TÜRK TARİHİNDE HOŞGÖRÜ ÖRNEKLERİ

Bu haber 30 Ekim 2018 - 7:59 'de eklendi ve 338 kez görüntülendi.

TÜRK TÖRESİNDE

HOŞGÖRÜ – İNSANLIK (KİŞİLİK)

 

3.BÖLÜM

TÜRK TARİHİNDE HOŞGÖRÜ ÖRNEKLERİ

Bülent Vedat AYDEMİR

Cihana hükmetme düşüncesi yalnız Türk topluluklarına mahsus bir devlet anlayışı değildir. Dünyaya hâkimiyet fikri Romalılarda da vardı. Ancak Roma’nın Dünya’ya hükmetme/hâkim olma anlayışı ile Türk cihan hâkimiyeti mefkûresi arasında çok büyük farklılıklar vardır. Üniversal bir imparatorluk vasfına sahip olduğu belirtilen Roma’nın dünya ölçüsünde bir hukuk nizamı/sistemi olduğu belirtilmiştir. Araştırmalar göstermiştir ki, Roma’da “halklar” siyasi bakımdan eşit değildi. Sadece “Romalı” vatandaş imtiyaz sahibiydi ve belirli üstünlüklere sahipti. Köylülerin kölelik durumu hukuki ve siyasi açılardan kaldırılmamıştı.

“Dünya barışı” iddiasıyla ortaya çıkan eski Roma, üniversal hâkimiyetini kurabilmek için, bir baskı unsuru olarak kullandığı güçlü orduları ile işgal ettikleri ülkelerde kendi dil ve kültürünü zorla kabul ettirmeye çalışmışlardır.

Hz. İsa’nın yeryüzündeki vekilleri olarak kabul edilen papalar ise ”en iyi hükmü veren” İsa adına hareket ettikleri iddiasıyla, insanları kardeşlik ve adalet esasında idare etme salâhiyetini kendilerinin inhisarında “İlahî hak” saymışlardır. Onlar kendilerini Tanrı’nın direk temsilcisi olarak görmüşler ve sadece Tanrı’ya karşı sorumlu olduklarını belirtmişlerdir. Protestanlık sonrası dinde reform hareketlerinden sonra Papalara ait olarak bilinen bu “İlahî hakkın”, kendi memleketlerinde kilise lideri vasfını kazanan mahalli Hıristiyan hükümdarlara geçmesiyle de “mutlak krallıklar” ortaya çıkmış, bu krallar ülkelerinde kendilerini İsa’nın vekilleri saymışlardır.

Oysa Türk cihan hâkimiyetinde böyle ayırıcı tutumlar hiç görülmemiş, yeryüzünde insan cinsi bir bütün olarak kabul edilmiş, herkese eşit muamele ve adalet tanınmıştır.

Türklerin din konusundaki hoşgörü anlayışı ve tutumu gereği eski Türkler bir din savaşı düşünmeyecek anlayışına sahiptiler. Bu anlayışın bir neticesi olarak da Türkler arasında bir “dinler-mezhepler savaşı” hiç olmamıştır.

Gerek Roma’nın gerekse de Mutlak krallıkların bu tahakküm anlayışlarına Türk tarihinde hiç rastlanılmamıştır. Çünkü Türk fütuhat felsefesinin kaynağı yukarıda da belirttiğimiz gibi Türk töresinin Kişilik-(İnsanlık-hoşgörü-üniversellik); Könilik (adalet); Eşitlik (Tüzlük) ve Faydalılık (Uzluk) gibi prensiplerden beslenmekteydi.

Kendisini cihan hükümdarlığına namzet gören hiçbir Türk Başbuğu, ancak Tanrı’nın müsaadesi ve yardımı ile gerçekleştirebileceğine inandığı böyle bir ideal için çalışırken, bu kanun esaslarından/temel prensiplerden fedakârlık yapmaya mezun değildi. Dolayısıyla, eski Türk imparatorluklarında tâbi milletlerin yalnız huzuru temin edilmiş fakat sosyal telakkilerine, haklarına dokunulmamış, kültürel gelişmelerine engel olunmamış dini bakımdan tam bir hoşgörü gösterilmiştir. Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluklarında da bu böyle olmuştur. Yabancılar için Türk’e tâbi olmak adeta selamete kavuşmak demekti. Onları gerektiğinde alnının teri ve Türk kanı ile koruyorlardı.(14)

Avrupa Hunlarında, Attila’nın başkentinde bir Bizanslı, Bizans’ta insanın baskı altında tutulmasına ve kanunların yürümemesine karşılık kendisinin Hun memleketinde hür olduğunu ve korkusuz yaşadığını söylemiştir.

 

Bilindiği üzere askeri karakterini titizlikle koruyan eski Türk idare mekanizması “tam otorite” uygulamasını kolaylaştırmakta idi. Ancak bu sistem, daima kontrol altında tutulan törenin kesin hükümleri sebebi ile hiçbir yerde zalim olmamış, yerli ve yabancı teb’ayı tedirgin edici bir militarist diktatörlüğe dönüşmemişti. (15)

Bu konuda Prof. Dr. Durmuş Hocaoğlu’nun görüşleri şöyledir.

