Osmanlı’da Hoşgörü

Bu haber 12 Kasım 2018 - 2:30 'de eklendi ve 630 kez görüntülendi.

TÜRK TÖRESİNDE

HOŞGÖRÜ – İNSANLIK (KİŞİLİK)

5. BÖLÜM

OSMANLILAR DÖNEMİ

Bülent Vedat AYDEMİR

 

Osmanlı Selçuklunun bir devamıdır. Selçukluda olduğu gibi Osmanlı’da da Türk kültüründeki hoşgörü geleneğinin ve çoğulcu anlayışın benzerliklerini görebiliriz. Osmanlı imparatorluğu, kuruluş aşamasından itibaren Ortodoks Hıristiyanların cazibesini kazanmıştır. Osman Bey zamanında başlayan fetih hareketlerinde Türkler Ortodokslarla işbirliğine girmişlerdi. Bu işbirliği oğlu Orhan Bey zamanında da devam etmişti. Orhan Bey’in Gayrimüslimlere karşı hoşgörülü ve adaletli davranışları yerli Ortodoks Hıristiyanlarca takdirle karşılanmıştı. Türk Töresinin vazgeçilmezleri olan hoşgörü, adalet, hürriyet ve insana saygı gibi temel prensiplerin gayrimüslimlere bahşedilmesi neticesi, yerli Hıristiyan halkı devlet bünyesinde toplamaya yetmişti. Orhan Bey sonrası devlet beyleri ve imparatorluk dönemi padişahlar da bu kurucu iradenin gereklerin çekinmeden yerine getirmişlerdir. Özellikle Fatih’in İstanbul’un fethinden sonra Türk töresi gereği patrikhaneyi koruma altına alması ve bağımsızlık ve imtiyazlar tanıması, Hıristiyanlara kötülük yapılmasını yasaklaması, kilise ve manastırlara dokunulmayacağını garanti etmesi İstanbul Ortodokslarınca büyük bir çoşkuyla karşılanmıştır. Bu kararlar akabinde İstanbullu Rumlar, Bizans yönetiminden çok daha fazla huzur içerisinde yaşadılar, geliştiler ve ticaretlerine daha güçlü bir şekilde devam ettiler. Ortodokslara tanınan bu hakların benzerleri Süryani, Ermeni ve Musevîlere de tanındı. Yaşadıkları ülkelerde huzur bulamayan zulme uğrayan birçok Musevî Türklere sığındılar. Papa ve Habsburg hanedanı tarafından baskı altında tutulan Protestanlar Osmanlıya sığınmanın çarelerini aradılar;  Rus kilisesi tarafından sıkıştırılan birçok kazak, çeşitli yollardan Türk ülkesine sığındılar. Bütün bu insanlar Türk ülkesinde dinî ve sosyal yaşayışlarını hoşgörülü bir ortamda serbestçe ve huzur içerisinde devam ettirdiler; eğitimlerini yaptılar kendi ibadethanelerini yaptılar.

Osmanlılar bir beylik olarak ortaya çıkışından itibaren zamanın şartları gereği, Türk devlet anlayışı esaslarına ve Türk töresine bağlı kalarak, gerekli yenilikleri yapmış ve sağlam temeller üzerine yerleştirdiği ve geliştirdiği ve olgunlaştırdığı kuruluşlar vasıtasıyla uzun bir hükümranlık dönemi yaşamıştır.

Osmanlı devletini diğer Anadolu beyliklerine göre daha uzun ömürlü yapan unsurlardan biri de şüphesiz ki Türk töresinin önemli prensiplerinden birisi olan ve hoşgörü adını verdiğimiz anlayış olmuştur. Bu hoşgörü anlayışı gereği, Osmanlılar Balkanlar’da idarelerine aldıkları yerli unsurların din ve vicdan hürriyetine müdahale etmedikleri gibi, onları her türlü baskıdan da kurtarmışlardı.

Türk-İslâm devlet anlayışında başkalarını zorla Müslüman yapma anlayış ve eylemi hiçbir zaman olmamıştır. Çünkü bu bir İslâmi hareket değildi. Bu anlayış gereği diğer Türk devletlerinde olduğu gibi, Osmanlı devletinin egemenlik sahası içerisinde de Müslümanlarla gayrimüslimler asırlar boyu barış ve huzur içerisinde yaşamışlardır. Tarihe “Osmanlı barışı” adı altında geçen bu sistemin temelinde Türk-İslâm devlet ve yönetme anlayışı yatmaktadır.

