DOLAR32,8210% 0.04
EURO35,2759% 0
STERLIN41,7643% 0.07
FRANG36,8983% 0.02
ALTIN2.446,14% 0,04
BITCOIN66.670,00-0.067

SİYAH MEŞALE

Yayınlanma Tarihi :
SİYAH MEŞALE

SİYAH MEŞALE

Kapalı Kapının Ardı

Halim KAYA

 

Dursun Kuveloğlu’nun bundan önce de “Koyu Gri Seneler” adlı romanını okumuş ve az çok yazarı tanımıştım. Dursun Kuveloğlu’nun son romanı “Siyah Meşale- Kapalı Kapının Ardı” tanıtımları ne zaman ki algı radarıma girdi alıp okumak istedim. Sadece Dursun Kuveloğlu’nun bir önceki okuduğum “Koyu Gri Seneler” adlı romanından yazar hakkında aklımda kalan saik ile.

Kitabın içeriği hakkında hiçbir bilgim yok. Sadece isminde geçen “siyah” kelimesinden yola çıkarak olumsuzluklardan bahsedeceği kanaati uyandırıyor. Şimdi okuyacağım. Okurken de zaman zaman okuduğum kısımlar hakkında ufak değerlendirmeler yapacağım.

Dursun Kuveloğlu’nun “Siyah Meşale- Kapalı Kapının Ardı” adlı son romanı kaçıncı baskısı olduğu yazmasa da birinci baskı olduğu anlaşılan “Siyah Meşale- Kapalı Kapının Ardı” romanı Mi yayınları tarafından Mayıs 2023 tarihinde 255 sayfa olarak baskısı yapılmış. Ben de 20224 yılı Mayıs ayında okumaya başladığıma göre yayınlanalı tam bir sene olmuş. Kitabın sonuna geniş bir yardımcı kaynak listesi verilmiş.

Dursun Kuveloğlu kitaba “Suyun Başı” başlıklı bölüm ile başlayarak, bir İngiliz ırkçısı olan Arnold Wilson’un anlaşma I. Dünya savaşından sonra Siyasi komiser olarak bulunduğu Bağdat’ta kendini idare edemeyenlere yeni görevler ve topraklar tahsis eden düşüncelerini başarılı bir şekilde işlemektedir. İngiliz ırkçısı olan Arnold Wilson’un hayaller olarak sunulanların aslında onların gerçek düşünceleri olduğu ve İngilizlerin diğer milletlere nasıl baktığını, Yahudiler için kullanılan “Üstün Irk” benzetmesini İngiliz ırkçısı olan Arnold Wilson’un kendilerine, İngilizlere nasıl yakıştırdığını, İngiliz üstünlüğünün tanrının İngilizlere diğer milletleri idare edecek bir akıl vermiş olması dolayısıyla zaten belli olduğunu, siyasi başarı için kadın ve cinsellik, karşıdakilerin insani zaaflarından yararlanmak ve kullanmak, ajan vs. oyunlarıyla masa başında istediğini almasını zihinden geçirilen bir hayal olarak aktarmaktadır. 

Dursun Kuveloğlu İngiliz işbirlikçileri Kürt ve Ermeniler hakkında İngilizlerin olumsuz düşüncesin ve bunların Türklere ihanetini “Türklere isyan edip, Büyük Britanya’ya hizmet etmeye razı olmak! Sanki biz Türklerin verdiğinden fazlasını vereceğiz. Türklerin güçlü olduğu dönemlerde onların kanatlarının altından çıkmayı düşünmezler. Ne vakit ki barbar Türkler onları büyüleyecek gücünü, kesesindeki altınları kaybetti; o anda sakladıkları hançeri kavramak akıllarına düştü. (…) Bizi zahmete sokmuyorlar. Düşen efendilerini yemek için iştahla ön saflarda gönüllü saldıran yine onlar!” (S:12) diyerek İngiliz ırkçısı olan Arnold Wilson’un düşünceleri arasında söylettirmiş olarak bir itirafla ihaneti de belgelemiş oluyor. 

Süryaniler için aklından geçen “Ne zaman devlet oldunuz da şimdi devlet olma rüyasına kapıldınız?” (S:13) cümleleri ile Ezidiler için söylediği “Britanya’yı sahipsizlerin ve düşkünlerin koruyucu ülkesi zannediyor olmalıdır. Sizin sayınız kadar, Britanya sokaklarında evsizler ve dilenciler yaşıyor.” (S:13) İngiliz muhibbi olan bu azınlıklara Türklerin söylemesi gerekenleri işbirlikçilerinin ağzından söyleterek özellikle Ezidi ve Süryaniler olmakla birlikte Türkiye içindeki ayrılıkçı bütün toplumları ‘İngilizler aslında sizin için çok da müspet düşünmüyorlar’ diyerek bilinçlendirmek istiyor. 