1-Her ne kadar ‘Tanrı’dan olmuş ve Tanrı gibi’ diye itikat edilse de, eski Türk devlet başkanları, sözünü ettiğimiz işbu müteal (âli-büyük) konumlarından dolayı, meselâ kadim Mısır’da “yaşayan Tanrı” olarak itikat edilen Firavunlar ile aynı kategoriye sokulmamalıdır; onlar, Firavunlar gibi, birer “tanrı-kral” değildirler.

2-Her ne kadar “Tanrı tarafından kut verilmiş”, “kut sahibi” (kutsanmış, takdis edilmiş, mukaddes), “Tanrı’dan olma, Tanrı’ya benzer” addedilse de, hükümdarın iktidarının meşruiyeti sadece Kut ile başlayıp Kut ile bitmekte değildir. İktidarda meşruiyetin devamı, iki şeye bağlıdır: Millete hizmet ve Töre’ye sadakat.  Hükümdar’ın dahi fevkinde, onu dahi kuşatan, onu dahi bağlayan; kendisine aykırı davrandığı takdirde bütün Türklerin hükümdarının meşruiyetini elinden alabilecek bir güce sahip bulunan şey, Töre’dir.

Töre, hükümdarın birçok ülkede ve kültürde örneğine çokça rastlanan bir “tanrı-kral” ve/ya kanun vaz eden ve herkesi o kanunlara karşı boyun eğdiren ve fakat kendisi hiçbir kanuna tabi olmayan halis bir “tiran”, bir “despot”, bir “monark” olmasına esaslı surette bir engel teşkil etmektedir.

Hâsılı, İktidar’ı Kut verir; ama devam ettiremez; onu devam ettirecek olan, Töre’dir. (16)

Türklerde töre beşeri düzenleyici bir öğe olmakla birlikte, tanrısal bir düzenleyici olarak da işlev görmüştür. Bireysel olarak kağanlara hiçbir zaman insanüstü veya sorumsuz bir nitelik atfedilmemiştir. İktidar, kut sahibi olan hanedandan gelen kağanların şahsında toplanmakla birlikte; düzen, her zaman törenin kontrolü altında olagelmiştir. Türklerdeki egemenlik yani kut anlayışı, hiçbir zaman sınırsız ve sorumsuz bir iktidara imkân ve fırsat tanımamıştır.

Kağanın, mutlak iktidarı ve keyfi bir yönetimi söz konusu olmayıp iktidarı bazı koşullarla sınırlandırılmıştır. Kağan, iktidar olduktan sonra bütün töreyi uygulaması, davranışlarına dikkat etmesi, sahip olduğu özellikleri taşımaya devam etmesi ve halka karşı görevlerini eksiksiz bir biçimde yerine getirmesi gerekmekteydi. Türk töresine göre, kağanın en başta gelen görevi devletin birlik ve beraberliğini sağlamak ve korumak olmak üzere ekonomik refahın, adaletin ve asayişin sağlanmasıdır.

Töre, bu görevleri yerine getirmesi, adil töreler yaparak adaletle uygulaması koşuluyla potansiyel olarak sahip olduğu hakkını isteyebileceğini ve halkın ancak bu koşullarda kendisine itaat edeceğini; uyulmadığında ise kutun Tanrı tarafından geri alındığı inancıyla kağanın tahttan indirileceğini belirtmektedir.

Orhun Yazıtları’nda, Bilge Kağan’ın görevleriyle ilgili olarak halkına hesap verdiği de görülmektedir.

Kısacası kağanlar, keyfi uygulamalarda bulunma olanağı bulamadıklarından, eski Türklerde yönetim hiçbir zaman hükümdarın kişisel iradesine bağlı bir mutlak, sınırsız ve sorumsuz monarşi olmamış ve halk, törenin koruması altında yaşamıştır.

Kağanlarda, bilgelik, dürüstlük, cesaretlilik, tedbirlilik sabırlılık, affedicilik, halkına karşı sevgi, şefkat ve güler yüzlülük ve hatta Tanrı korkusu gibi çok değişik özellikler bulunması gerektiği belirtilmektedir.

Bütün bunlar, kağanın halkı ile bütünleşerek birlik ve beraberliğin sağlanmasının temelini oluşturmak için yapılmaktaydı. (17)

Sadece geleneksel Türk dininin tek Tanrı inancı değil, fakat aynı zamanda başka birçok faktörler ve özellikle de eski çağların hayat şartlan Türkleri din konusunda çoğulcu ve hoşgörülü bir zihniyet ve tutuma yöneltmişti.

Orta Asya merkez olmak üzere, çok geniş bir coğrafyada çok uzun süre göçebe / yarı göçebe bir hayat sürdüren Türkler, bu dinamik hayatları süresince, çeşitli vesilelerle dünyanın çok çeşitli milletleri, medeniyetleri, kültürleri ve dinleri ile karşılaştılar.

