buca escort

Ayakkabı Bot ve çizme Günlük ayakkabı Bot ayakkabı modelleri Çizme ayakkabı Terlik ayakkabı Sandalet Babet Spor ayakkabı Topuklu ayakkabı İç giyim Mayo Çorap Fantezi giyim İç çamaşır takımları Sütyen Gecelik Pijama takımı Gece elbisesi Plaj giyim Giyim Büyük beden Tesettür Etek Trenckot tarz eşofman takımları bayan Mont Gömlek Pantolon T-shirt Sweatshirt Kırmızı elbiseler Ceket Çanta Çanta aksesuarlar Bebek bakım çantası Spor çanta Okul çantası Laptop çantası Portföy çanta Bel çantası Postacı çantası El çantası Sırt çanta Bebek bakım çantası Omuz çantası

beylikdüzü escort
ÜlkücüMilliyetçiTürkçüTürkeşÜlkü OcaklarıdövizakpchpmhpAhmet b.karabacakhasan külünk
DOLAR
18,6375
EURO
19,5424
ALTIN
1.061,12
BIST
4.970,92
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Çok Bulutlu
13°C
İstanbul
13°C
Çok Bulutlu
Çarşamba Çok Bulutlu
14°C
Perşembe Çok Bulutlu
15°C
Cuma Çok Bulutlu
16°C
Cumartesi Çok Bulutlu
17°C

İÇİMDEKİ DÜNYADAN BİR PARİS SERENCAMININ ROMANI

İÇİMDEKİ DÜNYADAN BİR PARİS SERENCAMININ ROMANI
26.09.2022
0
A+
A-

İÇİMDEKİ DÜNYADAN BİR PARİS SERENCAMININ ROMANI

Halim KAYA

Erdoğan Cabbar A.’nın yazmış olduğu “İçimdeki Dünyadan Bir Paris Serencamının Romanı” adlı kitabıyla okuma hevesimin bana sağladığı, kitaplarla bazen yazılırken bazen de ilk baskısının çıktığı gün gibi erken tanışma avantajıyla daha önceden haberdar olmuştum. Birkaç kere alıp okumayı düşünsem de içimden gelen bir ses bana bu kitabın yazar olma sevdasında bir adamın yazmaya çalıştığı öyle sıradan bir kitap olduğunu ilham ediyor. Okuyucuya verecek bir ana fikri olmadan amaçsızca yazılmış bir roman denemesi olduğu düşüncesini dayattığından kitapçıda defalarca karşıma çıkıp elime geldiği halde alıp okumaktan kaç kere vazgeçmiştim. Ancak bu kitabı Avrupa’ya gitmiş bir ülkücünün yazdığı bir kitap olduğunu öğrendiğimde kitabı aldım ve hemen o gün de okumaya başladım. Çünkü eğer bunu bir ülkücü yazmış ise en azından Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinde işçi olarak çalışan ve oralarda yaşayan işçilerimizin problemleriyle ilgili bazı şeyleri yazabileceğini düşünüyordum. Fakat kitabı okudukça 12 Eylül darbesinden sonra hiçbir suç işlemediği halde sırf Ülkü Ocakları yöneticisi olduğu için hakkında tutuklama kararı verilmiş, adalet ve hukukun hâkim olmadığı cuntacıların zindanlarında zulüm ve işkence görmemek için vatanında 3 yıl kaçak dolaştıktan sonra yurt dışına çıkmış bir ülkücünün yazmış olduğu bir kitap olduğunu anladım.

Kitabın Ankara’da 2022 yılında Akçağ Yayınları tarafından birinci baskısı yapılmış. Konusu kitabın yazarı Erdoğan Cabbar A.’nın başından geçenler oluşturmaktadır. Kitap 358 (üçyüz elli sekiz) sayfadan müteşekkillidir. Roman, kitabın kahramanının hayatına şahitlik yapan bir kişinin anlatımıyla gözlemci bir ifade ile anlatılmaktadır.

Romanın adı sanı uzun süre verilmeyen meçhul kahramanı sonun nasıl neticeleneceği bilinmeyen bir yere kaçak olarak sahte bir kimlik ile ancak normal yoldan tarifeli seferler yapan uluslararası otobüslerden biriyle yolculuğa çıkmıştır. Yolcunun sahte kimlik kullanması, başka bir isimle başka birisi olarak yolculuk yapması dolayısıyla kaçak olması dışında her şeyi ile meşru görünen bir yolculuk.

Kitabın henüz başlarında adı sanı bize meçhul olan bu yolcunun 1983 yılında Ekim ayının sonuna doğru kaçak yollardan bu yolculuğa çıkana kadar Türkiye’de neler yapmıştır, nasıl yaşamış hayatını nasıl idame ettirmiştir, eğer siyasi nedenler ile Türkiye’den gidiyorsa neden darbenin yapıldığı ve tutuklamalar ile işkencelerin başladığı 12 Eylül 1980 darbesinin hemen sonrası gitmemiş, gidememiştir, bütün bunlar merakımızı celbetmektedir. Ancak yazar Erdoğan Cabbar A.bu durumu hazırlayan 12 Eylülden önceki hayatı ve yaşanılanları “Gündüz Bey’in Derviş Militanları” adlı kitabında bahsetmiştir.

