EKMEĞE DAİR

Efendi Barutçu

KOZMOPOLİT MÜSLÜMANLIK

Bu haber 27 Mayıs 2013 - 11:35 'de eklendi ve 2.586 kez görüntülendi.

KOZMOPOLİTANİZM: DOĞUŞU VE HRİSTİYANLIK TECRÜBESİ

KOZMOPOLİT MÜSLÜMANLIK

 

Dr. Mahmut RİŞVANOĞLU

 

“Dünya”, “kainat” anlamındaki “kozmos” ve “vatan, şehir, devlet” gibi manaları olan “politei” kökünden türetilen (Batılılarca) Kozmopolitei, “Yeryüzü Ülkesi” anlamına ve Kozmopolitan da “Yeryüzü vatandaşı” manasına gelmekte olup, antik Greklerden (bugünkü Yunanistan’ın olduğu yerde eski halklardan birisi) beri, “vatandaş” anlamındaki “politan”ın kökünden türetilerek zamanla “ecdad toprağı, vatan” anlamına da gelen “patrios”dan türetilen “vatanseverlik” anlamındaki “Patriotizm”in zıddı ve muhalifi olarak ve “Yeryüzü Vatandaşlığı” anlamında kullanılan teknik bir terimdir.

Adeta herşeyin zıddı ile birlikte kaaim olacağını amir olan diyalektik prensibini tasdik edercesine, Milliyetçilik ile aynı kıdeme sahip olduğunu söyleyebileceğimiz Kozmoıpolitanizm’in, bilinen tarih içerisinde günümüzden yaklaşık 4.500 yıl kadar öncesine, Mısır Firavunu III. Tutmosis ve Akkad Kralı Sargo çağlarına kadar geri götürülebilen uzun bir geçmişi vardır.

Nasıl ki Milliyetçilik ve vatanseverlik, “millet, halk, vatan, bayrak, din” gibi millet dinilen belirli bir toplumun ve “vatan” denilen belirli bir toprak parçasını önemli ve vazgeçilmez değerler olarak kabul etmesine karşılık, Kozmopolitanizmde ise, gecenin gündüze zıttı gibi buna taban-tabana zıt olarak hiçbir millet kavramını ve varlığını, hiçbir vatan parçasını, dini ve milli bayrakları hiç önemsemez; bütün toplumların bir tek halk/millet ve bütün yeryüzü de bir tek vatan kabul etmekte ve en ideal halde-din ve millet ve soy kardeşliğini değil-bütün insanları kucaklayan bir ve tek Yeryüzü Devleti (dünya devleti)ni öngörmektedir.

Grek toplumundaki “Stoa” filozofları tarafından felsefi bir prensip haline getirilmiş ve sonraki bu prensip, kozmopolitanizm akımlarının da temelini oluşturmuştur.

Kozmopolitanizmin tarih sahnesine en etkili bir surette ortaya çıkışı, Roma-Hristiyanlık tecrübesi ile olmuştur. Yapıcı tesirlerinden ziyade daha çok yıkıcı etkileriyle dikkat çeken ve bilhassa günümüz Türkiye’si açısından da çok önemli ve çok ibret verici olan bu tecrübe, esas itibariyle “Devlet-Din ve Devlet-toplum çatışmaları”nın bir neticesidir.

Tarihi bilgilerimizi hatırlayalım; bilindiği gibi, bir Roma toprağı olan Filistin’de vahyi bir din yayıcısı olarak zuhur eden Hz. İsa (a.s)’ya karşı ilk mualefet olarak, Yahudiler tarafından yapılmıştır. Hz. İsa’nın tebliğini çok kabaca ve ‘şiddetle’ reddeden Yahudi toplumun sebebiyet vermiş olduğu hadiseler, her dine, ilahlarından ithal ederek “panteonlarına” (Puthanelerine) yerleştirecek kadar anlayış gösteren Roma için sadece bir güvenlik problemi olmuş. Yahudiler’in kendi içlerinden çıkan Allah’ın elçisi olduğunu söyleyen Hz. İsa ve kendisine inanları bu asayiş problemi çerçevesinde ve yine Yahudi kanunlarına göre yargılatarak mahkum etmiş, Roma valisi Pontius Plot’ mahkumiyet kararını onayladıktan sonra ellerini bir taş içinde yıkamasıyla da sembolik olarak ifade etmeğe çalıştığı gibi, kararı devlet olarak üstlenmemiştir.