Osmanlılar Bu anlayış gereği hoşgörülü bir yaklaşım ve idare anlayışı göstermeseydi bugün birçok millet ve etnik yapının, özellikle Balkan devletlerinin isimleri bile anılmaz olurdu, bu toplumların dini inançlarından bahsedilemezdi: onları etnik ve dini kimlikleri ile ancak tarih kitaplarında görebilirdik.

Osmanlı Devleti kendi egemenlik sahasında yaşayan insanların dinlerine resmiyet kazandırmıştı. Kendi zamanında üç tek tanrılı dini (İslâmiyet-Hıristiyanlık-Yahudilik) resmen tanıyan, bu dinlere mensup etnik yapıları ve mezhep mensuplarını dilleri ve kültürleriyle birlikte uyumlu bir şekilde bir arada yaşamalarını güvence altına alan tek devlet olmuştur.

Çeşitli ülkelerde dinlerinden dolayı baskı veya zulüm gören gayrimüslimlere her zaman kucak açan Osmanlı Devleti’nde, Müslüman olmayan vatandaşlara da vicdan ve ibadet hürriyeti tanınmış, dinlerini değiştirme hususunda onlara zorlama yapılmamıştır. Keza bu devlette, gayrimüslim grupların ibadet ettikleri yerler (mâbed), bunlara ait toprak ve mezarlıklara da dokunulmamıştır. Bunlar, Müslümanları rahatsız etmeden ibadetlerini serbestçe yerine getirebilmişlerdir.

Tarih bize göstermiştir ki; Osmanlılar daha devletin (beyliğin) kuruluşu aşamasında dahi insanlar arasında din farkı gözetilmemiştir.

Ünlü tarihçi Hammer, Osman’ın, Bey unvanıyla beyliğin başına geçtiği andan itibaren gayrimüslim yani Müslüman olmayan ve hatta kendi vatandaşı bulunmayan insanların haklarını nasıl koruduğunu şu ifadelerle dile getirir: “Osman, bey unvanını alıp beyliğin başına geçtikten sonra ikametgâhı olan Karacahisar’da her türlü işlere bakmak ve halk arasında meydana gelen davaları hafta sonu olan Cuma günlerinde karara bağlamak için bir molla (kadı) seçti. Kayınbabası Edebalı ve dört silah arkadaşı (kardeşi Gündüz alp, Turgut alp, Hasan alp ve Aykut alp) ile istişare ettikten sonra Şeyh Edebalı’nın talebesi olan Karamanlı Dursun Fakih’i imam olarak tayin etti. Pazarlarda din ve milliyet farkı gözetmeksizin düzeni koruma görevini de ona verdi. “ (22).
Devletin kuruluş ve yükseliş devirlerinde tek devlet idaresine ve huzura kavuşan gayrimüslimler, gittikçe çoğalıp zenginleşmiş, tamamen hür bir şekilde dinî yaşayışlarını, örf ve âdetlerini devam ettirmişlerdir. Osmanlılar gayrimüslim cemaatlerin iç işlerine asla müdahale etmediklerinden onlar da dil, din ve milliyetlerini korumuşlardır.

Bu durum, yabancıların da gözünden kaçmamış olacak ki, Kanuni Sultan Süleyman adlı romanın yazarı Amerikalı Fairfax Downey bu konuda şunları söylemekten kendini alamaz: “Yirmi muhtelif ırka mensup halk, Süleyman’ın (Kanûnî) hâkimiyeti altında sızıltısız, gürültüsüz yaşadı. Reayanın, Müslüman olmayanlar da dâhil, arazi sahibi olmalarına cevaz verildi. Buna mukabil onlara bazı mükellefiyetler yüklendi. Birçok Hıristiyan, vergileri ağır ve adaleti kararsız olan Hıristiyan ülkelerindeki yurtlarını bırakarak Türkiye’ye gelip yerleştiler” (23).
Osmanlı Devleti, gerek din, gerek mezhep ve gerekse ırk bakımından birbirilerinden farklı pek çok unsuru; tek tanrılı üç din ve bu dinlere ait sayısız mezheplerle birlikte dil ve etnisite açısından 22 ayrı topluğu idare ediyordu. O dönemlerin ulaşım imkânları göz önüne getirildiğinde, çok sayıda sosyal ve kültürel yapıya sahip toplulukları idare etmek ve bir arada insanca yaşamalarını temin etmek zannedildiği kadar kolay değildir. Biz Türkler bunun cevabını gayet rahat verebiliriz ama Batı’lıların cevaplaması bir hayli zordur.