Üstelik dünya ticaret yollarının önemli bir bölümünün çok eski devirlerden beri Türklerin ülkesinden geçmekte ve hatta kavşak oluşturmakta oluşu, onların çok erken dönemlerden itibaren farklı milletlere ait tüccarlar ve misyonerlerle karşılaşmaları sonucunu doğurmuştur.

Nitekim tarihî büyük dinler, Türklerin arasında, daha çok bu ticaret yollarını takiben yayılmak imkânını elde ettikleri gibi, zaten İslâm dini de orada büyük ölçüde aynı yollan takiben yayıldı.

Türklerin ülkesinde çok eski dönemlerden itibaren yer tutan dinî hoşgörü havası, tarihî büyük dinlerin oradaki karşılaşmasını, başka her yerde olduğundan çok daha mutedil bir atmosfere büründürmüş bulunmaktadır.

Orta Çağlarda Türklerin ülkesini gezmiş bulunan seyyahların şahadeti, bu konuda yeterince fikir sahibi olmamıza imkân vermektedir. Meselâ Fransisken Guillaume de Rubruck, Karakurum şehrinde, iki cami, bir kilise ve çeşitli milletlere ait on iki tapınağın bulunduğunu bildirmektedir.

Esasen sadece Karakurum şehrinde değil fakat Türklerin ülkesinin öteki birçok şehirlerinde de aynı zamanda camileri, kiliselere, pagodları ve ateşgedeleri bir arada bulmak mümkündü. Zaten seyyahlar, bu şehirlerde birçok dinlerin rahiplerinin ve misyonerlerinin, dinler arası toplantılarda dinî inançları ve düşüncelerini kendi aralarında tartıştıklarını ve kendi dinlerinin üstünlüğünü savunduklarını haber veriyorlar. (18)

VII. yüzyıldan itibaren İslâmiyet’le temasa gelmeye başlayan ve X. yüzyıldan itibaren de kitleler halinde bu dine giren Türklerin İslâmî dinî tarihi de dinî çoğulculuk ye hoşgörünün çok çeşitli örneklerini bize sunmaktadır.

Anlaşılan Türkler İslâmlaşmadan önceki dönemde yer tutmuş bulunan hoşgörü anlayışını İslâm dininin yukarıda zikri geçen değerleri ile birleştirmek suretiyle bu geleneklerini hem sağlamlaştırmak hem de ona süreklilik kazandırmak imkânını elde etmişlerdir. (19)

Türkler İslâmlaşma süreci içerisinde Sünni düşünce yorumların içinde kendi benliklerine daha uygun olan Hanefiliği benimsemişlerdir. Türklerin Hanefi mezhebini benimsemelerindeki en büyük etken, coğrafi ve kültürel tesirlerin yanında, Hanefiliğin yayılma sahasında olmaları ve bu mezhebin bariz vasıflarından birisi olan şahsi hürriyetlere ve hoşgörü anlayışına diğer mezheplerden daha fazla değer verip, bu değerleri himaye etmesidir. İslâm’a girip, bu mezhebi seçen milletlerin, millî benliğini takviye eden bir unsur haline gelen Hanefi mezhebi, bu yönüyle de insanların işini kolaylaştırırken, aynı zamanda daha akılcı ve gerçekçi bir mezhep olduğunu göstermiştir. Fert ve devlet hayatında hürriyete son derece düşkün olan Türklere bahsedilen özellikleri yüzünden Hanefilik çok cazip gelmiş ve onlar tarafından benimsenmiştir. (20)

Türkler İslâm dinine girmekle birlikte eski dini kültürlerini, değer ve geleneklerinden birçoğunu İslâm’la bütünleştirerek devam ettirdiler. Dini çoğulculuk ve hoşgörü anlayışlarına yeni boyutlar kazandırdılar.

 

3. Bölüm dipnotlaeı:

14- İbrahim Kafesoğlu 2014 s: 84-85

15- İbrahim Kafesoğlu, Prof. Dr. Türk Millî Kültürü s: 255 Ötüken Neşriyat İst-2012

16- Durmuş Hocaoğlu, Prof. Dr; “Devlet ve Meşruiyet, Kut ve Töre”  Muhalif Gazetesi 2.6.2000 sayı:20

17- Gürbüz Özdemir, Dr. Kamu Yönetimi uzmanı “ Batıda ve Türklerde Egemenlik Kavramı” Dumlupınar Ün. SBE fak. Dergisi 2009- sayı:23

18- Ünver Günay, Prof. Dr.  “Türklerin din Tarihinde ve Kültüründe Çoğulculuk ve Hoşgörü” Erciyes Ün. İlahiyat Fak. Dergisi 1998 S. 49-68

19- Ünver Günay A.g.m

20- Ahmet Yaşar Ocak, Prof. Dr. “Büyük Selçuklu Devletinde Vezirlerin mezhebi yönü ve Bunun Devlet Politikalarına Yansımaları” Selçuklu Tarihi Bilim ve Düşünce (Bildriler) içinde s:16 Türk Tarih Kurumu Yayınları Ankara-2014

 

 

Bülent Vedat Aydemir
Bülent Vedat Aydemirvedataydemir1@hotmail.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Comments