Kitabın dili okuyucuyu ilk etapta kendine çekiyor, sade ve kısa cümlelerle akıcı bir üslup kullanan yazar, baştan kitap hakkında bende oluşan olumsuz intibayı yıkıp atıyor. Okuduğum ilk otuz sayfada adeta bu kitapta iş varmış diyorsun. Ancak anlatımın iyi olması ilerleyen sayfalarda görülen nazar boncuğu mahiyetinde de olsa hatalardan kurtulmaya fayda etmiyor. Yayınevinin dikkatsizliğinden kaynaklı olabilecek dizgi hataları, harf eksiklikleri, cümle bozuklukları görülüyor. Kitaplardaki bu eksiklikleri adedince sayfalarıyla birlikte tek tek gösterince yazar ve editörleri kırıldıkları için hepsini değil ama bir tanesini uçakta korkusunu bastırmak için bira içen genç ile yaptığı “Genç adam, uçaktan çok korktuğunu ve bira içerek korkumu azaltmaya çalıştığını deyince” (S:286) sohbet cümlesindeki “korkumu” kelimesi ya “korkuyu” ya da “korkusunu” olmasının daha doğru olacağını ifade etmek gerekir. Bu yüzden kitaplar basım aşamasına geldikten sonra mutlaka yayınevi tarafından edebiyat ve dil yönünden uzman birisi tarafından sayfa sayfa harf harf okunarak dizgi hataları, bozuk cümleler düzeltilmeli, mahalli anlatımlara ait okuyucu tarafından fazla bilinmeyen, bilinemeyecek deyim ve ifadelerin ne demek istediği iyi anlatılmalıdır. 

Kitabın dili yanında roman kahramanın tambur çalması, gümrük görevlilerine Tamburi Cemil Bey’in bir kasetini vermesi (S:25) ince ruhlu ve sanattan anlayan kültürlü biri olduğunun işaretlerini de vermektedir. Roman Kahramanımız İlhan’ın zaman zaman Ülkücü camianın o günlerde pek bilmediği okumadığı İsmet Özel (S:10) ve 1977 yılında bir beyanname yayınlayarak Ülkülerle birlikte hareket edeceğini açıklaması dolayısıyla biraz daha fazla sevilip bilinen Necip Fazıl Kısakürek’ten (S:38) Yunus Emre’den, Hacı Bektaş Veli’den şiiler okuması, zaman zaman türkülerden, Türk Sanat Musikisi güftelerinde mısralar, beyitler, kıtalar da zikretmesi onun sanata yatkın, kültürlü, üstün vasıflı, ince ruhlu birisi, kendini yetiştirmiş bir ülkücü olduğunu göstermektedir. 

Okuyucu olarak roman kahramanın ismini, daha doğrusu kaçakken kullandığı takma ismini kitabın ancak yirmi dördüncü sayfasında İlhan olduğunu öğrenerek bir tanışıklık yolu buluyor ya da tanışıklık kuruyorsun. Kaçak yolcunun kaçışını organize eden Almanya’daki teşkilatın başkanı Ali (S:14) dir. Yazar söylemekten imtina etse de Almanya’daki Teşkilat Türk Federasyonu, başkanı da Ali Batman olsa gerektir. 

İlhan’ın otobüsle Bulgaristan üzerinden başlayan kaçak yolculuğu Yugoslavya-Maribor, Macaristan-Viyana, İsviçre-Cenevre ve nihayet varacağı son yer Fransa-Paris’e takılmadan gelmiştir. Ancak bu geliş takılma olmaması dolayısıyla sanmayın ki sıkıntısız geçti. Sonu başarıyla biten işlerin cereyanı anında yaşanan sıkıntılar pek dikkat çekmez. Nihayetinde istenilen başarılmıştır. Muvaffak olunamayan kaçış olaylarında nice insan kaçak yollardan yaptığı seyahatler başarısız olduğu için başarıdan değil de o esnada yaşanılan sıkıntı ve zorlukları edebiyatlaştırır. Şimdi ülkemizde yaşanan Afganistan, Irak ve Suriye kökenli göçmen furyasından, her gün haberlere konu olan yakalanma vakaları yaşanılan sefaleti görmemize, kaçış işinin zorluk ve vahametini anlamamıza yardımcı olmaktadır. Tabi bizim burada kaçak yolcu İlhan’ın yaşadığı psikolojik işkenceyi anlamamız mümkün değildir. Bizim anlayabileceğimiz o da en hafifinden olsa da tellerin batması dolayısıyla yaralanmış, peynir, zeytin, kuru ekmek yemek zorunda kalmıştır. 