Cevap çok basit; Türk devlet yönetme anlayışı…

Osmanlı tarihçileri Fatih Sultan Mehmed’i anlatırlarken, O’nun Hıristiyanlara gösterdiği hoşgörü ve yardımları konu alan birçok yaşanmış olaylardan bahsederler. Bunlardan bir tanesi de: İstanbul Ortodoks patrikliğine verdiği serbestlikle ilgilidir. Fatih İstanbul’u fethettikten sonra dünyanın çeşitli yerlerinden pek çok elçi gelip bu fethi kutlamışlardı. Bu arada Kudüs’teki Rumların patriği de bazı rahipleri ile gelip Fatih’ten kendilerine serbestiyet vermesini istemişti. Bunun üzerine Fatih, hiç kimsenin bunların ayinlerine, kiliselerine ve diğer ziyaretgâhlarına karışmayacağına dair bir ferman yayınlamıştır.

Fatih’in 29 Eylül 1458 tarihli fermanı şöyledir: “Makamıma gelip yüz sürerek ellerinde mevcut olan Hz. Peygamber ve Hz. Ömer’den bu yana Kudüs-ü Şerif’teki Hz. İsa’nın doğduğu Beytüllahm Kilisesi, Kamame Kilisesi v.b. kutsal mekânlar ile ilgili sahip oldukları hak ve imtiyazları yeniden talep eden Kudüs Rum patriği Atnasyos ve ruhbanlarına aynı imtiyazları verdim. Bunları kimse rencide etmesin. Kim ki, bu hükmün feshini murad ederse Allah’ın ve Resulünün hışmına uğrasın.”

Fatih bununla da yetinmemiş 1461 yılında Bursa’daki Ermeni piskoposu Hovakim’i İstanbul’a getirtmiş ve onu “Ermeni Patriği” olarak ilan etmiş; Ortodoks Patrikliği’ne tanımış olduğu bütün hakları bu yeni Ermeni Patriği’ne de tanımıştır.

Batılılara Osmanlı hoşgörüsünü ilk tanıtan padişahlardan Fatih Sultan Mehmet, 4 Nisan 1478 tarihli Bosna ruhbanlarının dini hayatlarını serbestçe sürdürebilmeleri hakkındaki fermanında şöyle seslendi: “Ben ki, Sultan Mehmed Hanım… İhsan edip Bosna rahiplerine buyurdum ki; Kiliselerinizde korkusuzca ibadet ve memleketimizde korkusuzca ikamet edin. Ne vezirlerimden ne de halkımdan kimse bunları incitmesin ve rencide etmesin. Allah’a, Peygamber’e, Kur’an’a ve kuşandığım kılıca yemin olsun ki, canları, malları ve kiliseleri bana itaat ettikleri sürece güvencem altındadır”

Fatih Sultan Mehmed’in Rumeli seferinde Sırbistan sınırlarına geldiğinde Sırp prensinden bir mektup alır. Bu sıralarda Sırplar Osmanlılar ile Katolik Macarlar arasında kalmıştı. Hükümdarlığını bu iki güçten birine tabi olarak devam ettirmek isteyen Sırp prens Önce Macar kralına bir heyet yollayarak “Sırbistan’ı idarenize bırakırsak ne yaparsınız” diye sorar! Macar kralı ”Sırbistan Ortodoks kilisesini yıkar, yerine Katolik kilisesi inşa ettiririm” cevabını verir. Sırp heyet Fatih’in yanına gelir ve aynı soruyu sorarlar. Fatih’in cevabı şöyledir: “Her Ortodoks kilisesinin yanı başında bir cami yapılmasına ve buralarda herkesin kendi dinine göre ibadet etmesine müsaade ederim.” Bu cevap üzerine Hıristiyan Sırplar da Osmanlı idaresine bağlanırlar.

Osmanlıyı sevmemesiyle bilinen tarihçi Gibbons : “Evvelki Osmanlıları, Bizanslılar ve Balkan Yarımadası’ndaki sair unsurlarla mukayese ettiğimiz zaman, Osmanlıların daha barışçı olduklarını kabul ve beyan etmemiz icap eder. Geniş bir Hıristiyan kitlesini tebaa (vatandaş) edinen Orhan, zorla din değiştirme teşebbüsünde bulunmayacak kadar akıllı idi”, diyerek bu anlayışın, devletin kuruluşundan itibaren var olduğunu belirtmek ister. (24)
Orhan Gazi, başka türlü de davranamazdı. Zira mensubu bulunduğu din ile babasının uygulaması, farklı bir muameleye rıza göstermezlerdi.

