
Halim Kaya
Hasan Kallimci ağabeyin yazılarıyla ne zaman tanıştım, nerede karşılaştım bilmiyorum. Belki bir Ülkücü gazete veya derginin eski bir sayısında, belki de önceden yayınlanmış kitaplarının herhangi birinin bulunduğu kitaplıklardan bir aşinalığım var. Yani Hasan Kallimci ağabey Ülkücü camianın ilk nesil eli kalem tutan evlatlarından birisidir. İlk kalem tutan ülkücülerden birisi olarak milli ve manevi değerlerimizi konu alan eserleriyle çeşitli ödüller ve birincilikler almış, halkın içinde halkı gibi yaşayan bir aydındır.
“Kayadaki Kurt” kitabını, ister resim yapmaya yatkın olsun ister olmasın hemen hemen her ülkücünün yaklaşık 1965’lerden beri artık el ustalığı kazanıp bir çırpıda çizmeyi maharet haline dönüştürdüğü, Ergenekon destanında Türklere yol gösteren kayalar üzerindeki Bozkurt resmini Hasan Kallimci ağabeyin yazmış olduğu “Kayadaki Kurt” kitabının kapağı üzerinde görünce dayanamayıp hemen sipariş ettim. “Kayadaki Kurt” kitabı ilk defa ne zaman basıldı bilmiyorum, bu konuda da bir bilgi yok ancak elimizdeki bu nüshanın 118 sayfa muhteviyat ile 2023 yılında ikinci baskı olarak Çınaraltı Yayın Dağıtım tarafından baskısı yapılmıştır.
“Kayadaki Kurt” kitabının hemen başına konulmuş kaya üzerindeki Bozkurt ve bir boğazdan ya da geçit mi desem dar bir yoldan at üzerindeki geçen askerlerden oluşan resim ile sanki resimli çocuk romanı olacakmış intibaı bıraksa da aksine bu resimden başka bir resim yoktur. Kitap; I.Bölüm: “Kayadaki Kurt”, II.Bölüm; “Göktürklerin Obasında”: “Kayan İle Selcen’in Toyu”, “Kara Kış-Kara Haberler”, “Sevinç Han’ın Hilesi”, “Tutsaklık Günleri”, “Göktürklerin Yurdunda”, “Zorlu Yolculuk”, “Ergenekon”, “Kaya’nın Son Sohbeti”, “Yüzlerce Yıl Sonra”, “Ergenekon’dan Çıkış”, III. Bölüm: “Türk Milletinin Bozkurtları” ve “Kaynaklar” bölüm ve başlıklarından oluşmaktadır.
“Su şırıltısı olan yerde hayat vardır, canlılar vardır, bereket vardır….” (s.7) İnsan ilk ana rahmine düştüğü zaman da bir sıvıdır. Hayat suda başlar demiş mi eskiler. Sanki anne karnında ilk can üfürüldüğünde, bir sıvı içinde olduğumuzu anlatır bize, bu söz… Var oluşumuzun ilk g,ünleri ilk ayları ana karnında bir sıvı içinde değil midir? Kâinattaki, hatta Dünya’daki Biyolojik canlılık da ilk sularda başlamıştır. Enbiyâ 30. Ayette “İnkâr edenler, gökler ve yerler bitişik iken onları ayırdığımızı ve her canlıyısudan yarattığımızı görmezler mi? Hala inanmayacaklar mı?”buyurmuyor mu Hz. Allah. İnanıyoruz tabi onun her ayetine ancak artık biyoloji de ispat etmiştir hayatın suda başladığını.