Ne varki, başlangıçta küçümsenen bu yeni dinin, vahye dayanan yani İslam denen dini, Tarsuslu Paulus’un Yahudi eski inançlarını ekerek bugünkü Hristiyanlık denen din oluşmuştur. Yani bugünkü Hıristiyanlık dini, başlangıçta küçümsenirken, zamanla Roma içerisine de yayılmaya başlamış, meseleyi asayiş boyutundan çıkarmakta ve onun siyasi bir mahiyet kazandırmakta gecikmemiştir.

Hıristiyanlığın bu ilk dönemlerinde (Kayzeryanizm de denir) dünyevi herhangi bir talepde bulunmuyor ve Matta İncilinin bir ayetinde belirtildiği üzere “Sezarın hakkı Sezar’a, Tanrı’nın hakkı da Tanrı’ya bırakılmasını” emrediyor ise de, artık Roma’nın tolerans hudutlarını aşmaya başlıyordu.

Çünkü doktrin olarak Roma halkının ve devletinin inançlarına karşı kökten ortadan kaldırıcı bir muhalefet öngörmesi ve mesela Roma imparatorlarının ‘ilahı bir güçlerinin’ olmadığı ve diğer benzer inanç, kuruma ve gelenekleri reddetmesi hesabıyla herhangi bir uzlaşmayı imkansız kılması yanında, durmadan büyüyen kitlesi ile de kaçınılmaz olarak siyasi sonuçlar ihtiva ediyordu.

İşte bu noktadan itibaren Roma, yeni dini doğrudan doğruya Devlet’e karşı bir isyan hareketi olarak telakki etmeye başlayarak git-gide artan ve zamanla vahşet ve çılgınlığa dönüşen çapta devlet terörü – arenalarda Hıristiyanları yakarak – kullanımına yönelerek O’nu sindirmeye ve bu yeni dini yoketmeye yöneldi ve bu suretle, bütün tarihin şahit olduğu en uzun süreli, en kanlı ve en gaddar “Devlet-Din Çatışması”nı başlattı.

Ne var ki, Sezarlar’ın insanların sadece bedenlerine sahip olabileceği, ruhlarını elde geçirmeye yetmeyeceği acı tecrübelerle öğrenildi.

Üç asırdan, daha uzun süren dişe-diş bir mücadeleden sonra, kendisine görülmemiş zulümleri reva görmekten geri kalmayan Roma’yı kendi payitahtında beyninden vurdu ve O’nu bütünüyle zapetti.

M.S. Ekim 312 yılında Roma imparatoru Büyük Konstantin, Hıristiyanlığı Romanın resmi dini olarak ilan eder.

Ancak, tarihin bu en uzun süreli “Devlet-Din çatışması”, aynı zaman, Din’in yayılıp yaygınlaşması nispetinde fevkalade şiddetli bir “Devlet-Toplum çatışması”na yöneliş de kendisini gösterir; üç asır boyunca devletlerinden zulüm ve aşağılanma gören Hıristiyanlar arasında “devlet, vatan, bayrak” gibi kavramlar bütünüyle değerini kaybetti; artık onlar “politan” ve “patriot” değil “kozmopolitan” olmuşlardır. Kilise Babaları ve onların en büyüklerinden olduğu kabul edilen “Aurelius Augustinus” tarafından ve bilhassa O’nun en önemli eseri olan “Tanrı Devleti” ve “Hristiyan Birliği İdeali” ile felsefi bir görüntü verilen “Hristiyan Kozmopolitanizmi”, kozmopolitanların rövanşlarının ne kadar dehşetli, ne kadar ağır ve ne kadar tahripkar olduğunu gözler önüne serdi.

Belirli bir vatana ve devlete ait olma duygusunu kaybeden ve kozmopolitan şairimiz Teyfik Fikret’in, “vatanım ru-yi zemin (dünya), milletim nev’i beşer (bütün insanlar) mısrasında en yetkin ifadelerinden birisine kavuşan kozmopolitanizmi kendilerine ideolojik bir inanç olarak bu kişiler için. İnançlarına dokunmayacak herkes “kardeş”, karınlarının doyduğu her yerde “vatan” sayılıyordu.