İslam âlimleri ibadetin üç gaye uğrunda; Allah sevgisiyle, Cennet Umuduyla, Cehennem korkusuyla yapıldığını söylerler. Tabi en makbul olan ibadet Allah sevgisi için yapılanıdır. Roman kahramanımız İlhan Fransa’ya ulaşıp oradaki Türkler ve teşkilat ile ilk irtibatı kurduğu gün düşünüp aklından geçirdiği “Ey benim güzel ülkem! (…) Bizim canlarımız yine sana feda olsun, biz yine senin için ölmeye hazırız. Ama bu defa canı gönülden değil utanma belasına akacaktır kanlarımız!” (S:40) cümlesi 12 Eylül Cuntacılarının ülkemiz insanını hem de aşkla vatanını sevenleri ne hale getirdiğinin en acı bir göstergesidir. Vatan aşkıyla ölüme seve seve giden Ülkücüleri, belki düşman şerrinden korunmanın mantıki düşüncesiyle ölüme gidecek duruma getirmişlerdir. Bu durum da ancak mecburiyet karşısındaki bir haldir. Varın normal sıradan vatandaşların bu durumu hangi seviyede arzu ettiklerini, edeceklerini siz düşünün. ABD ve NATO’nun da darbe yaptırmaktaki amaçları, asıl varmak istedikleri “Ülkesini seven insanları ülkelerini severek savunma arzusundan uzaklaştırmak.” işte netice buydu.  Erdoğan Cabbar A. bu fikri ifade ederek bizim bu güne kadar hiç akıl etmediğimiz bir pencere aralıyor.

Ülkücü harekete mensup yazarçizer takımından bazılarında görülen bir eksiklik var; hareketin liderinden bahsetmemek, ihmal etmek ya da bazı kişilerin 12 Eylül darbesi dolayısıyla başına gelenlerden, yaşanılan ya da elde edemedikleri ama umdukları imkânlara sahip olamamaktan dolayı memnun olmadıkları kendi yaşantılarından sorumlu tutmaları dolayısıyla kasıtlı olarak görmezden gelmek. Ancak onun yetiştirdiği, parti içinde ikinci kişi olarak adı geçenlerden veya önde gelen diğer kişilerin ahlakının ne kadar yüce olduğundan bahsederek lidere karşı tatmin sağlamak. Eğer başta tebliğ edilen inanç ve fikir yüce değilse onu tebliğ eden de, tabi olanlarda yüce olamazlar. Ülkücü Hareketin vazettiği fikri inanç ve o fikri tebliğ eden Başbuğ Alparslan Türkeş ahlaken ve fikren ne kadar yüce ki tabi olanlar peşine takılmış o fikre inanmış ve hayatlarına tatbik ederek kendilerini de yüceltmişlerdir. Teşbihte hata olmazsa Hazreti peygamber (s.a.) İslam dinini tebliğ etmiş ve tebliğ ederken örnek olarak hayatında yaşamış ve tebliğ edilen İslam’a inananlar arasından Hazreti Peygamberin yaşantısını örnek edinmiş Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali gibi takvada ve amelde büyük sahabeler çıkmıştır. Eğer dini tebliğ eden Hz. Peygamber efendimiz olmasa diğerleri müşrik toplum içersinde İslam’la karşılaştıkları zamandan önceki halleri üzerine yaşayıp gideceklerdi. Bunun için Hz. Peygamber efendimiz her zaman onlar için ve bizim için örnek şahsiyettir. Onun hayatında sergilemiş olduğu fiilleri tatbik edenler büyük insandır. Alparslan Türkeş de biz Ülkücüler için Hz. Peygamberden sonra ülkücülerin örnek alacağı ilk örnek şahsiyettir. 

Erdoğan Cabbar A. baştan beri ülkücü bir kişinin hayatını anlatmış ancak kitapta Türkeş ismini ilk olarak Alparslan Türkeş’ten bahsettiği “Onlara göre kendisi ülkesine ve değerlerine bağlı kaçak bir Türkeşçiydi…” (S:65) cümlesini zikrettiği 65. sayfada geçirmiş, ikinci kere de “Lider Alparslan Türkeş’ti ama …” (S:84) ile başlayan şartlı cümlede ancak bahsetmektedir.