Dursun Kuveloğlu çocukların yaşadığı bir olay üzerinden gelişen ve daha sonra aile büyüklerinin dahil olduğu bir olay da kavga eden çocukların Mısır’ın Türk mahallesinde yaşayan bir Türk çocuğuna “‘Etrak-ı bi idrak’ diyerek hakaret eylemişler. Yetişmemiş, ‘Mısır’dan defol kafir Türk’ diye sataşmalarına devam etmişler.” (S:20) ifadeleri ile oluşan Türk düşmanlığını ortaya koymuştur. Kitapta bu düşmanlık İngilizlerin bir oyunu olarak işlenmiştir. Bunları okurken insanın aklına günümüz Türkiye’sinde yaşanan mülteci sorunu geliyor. Bakın biz Türkler fethettiğimiz Mısır’da bunları da yaşamışız manasında bir düşünce takılıyor aklımıza. Akabinde de ülkemizdeki Ensar-Muhacir tartışması takılıyor ve Mısır’da yaşadıklarımızla kıyaslamak geliyor aklımıza ister istemez. Türkiye’ye gelen veya gelmiş mültecilere kötü davranmadığımız gibi onları en ücra köylerimize kadar misafir ettik demek istiyor. Mısır gibi önceden Türklerin yönetiminde kalmış, birkaç tane Mısır merkezli Türk devletleri kurulmuş bir yerde bu devletlerin bakiyesi olarak yaşayan Türklere bile gelişlerinden 4 -5 asır sonra1892 yılında böyle davranılması üzüyor insanı biz ne yüce gönüllü bir milletiz ki hala din kardeşliği adına mültecilere kötü davranılmadan kapılarımızı açmışız demek mi istiyor diye ister istemez düşünüyor bizi. Ancak Dursun Kuveloğlu “İngilizler sadece Arap kabileciliğini taltif etmekle kalmıyor. Arapların cahiliye dönemlerini aratmayan asabiyelerini de besliyor, kaşıyor, kullanıyor. Bu kadarla da kalmıyor. Düzenli bir biçimde Türk düşmanlığını zihinlere yerleştiriyor.” (S:21) roman kahramanlarından Mehmed Salih’e bu açıklamayı yaptırıyor. Yaşanılanların öğretilmiş bir düşmanlık olduğunu ve arkasında da İngilizlerin durduğunu gösteriyor. Asadece dindaşlarımızın aymazlığına hayıflanıp Allah akıl fikir versin diyoruz.

 Aslında Dursun Kuveloğlu acı ama gerçek, halk arasında yaşanılan, tartışılan bir konuya değinmiştir ve değinmeye de devam etmektedir. Yine roman kahramanı Mehmed Salih’in “Yıllardır tanıdığım, İslami bir hayat yaşadığına şehadet edebileceğim bir Müslüman” (S:21) ağzından Osmanlı hakkında ileri geri konuşan Mısırlı Arap esnaf arkadaşlarına “Yüce millet arıyorsanız bu millet Arap’tır. Bizim yanımıza İngiliz milletini de dahil edebilirsiniz” (S:21) dedirttirmesi Arapların Necip millet anlayışının ve sömürge olduğunun bariz işaretidir.  Dursun Kuveloğlu burada dindar olmanın, İslami bir hayat yaşamanın insanı dış mihrakların oyunlarına karşı uyanık olmalarını sağlamadığını, aynı zamanda aynı dine inanan insanların din kardeşliği esasına bakarak başka milletten Müslümanlara dostane bakmadığını, düşmanlık edebildiğini de ortaya koymaktadır. 

Arapların sömürge olmasını bir anekdot ile açıklayalım. Bir konferans için Birleşik Arap Emirlikleri ya da Kuveyt’e giden ülkemiz radikal İslamcı ilahiyatçılarından Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma, konferans sırasında Arap konuşmacıların konferans boyunca Osmanlıyı Sömürgecilikle suçlamalarına dayanamamış, konuşma sırası kendisine gelince “Siz; 400, 500 yıl sizi yöneten Osmanlıya sömürgeci diyorsunuz. Ama henüz daha 100 yıl olmadan biz bu konferansta Türkçe ya da Arapça ile konuşup anlaşamıyoruz da hepimiz İngilizce konuşuyoruz. Şimdi size soruyorum, 500 yıldır size Türkçeyi öğretemeyen Osmanlı mı sömürgeciydi yoksa 100 yıl olmadan İngilizceyi yediden yetmişinize öğreten İngilizler mi sömürgeciydi” manasına gelen cümlelerle sorunca salondakiler şaşırmışlar. Tabi ki İngiliz sömürgeciliği de ispatlanmış bu suretle.

