22.05.2018 - Ülkücü Kadro - Ülkücü Haber Sitesi

GELENEKLİ ŞİİR

GELENEKLİ ŞİİR

A. Yılmaz Soyyer

Gelenekli şiir tabirini büyük müzehhibe Prof. Dr. Çiçek Derman hanımefendinin bir konferansında geleneğimizden gelen sanatlarımız için “gelenekli sanatlar” değişinden türettim. Türettim diyorum çünkü ben gelenekli sanatlar çerçevesinde eser veren hattat, tezhipçi, minyatürcü, nahtçı, ebrucuların faaliyetlerinden biraz farklı bir yol izlemekteyim. Gözlemlediğim kadarıyla, içlerinde birkaç tane benim uyguladığım tarzı benimseyenler varsa da, çoğunluğu geleneğin malzemesini çağdaşlaştırmakla birlikte motifleri, kalem çekişleri, yazı türlerini aynen birebir devam ettiren şahsiyetlerdir. Yani mürekkep artık çağdaş yöntemlerle hazırlanmakta, kesimler çağdaş ve gelişmiş testerelerle, bıçaklarla yapılmakta, yapıştırmak için son derece ileri teknolojinin zamkları kullanılmakta fakat yazı tarzı “aaa bu Yesari’nin hattını andırıyor” diyeceğimiz biçimde olmaktadır. Bunu kıranların bir kısmı ise Türk tarzından uzaklaşarak İran modern yazısını kullanmaya başlamışlardır ki bendeniz bu türü gelenekli sanatlarımız içerisinde değerlendirmemekteyim. Benim gelenekli olarak yeniyi uyguluyor diyebileceğim en mühim sanatkâr Suzan Çataloluk olarak karşımıza çıkmaktadır. Bence o, minyatürü müzeden çıkararak yeniden hayata geçiren isimlerden biridir.

Benim şiirde yapmaya çalıştığım da geleneğin içerisinde kalarak yeniyi söyleyebilmekten ibarettir. Artık ne Fuzulî’yi, ne de Nedîm’i takit mümkündür; taklit ancak şiir eğitimi dönemlerimizde olan bir çabadır, bütün ömrünce Fuzulî gibi söylemek hem çok zordur hem de geniş kitlelere bu gayretle ulaşmak hemen hemen imkansızdır. Lâkin gelenekli sanatlarımız çerçevesinde gelenekli şiirimiz söylemeyi en azından denemek zorundayız. Ben Türküm, Türkçeden başka -şiir söyleyecek düzeyde- bir lisan da bilmemekteyim. Benim, ta Divanü Lügati’t-Türk’te okuduğum şiir örnekleriyle başlayan, Fuzulî, Bakî ve Taşlıcalı Yahya ile zirveye çıkan bir şiir geleneğim mevcuttur. Bu gelenek bir farklı mecrada Yunus gibi bir devi de edebiyat sahasında yeşertmiş bulunmaktadır. Bu sebeplerden dolayı bilmediğim lisanların şiir geleneklerini takip etme imkanına sahip değilim ve çok gerekli de görmemekteyim. Klasik İran ve Arap şiiri, benim geleneklerimdeki şiirle Türkleştirilerek zaten bana ulaştırılmış bulunmaktadır. Çağdaş Fransız şiiri ise gerek kötü veya iyi taklitler gerekse büyük ölçüde Türkîleştirilerek örnekler biçiminde bizlere sunulmuştur. Bu türün en iyi örnekleri Ahmet Haşim’e aittir ve her bir söyleyiş bir şaheserdir. Bu çerçevede Haşim, Fransız şiir zevkini gelenekli şiirimin içerisine sokan şair olarak isimlendirilse yeridir. Mallarme’ın şiirlerini çevirilerinden okuduğum halde fazla zevk alamadığım halde Haşim’in Fransız şiir rüzgârına yüklenmiş Türk şiir geleneğini çok sevmişimdir. Haşimin kitapları her zaman bir baş ucu eserlerim olmuştur.

Gelenekli şiir derken kastettiğim de değişirken değişmeyen zevkin devam etmesinin teminidir. Bir yanda Ahmet Haşim, bir yanda Yahya Kemal bu değişim döneminin Türk ruhuna en ziyade hitap eden iki ismi olmuşlardır. Onlardan sonra gelen Beş Hececiler ve Anadolucular da farklı bir tarzla bu gelenekli şiire halkalar eklemişlerdir. Benim ruhumda gelenekli şiirimizi Yahya Kemal ve haşim’in bıraktığı yerden alarak devam ettiren ulu şair ise Arif Nihat Asya’dır. Arif Nihat’da hem Fuzulî hem Galip Dede hem Yunus hem de Yahya Kemal mevcuttur. Ben bu bağlamda Arif Nihat üstadı Türk şiir geleneğinin yeniden “ben ölmedim” çığlığı olarak nitelendirmekteyim. O klasik şiirimizin Leylasını yeniden -tabir caizse- gündeme taşıyan şairdir.