Erdoğan Cabbar A. ya da roman kahramanı İlhan yukarıda anlatılanlardan müstesna bir kişilik sahibidir. Her ne kadar gönlünde Alparslan Türkeş’ten başkalarına da sevgi beslese de Alparslan Türkeş’in ismini aşağıdaki cümlede olduğu gibi zikrederek hakkını teslim etmeye de çalışmıştır. Zira Başbuğ cezaevinden çıktıktan sonra Paris’se yaptığı ilk ziyarette İlhan onu havaalanında karşılayan kırk civarı Ülkücü kişi arasında olması yanında gece ailesiyle kaldığı evde koruma olarak nöbet tutan dört kişiden de biridir. Bu arada Alparslan Türkeş’in küçük oğlu Ahmet Kutalmış Türkeş kaldıkları evin bahçesindeki salıncakta sallandığı esnada İlhan’ın isabet etmese de ona doğru yaptığı tekme atıyor gibi hareketi Alparslan Türkeş’in kapıdan dışarı çıkarken görmesi, ancak İlhan’ın hareketini görmemek için, görmezden gelmek için arkasını dönmesi İlhan’ı daha da utandırmıştır. Alparslan Türkeş’in bu davranışı İlhan’ın gözünde Alparslan Türkeş’i yüceltmiştir. Alparslan Türkeş’i trenle Marsilya’ya yolcu ettikten sonra Başbuğun arkasından dalıp giden İlhan “Başbuğum seni şimdi bambaşka duygularla seviyorum. Bir büyüğüm olarak, bir insan olarak sana saygı duyuyorum. Ey benim ilk ve son başbuğum, eğer benim sende ola ki bir hakkım var ise, ben onu helal ediyorum; inşallah sen de bizlere olan hakkını helal edersin. Sen, bizleri hayatın kıymetini bilenler için en imrenilecek payesine çektin; bir bencil olarak yaşamak yerine bir diğerkâm olarak yaşamamıza vesile oldun. Bunun için sana ne kadar çok teşekkür etsek azdır.” (S:149) içinden geçirirken düşündüklerini bizlere aşikâr ederek onun hakkını teslim etmiştir.

Ülkücü hareketin 1965’lerdeki kuruluşundan 12 Eylül 1980 yılında yapılan ihtilalden sonraki ilk on yıldaki şansızlığı mensupları dört başı mamur yaşayan, yaşanılan bir düzeni ve her şeyi ile eksiksiz hayat sunan, maddi imkânlar sağladığı mutlu insanların bir eli yağda bir eli balda bir cemiyet hayatını sağlayan fikir sistemini hazır bulmamışlardı. Onlar bu fikre mensup olduklarını hissetmeye başladıkları andan itibaren karşılarında canlarına kasteden silahlı bir güruhun hücumuna maruz kalmışlar, kendilerini yumruklarıyla savunmak zorunda kalmışlar, olmadı canlarını vererek fikirlerini korumuşlardır. Onlar hayatlarını ortaya koyarak mücadele etmeyi, yokluk ve yoksullukla ama insanca inandığı şekilde yaşayacakları bir ortam temin etmeye talip olup, mücadele dolu hayatı mecburen tercih etmişlerdi. Onlara ne içeriden ne de dışarıdan bir destek olan ne de bir yardım edenleri vardı. Onlar hem İslam ahlak ve akaidi ile Türk töresinden damıttıkları fikri sistemlerini Başbuğlarının ve onun dava arkadaşlarının işaret ettiği kıstaslar içinde hayat tarzlarının temelleri olacak fikri çerçevelerini oluşturuyorlar, hem de kendilerini yetiştirerek olgunlaşıyorlardı. Hazır ortam bulamamanın sıkıntısı dolayısıyla bazen bazı mensupları farklı cemaat ve cemiyetlere giderek kendilerinin sosyal ihtiyaçlarını gideriyorlar, kendi davasına inancı sağlam olanlar kendini muhafaza ediyor, zayıf inanç sahipleri de devşirilerek o girdikleri cemaat veya cemiyet içinde başkalaşıp kaybolup gidiyorlardı. Ülkücü hareket İslam’ın ilk yıllarında ki Hz. Muhammed ve sahabeleri gibi öğrendiklerini tatbik ederek, yaşayarak öğrenen ve öğrendiğini prensip edinen bir nesildir. Bu yalnızlığı, garipliği Fransa’ya gelen İlhan da yaşamıştı. Kendi pozisyonunda olan ülkücü arkadaşlarından başka destek alabileceği kimse yoktu. Oysa Komünistler, Bölücü PKK’lı Kürtler, Devrimci geçinenler kısaca Türk’e ve Türkiye’ye ihanet etmiş herkes Fransa’dan destek bulabiliyorlardı.

Erdoğan Cabbar A. kitabında her ne kadar “1983 den sonra” ve “dört yıl geçmişti gibi” genel bir tarih verse de genelde olayları günlük tarih vermeden ve yaşadıklarını zamandan mücerret olarak anlatarak sanki anlatılanlar her an yaşanılıyormuş hissi uyandırıyor. Anlatılanları yaşanılmış vakalar olarak anlatıp geçmiyor. Başkalarının yaşadıklarından ya da öğrendiklerinden örneklerle destekleyerek okuyucuya anlatmak isteğini açıklıyor. Sosyolojik ve psikolojik tahliller ve analizler yaparak anlatılanlardan bir sonuç, bir ders çıkarmaya okuyucuyu bu minval üzere düşünmeye sevk ediyor. Mesela Paris’e geldiğinin dördüncü yılında Ağustos ayına gelen Ramazan ayında tuttuğu Orucu (S:132-135) bir ibadet olmaktan daha ileri bir sosyolojik olay ve kişinin üzerinde yaptığı tesir ile ahlaki bir öğüt vazifesi gördüğünü anlatıyor, okuyucuyu anıların dışında ilmi düşünmeye sevk ediyor.