Aynı müellif Osman Gazi için de şunları söyler:
“Mutaassıp tabiri, dinî gayret ile müteheyyiç (heyecanlı) olmak ve dinini hayatta en birinci ve evvelki gaye yapmak manasına alınırsa Osman mutaassıptı. Fakat ne kendisinin ne de doğrudan doğruya haleflerinin müsamahakârlığına söz yoktur. Eğer bunlar, Hıristiyanlara eza etmeye kalkışmış olsaydı, Rum Kilisesi, yeni bir hayat nefhasına mazhar olacak ve Osman, Osmanlı ırkını meydana getiren yeni muhtedîleri kazanamayacaktı. Hıristiyan dünyada, değil başka dinden olanlar, aynı dinin farklı mezheplerine bağlı olan insanlar bile engizisyonlarda ölümden kurtulamazken Osmanlı diyarında farklı din, mezhep, ırk ve kültürlere mensup insanlar ahenk ve barış içinde yaşıyorlardı.”(25 ).
Nitekim yine Gibbons, bu konuya temas ederek “Yahudilerin toptan öldürüldüğü ve engizisyon mahkemelerinin ölüm saçtığı bir devirde Osmanlılar, idaresi altında bulunan çeşitli dinlere bağlı kimseleri barış ve ahenk içerisinde yaşatıyorlardı. Onların müsamahakârlığı, ister siyaset, ister halis insaniyet duygusu, isterse lâkaydi neticesi meydana gelmiş olsun, şu vakaya itiraz edilemez ki, Osmanlılar, yeni zaman tarihinde milliyetlerini tesis ederken, dinî hürriyet umdesini (prensibini) temel taşı olmak üzere vaz’ etmiş (koymuş) ilk millettir. Ardı arkası kesilmeyen Yahudi ta’zibâtı (işkencesi) ve engizisyona resmen yardım mesuliyeti lekesini taşıyan asırlar esnasında, Hıristiyan ve Müslümanlar, Osmanlıların idaresi altında ahenk ve barış içinde yaşıyorlardı” (26).
Osmanlı’da Günlük Yaşam adlı kitabın yazarı Raphalea Lewis, Osmanlı’ların Gayrimüslimlere bakışını ve hoşgörüsünü şöyle anlatır.

“Osmanlı idaresinin insanî yönünü ve akl-i selimini ortaya koyduğu gibi kudretini de ispat eden bir faktör, Müslüman olmayan tebaanın yani Hıristiyan ve Musevîlerin durumuydu. “Eğik başa vurulmaz” prensibi altında İslâm’dan önce kurulmuş, tek Tanrı’ya inanan ve kitabı olan dinlerin taraftarlarına, vergilerini ödeyip ayaklanmadıkları sürece Müslümanların dokunmayacağı tabii idi. Müslümanlara karşı tahrik edici ve kızdırıcı hareketlerde bulunmalarını önlemek ve vergilerini vaktinde ödemelerini sağlamak için onlara bir yaşayış tarzı çizilmişti. Buna karşılık kendilerine can ve mal emniyeti ile ibadet hürriyeti tanınıyordu. Millet denilen bu dinî topluluklara hayret edilecek kadar geniş bir muhtariyet (özgürlük) tanınır. Dâhili işlerini kendi liderlerinin idaresi altında ve kendi kanunlarına göre yürütmelerine izin verilirdi. Onların şeriata tabi olmaları beklenmezdi. Yalnız Müslümanlar ihtilafa düştükleri zaman Kadı, İslâm’ın kanunlarını tatbik ederdi. Bu toplulukların liderleri, halkın iyi davranışı ve vergi tahsili bakımından Türk devletine karşı sorumlu idiler. Hıristiyan Ortodoks Kilisesi’nin başında Patrik vardı. Resmî merasimlerde kullanılmak üzere ona vezirlerle eşit paye verilmişti. Patriğin, İstanbul’da bir mahkeme ve hapishanesi de vardı. Doktor, tercüman ve bilginleriyle cemiyete yardımcı olan Musevîler, Hahambaşının idaresinde idiler… Genellikle bu milletlerin dâhili işleri ehline, yani kendi liderlerine bırakılırdı”(27).
Yavuz Sultan Selim Kudüs’e girerken (16 Mayıs 1517) Ermeni Patriği Serkis’e verdiği fermanda, “ Kudüs halkı eskiden beri bazı şartlarla kendilerine ait olan kilise, manastır ve diğer kutsal mekânları, Kudüs’ün içinde ve dışında bulunan kilise ve ibadethaneleri eskiden hangi şartlarla ellerinde bulunduruyorlar ise yine aynı şartlarla kullanmaya devam edeceklerdir. Ermeni toplumu, Patrik olanların zapt ve tasarrufunda olacaktır.”