“Üzerinde bir kurdu eksil. Dolunay kayanın zirvesiyle buluştuğu anda, bir kurt gelerek orada durmalı. Başını kaldırarak o meşhur pozunu vermeli. Kurt, kaya ve dolunay buluşması şahane bir tablo oluştururdu.” (s.9) Her Türk evladının ruhuna işlemiştir, Ergenekon’dan çıkarken görüldüğü düşünülen pozuyla kitabın kapağındaki kayanın üzerindeki kurt resminin hali. Bir kaya ve bir dolunay olunca hemen Bozkurdu hatırlatır sıradan bir köylüye bile…
Tam burada Hasan Kallimci Türkler tarafından sevilen ve yol gösteren olarak kabul edilen Bozkurdu, Asenayı ve Börteçine’yi sıradan diğer kurtlardan ayırma bilgi vermek için köylünün oğluna soru sordurur ve cevabını da “Koyunları yiyen, insanlara zarar veren kurtlara biz ‘canavar’ deriz, diye cevap verdi babam. Benim bahsettiğim ise Türk milletine yol gösterendir. Adına ‘Bozkurt’ denir. O, Türk milletinin dostudur, sembolüdür, rehberidir.” (s.9)
Uzun süredir kitap okurken böyle ağlamamıştım. İl Han’ın bekar oğlu Kayan ile yine il Han’ın torunu, Kayan’ın yeğeni, kardeşin oğlu Tukuz’un Kayan ile Selcen’in ilk görüşte yaşadıkları aşk üzerine konuşurken. Sakin Kayan’ın evlenecek olmasına sevinmiştim. Hem okuyor hem kendimi sıkıyordum ki sesimi koyup ağlamayım. Gözyaşlarım boynumun altına kadar akarak inip de ıslaklığın vermiş olduğu serinlik beni kendime getirene kadar da pek alakadar olamadım gözyaşlarımla. Farkına varıca da yine ne oldu da ağlıyorsun diye sormasın diye hanımdan gizleyerek gözyaşlarımi sildim. Göktürklerin İl Han’nın oğlu Kayan ile Selcen bir spor yarışmasında yarışmış, Kayan birinci olmasına rağmen Selcen de çoğu erkeği geride bırakacak derecede ok atmada ve ata binmede başarılı olmuş. Başarısı ve güzelliğiyle de Kayan’ın dikkatini çekmeyi başarmıştır. İşte beni bu şekilde ağlatan iki Türk’ün birbirini sevmesi, mutlu olacak olmasıydı. Tukuz, bütün ahali gibi amcası Kayan’ın Selcen’e olan ilgisi yarışmalar sırasında bakışlarından fark etmişti. Kayan Selcene ilgi duyduğunu söyleyince Türk töresindeki her evli tecrübeli kişinin bekâr arkadaşının evlenmesi için yaptığını yapmaya, kendi eşini, hanımı Yıldız’ı Selcen’in yanına gönderip, başkasını sevip sevmediğine dair fikrini almaya, eğer yoksa Kayan’ın Selcen’e karşı evlenme isteğine dair niyetini açık etmeye söylemesi için göndermeye birlikte karar verdiler (s.13-21).
Kayan ile Selcen’in toyu kurulmuştur ancak; toya katılanlar arasında bir memnuniyetsizlik, isteksizlik olduğu sezilir. Toyda kopuz çalıp söylediği yırlar ile gezip gördüğü yerlerde şahit olduğu olumsuzlukları dile getirmiş, bu sırada dünyadan habersiz birkaç kişi ozana karşı çıkmış, ufak yolluda tartışmışlardır. Ozan okuduğu Yır’ında gezip gördüğü yerlerde İl Han’ın hanlığına karşı çıkıldığını, birlik ve dirlik kalmadığını, Çinlilerin kızlar ve ipekli kumaşlar göndererek beyleri ve halkı kandırdığını, Tatar Türklerinin beyi Sevinç Han ayrılık güttüğü için toya katılmadığını dile getirmiş, karşı çıkanlar da Kayan ile Selcen’in toy’una beylerin, Çinlileri geldiğini, hediyeler getirdiğini ileri sürerek birlik ve dirliğin düzgün olduğunu savunmuşlardır. Ama Ozan kadar bilgili ve görgülü olmadıklarından dolayı bizi de ozanın uyarıları biraz endişelendirmiştir.
Hasan Kallimci bizim bile artık günlük dilde pek kullanmadığımız, kullanmayı terk ettiğimiz, ya da yaşı icabı okuyucunun henüz öğrenmemiş olacağını düşündüğü; yayılmak, evdeş, ake, yılkı, toy, evin çatılması, Yuğ töreni, yır, yaylak, kışlak, aksakal, ulak, çaşıt, dermek, sadak,sacayağı, ağıl, ahır, yamçı, kurut, kargış gibi bazı kelimeleri ve burada zikretmediğimiz daha nice kelimeyi cümleler içinde kullanarak unutulup gitmesine razı olmamış, dilin yaşamasın sağlamıştır.
