betexper
ÜlkücüMilliyetçiTürkçüTürkeşÜlkü Ocaklarıdövizakpchpmhp
DOLAR
8,6580
EURO
10,1795
ALTIN
488,66
BIST
1.419
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Sağanak Yağışlı
26°C
İstanbul
26°C
Sağanak Yağışlı
Pazartesi Parçalı Bulutlu
31°C
Salı Gök Gürültülü
26°C
Çarşamba Sağanak Yağışlı
23°C
Perşembe Sağanak Yağışlı
19°C

Örnek Bir İşçi Lideri: Mustafa Günaydın

Örnek Bir İşçi Lideri: Mustafa Günaydın

Üç Hilâl’in Kahramanları

   

MUSTAFA GÜNAYDIN

 

Zamanın büyük gazetesi Tercüman’ın önemli köşe yazarı, ağabeyimiz rahmetli Ahmet Kabaklı kendisini ziyaret eden sevgili dostum, hemşehrim Mustafa Günaydın için gazetesinde bir makale yayınladı.  Konuşmalarının tesiri altında kaldığını itiraf eden Kabaklı’nın bu makalesini ben Millî Hareket dergisine de almıştım. Yazıya, Günaydın’ı anlatmadan bu önemli makale ile başlamak istiyorum:

  “ MUSTAFA İLE

Mustafa bir ziyaretçi kalabalığı varken odama girdi; onlarla konuşurken sustu, oturdu beni inceledi. Birlikte çıkıp gidecek sandım:

      -Hayır, ben kalıyorum, dedi. Sana diyeceklerim var.

      Önce heyecanla, tutuk, kesik, sonra rahatlamış açılmış olduğunu kendi söyleyerek konuştu, konuştu.

      40 yaşlarında, mavi keten elbiseli, bakışı bir acayip aydınlıkta, vücutça sağlam birisiydi.

      -Ben âbi, ilkokulu bitirdim, yani tahsilsizim, belki derdimi size anlatamayacağım, derken hem çekinden hem de cesur bir hali vardı. Mustafa işçiydi, gazeteleri okurdu, beni merak edip gelmişti. “Bakayım hele, nasıl adamsın?” diyordu.

      Çoğu vatandaşlar bizi bir dertleri için ararlar. Bunun için de: şimdi derdini açmağa başlayacak, uzatmadan söylese bari. Yapabileceğim bir şeyler söylese, diye düşünüyordum.

      Oysa Mustafa, hakikaten beni görmeğe, konuşmaya gelmişti. Dert de kendisininkiler değil, baştan tırnağa memleket işleriydi. Bunlar arasında, şahsi işi, çoluk çocuğu hiç yoktu bile. O düzgün mantığı ile yazıcılara, politikacılara, milliyetçilere laf anlatıyordu. Mustafa’yı dinledikçe hoşlanıyordum. Bir halk adamı ile, onlara lâyık olmak isteyen aydın arasında, lûgatsız, tekellüfsüz bu kadar çok zevk ve düşünce benzerliği oluşuna şaşıyordum.

      -Âbi, milliyetçiliği bize iyi tanıtın. Gazetelerde çok milliyetçi yazar var ama, söyledikleri biri birini tutmuyor. Halbuki solcular hep aynı ağzı konuşuyorlar. Türkiye’nin her yerindeki sosyalistlerden birinin dediğini ötekiler tekrar ediyor. Demek onlar bir yerden idare ediliyor, sizler dağınıksınız. Sonra milliyetçi görünenler, bakıyorsun birbirlerine düşüyorlar. Bizler hangisine inanalım, söyle.