Nitekim, Barbarlar, bir vakitlerin muhteşem Romasına saldırdıkları zaman hemen – hemen hiçbir Hıristiyan Romalı yurttaş olarak istilacılara karşı vatanlarını savunmadılar. Hıristiyanlık artık Romanın resmi dini olmasına ve Kilise babalarının güç kazanmasına rağmen, 410 yılında Gotlar Roma şehrini bir kan deryasına çevirdiklerinde, kendilerine kılıç çekmeyen sadece Hıristiyanlara ve onların Kiliselerine dokunmadılar. Onlara göre, bir zamanlar kendilerine zulüm eden Romalılara göre işgalci Gotlar daha iyi insanlar sayılıyordu.

Zamanla Kilise’nin çalışmaları sonucunda devlet ile din arasında sağlanan mutabakat, daha doğrusu, Kilise’nin Devlet’i ele geçirmesi, Romanın eski sezarların yerine yeni Kilise sezarlarının ortaya çıkışıyla, Hıristiyan kozmopolitanizm’i güç kaybetmesine yol açtı.

Ancak yine de, daha başka birçok kaynaktan da beslenen Kozmopolitanizm, tarih içinde bütün orta çağlar boyunca şu veya bu şekilde hep mevcut oldu; Avrupa’da ‘aydınlanma dönemi’ ile birlikte anarşizm, farmasonluk ve kominizm gibi küresel akımlar içinde kozmopolitanizm büyük bir diriliş yaptı. Kapital ile birlikte, ortaya çıkan küresel şirketler imparatorluğunda; kozmopolitizm en önemli temel felsefesini oluşturdu. Küresel diktatoryasının kurduğu, masonluk Bilderberg, Rotary, Lyon ve buna benzer” pek çok darwinist tarikatlarda kozmopolitanizm temel inanç unsurunu oluşturmaktadır. “Mühim olan karnınızın nerede doyduğudur, “mevzubahis para ise gerisi teferruattır” gibi kozmopolit sloganlar günümüzün en önemli sloganlarıdır.

“Milliyetçilik” ve “Vatanseverlik” ile dişe-diş olarak, kozmopolitanizm ideolojilerini uzun zamandan beri mücadele etmektedirler.

Küreselleşme ideolojisinin, küresel şirketler diktatoryasının dünya kamuoyuna “yeni dünya düzeni” altında, aktarılırken, kozmopolitanizm yeniden ve yeni metodlar ile tırmanışa geçmiş ve vatanseverliklere ve milliyetçilere ve milli devletlere savaş açmıştır.

Hristiyan Kozmopolitanizmi zamanla eski gücünü kaybetti, çünkü bütün Ortaçağlar boyunca devam eden Kilise Devlet bütünleşmesi, onun beslenme kaynaklarını büyük ölçüde kurutmuştu. Kutsal Roma kilisesi ve papalar, bütün kralların ve asillerin üzerinde, tartışmasız olarak, Tanrı-Baba’nın oğlu İsa’nın yeryüzündeki tek temsilcileri olmuşlardır. Devleti el geçirmişlerdir.

Ancak, bütün bu gelişmeler, tarihe bir ibretler zinciri olarak geçti ve bize de, birkaç başlığa indirgeyebileceğimiz, tarihi tecrübe bütünü bıraktı:

1. Tarihi tecrübe göstermektedir ki, bizzat kendi halkına, hele “omurgasına” ve O’nun inanç, itikat ve kültürüne karşı savaş açan bütün “devletlüler”, varlığının sebeb-i hikmeti ve en sağlam teminatı olan kendi eliyle tahrip etmekte, O’nu ya düşmanlığa veya en azından ilgisizliğe sevk etmektedir;

2. Yine tarih, bizzat kendi milletine, hele “omurgasına” karşı savaş açıp da kazanan hiçbir devleti kaydetmiyor; böyle bir savaşın kazanılması muhaldır.