İl Han oğlu Kayan’ın toyunda Çakır ozan ile tartışan genci yılkı sürüsüne bakmakla cezalandırmış,beylerinden Tabgaçların Hanı –Hasan Kallimci Tabgaçları ile Tatarlar aynı görmektedir. Kitapta bir yerde Tatar Beyi Sevinç Han, bir yerde de Tabgaç Hanı Sevinç han olarak zikretmektedir. Bu ilişkiyi de her iki Türk boyunun kökeninde bulunduğu söylenen Moğol etnisitesi nedeniyle kurmuştur.- Sevinç Han ülkesine, Çin’e ve diğer Türk boylarının yurtlarına çaşıtlar gönderip bilgi toplamış, tedbirler almaya çalışmış, Sevinç Han’a aksakal göndermiş, beyleri iknaya çalışmıştır. Çünkü İl Han biliyordu ki “Görünen o ki bir savaş kaçınılmaz oldu. Ne yazık ki yensek de Türk Kanı akacak, yenilsek de… Devletimiz sarsılacak, birliğimiz bozulacak… Derlenip toparlanmamız için yine yüz yıllar gerekecek…” (s.40)
“Savaş hiledir.” derler, on gün obasının etrafına hendek kazarak savunma yapan İl Han’ın verdiği zayiat Sevinç Han’ı hile yapmaya sevk etti. Yapacakları hileyi de “Yarın sabah, erken saatlerde dört bir taraftan yine saldıracağız. Kısa bir zaman sonra bozguna uğramış gibi kaçmaya başlayacağız. Bazılarımız bana karşı çıkıyor görüntüsü vereceğiz. Atlarımızdan bazılarını, yiyecek ve silah yüklü arabalarımızı bile orada bırakarak kaçmaya başlayacağız. Kaçarken bazı birlikler yan tafralara gizlenecek ve bekleyecekler. Karşıdan bakanlar ordumuzun dağıldığını, birliğimizin kalmadığını sanacaklar. İşte o zaman İl Han, bizi kovalamak ve kılıçtan geçirmek isteyecektir. Askerleriyle hendekten bu taraf geçerek peşimize takıldıkları zaman geriye döneriz…” (s.47) şeklinde beylerine anlatı.
İl Han bir Türk savaş hilesi olan bozularak kaçma hilesini anlayamamış, hendekten öte tarafa geçerek Sevinç Han’ın kaçan ordusunun peşine düşmüştü. Sevinç Han da kaçar gibi giderken aniden dönerek peşlerinden gelen İl Han’ın askerlerini bir Türk savaş taktiği olan Hilal Kıskacı’na almayı da başarıyla uygulayarak İl Han’ın ordusunun etrafını çevirip, şaşkına dönen orduyu kırmış, Kayan ve eşi Selcen ve Tukuz ile Yıldızı da esir alarak kendi yurtlarına dönmüşlerdir.
Ancak Kayan’ın aklından geçen zafer sarhoşluğu içinde olan Sevinç Han’a bağlı Tatarların eğlencesi bitmeden kaçmaktır. Nitekim iki gece geçmeden Göktürk boyunun Tatarlara esir olmuş prens ve prensesleri atlarını atladıkları gibi kaçmışlar ve nihayet vatanları Ötüken’e gelip İl han ile bazı ileri gelenlerin cesetlerini toprağa gömdüler. “Daha sonra yakılıp yıkılmış yurtlarına yeniden dağıldılar. Minderden yorgana, elbiseden keçelere, maşadan sacayağına kadar günlük kullanımda gerekli eşyaları toplayıp bir tarafa yığdılar. Mızrak, ok, yay, kılıç ne kadar silah buldularsa onları da topladılar. Bir demircinin örsünü, çekiçlerini, balyozlarını, körüğünü bile aldılar. Kürek, çapa, kazma, sacayağı, insan hayatı için yaralı ne buldularsa topluyor, bir tarafa yığıyorlardı.” (s.63) Sonra topladıkları sağlam kalmış eşya ve alet edevat, mızrak, ok ve yay gibi silahlardan işe yarayanları, at, koyun gibi sağ kalabilmiş hayvanların Tatarlar tarafından götürülmemiş olanlarını atlara yüklemişler hayvanları önlerine katmışlar, Kayan’ın düşündüğü gibi Tatarların ve başka düşman obaların arayıp bulamayacağı bir yer bulmak üzere Altay dağlarının kuytu bir yerine ulaşana dek gitmişler.