Dursun Kuveloğlu halk arasında yaygın şekilde yaşayan özlü sözleri, deyimleri alarak romanın olay örgüsü içinde yerli yerinde gayet ustalıkla kullanarak romanını bayağılaşmadan, dil ve anlatım olarak süflileşmeden kaliteyi koruyarak halk arasında bir İstanbul beyefendisi misal topluma mal etmeyi toplumun arasına sokmayı, toplumu kültürel olarak yukarıya çekerek başarmış.

Mısır’da kabalık bir sokakta “En alaka uyandırıcı olanı, masal anlatıcılarıydı.” (S:26) Hangisi daha erken çıktı bilmiyorum ama “Cümbez’in Kızı” adlı romanda Ülkü Demiray’ın roman kahramanlarından bir kızı fakir ailesinin para karşılığı sattığı, başka bir ifadeyle Mısır’a gelin olarak verilen kızın memleketi Kıbrıs’tan ayrılarak gitmek zorunda kaldığı Mısır’da çevresine hikayeler anlatarak sosyal statü oluşturan bir Türk kızının yaptığı gibi Dursun Kuveloğlu’da Mısır’daki hikaye veya masal anlatıcılığı adetini yakalamış ve romanında kalabalık sokakta masal anlatıp dinleyenlerden aldığı ücretle geçinen bir kültür taşıyıcısını aktarmıştır. Gerçi Cümbez’in Kızı hikayelerini evin bir salonunda anlatıyordu ama olsun bir anlatıcı olarak o da kültür aktarıcısıdır. Her ülkede vardır halka kültür aktaran, zamanın bilgilerini veren kişiler ki buna benzer bir şey çocukluğumuzda bizim memlekette de sokak destancıları vardı. Önceleri yazdıkları uzun destanları bizzat halkın karşısında kendileri okurlardı, teyp çıktıktan sonra teybe kaydettikleri destanları dinleterek bastırdıkları destan sayfalarını ücret karşılığı halka satarlardı. Halk destancı tarafından yazılmış şiiri dinlerken şiirin konusu olan olayın detaylarını okuyucudan şiir bitene kadar öğrenirdi. Sanki haber gazetesi gibi de bir vazife görür memleketin bir yerinde cereyan etmiş bir olayı farklı yerlere taşırlar ve bilinmesini sağlarlardı.

Türk Edebiyatında daha başka bir örneği var mıdır bilmiyorum. Dursun Kuveloğlu daha önce okuduğum Bursa MHP ve Ülkücü Kuruluşlar davası sanıklarından tahliyesinden çok sonra ve yakın zamanda rahmetli olmuş Mustafa Karaca’nın Bursa Cezaevinde yatarken yazmış ve Genç Kitabevi tarafından ilk baskısı 1989 yılında yapılmış “Köle” adlı psikolojik romanının da olduğu gibi kör bir kızı romanlarına kahraman olarak alıp işlemişlerdir. Mustafa Karaca’nın romanında kör kızı evlerinin balkonunda  gören ve aşık olan Hukuk Fakültesi öğrencisi bir gencin platonik aşkını işlerken, kör kızın kendini meşgul etmek için evlerinin balkonunda yetiştirdiği çiçekler ve bu çiçekleri sularken ayrı ayrı sevip, onlarla konuşması, onu seyreden aşık gencin bu kör kızın sevip konuştuğu çiçeklerin her birinin türü ve renkleri hakkında ve nasıl yetiştirildiklerine dair bilgiler verdiği, karşı evin camından bu durumu her gün izleyen aşık gencin zihinden geçenleri, kızın kör olduğunu bilmeden kurduğu hayalleri ve bu durumu öğrendikten sonraki hallerini konu alan Mustafa Karaca’nın “Köle” romanı gibi, Dursun Kuveloğlu’nun da âmâ Sümeyye ve Musa’yı romanına kahraman olarak seçmesi ve gencin camdaki kızın âmâ olduğunu bilmemesi daha önce başka hikaye ve romanlarda işlendi mi bilmem ama Mustafa Karaca ve Dursun Kuveloğlu tarafından çok güzel işlenmiştir. Mustafa Karaca, Dursun Kuveloğlu’na göre daha uzun uzun anlattığı için daha geniş yazmış, bir âmâ kız ve aşık gencin uzaktan platonik aşkını, ilişkilerini ve gencin düşüncelerini daha detaylı işlemiştir. 

