Parya

Bu haber 16 Temmuz 2019 - 3:50 'de eklendi ve 360 kez görüntülendi.

Abdullah Güvenkaya

PARYA

Soğuk bir İstanbul sabahıydı. Güz başlamış, dallarda sararan yapraklar usul usul yere düşüyordu. Gökyüzündeki kara bulutlar yağmurun habercisiydi. Martılar sessiz çığlıkları ile kanatlarını çırpıyodu. İnsanlar telaş içinde işlerine ve okullarına yetişmeye çalışıyorlardı. Kimilerinin yüzünden düşen bin parça iken kimileri kahkahalar atarak vapura biniyorlardı. Kimileri ise bu şehre yeni bir hayat kurmak, çalışmak veyahut okumak maksadıyla geliyorlardı. Yavuz da o gelenlerden birisiydi, taa ülkenin diğer ucu olan Sürmene’den geliyordu. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesini kazanmıştı. Yavuz o gün İstanbul’a yeni ayak basmıştı, üniversite hayatının ilk günüydü, sessiz ve düşünceli bir şekilde insanları izliyordu. İçine kapanık bir genç olması münasebetiyle sorularını içten içe kendisine sorar, sorularının cevaplarını ise genelde pek bulamazdı. Orta boylu, ela gözlü, zayıf, keskin bakışlara sahip bir delikanlıydı. Yüz hatları bayağı keskindi, gülmeyi pek sevmezdi. Her zaman ciddi ve sert bir duruşa sahipti. Dışarıdan bakıldığında bu duruş, onu kırklarında bir adammış gibi gösteriyordu. Vapura bindiğinden beri gözlem yapıyor ve kahkaha atan insanlara sert bir şekilde bakıyordu. Yanında oturan yaşlı adam da tıpkı onun diğer insanları gözlemlediği gibi Yavuz’u gözlemliyordu. Adamın saçları bembeyazdı, gözlerinin altı çukurlaşmış, saçları sanki hiç suya değmemiş gibi kaskatı ve yağlı görünüyordu. Yavuz’un derin ve dalgın bakışlarını gören adam kafasını ona doğru çevirerek;

-Karadeniz’de gemilerin batmış gibi görünüyorsun delikanlı, dedi.

Yavuz bir süre suskunluğu koruduktan sonra yaşlı adama dönerek:

-Karadenizliyim lakin birkaç dönüm arsa ve küçük bir evden başka sahip olduğumuz bir şey yok.

-Latife ediyorum ben delikanlı, insanın hayatta kaybedeceği şeyler keşke sadece gemiden, evden, mal mülkten ibaret olsa…

Yavuz’un aklına bu cümlelerden sonra annesi geldi. Annesini çok küçük yaşta kaybetmişti, ipek saçlarının kokusunu, bakışlarını, ilgisini ve en önemlisi şefkatini özlemişti. Masmavi denize bakıp, hırçın dalgaların sesleri arasında derin bir of çekti.  Kısa süre sonra vapur karaya yanaştı. Yavuz vapurdan indikten sonra tramvaya binmek için yolun sol tarafına geçti. Yaşlı adam gülümseyerek ona el salladı. Tramvaya bindikten sonra kalabalığın içinde yine çevresindeki insanlara bakıyor, sürekli olarak geçmişi ve bu şehirde yalnız başına ne yapacağını düşünüyordu. Uzun süren yolculuğun ardından nihayet fakülteye gelmişti. Bir adet simit ve sıcak bir çay alıp, kamelyaya oturdu, dersinin başlamasına çok kısa zaman vardı. Çayının son yudumunu aldıktan sonra yavaş adımlarla sınıfa gitti. En arkadaki sıraya oturdu hemen akabinde Siyasi Tarih hocası sınıfa giriş yapıp kendini tanıtan cümleleri kurdu:

-Merhaba gençler, ben Siyasi Tarih hocanız Prof. Dr. Ömer Yılmaz, okulumuza hoş geldiniz, dedi.