3. Yine aynı Tarih, devletlerin, yurttaşlarının kendi varlığın için kritik karar verme ve dara düşüp de kan bedeli ödeme zamanları geldiğinde, yani onlara dönüp de “ananız vatan ve babanız devlet sizlerden kan istiyor” diye müracaat ettiğinde bu müracaata karşı ilgisiz kaldıklarını ve bu suretle Devlet’in kendi eliyle kendi mezarını kazmış olduğunu da kaydetmektedir.

4. Yine aynı tarih, böyle bir çatışmayı sadece Devlet’in değil ve fakat bizzat toplum da kaybettiğini ve yıkılan Devlet’in enkazında onların da ezildiğini veya külliyen yokolduğunu göstermektedir.

 

KOZMOPOLİTAN MÜSLÜMANLIK

Bu genel mahiyetteki prensipler bütününden bizlerin de çıkarması gereken çok mühim dersler bulunmaktadır ki bunların en başında geleni, Türkiye’de de çok tehlikeli – İngiliz bayrağı altında da yaşayabiliriz, ibadetime dokunmadığı müddetçe – “Müslüman Kozmopolitanizm” veya “Kozmopolitan Müslümanlık” sürecinin gelişmekte olduğudur. Bu süreci besleyen bir kaynak, git-gide, bütün asaletini kaybederek Türkiye ve Türkler ile hesaplaşma emeli taşıyan gizli “etnik ırtçılık” çöp deposuna dönüşme temayülü taşıyan “Kültürel ve Siyasi İslamcılık”dır. Müslüman Türk milletinin bir türlü başından atamadığı “devşirme-dönme” kozmopolitan aydın ve bürokratları, Türk milletinin kimliğini ve inancını ve de İslam’ı aşağılama yüzünden, devletine vatanına ve milletine karşılıksız, içten sevgi duyan her dürüst yurttaşı da, milli meselelerdeki eski hassasiyetlerin süratla erozyona maruz bırakır hale getirmiştir siyasi İslamcılık, yani bu devlet “Dar’ul-Harb” olarak yani kafir devleti olarak bu cenah ajan provokatörler tarafından işlenip durmuştur. Milliyetçilik İslam’ın düşmanı olarak da yıllarca işlenmiştir. Bu gelişmenin başlangıcını kendisi Yahudi asıllı olup daha sonra bir ara Hristiyan ve bir sene sonrada neden olduğu bilinmez Müslüman olmuş; Margaret Marcus yani Meryem Cemile’nin siyasi İslam ile yazdıkları yazılar ile olmuştur.

“İslamcılık” ve “siyasal İslam” Kur’an’daki İslam’ın tanımladığı Müslümanlık olmayıp ünlü Fransız düşünürü ve filozof Müslüman Roger Garady’nun ifadesi ile “Batı ve İsrail”in ortaya attığı “Batılılaşmış Müslümanlıktır”. Siyasi bir ideolojidir.

1934 yılında New York’ta doğan Meryem Cemile, Alman Yahudisi bir ailenin kızı olup, felsefe eğitim gördü. Önce Hristiyanlığa döndü ve 1959 yılından itibaren de “Margaret Marcus” adıyla birden İslam’ı öven makaleler yazmaya başladı. Nihayet 1961 yılının Ramazan ayında Hristiyanlıktan Müslümanlığa geçti. Ve Meryem Cemile adını aldı.

Pakistan ve İslam dünyasındaki milliyetçi hareketlere karşı radikal Müslümancılığı ile bir tavır koyan; İslam’da devlet, vatan, milliyet ve bayrak” olmadığını ileri süren Mevdudi’nin müridi idi.

Pakistan’da; Mevdudi’nin kurduğu “Cemaat-İslam” (Cİ) Partisi doktriner siyasi İslamcı bir parti idi. Pakistanlı araştırmacı Muhammed Wassem, “The 1993 Elections’in Pakistan” adlı eserinde Mevdudi’nin partisi için şöyle diyor;

“…Cemaat-i İslam partisi kamusal bir imaj kazanamamıştır. Çünkü halkın günlük meselelerini “bay-pas” ederek, daha çok ideolojik sorunlar üzerine yoğunlaşmıştır.

Bunun sebebi, sosyolojik olarak, toplumsal olaylara kendince, “İslama aykırı/uygun” diye bakmasından dolayı, Müslüman toplumun sosyo-ekonomik, politik meselelerini halledecek somut projeler meydana getirememesidir.