Dursun Kuveloğlu Musa’nın ağzından “Türklere kafir dediler. Türklerin hakimiyetinden kurtulmak için, kafirle bile iş birliğine girişmek, ehli saliple muhabbet içerisine girmenin caiz olduğunu ifade ettiler.” (S:36) Mısır çevresinde o zamanlar oluşan Türk düşmanlığını bütün çıplaklığı ile önümüze koyuyor. Türkleri kafir görenler kafirle iş birliği yapmayı mubah görüyorlar. Halbuki bu durumda bile insan bir kıyaslama yaparken ehvenişer durumuna da bakar. Ancak onların kafirlerle iş birli yapmaları sayesinde düşmanlıklarının Türklere olduğunu anlıyoruz, düşmanlıkları Türklerin Müslüman olmayışlarına değildir. Şeyh dede Mansur buna karşı “Türkler sadece bizim dostumu değil, aynı zamanda İslam’ın sancaktarı oldular. Müslüman olanın salip karşısında Türk’ün yanında durması farzdır.” Diyerek Türklerin Müslüman ve İslam’ın hizmetkarı olarak onu yücelttiğini net bir şekilde ifade etmiştir. Okuyucuyu tartışmalar arasında muallakta bırakmadan düşünmesi gereken asıl doğru düşüncenin Türklerin İslam’ın sancaktarı ve hizmetkarı olduğu bakış açısına yönlendirmektedir. 

Dursun Kuveloğlu nihayet Libya, Seyyid Ahmet eş Şerif es Senusi, Süleyman Askeri, Kuşcubaşı Eşref Kıdemli Yüzbaşı Enver’den (S:39) bahsederek önce çöl şartlarıyla sonra İtalyanlarla yapılan askeri mücadele hakkında bilgiler okuyacağımız romanın konusu hakkında bir mesaj veriyor. Alınması gereken mesaj da İttihat ve Terakki’nin Libya’da Senusi tarikatı eliyle organize ettiği Trablusgarp bağımsızlık mücadelesidir. En sonunda da Türkiye Cumhuriyeti’ni bir falcı kadın vasıtasıyla müjdeliyor. Mavi gözlü paltolu adamın falına bakan kadın adeta Atatürk’ü ve kuracağı devleti fal yoluyla söylüyor. “Hilalin gölgesi buralardan [Trablusgarp] çekiliyor. Hepiniz Anadolu’da toplanıyorsunuz. Devlet yıkılıyor. Padişah tahtını terk ediyor. Sen devleti yeniden kuruyorsun ve padişah sen oluyorsun. Tamı tamına on beş sene sultan oluyorsun, emirlik ediyorsun!” (S:46) Mustafa Kemal Atatürk gerçekten böyle bir olay yaşadı mı yoksa romanın yazarı Dursun Kuveloğlu’nun bir kurgusu mu bilmiyorum. Ülkücü Kadro internet sitesinde yayınlanan “Son Kut Alan Türk: Atatürk” başlıklı üç yazıda anlattığım olayın gerçek olduğunu biliyorum.  8. asırda Medine’den Fas’a gidip tekke kuran Peygamber efendimizin torunlarından birisi ve onun soyundan kişiler 1911 yıllarına kadar tekkede tarikat faaliyetleri göstermiş ancak Fas’ın işgal edilmesiyle 5000 kişi ile Libya’ya geçmişler, Enver Paşa ve Mustafa kemal ile mücadeleye katılmışlar, 1912 de de Libya’da tamamen işgal altına alınınca Hicaz’a göçmüşler, bir müddet sonra da Türkiye’ye gelmişler ve Adana’ya yerleştirilmişler. Enteresan olan bu şeyh 1912 de Mustafa kemal ve Enver Paşaya birer at hediye etmiş ve Atatürk’e “Sen ileride padişah olacaksın” demiştir. Şeyh, Atatürk’ü daha Samsun’a çıkmadan yıllar önce müjdelemiştir. Ve Atatürk’ün 29 Ekim 1923’te Cumhuriyeti ilan etmesine 12 yıl vardır.