Kısa bir giriş yaptıktan sonra ara verdi. Ders arasında öğrenciler birbirleri ile tanışıyorlardı. Yavuz onları dinlerken bir şey dikkatini çekti, çoğu nerelisin sorusuna çok fazla anlaşılmayan bir Türkçe ile İdlib, Rakka, Deyrizor, Halep, Haşiçi gibi yerleri söyleyerek yanıt veriyorlardı. Halbuki bu şehirlerin hiçbiri Türkiye sınırları içerisinde yer almıyordu.

Yavuz’a memleketinde İstanbul’da hatta ülkenin büyük kentlerindeki üniversitelerinde 20 sene evvel ülkeye yerleşen birçok Suriyeli gencin olduğu söylenmişti. Ama bu kadarını da beklemiyordu. Yavuz sessizliğini korumaya devam ederken, yanına biz kız yanaştı ve “ Adın nedir, nerelisin? ” diye sordu. Yavuz cevap vermeyerek susmaya devam etti. Kız birkaç dakika başında bekledikten sonra, “ Benim adım Eylül, aslen Muğlalıyım” dedi. Yavuz yine bir şey demedi. Eylül yavaş yavaş oradan  uzaklaştı. Eylül; saçları kızıl renkte ve kısa, beyaz tenli, yeşil gözlü, sevecen bir kızdı. Babası 15 yıl evvel bir suikast sonucu hayatını kaybeden Servet Tunçoğlu idi. Babasının izinden gidip, onun gibi iyi bir Siyaset profesörü olmak istiyordu. Yavuz’un düşünceli bakışları ve hiç gülmeyişi onu mutsuz etmiş olmalıydı ki yanına gidip ona sorular sormuştu. Fakat cevap alamadı ve onda bir gariplik olduğunu gözlemledi. Yavuz gerçekten de garipti, kimseyle konuşmuyor, memleketini, babasını, dedesini, nenesini, ve ebediyete göçen annesini düşünüyordu. Bu şehirdeki her şey ona beyhude geliyor, yalnızlığı en derinden hissediyordu. Okuldan hızlı adımlarla çıkıp tramvaya doğru giderken sınıftaki çocuklardan biriyle karşılaştı. Bu Ubeyd’den başkası değildi. Ubeyd, yıllar evvel Suriye’den sığınmacı olarak Türkiye’ye gelen bir ailenin en küçük çocuğuydu. Esmer tenli, siyah saçlı, iri kahverengi gözleri olan biriydi. Ubeyd Yavuz’a dönerek :

-Merhaba.

Yavuz sessizliğini istemsizce bozarak :

-Merhaba, dedi.

-Sanırım tramvaya yetişmeye çalışıyorsun. Birazdan babam beni almaya gelecek istersen gideceğin yere seni de götürebiliriz.

Yavuz sert bakışını bozmadan:

-Hayır teşekkür ederim, dedi ve yürümeye devam etti.

Tramvaydan indikten sonra, şehrin kalabalık ve gürültülü sokaklarında sessizce yürürken sanki başka bir ülkedeymiş gibi hissetti. Neredeyse dört dükkandan üçünün tabelası farklı dillerde yazılıydı. İnsanların çoğu Arapça konuşuyor, Türk kültürüne göre yaşanmıyordu. Bu durum içten içe Yavuz’u düşündürüyordu. Az ileride Sahafçılar Çarşısını gördü. Kitaplar Yavuzun beklide tek dostlarıydı. Adımlarını hızlandırıp çarşıya girdi. Kitapları kurcalarken “Yarının Türkiye’si” adlı 2018 baskılı bir kitabın kapağı çok dikkatini çekti. Kitabın kapağında Türkiye haritası ve haritanın her bir yanından Türkiye’ye yürüyen insanlar bulunmaktaydı. Kitabı alıp kaldığı pansiyona gitmek için yola koyuldu.