Mevdudi, Pakistan devleti’nin “milliyetçi dindar” merkezli politikasını “milliyetçi-laik” bulduğu için “siyasal islam”cı radikal bir muhalefet kurgulamış ve bu politik anlayışını da Vahabi mezhebine bağlı Suudiler destek vermişlerdir.

Mevdudi’ye göre modern dünya toplumlarının “hepsi şeytan”, lanetli, ahlaksız ve günahkardı. Katolik dünyasının kabesi sayılan Vatikan ve Kilise babalarının anlayışı da bu merkezdeydi. Katolik Papa’ya göre, bir devlet Katolik inancına bağlı olmayıp, laik olursa o devlete “Civita Diabolik/şeytan devlet” denir. Katolik ruhbanların yürüttüğü devlet ise “Tanrı devleti” olur ve meşruiyet kazanmış olur. İran Şiası – İşni aşeriye – 12 imamcılar – da aynı görüşü paylaşmaktadır.

Ancak Şeyh Mevdudi hastalanınca veya dişi ağrısa tedavi için Londra’ya uçuyordu! Londra’nın lüks otellerindeki mini etekli dekolte kıyafetli kızların servis yaptığı kokteyllere katılmakta da mahsur görmüyordu.

Meryem Cemile, Mevdudi’den aldığı siyasi İslam ideolojisini geliştirerek, Arap dünyasında yayılmasına sebep oldu. 1961-1967 sürecinde ve daha sonraları “milliyetçi-dindar” Araplar ile “Siyasal İslamcı” Araplar arasında derin toplumsal yarılmaların oluşmasına yazdığı kitaplar ve makaleler ile büyük katkıda bulundu.

Meryem Cemile’ye göre; “milliyetçi dindarlık kötüdür”, “siyasi ümmetçilik iyidir”. Araplar arasında milliyetçilik İslam ile bağdaşmaz diye aktarılan bu fitne yazılar, özellikle MOSSAD tarafından bütün Arap alemine aktarılır. İsrail’e karşı tek vücut olmaya çalışan Arap dünyası, bu fitne ideoloji yüzünden şaşkın bir hale düştükleri gibi, “milliyetçi dindar” ile “siyasi ümmetçi” Araplar arasında büyük çatışmalar oldu.

Bu ideolojik çatışmalar ile Araplar uğraşırken, 5 Haziran 1967’de bir pazar sabahı Mısır ve Suriye hava kuvvetleri dünyanın o tarihlerdeki en modernler olan Sovyet yapımı miğlerden oluşan uçakları havalanmadan İsrail uçakları tarafından yok edildiler. İsrail bu savaşla topraklarını üç kat daha genişletir.

Milliyetçi – dindar Araplar ile sosyalist dindar Araplar, İsrail’i bir kaşık suda boğma konusunda hem fikir iken, birden Yahudi asıllı bu Meryem Cemile’nin; “İslam’ın en büyük düşmanı milliyetçiliktir” kitapları ortalığı toz dumana katar. MOSSAD’da aynı minval üzerine “milliyetçilik İslam’a” aykırı fitnesini yayıp duruyordu. Yani Arap Müslümanlarının “milli dirençlerini” yıkıyordu. Siyasi ümmetçi için “bağımsızlık, milli duruş, vatan” gibi kutsal değerlerin hiçbir önemi yoktu. Kısa bir süre sonra ABD özellikle siyasi İslamcı ve ümmetçi Araplara “Green Card-Yeşil Kart” uygulaması başlatarak binlerce Arap’ın ABD’nin vatandaşı olmasını sağladı.

Meryem Cemile ve aynı fikirde olan siyasi ümmetçi Araplar nasıl Arap milliyetçiliğine karşı idiyseler, Türkiye’de de yayılan siyasi İslamcılık ve siyasi ümmetçilik fikrini ve ideolojisini benimseyen politikacılar, bürokratlar, akademisyenler ve iş adamları da şiddetle Türk milliyetçiliğine karşı çıkmakta ve ayaklar altına aldıklarını ilan etmektedirler.