     Sonra kimilerinin milliyetçilik dedikleri benim kafama da yatmıyor. Âbi kısacası, bu memlekette fakir çok, Anadolu’da sürünen çok, doğururken ölen kadın çok, nafaka çıkaramayan çok, hastalık, perişanlık çok. Şimdi bunlara komünistler el atmışlar, yazıp savuruyorlar. Ama onların dinsiz, samimiyetsiz “devlet kapitalisti” olduklarını çok kimse bilmiyor. Doğru söylüyor sanıyorlar. Namuslu adam biliyorlar, onlara kulak veriyorlar. Bu memlekette sefalet, haksızlık, hırsızlık olduğuna göre, bunları temizlemek milliyetçilerin namus borcu değil mi?

      Bunları söylerken cebinden aylık ücret kâğıdını çıkarıyor Mustafa. Bir şerit gösteriyor:

      -Bak, benim gündeliğim şu kadar; her ay 200 lira vergi kesilince kalıyor şu kadar. Demek ki ben yılda 2400 lira vergi ödüyorum. Sonra bir de okuyoruz, filan fabrikatör 500 lira vergi ödemiş, falan büyük doktor 200 lira, bilmem ne şirketi 10 lira. İşte Âbi bunlar koyuyor adama. İşçiler, memurlar da böyle şeylere bozuluyorlar. Onun için bu haksızlıkları yazıp söylemek lâzım ki, hükümet çaresini bulsun, tedbirini alamayacaksa, alacak olan gelsin.

    Bizim istediğimiz, işte bunlar düzelsin ağabey, ama milliyetçiler düzeltsin. Yoksa komünist rejimde, (Devlet kapitalizminde) işçiye grev hakkı değil, sızlanma hakkı bile tanınmadığını biliyoruz. Biz, fabrika sahibine düşman değiliz. İsterse 50 milyonu olsun, bereket versin, ama işçinin de hakkı gözetilsin. Bu adam devletin de hakkını ödesin.

      Âbi, biliyoruz ki, iki türlü kapitalizm var: Şahıs kapitalizmi, devlet kapitalizmi. Şahıs kapitalizmi, ne kadar zalim ve haksız olsa da, arkamızda devlet var, kanunlar var, sendika var, gazeteler var, Meclis var, şikâyet yeri var. Ama bir devlet kapitalizmi oldu mu, yani devler patronluk etti mi, ne derse yapacaksın ne çevirirse susacaksın, mümkünü yok. Kafasını kızdırırsan karşına jandarmayla, orduyla çıkar. “isyan ettin” der, kurşunla devirir seni. Onun için Allah bizi sosyalist rejimden korusun. Ama ne istiyoruz, bizim rejimde haksızlık olmasın, dinimize, Allahımıza söz diyen olmasın, milliyetçi hükümetler halktan yana çıksın, haksızlık, yolsuzluk kalmasın.

      Daha çok güzel şeyler anlattı Mustafa. Ne yazık ki hepsini yazacak yerim yok. Aynen onun diliyle yazmak isterdim o da zor.   

      Ayrılırken “çok memnun kaldığımı” söyledim. Şunu da söylemek isterdim Mustafa’ya: Milletime, işçilerimize olan sevgi ve güvenimi arttırmış, yenilemişti. Onların yazarı olmayı şeref bileceğim.”

 

***

Çok yönlü bir insanı kolayca ve bir defa dinlemekle tam manasıyla tanımak elbette kolay değildir. Mustafa Günaydın çok yönlü biriydi. Kabaklı hoca onu bir defa dinlemiş ve etkilenmiş. Ben ise uzun yıllar beraber olduğumuz, inandığımız bir düşünce için beraber mücadele ettiğimiz Mustafa Günaydın’ı daha geniş anlatmak istiyorum; neden ona kahramanlığı yakıştırıyorum, dilim döndüğü kadar izah etmek istiyorum:

Mustafa Günaydın Kastamonu’nun Taşköprü ilçesinin bir dağ köyünde doğmuş. Oraları çok iyi bilirim; fakirliğin kol gezdiği yerlerdir. O, kaderin kendisine çizdiği fakirlikten kurtulmak için, taşı toprağı altın denen, aslında eğer kendini korumazsa, insanları perişan eden İstanbul’a ailesiyle göçmüş. Bir süre orada burada kirada süründükten sonra, o sırada devletin sanki teşvik ettiği gecekondu politikasına sığınarak Zeytinburnu’da kendisi bizzat çalışarak derme-çatma bir katlı gecekondu yapmış. Gene kendi gayreti ile, belli bir mesleği olmadığı halde, matbaa işçiliğine başlamış; kendini sevdirmiş. 1966 yılında tanıştığımızda bu durumda idi.