Kayan, Selcen, Tukuz ve Yıldız’dan oluşan dört kişilik Göktürk obası Altay dağlarına doğru tırmanmış sarp ve geçit vermez kayalık dar geçitli yerlerden geçerek nihayet, otu, suyu bol çeşitli ağaçların olduğu önceki yurtları Ötüken’e benzettikleri dere kenarındaki bir sırta yerleştiler. Çakır Ozan’ın kopuzu Kayan’da olduğu için bu yere isim vermesini Kayan’dan istemişler o da buraya ad olarak “Ergenekon” demiştir (s.78). Selcen ve Yıldız hayal kuruyor, Kayan ve Selcen’in oğlunu Tukuz ve Yıldız’ın kızıyla evlendiriyor, toylarını yapıyorlardı.Yıldız, “Oğlun, Ergenekon’daki Göktürk obasının beyi Kayan’ın oğlu olacak. İleride bey olacak” (s.80) diyerek Kayan’ı Dört kişilik Göktürk obasının Beyi kabul etmiş ve ilan etmişti. Her iki aile için barınacakları, birbirlerini konuk edecekleri uygun mesafede çadırlar kurulmuş, hayvanlar için ağıllar ve ahırlar yapılmış, Ergenekon yurt tutulmuştur.
Aradan uzun zaman geçmiş Kayan ile Tukuz’un torunları çoğalmış, ancak zaman her şeyi eskittiği gibi Kayan ve Tukuz’u da kocaltmıştı. Bütün Göktürk obasının yeni adıyla Kayat’ların “Çocukları, torunları toplanmış Kayan’ı dinliyorlardı. Bir koyun postunun üzerindeydi. Bir yastığa dayanarak ancak oturabiliyordu. Yaşlıydı, yorgundu, nefesi konuşmasına yetmiyordu.” (s.84) Bir devletin bir milletin var olmasının yükü binmiş omuzları artık bu yükü taşıyamıyor yıllar geçtikçe ağırlaştığını hissediyordu. Ne etseler de geçen yıllara rağmen henüz daha yeteri kadar çoğalamamışlardı. Kayan karşısındakiler hitaben “Sanırsınız ki karşımdaki otuz kişiyi seyrediyorum. Hayır… Ben şu anda, yüzyıllar sonrasına uzanan bir zaman dilimi içindeyim. Yüzlerce yıl sonralarına bakıyorum.” (s.85) diyerek az olan obanın çok olacağı yüzyıl sonralarını düşündüğünü söylüyordu. Ve iki çadırdan çoğalarak kaç çadır oldukların “Daha dün gibiydi buraya gelerek şu ergeneye iki çadır kurduğumuz. Bugün tam on iki çadır olduk. On iki çadırlık bir Göktürk obasıyız. Onlarca, yüzlerce yıl sonra daha da üreyerek, daha da çoğalacağız. Ergenekon’da binlerce çadırlık halk olacağız… İşte o zaman geldiğinde yeniden Göktürk milleti olacak… Yüz bin mızraklı bir ordumuz olacak… Göktürk devletini yeniden kurmak için yürüyüşe geçeceğiz.” (s.85) anlatarak geleceğe dair umut verici konuşmuştu. Bu konuşmasında Göktürk devletinin başına gelenleri, Sevinç Han’a yenilmelerini, herkesin kılıçtan geçirilmesini, kendilerinin esir alınarak götürülmelerini, üç gün olmadan esaretten kaçışlarını, Ötüken’den kalanları toplayıp Ergenekon’a göç edişlerini ve bugün geldikleri durumu uzun uzun anlatmış yorulmuştur. Uyuyor diye kurultayı dağıtmışlar ancak Selcen, Kayan’ın ağzı açık upuzun uzanacak şekilde acayip yatmasından işkillenerek yanına vardığında “Acı geçeği o an fark etti Kayan Han, [Selcen’in] hayat arkadaşı ölmüştü. Dizlerinin bağı çözülüverdi.” (s.90)
Aradan yüz yıllar geçmiş, Ergenekon’daki Göktürklerin çadırları ve hayvanları buraya, Ergenekon’a sığmaz olmuştu. Ataları Kayan Han’ın vasiyeti gereği buradan da çıkmaları gerekiyordu. O sıralar Göktürklerin Hanları Tavu Yabgu olmuştu. Ona “Börteçene” lakabını uygun görmüşlerdi. Herkes ona “Börteçene Yabgu” ya da “Börteçene Tavu Yabgu” diyorlardı (s.93).Börteçene Tavu Yabgu halkını buradan nasıl kurtaracağını düşünüyordu. Kayan Han’ın torun Karaca ona itaatsizlik etmiş, ancak ilahi bir ceza olarak Karaca’ya atası Kayan Han’ı son nefesini vermeden görmek nasip olmamıştı.Börteçene Tavu Yabgu zamanında da çağrılan kurultaya gelmeyen Konkratlar boyu verilen emirlere uymamaya, beye asi olmaya başlamıştı. Hasan Kallimci Karac ve Konkratları ne güzel benzetmiş, her şeyi ile kendine türemiş ama kendisi gibi davranmayanları. “Elmanı içindeki kurt gibiler.” (s.94)