Bugün devlet gücünü ele geçirmiş olan siyasi ümmetçiler – büyük çoğunlukla da devşirme ve dönmelerden ibarettir. Türkiye’yi Yahudi Meryem Cemile’nin MOSSAD’ın yardımı ile Arap dünyasında şekillendirdiği “siyasal İslamcı” politika bataklığına Müslüman Türk milletini de çekmeğe çalışmaktadırlar ki, bu hususta bayağı önemli mesafeler alınmıştır. Türk kimliğine ve bayrağına durmadan emperyalizmin içimizdeki işbirlikçileri; bölücüler, ayrılıkçılar ve benzer mahlukat hareket ederken, milli şuurunu kaybetmiş ve siyasi ümmetçi girdabında boğulan milletten hiçbir karşı tepki görülmemektedir.

Sayın R. Tayyip Erdoğan çok ilginç bir isimdir. Dünyada bugüne kadar hem Yahudilere hem de Müslümanlara hizmetten dolayı milletlerarası itibarı olan mükafatları alan tek istisnai isimdir.

R. T. Erdoğan’a İslam’a iyi hizmet ettiği için (?) hizmet ödülü olarak Vahabi mezhebinin temsilcisi Suudi Arabistan Kralı tarafından verilmişti.

Yine Erdoğan’a cesaret (?) madalyasını da ABD’deki AJC (Amerikan Yahudi Comitesi) tarafından verilmiştir. 104 yıllık bir Yahudi örgütü olan bu örgütün temel görevi siyonizmi dünyaya hakim kılmaktır.

Bu kuruluşun, ömrünün beşte dördünde İsrail’e ve siyonizme kahrolsun diyen Erdoğan’a bir istisna yaparak ödül vermesi dikkat çekici bir durumdur.

Dün Meryem Cemile’nin; ırkçılık değil, milliyetçilik düşmanı buna karşı siyasi İslamı ve ümmetçiliği çıkaran kitaplarını bütün Müslüman – Arap dünyasına MOSSAD eliyle de bedava dağıtanlar, daha sonra da Müslüman Türk milletinde fitne çıkarmak için yurdumuzda dağıttılar. Türkiye’de 1967 Arap-İsrail savaşı’na kadar İslami söylemlerin hiç birinde Türklüğe ve Türk milliyetçiliğine karşı tek bir söz söylem yoktu. 1967’den sonra siyasi İslam söylemleri milliyetçilik karşıtı olarak gündeme gelmeye başladı. Rusya İmparatorluğunun ve kominzmin yıkılmasından sonra daha önceleri Milliyetçi dernekler içinde gizlenmiş olan bu siyasi İslamcı kesimler, buradan ayrılıp – nasılsa komünizm çöktü gibisinden – bilfiil Milliyetçilik düşmanlığını hızlandırdılar. Marksist, fiili adıyla komünizm taraftarları Türk milliyetçilerine “faşist” derken, beri yandan da bu siyasi ümmetçi ve din bezirganları da onlara “ırkçılar” diye saldırıyolardı.

Bugün, yazarlar, akademisyenler, politikacılar, ekonomi çevresindekiler, basın-yayın kuruluşundaki bu zihniyettekiler; Türklük kalksın, bu devirde milliyetçilik olur mu, tek millet tek vatan ve tek devlet, çağ dışı kalmış oluşumlar”dır diyenler nasıl oldu da bu hale getirildiler? Hangi mahfiller tarafından finanse edilmektedirler.

Gerçek bir Seyyid (Hz. Hüseyin’in soyundan gelenlere denir) ve İslam alimi ve Müslüman Türk milletinin bir zamanlar en önemli milliyetçi fikir adamlarından olan S. Ahmet ARVASİ “İslamiyeti Doğru Öğrenmenin Yolu” başlıklı makalesinde şu ibretlik sözlerini görmekteyiz (Erişim, 17/01/2010):

“Türk milleti yeni Müslüman olmuş bir millet değildir. O en az bin yıldan beri İslam ile müşerref olmuştur. İslamiyet’i en doğru tarzda anlayan, yaşayan ve söz sahibi olan bir millettir. Bağrından İmamı Azamları, İmam Matüridileri, Molla Fenarileri, astronomi uzmanları ve fizikçileri gibi daha nice din ve müsbet ilimle ilgili alimlerini, Mevlana Cemaleddin Rumi, Yunus Emre, Ahi Evran, Hacı Bektaşi gibi nice tasavvuf büyüklerini yetiştiren Türk milleti, büyük ve tarihi bir kitaplığa ve “bidatsız/sade” bir din kültürüne sahiptir. İslam dünyasının bütün kaynakları ve sağlam belgeleri ile elimizdedir. Genç nesilleri bu sağlam kaynaklardan mahrum ederek onları “ne idüğü belirsiz” kimselerin kitap ve yazılarına muhtaç bırakmak asla doğru değildir.