O yıllarda parti, il ve ilçe teşkilâtları kurmakta zorlanıyordu.  İlçe haline getirilen gecekondu semtinde ise teşkilâtımız yoktu. Bize, bir matbaa işçisinin buna talip olduğunu söylediler. Günaydın o sırada hemen her gün il merkezine geliyor, o tok ve etkili sesi ile partinin neler yapması gerektiğini devamlı anlatıyordu. İl başkanı, rahmetli, fedakâr insan Bahattin Erman bey ona bu görevi verdi. Kısa zamanda Zeytinburnu ilçesi milliyetçilerin merkezlerinden biri oldu. Bunda, Doğu Türkistan’dan Çin zulmünden kaçıp, oraya yerleşen Uygur ve Kazak Türklerinin de büyük rolü elbette vardır… Şunu da söylemek istiyorum: Mustafa Günaydın, özellikle ilçe başkanı olduktan sonra İstanbul’da partinin bütün toplantılarında en önemli hatip olarak öne çıktı. O günlerde Milliyetçi-Toplumcu denen partili gurubun sözcüsü idi sanki. Her toplantıya geliyor, her mitingde konuşuyor, millete ümit dağıtıyor, gençlere yol gösteriyordu. (Milliyetçi-Toplumcu sloganı, solcuları ve liberalleri o günlerde çok rahatsız etti. Yoksula sadece kendilerinin sahip çıkacağını zanneden solcular, onların yardakçısı liberaller bize hemen “bunlar nasyonal sosyalist, Nazi, faşist” diye yaygaraya başladılar. Fakat bu yaygaralarının bir etkisi olmadı. Parti Türkiye’de genellikle orta ve alt sınıfın sesi oldu.)

Türk milliyetçileri, hemen her sahada olduğu gibi, sendika çalışmalarına da o yıllarda başlamışlar ve pek çok işçi lideri yetiştirmişlerdir. O günler Ankara’dan tanıdığımız, aynı Günaydın gibi matbaa işçiliği yapan İsmail Özkan’ın Ankara Basın-İş Sendikası Genel Başkanı olduğu haberi geldi. Çankırı’dan gelip, Ankara’ya yerleşen aziz dostum İsmail’in bu başarısı bizi müthiş sevindirdi. Bu sendikacılıkta ilk başarımızdı ve öncü oldu. (İsmail Özkan’ın anlattığı bir hatırayı burada nakletmek istiyorum: Sendika başkanı olarak bir seminer için İsrail’e gitmişler. Boş bir zamanında pazarları gezmek istemiş. Karpuz satan bir manavın önünde, bir müşteri alacağı karpuzu seçmek için uğraşıp duruyormuş. Dakikalar geçiyor adam bir türlü beğenmiyormuş. Birden manav adama Türkçe bir küfür etmiş. Yahudi anlamamış elbette. Adam gidince İsmail “Türk müsün” diye sormuş. Manav “Museviyim, ama Türküm; bizi buraya kandırıp Türkiye’den getirdiler. Şimdi bu adamlarla uğraşıp duruyoruz; memleketimi bırakıp buraya deldiğime pişmanım” demiş.) İsmail Özkan, ileri yaşına rağmen, tükenmeyen enerjisi ile sendika ve parti çalışmalarına devam ediyor.