Erdoğan Cabbar A. işsiz kaldığı bir zaman kendisine ütücülük yapmanın yorucu olduğunu ve makineci olması halinde daha az yorulacağını bunun için de makinede dikiş dikmeyi, terzilik mesleğini öğrenmesi gerektiğini söyleyen arkadaşlarının uyarısı üzerine gittiği Ülkücü bir atölye sahibi olan Bafralı Ahmet’in atölyesinde (S:141) dikiş dikmeyi öğrenmeye çalışmıştır. Asıl burada benim dikkatimi celbeden 1976 yılında ilkokul beşinci sınıftan beri gitmeye başladığım Bafra Ülkü Ocaklarının yetiştirmiş olduğu Ülkücülere her yerde rastlanmasıdır. Bu sayede Bafra sanki ülkücülerin kalesi olmuş, dolayısıyla da diğer şehirlerde yaşanan çatışmaların en az yaşanmasını sağlamıştı. Ama Bafralı ülkücüler sanki bu fazla sayıda ülkücü yetiştirmenin ve hâkimiyet sağlamanın cezasını 1980 darbesinden sonra açılan “MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Bafra Davası” sonucu aldıkları cezalar ve gördükleri işkenceler ile yaşamışlardır. Belki nüfus bakımında çoğu ilden daha büyük bir ilçe olan Bafra’dan ilk Belediye Başkanını da biz çıkarmıştık. Rahmetlik Belediye Başkanı Hasan Aslan kaderin tecellisi 9 ışığa nispet olacak şekilde 9 yıl belediye başkanlığı yapmıştır. Belki bir dokuz yıl daha yapabilecekken MHP’den ayrılan ülkücülerin kurduğu partide de aradığını bulamayıp yirmi yıl ülkeyi yöneten siyasal İslamcı bir partiden aday olarak belediye başkanlığını kazanan ancak bir dönem sonra kazanamayacağı yerden aday gösterilerek kaybettirilen, harcanan başka bir ülkücü yıkmıştır.  Ben ve biz Bafralı ülkücüler ülkenin diğer şehirlerindeki ülkücüler tarafından gösterilen itibar ile bir Bafralı olarak ilçeler içinde adını Ülkücülük tarihine yazdıran bir ilçede doğup ikamet etmenin kıvancını hayat boyunca yaşadık.

Sri Lankalı birine siz neye inanıyorsunuz diye sorduktan sonra ona verdiği cevap üzerine gülen Konyalı bir gurbetçiye neden güldüğünü soran İlhan’a “İneğin bilmem neresine tapıyorlarmış”  diyerek gülmesi üzerine İlhan onu ikaz etmiş ve özür diletmiş az da olsa Sri Lankalıyı inandığı kutsala gülmediğine inandırmıştır. Bir Müslüman’ın mutlaka bilmesi gereken Allah Kur’an’ı Kerim’deki En’am Suresi/Ayet 108’de “Onların, Allah’ı bırakıp tapındıklarına sövmeyin, sonra onlar da haddi aşarak, bilgisizce Allah’a söverler. Böylece her ümmete yaptıklarını süslü gösterdik. Sonra dönüşleri ancak Rab’lerinedir. O, yapmakta olduklarını kendilerine bildirecektir.” başka dinlere inananların inandıkları şeylere saygılı davranmamızı da emretmektedir.

“… okumanın öğrenmeyi, öğrenmenin de onaylamaktan daha çok itiraz edebilmeyi teşvik ettiği” ni (S:201) ancak vara yoğa değil bilerek itiraz etmeyi, hatta kendi fikrini söyleyerek çözüm göstermeyi, yeni yeni çözümler üretmeyi teşvik eder. Okuyan adamın hafızası farklı bilgilerle doldukça akıl o bilgileri ihtiyaca göre farkında olmadan bilgi yumağının içinden çekerek yeni duruma alternatifler sunar. Erdoğan Cabbar A. okuma ile okumamanın ayrımına “İnsanın insanı anlayabilmesinin önündeki engelleri yazarlar kaldırıyor ve onlar insanı bir anlamda evcilleştiriyorlardı! Evet, farklılık sadece yazanlarla yazmayanlar arasında değildi. Daha önemlisi, muhakkak ki asıl uçurum okuyanlarla okumayanlar arasında bulunuyordu. İnanıyordu ki okumayı gerçekten seven bir insanla okumayı sevmemiş olan insan arasındaki fark, insan olmaya gayret edenle bunu umursamayan arasındaki farka benziyordu.” (S:226) cümleleriyle işaret eder. Allah’ın indirdiği ilk ayette de “oku” der, ancak bu sadece kitap okumak değildir her şeyi okumaktır. Tabiatı, uzayı, astronomiyi, tıp sayesinde insan bedenini okumaktır. Gözlemlemek, denemek yoluyla yeni yeni bilgiler edinmek, yaratıcıyı tanımak, Onu bilmek ve Ona ulaşmak.    