“Bugün, kimlerin kontrolünde oldukları az çok belli olan “sözde dini” akımlar ve onları temsil eden yazarların kitapları harıl harıl tecrübe edilip genç nesillerin ve halkımızın ellerine verilmektedir. Kimdir bu yazarlar? Hangi emellere hizmet ederler? “Les Franc-Maçons” adlı kitabın 27. sayfasında yazıldığına göre, Cemalleddin Efgani, Muhammed Abduh (Mısırlı, klasik siyasi İslamcılardan M.R.), din maskesi altında çalışan birer korkunç mason üstadıdırlar.

“Arap dünyasında birçok siyasi hareketleri ve yazarları ve de politikacıları etkisi altına almış olan, İhvan-ül Müslimin (Müslüman Kardeşler RKK) hareketi, aynı kitaba göre masonların kontrolü altındadır… Meryem Cemile adlı bir Yahudi dönmesi kadını himayesi altına alan Mevdudi acep ne yapmak ister?..”

Hülasa olarak;

Komünizm; millet, milli devlet, milli bayrak, din, milli bağımsızlık ve benzeri değerleri asla tanımaz. O’na göre; tek toplum proleteryadır. Tek bayrak ‘orak-çekiç’, tek vatan bütün dünyadır. Poreletarya’nın vatanı yoktur (Karl Marks – Engels/1848’deki komünist manifestosu).

– Kapitalizm; din, vatan milli ve bağımsız – üniter devlet tanımaz. Onun için ‘mevzu bahis’ olan paradır, gerisi tefaruaattır. Yeryüzündeki bütün mallar, üretim araçları onundur; insanlar ırgat ve marabalardır.

Türkiye’deki İslam’ı siyasete alet eden siyasi İslamcılar, Meryem Cemile’den, Mısırlı Seyid Kutub’â, Hasan el Bennah’dan (Müslüman Kardeşler örgütünün kurucusu), Teymiye’den Muhammed Abduh’a (Mısır’ı, Türkler’i akılsızlıkla suçlayan Mısır milliyetçisi ve klasik İslam Moderncisi), Afgani’den Mevdudi’ye kadar ne kadar siyasi İslamcı ve siyasal ümmetçi varsa onların kitaplarıyla okuyup, Türkiye’de siyasi İslamcı bir düzen hayallerini kuran, çok hukukluluk kavramlarını tedavüle sokan, İran’da Şii bir devrim olduğunda heyecandan tir tir titreyerek ve sözde kendileri sünni ve selefi itikadına sahip görünürken, bu şii – müslüman devrimin ürettiği yayınları okuyan ve bunları ülkeye adapte etmeğe çalışan bir nesildi siyasi İslamcılar.

Ama zihinleri, gönülleri, tefekkürleri bu ülkeden, bu topraklardan, bu tarihten, bu dilden yani Türk olmaktan uzak iklimde büyüdüler. Libya’da Müslümanın peşinden gittiler ama birgün olsun, Çin’in zulmü altında inleyen, Ermenilerin işgali ile vatanlarından kopup hala, vagonlar içinde yaşayan Müslüman Türk coğrafyasını görmediler, duymadılar, gözlerini ve gönüllerin o mazlum coğrafyalara çevirmediler kozmopolit siyasi İslamcılar!

Bu cephenin siyasi mimarları ve eğitimcilerinin de Türk kavramıyla ve Türk milleti ile, ‘devşirme-dönmeler’ gibi derin sorunları vardı.

“Üzerinde beyaz fistanı, başında sarığı, ayağında sandaleti, azad edilmiş sakallarıyla gördükleri her faniye gıpta ettiler, benzeri her siyasinin dizinin dibine çöktüler, isminin önünde el-takısı olan her isme benzeri şekillerde imrendiler.