İsmail Özkan’ın bu çalışmalarına biz sevinirken, Mustafa Günaydın’dan bir haber geldi: Bağlı olduğu sendikanın başkan ve yönetim kurulu seçimi varmış ve Günaydın başkan adayı imiş. Kongre eski M.T.T.B. binasında yapıldı. Biz dinleyici olarak kongrenin yapıldığı yere gittik. Herkes eski başkanın yeniden seçileceğine inanırken, Günaydın orada sıra dışı bir konuşma yaptı. Delegelere kısa ve uzun hedefler gösterdi. Klasik sendikacılığın sona erdiğini söyledi. Seçim oldu; Mustafa Günaydın ekibi ile seçimi büyük farkla kazanarak İstanbul Basın-İş Sendikası Başkanı oldu…

Mustafa Günaydın yıllarca iki başkanlığı birden yürüttü. Kendisi ile bizim yayınevine ziyarete gelince, toplantılarda sık sık buluşur, dertleşirdik. Yanında gelirken o sıralarda on – on iki yaşlarında olan oğlu Ali Yaşar Günaydın’ı da getirir, konuşmaları dinlemesini isterdi. Yıllar geçti. Ali Yaşar Günaydın polis kolejini kazandı. Onun haberini verirken Mustafa Günaydın sevinçten ağlıyordu. Bir süre sonra Ali Yaşar babası gibi bir milliyetçi olarak okulunu bitirdi ve komiser olarak gene İstanbul’da bir yere tayin edildi. Günaydın’ın oğlu için bir yığın projesi vardı. İfadesine göre, kendisi okuyamamış, bir işçi olarak kalmıştı. Ama oğlu onun hayallerini gerçekleştirecek, vatana büyük hizmetler edecekti. Anlatırken heyecanlanıyor, Ali Yaşar’ı vali olarak düşünüyordu.

Ali Yaşar Günaydın

Ali Yaşar Günaydın

Günaydın, parti ilçe başkanlığını ehil ellere teslim etmiş, sadece sendika çalışmalarına ağırlık vermeğe başlamıştı. Bölücü komünistler onun çalışmalarını elbette yakından takip ediyorlardı. Defalarca tehdit edilmiş, fakat o bunlara aldırmadan çalışmalarına devam etmişti. İstanbul’da anarşinin doruk noktasına vardığı, komünist Kürtçülerin her gün milliyetçi avına çıkıp birkaç arkadaşımızı şehit ettikleri günlerdi. Zeytinburnu da anarşinin merkezlerinden biri olmuş, üst üste ilçe başkanlarımız şehit edilmişti. O karanlık günlerde bir haber geldi: Mesleği içinde de sivrilen Ali Yaşar Günaydın Zeytinburnu’ndaki gecekondudan çıkarken kurşun yağmuruna tutulmuş ve orada şehit olmuş. Evinde bir tabanca bile olmayan Mustafa Günaydın, bahçedeki balta ile saldırganlara saldırmış; ama onlar kaçıp gitmişler…

Bu hadise, sevgili dostumu sanki dünyadan kopardı. Oğlunun şehit olması onu tamamen yıktı. Kimse ile görüşmez, kimse ile konuşmaz oldu; köşesine, inzivaya çekildi… Yaşadığı hayatla Türk milliyetçilerine örnekti…

 

ali yasar gunaydin

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

Porno Gratuit Porno Français Adulte XXX Brazzers Porn College Girls Film érotique Hard Porn Inceste Famille Porno Japonais Asiatique Jeunes Filles Porno Latin Brown Femmes Porn Mobile Porn Russe Porn Stars Porno Arabe Turc Porno caché Porno de qualité HD Porno Gratuit Porno Mature de Milf Porno Noir Regarder Porn Relations Lesbiennes Secrétaire de Bureau Porn Sexe en Groupe Sexe Gay Sexe Oral Vidéo Amateur Vidéo Anal