Erdoğan Cabbar A. Paris’te karşılaştığı Bafralılardan sonra ikinci kere benim de hayatımda yeri olan bir kişiye temas ediyor; Bursalı Tekstilci Tamer. Eğer bu Tamer bizim 1980 sonrası Üniversite yıllarımızda herkesin kendi derdine düştüğü ya da başıma bir şey gelir diye uzak durduğu sahipsiz kalmış Ülkü Ocakları teşkilatını yaşatmaya çalıştığımız o çile yıllarında maddiyata sıkıştığımızda gittiğimiz her seferinde Bursa Ülkü Ocakları için istediğimiz maddi desteği esirgemeyen, bizi hiç eli boş çevirmeyen Tamer Afacan ise Erdoğan Cabbar A. ile yine hayatlarımızın kesiştiği ortak bir noktada buluşuyoruz.

Nihayet konu dolaştı geldi, Başbuğ Alparslan Türkeş ile Muhsin Yazıcıoğlu’nun arasındaki problem ve Muhsin Yazıcıoğlu ile ekibinin MHP’den ayrılışına. Erdoğan Cabbar A. “Son zamanlarda Türkiye’den gelen haberlere göre bazı iç sıkıntıların yaşandığı anlaşılıyordu. Bir şekilde Başbuğ Alparslan Türkeş’le Muhsin Başkan arasına ayrılık girerse Ülkücü Hareket 12 Eylül askeri darbesinden daha büyük bir yara alacaktı. Bunu ancak Alparslan Türkeş önleyebilirdi.” (S:240) cümleleriyle fazla detay vermeden MHP’deki bölünmenin sorumlusu olarak Muhsin Yazıcıoğlu tarafından bakarak Başbuğ Alparslan Türkeş’i göstermeye çalışmıştır. Hâlbuki evladın babaya isyan etmesi, onu eleştirmesi İslam ve Türk geleneklerinde olmayan bir şeydir. Bölünecek kadar gruplaşmak da bölünmek için ayrı bir nedendir. İnsanlar neden bütün ile hareket etmez de daha dar bir kesim ile farklılaşacak keskin hatlar oluşturarak ayrışır bu sosyolojik vakanın incelenmesi gerekir. Şimdi ayrışmanın tartışmalarına yeniden girmek yeniden tartışma ortamı oluşturmak istemiyorum. Ancak Muhsin Yazıcıoğlu ve ekibi siyaseten geleceği okuyamamış, Ülkücü Hareketin Başbuğ’un sağlığı zamanında güç olarak etkisini azaltmışlar, eksilen güç sebebiyle ülkücülerin problemlerinin etkin bir şekilde çözümünü geciktirmişler, Başbuğ’dan sonrası içinde belki de Ülkücü Hareketin iktidarını önlemişlerdir. Oluşturdukları gelenek ile de bu günlerin temelini atmışlardır. Bu gün MHP içinde çıkmış Ülkücülerin kurduğu altı civarında ki partiler ve sol partiler de dâhil başka partilerde tek tek siyaset yapanlar kendi ikballeri uğruna hareket ederken çoğunluğun samimi duygularını istismar etmişler ve bu çoğunluğun dertlerini hiç kale almamışlardır. Ülke ve millet için düşünülen hizmetlerin gecikmesi, yapılamaması dolayısıyla da millete karşı da bir manevi sorumluluk altına girmişlerdir. MHP için bölünme yolunun alışkanlılara dönüşmesinin önü açmışlardır. İslam’da yeni bir çığır açan o çığırın toplumu iyiye güzele ya da kötüye zararlıya yönlendirmesi yönünden mesul tutulurlar.

Yine İlhan Paris Ülkü Ocaklarına gittiği bir gün Ocakta toplanan kalabalığın arasında tartıştığı konunun Başbuğ ve Muhsin Yazıcıoğlu ayrılığı mevzusu olduğunu görür. İlhan’ın beklemediği bir şekilde Başbuğ’u haklı görenler ayrılanları “ihanet”le suçluyorlardı. İlhan ise “Siz Muhsin Başkanın ve yanında yer alanların Başbuğ’a, bir ülkücüye ve ülkücü harekete karşı bilerek ve isteyerek gerçekten bir yanlışlık ve bir kötülük düşündüklerine inanıyor musunuz? (S:269) diye kendine mi kalabalığa mı sorduğu net anlaşılmayan soruyu soruyor. Dernekteki kalabalık Başbuğ taraftarı ülkücüler de İlhan’a göre “… arkadaşlar tam olarak inanırız demiyorlarsa da , ‘hayır, elbette ne mümkün asla inanmayız da’ demiyorlardı!” diyerek cevaplandırıyorlar diye düşünerek İlhan kendi aklından bu fikri düşünceyi destekliyor.. O gün istifa edip ayrılanlar Başbuğ’u ve onunla birlikte arkada kalanları suçlayıcı bir açıklama da yaptılar ki bu açıklama içinde Başbuğ’un “oportünis”lik ile suçlanması aklımdan çıkmıyor. Ne demekti 1944 Milliyetçilik olaylarından tutuklanıp tabutluklarda kalmış, 1960 İhtilalinde darbenin yönü komünist tarafa kaymasın diyerek mücadele ederken 14’ler ile Hindistan-Yeni Delhi’ye sürülmüş, 12 Eylül 1980 darbesinde tutuklanarak 4 yıl hapis yatmış ömrü mücadeleyle geçmiş birine fırsatçı demek. Almanya’da bir söz vardır; Cehenneme giden yollar iyi niyet taşlarıyla döşenmiştir. Aklıselim galip gelmiş ve babasına isyan eden evlatları daha sağlığında mirasına el koymaya çalışırken ileriyi göremedikleri için mirasın sadece kendileri ukdesindeki %2’lik kısmını bölebilmişlerdi. Bu giden %2’lik kısımdan çoğu da zamanla beklentileri karşılanmayınca, beklenen başarıyı elde edemedikleri için sessiz sedasız geri dönmüşlerdi. Ancak bir kere bir kapı aralandı ve kötü bir âdetin gelenekselleşmesine öncülük etmiş oldular.  Bugün MHP den ayrılan partiler ne iktidar olabiliyorlar ne de çoğunun barajı aşıp meclise girme şansları var. Soldan sağa siyasetin farklı fraksiyonlarıyla, bu fraksiyonlardan geçmişte tehlikeli ve zararlı buldukları için karşı olduklarıyla bile ittifaklar yapmanın yollarını arıyorlar.