Osmanlı hoşgörüsünü en iyi anlatan yaşanmış örneklerden biriside III. Selim’in Tahttan indirilmesi ile sonuçlanan “Kabakçı Mustafa” zamanında yaşanan bir olaydır. Bu isyan sırasında birçok masum Müslüman öldürülürken Gayrimüslimlere dokunulmamıştır.

Ahmet Cevdet Paşa Ünlü tarih kitabında bu olayla ilgili şu bilgileri verir. “At Meydanı’nda toplanıp verilen isim listelerine göre öldürülen insanların feryat ve figanlarının birbirine karıştığı bir sırada, başı şallı bir kimse gelip Kabakçı’nın eline bir pusula verdikten sonra ‘-burada isimleri yazılı olanları da getirip meydanda idam ediniz,’ dedi. Bu pusulada Yahudi ve Ermeni sarraflardan 10 kadar zımmi’nin ismi yazılı idi. Kabakçı’nın defterinde olmadığından pusulayı yeniçeri kâtiplerinden Ali Efendi’nin eline verip: ‘-Ne yapalım, bunları da paralayalım mı?, deyince; Ali Efendi: “-Behey canım böyle şey olmaz. Bunlar, cümlenin işine yarar bâzırgânlardır. Devlet-i Âliyye’nin dahi hizmetini ederler. Bir alay bî-cürüm (günahsız) reâyâ ve zımmî makulesini bilâ mucib idam etmek olur mu? Bu adamın onlarla bir davası varsa mahkemeye gitsin. Böyle münasebetsiz iş olmaz’ deyince, Kabakçı Mustafa o adamı huzurundan kovar (28).
İslâm’ın insan sağlığına büyük önem vermesini emreden bir din olması, Türk töresindeki İnsana verilen önem verilmesi, Müslüman Türklere, hastalara yardım etmek, onların acılarını dindirmek ve sağlıklarına kavuşabilmeleri için sağlık hizmetlerini önemseme gibi önemli görevler yüklemiştir.

Osmanlılar bu görev gereği vakıf hastaneler kurdular, bu hastaneye gelenlerin din, dil ve etnisitelerine bakmadan onlara tıbbi yardımlarda bulundular; hastaları iyi etmeye, acıları dindirmeye gayret gösterdiler. Bu hizmetleri yerine getirirlerken de ülkede yaşayan tabiplerin menşeleri ile hiç ilgilenmediler. Onlarla Müslüman tabipler arasında hiçbir ayrım yapmadılar; padişah, saray ve çevrelerince saygıya layık görüldüler. Bu gayrimüslim doktorlar arasında padişahların özel doktorluğunu yapanlar dahi olmuştur.

Anadolu’nun kervan yolları üzerinde ve konak yerlerinde kervansaraylar inşa edilmiştir. Yolcuların her türlü ihtiyaçları düşünülerek inşa edilen bu kervansaraylarda zengin-fakir, Müslim-gayrimüslim farkı gözetilmeden bütün yolcular hayvanlarıyla birlikte üç gün süreyle ücretsiz konaklayabiliyorlardı. Buralarda yolcuların yemek ihtiyaçları karşılanıyor, varsa hastaları tedavi ediliyor, fakir olan yolculara azıklarıyla birlikte giyecek ve ayakkabı veriliyordu. Bu merkezlerde hastane, tabip, ilaç ve mescid bulunurdu. Bu kervansaraylar genellikle sultan ve vezirler tarafından yaptırılırdı ve zengin vakıflara sahiptiler.

