinde bütünleştirilmesine bağlıdır. Şu halde bu üç ideal, eğitim hayatında uyumlu bir şekilde takip edilerek eğitim sisteminde köklü reformlar gerçekleştirilmelidir.[17] Gökalp, eğitim işlerinde dinsel ve laik uygulamalardan doğan iki başlılığı ortadan kaldırmak maksadıyla medreselerin İstanbul Darülfünunu ile birleştirilmesini teklif etmiştir. Gökalp’in bu önerisi ile medreseler kapatılarak Darülfünuna aktarılmıştır.[18] Cumhuriyet döneminde yapılmış olan eğitim ve öğretimin birliği amaçlı Tevhidi Tedrisat Kanununun kabulü onun görüşleri doğrultusunda olmuştur.

 

Sonuç olarak;

 

19. yüzyılda büyük devletlerin kendi çıkarları doğrultusunda, milliyetçilik akımının etkisiyle Osmanlı İmparatorluğu içerisinde yaşanan ayrılıkçı hareketleri desteklemiştir. Osmanlı aydınları yaşanan ayrılıkçılık hareketlerine karşı bir Osmanlı milleti yaratma çabasına girişmiştir. Birbirinden çok farklı birçok unsuru Osmanlılık paydasında birleştirme gayesinde ortaya çıkmış Osmanlıcılık akımı, Osmanlı’nın dağılma sürecini engellemeye yetmemiştir. Osmanlının içerisinde bulunan İslam milletlerini de dindaşlık duygusuyla ortak paydada buluşturma ve bir arada tutma amacı ise, Müslüman olan Arnavut, Arap ve Kürt isyanları sonucu başarısızlığa uğramıştır. Milliyetçilik akımından Osmanlının Türk unsurunun da etkilenmesi ve Osmanlının dağılmasını engelleme amaçlı ortaya çıkan Türkçülük akımı ise, Birinci Dünya Savaşı öncesinde devlet politikası olarak benimsenmiş, Anadolu’nun düşman işgalinden kurtuluşunu ve yeni Türk devletinin kurulmasına giden yolda hizmet etmiştir.

 

Osmanlı unsurları arasında yaşanan milliyetçilik akımlarından Türk milliyetçiliği, azınlık milliyetçiliğinden farklı bir şekilde ortaya çıkmış ve gelişme göstermiştir. Türk milliyetçiliği azınlık milliyetçiliğinden farklı olarak devletin dağılmasını amaçlamamış, aksine savunmacı bir refleksle ortaya çıkarak devleti kurtarma ve toplumu bir arada tutma gayesi gütmüştür.   Milleti bütünleştirmek ve tek bir amaca yöneltmek amacıyla Türklüğü ırki olarak değil, din, dil, terbiye ve duygudaşlık temelinde tanımlamışlardır.

 

Türk milliyetçiliğini dine karşı bir yapılanma olarak gören ve dinsiz bir oluşum nitelendirmesiyle eleştirenler, dönemin Türk milliyetçilerini anlamamışlardır. Devletin milleti oluşturan tüm bireylere eşit bir şekilde yaklaşması, tüm bireylerin devlete güvenmesi böylelikle millet-devlet bağını sağlamlaştırmak açısından önemlidir. Devletin tüm bireylere farklılıklarına aldırmadan eşit bir şekilde yaklaşması da ancak laik bir yönetim kurularak mümkün olacaktır. Böylelikle hiç kimse sistemin dışında kalmamış olacaktır ve devlete aidiyet bağı güçlenmiş olacaktır.

 

Ziya Gökalp, Türkçülüğün oluşmasında ve esaslarının belirlenmesinde etkili olduğu gibi Türkçülük temelinde yükselen yeni devletinde ideologluğunu yapmıştır. Ziya Gökalp her ne kadar devlet sisteminden dini etkileri milleti bütünleştirmek ve eşitliği sağlamak amacıyla dışlanmasını desteklemiş olsa da milletin sosyal hayatında dini önemli bir yere oturtmuştur. Osmanlı toplumunda görülen dini yozlaşmanın farkında olan Ziya Gökalp, dinden hurafelerin çıkartılmasını, dinin akli temellere oturtulmasını savunmuştur. Böylelikle aklın egemen olduğu çağda, gençlerin beyninde akıl-din çatışmasının oluşmasının önüne geçilmiş olacaktır. Şüphesiz ki; İslamiyet akla ve ilme önem veren bir dindir. İslamiyet’in özünde olmayan ve yüzyıllardır uygulanageldiği için İslamiyet’in emrettiği kurallar olarak kabul edilmeye başlanan Arap ve Fars kültüründen kaynaklı hurafeler, İslamiyet’i akla uygun yapısını bozar niteliktedir ve İslami hayattan çıkarılmalıdır. Böylelikle Ziya Gökalp’in dediği gibi çağdaş bir Müslüman Türk nesli ortaya çıkmış olacaktır.

 

NOTLAR:

[1] Ziya Gökalp, Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak, Kültür Bakanlığı Ziya Gökalp Yayınları 1. Baskı, İstanbul 1976 s, 4

[2] Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Liva Yayınevi, 2005, s, 19-25

[3] 28Tokluoğlu Ceylan, Ziya Gökalp ve Türkçülük, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Cilt 68, No. 3, 2013 s,116

[4] a.g.m. 133

[5] a.g.m. 134

[6] Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Liva Yayınevi, 2005 s,11

[7] a.g.e. 137

[8] Ziya Gökalp, Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak, Kültür Bakanlığı Ziya Gökalp Yayınları 1. Baskı, İstanbul 1976, s, 8

[9] a.g.e. s, 10

[10] a.g.e. s, 11

[11] a.g.e. s, 12

[12] Uriel Heyd, Türk Milliyetçiliğinin Temelleri, A. Göke Bozkurt (Çev.) 1. Bs. İlgi Kültür Sanat yayınları İstanbul 2010 s, 101

[13] Taha Akyol, çok hukukluluk özleminin siyasilerce dillendirilmesine ilişkin olarak Medine’den Lozan’a adlı kitabında konuya ayrıntılı olarak değinmiştir. Osmanlı Devleti’nin uyguladığı çok hukuklu sistemin nelere yol açtığına ve Osmanlı Devleti’nin başına nasıl bela olduğuna kitapta ayrıntılı olarak işlenmiştir.

[14] Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Toker Yayınları, 2002 s,178

[15] Kerim Yavuz, Ziya Gökalp’in Dini Tutumu Ve Din Anlayışı, Atatürk Üniversitesi İlahiyat Tetkikleri Dergisi, Sayı 2,1977, s, 220

[16] a.g.e. s, 155

[17] Şahin Cem, Ziya Gökalp’in Düşünce Sisteminde Din, Eğitim Ve Kültür, Ekev Akademi Dergisi Sayı: 48, 2011, s,398

[18] Uriel Heyd, Türk Milliyetçiliğinin Temelleri, A. Göke Bozkurt (Çev.) 1. Bs. İlgi Kültür Sanat yayınları İstanbul 2010 s, 88

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.