Pansiyona gelir gelmez elinde ki defterlerini ve yeni aldığı kitabı eski bir ayağı sallanan sehpasının üzerine bıraktı  hızıca duşa girip eskimiş ve paslanmaya durmuş olan demliğin içerisine su koyduktan sonra acıkmış olduğunu daha yeni fark etti. Önceki gün aldığı ekmeği ve peyniri yerken komidinin üzerindeki küçük radyonun sesini açtı. Tam lokmasını ağzına atmıştı ki bir anda radyoda dedesinin çok sevdiği türkü çalmaya başladı. Kısık bir sesle mırıldanarak türküye eşlik etti:

Gerizler başından hoplayamadım
Döküldü cephanelerim toplayamadım”

Yavuzun gözleri dolmaya başladı. Elindeki ekmeğini bırakıp, paketinden bir dal sigara alıp yaktı ve her zaman olduğu gibi derin düşüncelere daldı. Dedesi bu türküyü Kıbrıs Harekatı sırasında silah arkadaşı olan Şehit Muğlalı Hasan’dan öğrenmişti ve dedesi bu türküyü her dinlediğinde çok uzaklara dalan gözlerinden yaşlar süzülürdü.

Yavuz akranlarının aksine sanki bu devrin bir genci değilmişçesine duygu ve düşüncelere sahip biriydi. Yaşıtları anlamsız ve duygusuz şarkılar dinlerken o eski ve hikayesi olan türküleri dinliyordu. Yaşıtları abuk sabuk aşk kitapları okurken o Türk tarihini Türk kültürünü konu alan kitaplar okuyor ve yorumluyordu.

İstirahat ettikten sonra yeni aldığı kitabının kapağını usulca açarak, okumaya başladı. Türkler genelde önsöz okumayı sevmez lakin kitabın önsözünü dikkatlice okudu. Önsözde geçen bir cümle ona çok doğru gelmişti. “ Korkarım ki Türkiye bugün ki yanlış stratejiler nedeniyle gelecek 20 yılda kendi ülkesinde azınlık durumuna düşecek, öz yurdunda,  parya statüsünde yaşacaktır.”

Bu cümlelerin bugün sokakta gezinirken gerçekleştiğine bizzat şahit olmuştu. Resmen farklı bir ülkede imiş gibiydi. İnsanların çoğu yabancıydı. Öte artan siyasi ve askeri gerilimler ve ekonomik problemlerde hat safhadaydı.

Yavuz düşünceli bir  şekilde kitabı okumaya devam etti, yıllar öncesinde bu durumlar öngörülmüştü. Fakat önlem alınmamış ve ülke bu konuma gelmişti.

Biraz sonra uykusu gelmiş, pencerenin hemen yan tarafında olan yatağına uzanarak, ellerini başının arkasına koyup hayaller kurmaya başladı. Bir süre sonra günün yorgunluğu ile bitkin düşerek uyudu.

Bir süre sonra terler içinde uyandı. Garip bir rüya görmüştü. Rüyasında ölen hayal meyal hatırladığı annesini ağlarken görmüştü. Hafif rüzgarın estiği pencereye doğru yönelip derin derin nefes aldıktan sonra, hemen yan tarafındaki sürahiden bir bardak su doldurup içti. Hayatı boyunca merak ettiği soruyu kendi kendine sorarak yinelemişti. Annesinin ölümüne sebep olan doktor kimdi?  Neredeydi?

Ayrıca farklı sorularda soruyordu kendi kendine…

Esir düşmüş bu millet nasıl kurtulurdu? Yeni bir kurtuluş mücadelesi mi gerekiyordu? Susmak, konuşmamak savaşmamak doğru muydu? Kaosa sürüklenmiş ülkenin bu durumdan çıkması için neler yapabilirdi? Azınlıklara verilen bunca hak, sermaye gücünün onların ellerinde olması hatta parlamentoda yer almaları neyi ifade ediyordu?

Tüm bu kafasındaki soruların eşliğinde, tekrar uykuya daldı. Yarın onun için yepyeni bir gün olacak ve susmayacaktı. Düşüncelerini ifade edecek, bu memleketi tutsaklıktan, esirlikten kurtarmak için çaba sarf edecekti.

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Comments