1997 yılında Başbuğ ölmüş, İlhan’da Fransa’da televizyondan ölüm haberini duyunca “O hayatını milletine adamıştı ve onun için kim ne derse desin sonuçta söylenecek bir çift söz vardı:’Alparslan Türkeş ve ülkücüler, vatanın ve milletin bölünüp parçalanmaması ve herhangi bir gücün boyunduruğu altına girmemsi için mücadele etmişler ve bunun için yaşamışlar ve bunun için ölmüş ve öldürmüşlerdi…’ ”  (S:337) diye aklından geçiriyor. Ve 1980 yılına girmek üzereyken Samsun’da öldürülmüş bir devrimci için Ülkü Ocakları Genel Başkanını çağırıp “Evladım, yarın mübarek bir bayram var. Böyle bir günün arifesinde kim olursa olsun, ölenin annesi ve babası şimdi ne yapacaklar? İnşallah böyle bir günde bu ölümün müsebbibi bizimkiler değildir?” (S:337) diyecek kadar merhametli birisine sağlığında yetiştirdiği evlatları vefa göstermemiştir.

Türkiye’den kaçan Devrimci şarkıcı Ahmet Kaya’nın Paris’te ölümü üzerine İlhan’ın “Paris’te yaşayan kimi eski Türk Devrimciler… Onlar artık hayatın kendisiyle barışmışlar ve hayatın karşısında direnemeyerek yumuşamışlar sonunda da eriyip adeta muma dönmüşlerdi! İstedikleri kadar evirip çevirmeye çabalasalar da artık rahatlık ve bolluk içinde yaşamanın cazibesine kapılmışlardı…” (S:350) şeklinde sevk olduğu düşüncelerin ardından hemen ülkücüler aklına gelince de “Aslında ülkücülerin içinden de böylesi değişimler yaşayanların olduğu da görülüyordu! Öncelikle idealistçe hayata bakış açısı yıpranıyor, sonra da bu yeni tavır normalleşerek yayılıyordu. Geriye kalansa kuru kuruya bir milliyetçilik savunmasına dönüşüyordu… Bir insanın gençlik yıllarında ülkücü yani idealist bir hayatı kabullenmesi ve yaşaması elbette önemliydi. Ama yaşı ne olursa olsun, gerçek ülkücü, içindeki idealizmi yaşatabilmeli ve asla öldürmemeliydi! Velhasıl on sekiz ve yirmi yaşlarda ülkücü olmak kolay değilse de asıl kırk yaşından sonra önemliydi nerede ve nasıl durduğumuz…” (S:350)  diye düşünmeye başlamıştı. Ülkücülük öyle hayatımızın bir döneminde maceraperest duygularla uygulayıp sonra vazgeçeceğimiz bir fikir sistemi değildir. Ülkücülük; asıl ölünce Rabb’imizin huzurunda ne kadar ülkücü olduğumuzun ortaya çıkacağı bir yaşam şekli olarak beşikten mezara kadar hayatımıza yön verecek bir düşünceydi. Eğer hayatına uygulamaktan vazgeçilirse sadece kuru bir laf kalabalığı olarak lafta kalan bir sözden başka bir anlam ifade etmez. Sözü söyleyen söylediklerini hayatına yansıtamıyorsa karşısındakine de tesir etmez.

Merhum Liderimiz Başbuğ Alparlan Türkeş’in bir sözü var, internet ortamında da sıkça dolaşan. “Dava adamı olmak için önce adam olmak gerekir. Dava öğretilir ancak adamlık öğretilemez.” Yazar Erdoğan Cabbar A. başbuğun bu sözünü tefsir edercesine bir  “Ülkücü olmak kendisi için en başta adam evladı olmanın ta kendisiydi; ne eksi ne fazla… Adam evladı olmak da her şeyden önce kendisinden emin olunan bir insan olmak demekti. Savaşta ve barışta, sıkıntıda ve ferahlıkta, varlıkta ve yoklukta özünün ve sözünün eri olabilmekti. Ülkücülük, her halükarda ve her yerde önce insan olmaktı…” (S:352) yorumlama yaparak aklından geçen insan ve ülkücülük ilişkisini ifadeye çalışmaktadır.    