Toplanan kurultayda Börteçene Tavu Yabgu’yu dinleyenler arasında bulunan Demirci Aksongur, işi oğlun bırakmış ve Ergenekon’dan çıkış yolunu bulmak için “Heybesine et, kımız, kurut koymuş” (s.96) atına binerek kış kıyamet demeden yollara düşmüştür. Ergenekon halkı Demirci Aksongur gibi etrafa dağılmış bir yüklü dev geçecek kadar bir yol aramaya çıkmıştı. Yol bulmak için üç hafta dolaştığı dağlarda bir sırt da daha önce gördüğü kayalara benzemeyen gri renkteki kayalardan aldığı parçacıkları inceledi. Demirdi bu, tepe olduğu gibi demir madeniydi. “Ünlü demirci ustası Aksongur idi o, demiri tanırdı, tanımıştı. Ömür boyu o madenle birlikte yaşamıştı. Yıllarca, Ergenekon yurdunda nerede demir madeni var hep o arayıp bulmuş ve çıkarmıştı.” Demirci Aksongur bulunduğu yerden demir madeninin bulunduğu dağın sarp sırtını iyice süzmüş ve kendi kendine “Bu demirden kayayı eritirsek geçebilecek kadar yol açabiliriz, diye mırıldandı.” (s.99)
Hasan Kallimci bir destan olan Ergenekon’u destan olmaktan, hayal olmaktan kurtarmış, yaşanılan bir geçekliğe dönüştürmüştür. Olmaz görülen hayal sayılan zorlukları insan takatinin yettiği, akıl ve mantığa uygun, anlaşılabilir, hata yaşanabilir her kes tarafından yapılabilir bir hal sokmuştur. Destan olarak okuduğumuz Ergenekon için bize meğer Ergenekon ne kadar da hayatın içinden gerçek bir hayat kesitiymiş dedirmiştir.
Obaya geri dönen Demirci Aksongur bulduğu yolu Börteçene Tavu Yabgu’yla danışmış, o da uygun bulmuştur. Börteçene Tavu Yabgu pekâlâ ne yapacağız diye sorunca da “Belirlediğim o sırta kömür ve odun taşıyacağız. Odunları ve kömürü, demirden kayanın yetmiş yerine kat kat yığacağız. At ve sığır derisinde yetmiş tane de körük yaptıracağız. Odunları ateşleyerek kömür yığınlarının yanmasını sağlayacağız. Körüklerle ateşi kuvvetlendirip demir kayaları eriterek çıkış yolunu açacağız.” (s.101) diyerek gayet anlaşılır bir şekilde izah etmiş.
Toplanan odun ve kömürler yetmiş yere bir kat odun bir kat kömür olmak üzere yığılmış, hemen yanlarına yapılan körükler kurulmuş, artık odunları ateşleme sırası gelmişti. Yakılan odunlar ve tutuşturulan kömürlerin ateşi körüklerle kayalara doğru şiddeti artırılarak üflenmeye başlanmıştır. “Odunlar yandı, kömürler tutuştu. Körükler alevleri kayanın sırtına sırtına üfürmeye başladı. Kömür ateşi sürekliydi ve ısısı he an daha da artıyordu. Kaya kütlesinin içindeki demir kızardı, bir kor şekline dönüştü; sonunda dayanamayıp ermeye başladı. Dağ eriyor, içinde demir madeni olmayan kayalar da ateşin etkisiyle parçalanarak aşağılara yuvarlanıyordu. Eriyen kısımlarda bir düzlük oluşuyor, genişliyor ve yol kendini gösteriyordu.” (s.103)
Demirci Aksongur Ergenekon’dan çıkmak için bir yol bulurum diye dağlara çıktığında demir dağ’ın üstünde duran bir Bozkurt ona sanki burayı erit dercesine yol göstermişti, bu dağ eritildikten sonra Demirci Aksongur ve Börteçene Tavu Yabgu tepenin öte yüzünde açılacak yolu planlarken aynı Bozkurt bu sefer de başka bir kayanın üzerinden onlara yol gösteriyordu. Nihayet demir dağın iki yüzü de yakılan ateş ve kurulan körükler ile eritilmiş bir yol açılmıştır.Börteçene Tavu Yabgu Demirci Aksongur’a “Bundan böyle Türkleri Ergenekon’dan çıkaran yolu yapan demirci ustası olarak bilineceksin Yüzlerce, binlerce yıl sevgiyle, saygıyla anılacaksın,” (s.108) demiştir demsine de sadece Demirci Aksongur için mi söylenmiştir bu söz. Aksine devletine milletine hizmet eden her Türk için söylenmiştir. Millet olarak bize devletimize milletimize hizmet edenleri unutmayın onları her daim anın derken, hizmet edecek olanlara da unutulmak istemiyorsan devletine ve milletine hizmet et demektedir. Kadirşinas millet seni unutmayacaktır diyor.