Sormayın Kays ile Leylâ neydi?

Biri Mecnun, biri mecnûneydi

Nerdedir lâkin o dilber, ki açık kollarla

Bir muattar, bir ılık lâneydi?

Oyanaklar, o dudaklar, o vücud.

Gözlerinden daha şâhâneydi!

Olabilseydi eğer Ne güzel anneydi

Çölde bir vâha ararken Mecnûn.

O da bir şebnem için teşneydi.

Ki ne dârât, ne mal!…

Bunların hepsine bigâneydi.

Kays’tan bir taşa, ânında feda.

Sırçalar sırçası kâşâneydi.

Çok yazık, bakmadı Mecnun, tadına…

İçi lezzet dolu, arzû dolu peymâneydi!

Olabilseydi eğer

Ne mükemmel, ne İlâhî, ne güzel anneydi!

Ben geleneğin içerisinde yapılan yenilik olarak işte böyle bir tavır alışı görmek istemekteyim. Bilhassa bu Leylâ şiirleri beni en fazla etkiliyen şiirlerdir. Bu yeni Leylâ geleneğinin üzerine ben de düştüm ve pek çok klasik tarzımızdan farklı Leyla şiirleri söyledim. İkinci kitabımda yayınlamayı düşündüğüm bu Leylâ şiirleriyle geleneğimizden geleceğimize bakmayı tasarladım.

LEYLÂ BİLMECESİ

Açılır da kitabın sararmış yaprakları

Leylâ şarap renginde kürkler sarınmış gezer

O eski efsaneden şimdi arınmış gezer

Bir görse Leylâsını nasıl yanar Fuzulî

Zanneder utancından kızarır yanakları

Hâlâ onda o Arap kızı anar Fuzulî

Bir kar ezgisi söyler o kiraz dudakları

Yakar donduran bir yel, ses verir yanık yanık

Elleriyle kazarken o donmuş toprakları

Diker de gül fidanı toprağa canlar değer

Belki gonca verecek saçları kadar sarı.

Mecnun bir külhan kadar alev alev sıcaklık

Yazın bal yapmak için gül bekleyen bir arı

Leylâ kızı kuzeyden kutup padişahının

Eritecek mi ateş bin yıldır yağan karı?

Yoksa başlayacak mı bu vuslatla kuraklık?

Bedeli mi ateşle suyun tek günahının?

Mecnun mu Leylâ olur, Leylâ mı Mecnunlaşır?

Bilmece özünde kaç asırlık sırrı taşır.

Benim gelenekli şiirden kastettiğim işte bu gelenek zincirinin devam etmesidir. Bu bağlamda şiirler söyleyecek çok fazla genç şairin bulunduğunu da biliyorum. Şahsım adına söylemeliyim ki şiir geleneğimizi yıkarak yeni bir şiir türü oluşturmak mümkün değildir. Şiirimiz “Gelenekli Şiir” biçiminde yaşayacaktır. Çifte Vav’ın İzinde isimli kitabım da bu çabamın en önemli kanıtıdır.

Yalnız Leyla mazmunu değil, Kadîm Türk şiirindeki pek çok mazmunu ya farklı anlamlarda ya da yeniden ele alma biçiminde kullandım. Mesela “DÎVANLARDAN APARILMIŞ HİSLER” adlı yeni söylediğim bir şiirde Kur’an’ın kâfire sırlarını açmayacağı şeklindeki eski divan şairlerimize has görüşü temel aldım.

Sordum güle yaşını, geldiği memleketi

Anlattı üstünkörü hayat asırlarını

Tasvir etti uzaktan yurdunun surlarını

Söylemiyor bülbüle bildiği memleketi

Kur’an mıdır ki açmaz kâfire sırlarını

Her yaz doğduğu bağda okudum yâsin bugün

Dedim ey gül mü’mine gelsin nefesin bugün

Kokunu bana yolla ele kahırlarını

Arıya yükle gönder ulaşsın sesin bugün

Şiraz’ın bahçeleri seni dinlesin bugün

Tebessümünle işle sevdâ satırlarını

Bu minval üzre geçmiş kültürümüzü de geleceğe kucak açan gençlere taşıma isteğindeyim. Bakalım, gayret bizden yardım Allahtan…

Sosyal Ağlarda Paylaşın :
BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