Hz. Peygamber’in meşhur bir hadisinde “Bir kimse, beni çocuklarından, ana-babasından ve herkesten daha çok sevmedikçe, îmanı tamam olmaz” buyurduğunu biliyoruz. Bu hadisi dinimiz İslam ve Peygamber efendimiz için bu şekilde anlayıp uygular iken davamız olan ülkücülük içinde “Bir kimse, beni çocuklarından, ana-babasından ve herkesten daha çok sevmedikçe, gerçek ve tamam manada ülkücü olmaz” şeklinde anlamamızın yanlış olmayacağını düşünüyorum. Ülkücü Hareket olarak ancak o zaman yekvücut olur bölünme ve parçalanmalardan azade oluruz.

Erdoğan Cabbar A. bu kitabında bütün yaşanılan imkânsızlıkların içinde yurtdışındaki ülkücüler arasındaki dayanışma yardımlaşma ve bir birine sahip çıkmalarını, evini ocağını imkânlarını paylaşmayı en güzel örnekleriyle okuyucuya aktarıyor. Oradaki bölücü ve dev solcularla aynı mücadelenin gurbet ellerde de devam ettiğini, orada da devletin ülkücülere sahip çıkmayıp bölücüler komünistlere ise her şeyi serbest ettiğini görüyoruz. 

Escort Kayseri Escort Ardahan Escort Balıkesir Escort Nevşehir Escort Muş Escort Tunceli Escort Niğde Escort Şırnak Escort Giresun Escort Çanakkale Escort Manisa Escort Afyonkarahisar Escort Tekirdağ Escort Kars Escort Ankara Escort Polatlı Escort Mamak Escort Çankaya Escort Haymana Escort Sincan Escort Keçiören Escort Pursaklar Escort Etimesgut Escort Aydın Escort Kırklareli Escort Trabzon Escort Ordu Escort Konya Escort Siirt Escort Kahramanmaraş Escort Artvin Escort Kilis Escort Yalova Escort Batman Escort Van Escort Eskişehir Escort Antalya Escort Muratpaşa Escort Kemer Escort Kaş Escort Alanya Escort Konyaaltı Escort Manavgat Escort Kumluca Escort Tokat Escort Bayburt Escort İstanbul Escort Sancaktepe Escort Bağcılar Escort Kayaşehir Escort Mecidiyeköy Escort Fulya Escort Beşiktaş Escort Zeytinburnu Escort Kartal Escort Tuzla Escort Küçükçekmece Escort Üsküdar Escort Merter Escort Güngören Escort Sarıyer Escort Bayrampaşa Escort Çatalca Escort Esenler Escort Bakırköy Escort Kadıköy Escort Maltepe Escort Şerifali Escort Çekmeköy Escort Kağıthane Escort Beylikdüzü Escort Başakşehir Escort Kurtköy Escort Beykoz Escort Ataşehir Escort Sultanbeyli Escort Esenyurt Escort Fatih Escort Eyüpsultan Escort Avcılar Escort Büyükçekmece Escort Beyoğlu Escort Nişantaşı Escort Pendik Escort Bahçelievler Escort Ümraniye Escort Şişli Escort Kocaeli Escort İzmit Escort Gebze Escort Karaman Escort Ağrı Escort Rize Escort Adana Escort Seyhan Escort Çukurova Escort Amasya Escort Erzincan Escort Kastamonu Escort Malatya Escort Yozgat Escort Mersin Escort Anamur Escort Yenişehir Escort Akdeniz Escort Erdemli Escort Mezitli Escort Silifke Escort Edirne Escort Çorum Escort Gaziantep Escort Şehitkamil Escort Şahinbey Escort Nizip Escort Isparta Escort Karabük Escort Düzce Escort Gümüşhane Escort Kırıkkale Escort Bartın Escort Burdur Escort Uşak Escort Adıyaman Escort Muğla Escort Dalaman Escort Marmaris Escort Milas Escort Datça Escort Fethiye Escort Bodrum Escort Samsun Escort İlkadım Escort Atakum Escort Aksaray Escort Bilecik Escort Şanlıurfa Escort Zonguldak Escort Osmaniye Escort Sakarya Escort Bingöl Escort Kütahya Escort Elazığ Escort Bursa Escort İzmir Escort Konak Escort Çeşme Escort Gaziemir Escort Buca Escort Bayraklı Escort Karşıyaka Escort Urla Escort Balçova Escort Bornova Escort Bergama Escort Çiğli Escort Bolu Escort Bitlis Escort Diyarbakır Escort Sivas Escort Iğdır Escort Denizli Escort Sinop Escort Erzurum Escort Kırşehir Escort Çankırı Escort Mardin Escort Hatay Escort Hakkari
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.