Ergenekon’da çoğalmış Göktürk Obası toplanmış açılan yoldan geçiyorlardı. Az öte kayanın üzerinde duran Bozkurt’u gören Demirci Aksongur “Bak Tavu Yabgu, dedi. Kurt yine önümüzdeki kayalığa çıktı. Bize doğru bakarak uluyor. Bak yürümeye başladı bile. Durup geriye dönüyor, uluyor, yine yürüyor.” Dedi. Börteçene Tavu Yabgu ise “Bize yol gösteriyor, dedi Yabgu, kılavuzluk ediyor. Göreceksin yol boyunca hep önümüzde olacak.” (s.113) diye karşılık verdi. Demirci Aksongur yabgusuna “Bozkurt da senin gibi bir Börteçene,” diyerek onu Bozkurt’a benzetiyordu.
Hasan Kallimci Ergenekon’dan çıkış günü olan bu özel günü “Yıllar sonra Börteçene’nin ‘Yeni Gün’ adını verdiği, bu tarihi gün, ’21 Mart’ olarak bilinecekti. Adına ‘Nevruz’ denilecekti. Türk milleti, o gün geldiğinde Ergenekon’dan çıkışı hatırlayacak, demr dövecek ve kırlara çıkılacaktı. O gün geldiğinde, Türk milleti Kayan’ı, Tukuz’u, Börteçene tavu Yabgu ile Börteçene adlı Bozkurdu anacaklardı.” (s.113)nasıl kutlamamız, neler yapmamız gerektiğini yeni nesle anlatıyor.
Yine Hasan Kallimci bir nasihat bir öğüt mahiyetinde Türk Toplumuna birlik olmayı salık verirken günümüzde birlik olmaktan kaçınanları tarihteki Konkratlara benzeterek işaret ediyor. “Çevrene baksan, Konkratlar gibi davranan nice insan göreceksin. Yelere tükürenler, otobüste büyüklere yer vermeyenler, komşusuna yardımcı olmayanlar, komşularını rahatsız edecek şekilde gürültü yapanlar, çöp toplam saatleri dışında yola çöp çıkaranlar. Trafik kurallarına uymayanlar…” (s.117) şeklinde toplum düzenine uymayan topluma zarar veren herkesi zararlı Konkratlar benzetmektedir.
Göktürkler Börteçene Tavu Yabgu önderliğinde Demirci Aksongur’un keşfettiği ve erittiği demir dağdan açılan yoldan Börteçene Bozkurt’un yol göstermesiyle çıkarak 400 yıl sonra ata yurdu ÖTÜKEN’e gelmişler. Düşmanlarıyla savaşarak Bumin ve İstemi Tiginlerin öncülüğünde yeniden Göktürk devletini kurmuşlar ve Gök bayrağı dalgalandırmışlardır.
Hasan Kallimci bir destanımız rahatça okunacak, anlaşılacak bir hikâye şeklinde kaleme alarak elden düşmemesini sağlamış bu arada da Türk gençlerine çeşitli öğütler vererek devlet millet yolunda çalışmaları gerektiğini, eğer birlik dirlik içinde olmazsak düşmanlarımızın biz her zaman yok etmek için fırsat kolladığını, bu düşmanların bazen elmanın kurdu gibi kendi içimizden çıkabileceğini, içerden çıkan düşmanların yabancı düşmanlardan daha tehlikeli olduğunu öğretmiştir.