Türk’ü tahkir ettiler, Yahudi – Hristiyanlar gibi.

Kozmopolitan siyasi İslamcılar sonunda iktidar oldular. On yıldır ayaklarının basmadığı bu ülkeyi ‘derin stratejiler’ ile yönetiyorlar. “Kozmopolitan siyasi İslamcıların bir kısmı ise şimdi Kürtçü-bölücü cepheye transfer oldular.

“Komunist devrimciler, Türk milliyetçilerine “faşist” dediler, kozmopolit İslamcı Müslümanlar ise “ırkçılar” ve Milliyetçilik İslam’a aykırı diyerek Yahudi asıllı Meryem Cemile’ye selam gönderdiler. Irkçılık ile milliyetçiliği birbirinden ayıramayacak kadar sosyoloji biliminden bihaber idiler.

Evet kırk yıldır siyasi ümmetçilik rüyası gören kozmopolit Müslümanlar, Türkçülüğe düşman ve Kürtçülüğe devam dediler. PKK’ya yani kızıl faşist ermeni kökenli Kürtçülere medhiyeler düzüyorlar.

Müslüman Türk milleti’nin Müslüman evlatlarını öldüren dağdaki sırtlan sürüsünün bu cinayetlerine ideolojik kılıflar giydiriyorlar.

Siyasi İslamcı kozmopolit Müslümanlar, Türk kimliğini ve milliyetini ayaklar altına aldığını beyan ederken, hiç utanmadan, hiç arlanmadan, hiç haya etmeden, hiç yüzleri kızarmadan Türk milliyetçiliğinin İslam’la – kendilerinin anladığı İslam ile – her zaman bir derdi olduğunu söyleyip durmaktadırlar.

Kırk yılın kozpolit Müslümanları, komünist devrimcilere ve Hristiyan-Yahudiler ile omuz omuza, el-ele yapışıp birlikte Türk milliyetçiliğine saldırıp durmaktadırlar; etnik kimlikleriyle de bu ülkeye ihanet etmektedirler. Hayatlarında Türk düşünce tarihinden bir tek satır bile okumayan bu kozmopolitler, batı emperyalizmin uydurduğu “ari ırkçı” teoriler içine soktuğu Kürtçü tarihinden methiyeler ile savunup duruyorlar.

Kaddafi’nin çadırında maruz kaldıkları hareket karşısında dili tutulan siyasi İslamcı kozmopolit Müslümanlar, Türke hakaret ederken dilleri çözülüyor. Çünkü siyasi iktidar on yıldır onlara bu zemini sağlıyor, “gün bugündür kusun kininizi” diyor.

İslam, bugün yeryüzünün tek, vahye dayanan dinidir. O siyasi bir ideoloji değildir. Ama her Müslüman siyaset ile uğraşabilir bu ayrı bir konudur. Bugün özlemini çektiğimiz İslam dünyası nasıl olurda tekrar yücelebilir konusudur.

“İslam dünyasının yeniden yücelmesi yeni bir medeniyetin inşası mümkün olacak bunun kaynağını siyasi gelişmelerde ve İslami siyasileştirmekle değil, tefekkür sahasında aramalıyız. Siyasi kudret başka birtakım gelişmeler için müsait bir zemin yaratma potansiyeline sahiptir; ama siyaset üzerinde yoğunlaşan çabalar, insanları birleştirebildiği gibi, onları birbirlerinden uzaklaşmaları, aralarına husumet girmesi içinde pek müsaittir.

“İslam, siyasi iktidarlar ile birlikte giden, onun kudreti arkasında filizlenen bir doktrin değildir; siyasi iktidarın imkanlarıyla hiç ulaşılamayacak hedefleri İslam kendi başına alabilmiştir.”

İslam medeniyet davasının asıl yükü fikir adamlarının omuzlarındadır. Müslüman aydınlar ve gerçek din adamları, alimler, mütefekkirler, sanatkarlar ve düşünce adamları, bu sorumluluğun şuuruna ermek zorundalar. Medeniyetleri politikacılar yaratmaz; medeniyet, alimlerle sanatkarların, ilimde- bilimde derinleşmiş, tefekkür şuuruna sahip olanların işidir.

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Comments