Osmanlının, bütün vatandaşlarına eşit imkânlarla hizmet etme uygulamasının bir örneği de öksüz ve yetim çocuklar için açtıkları okul, yurt ve Islah hanelere, din ve milliyet ayırımı gözetmeden, yetim ve öksüz çocukları yerleştirmelerdir. Bu çocuklar buralarda kendi dinî hayatlarını yaşayabilmişlerdir.

Avrupa’da bugün bağımsız birer devlet olarak varlıkların devam ettiren birçok ülkeye Osmanlı’ların kendi döneminde yaptıkları hizmetler unutulmayacak /küçümsenmeyecek kadar büyüktür. Bu ülkelere götürülen hizmetlerin çok daha büyükleri İslâm ülkelerine yapılmıştır.

Maruni kökenli Amerikalı oryantalist yazar Philip Khuri Hitti Siyasî ve Kültürel İslâm Tarihi adlı kitabında bu konudan bahsederken; “İdareci Türkler (Osmanlılar), Arap ülkelerini sömürme ve koloni haline getirme gibi herhangi bir emperyalist düşünce ve teşebbüse asla sahip olmamışlardır.”(29).
Türk-İslam ahlakıyla yoğrulmuş bin yıl süreyle İslâm’ın bayraktarlığını yapmış Osmanlı asla böyle bir düşünceye sahip olmamıştır. Zira onun anlayışına göre inanılan kitap (Kur’an) ve kendisine bu kitap gönderilen Peygamber, Arap’ın Acem’den, Acem’in de Arap’tan üstün olmadığını söylemiştir. Bu anlayış sebebiyledir ki Osmanlı, kendi ırkından olmayan dindaşını “Ey insanlar! Muhakkak ki sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık ve şubelere, kabilelere ayırdık ki, birbirinizi tanıyasınız.”ayetine göre düşünmüş ve bu düşünceye göre muamele etmiştir. Bu anlayışın bir sonucudur ki Osmanlı, Mekke ve Medine fakirlerine yardım etmek için Anadolu’da vakıflar, imaretler ve sebiller kurma gayretine düşmüştür. Arşivlerimizdeki Haremeyn Evkâfı ile ilgili binlerce vesika, bu gerçeğin tarihi şahidi olarak günümüze kadar gelmiş bulunmaktadır.

Türklerin bütün bu hoşgörülü, insan sevgisi, adalet ve hürriyet fışkıran bu uygulamalarına karşın bu unsurların zaman içerisinde bu yapılanları unutup Türkleri arkadan vurmaları, zamanında atalarına olmadık zulüm yapanlarla işbirliğine girip Türk devletini yıkma faaliyetlerine iştirak edilmesi asla affedilecek şeyler değildir.

Türkler bu uygulamaları devlet içinde birlikte yaşama, huzurlu ve güçlü olma arzusuyla yapmışlardır. İyilik yaparken de sadece ve sadece yüce Allah’ın rızasını almak için, İnsanın Allah’ın yeryüzündeki kutsal emaneti olduğu bilincinden ayrılmamak için yapmışlardır.

Burada belirtilmesi gereken bir diğer hususta, çokça dillendirilen, yabancılara (Türk olmayan Müslim-gayrimüslim) gösterilen hoşgörünün Türklere özellikle Alevî Türkmenlere gösterilmediği şeklindeki görüşlerdir. Büyük oranda gerçeklik payı olan bu düşüncenin ayrı bir çalışma konusu olduğu kanaatindeyim.

 

5. Bölüm dipnotları:

22- Hammer, Devlet-i Osmaniyye Tarihi, Terc. M. Atabey s:103-104 İst. Matbaai Amire İst

23- fairfax Dovney, Kanuni Sultan Süleyman Terc. Enis Behiç Koryürek s: 99 Kültür Bakanlığı yay. İst-1975

24- Herbert Adams Gibbens, Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşu, Terc. Ragıp Hulusi s:60 25.Yüzyıl yayınları İst-1998

26-Gibbens a.g.e s:38

27- Raphalea Levis, Osmanlı Türkiye’sinde Gündelik Hayat Terc. Mefkure Poray. S: 39-40 Doğan Kardeş yay. İst-1973

28- Ahmet Cevdet Paşa, Tarihi Cevdet, VIII_180

29- Hitti Philip, Siyasal ve Kültürel İslâm Tarihi, Terc. Prof. Dr. Salih Tuğ, IV-1156 İst-1981

 

 

 

 

 

 

Bülent Vedat Aydemir
Bülent Vedat Aydemirvedataydemir1@hotmail.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Comments