Romanın adı olan “Siyah Meşale” büyük ihtimalle Sudanlı Zenci Musa’nın ten renginden dolayı tercih edilmiş, Siyah rengin parlaklığından hareketle meşaleye benzetilmiş ve bu isim oluşturulmuştur. Meşalenin de etrafını aydınlatma, ışıtma gibi bir fonksiyonu vardır. Zenci Musa ise medrese eğitiminden sonra Mısır’da medresede müderrislik yaparken Türklere yardım etmenin farziyetine inanarak Libya’ya Trablusgarp’a gelmiş ve Kuşçubaşı Eşref ile tanışıp en önemli adamlarından biri olmuştur.

Sudanlı Zenci Musa’yı “Galiba bu cihat inancı, sadece bazı Osmanlı subaylarının yüreğinde yanan bir kızıl elmadır.” (S:55) şeklinde düşündüren Libyalı yerli kabilelerin kendi vatanlarını kafirlerin işgalinden korumak için altın istemeleridir. İnsan Cihat’ın farz olduğunu söyleyen bir dine mensup olup da kendi vatanlarını savunmak için altın pazarlığı yapan kabilelerin bu tutumuna akıl erdiremiyor. Balkanlar’da savaş çıkınca “Enver kazanacağına gavur kazansın” diyerek savaşmayan zihniyetler yüzünden Balkanları kaybetmedik mi? Hiç savaşmadan, bir kurşun bile atmadan silahlarını Yunanlılara teslim eden ordular yok muydu? 

Osmanlı devletinin kaybettiği yerlerde muteber gördüğü kişilerden müteşekkil bir idare bıraktığını ve bir gün geri dönerlerse bu hazır idari yapıdan faydalanmak, eğer dönemezlerse de sütre gerisinden Osmanlı varlığını korumayı düşündüğünü savunan Dursun Kuveloğlu bunun bir ileri adımı olarak Osmanlı aklının Batı Trakya Türk Devletini kurduğunu söylemektedir. “Batı Trakya Türk Devleti, başlarda her ne kadar Enver Paşa’nın bilgisi dahilinde gerçekleşmiş olsa da Balkanlarda ikinci bir Türk devletinin kurulması, Enver Paşa’nın düşüncesinin sonucu değildi. Buna rağmen, ileride bir pazarlık unsuru olarak işe yarar düşüncesiyle yol verilen, payitahtın parçası olmasından öte zoraki uydusu olan devletin iskeletini Teşkilat-ı mahsusa lider kadrosu oluşturuyordu.” (S:61) Burada yazar Batı Trakya Devletini kuran, kurduran, yol verenler olarak Payitahtı yani Padişahı, Teşkilat-ı Mahsusa’nın lider kadrosunu ve Enver Paşayı taltif ederken “Gizli yapılanmalar eliyle tarihte devletlerin pek çok operasyonu yaşanmıştı ama devletin istihbarat teşkilatının lider kadrosunun öncülüğü ve idaresinde açık bir devlet, tarihin ilkleri arasındaydı. Payitahttakiler “Bekleyelim, görelim” taktiği izleyip, bir şeyden haberleri yokmuş gibi davranırken, dünya şaşkındı. Osmanlı kaybetmişti ama gizli teşkilatı erliyle yavru bir devlet kurdurmuştu. Karşılaşılan manzaranın manası buydu. Devletin istihbaratı bu oldubittiyi kendi iradesiyle yapamazdı. Mutlaka arkasında Payitahtın icazeti ve saklı desteği olmalıydı.” (S:61-62) Payitahttakileri; Enver Paşa ve Padişahı mevzudan habersiz gösterip sonra da bir istihbarat teşkilatının devletten habersiz ve desteksiz böyle bir işe kalkışamayacağını söylemesi tezat gibi görünmektedir. Zaten istihbarat teşkilatı eliyle devletin ileride pazarlık unsuru olarak kurduğunu söyledikten sonra payitahtın ilgisiz ve habersiz olduğunu söylemek kendi içinde çelişiktir. Olsa olsa devlet pazarlık için kurduğu Batı Trakya Türk Devletini yapılan pazarlıklar sonucu lağvetti denilebilirdi. “Ellerini güçlendirmek için Batı Trakya Türk Devleti’ni kuran Teşkilat-ı Mahsusa’nın lider kadrosu, şimdi kendi hükümetlerinin baskısı altındaydı. Payitahttakiler, dış baskılara karşı koyamaz haldeydi. Pazarlık masasında ellerinde koz olması için uygulanan Bat Trakya Projesi, şimdi geri tepmeye ve başlarına türlü dertler açmaya başlamıştı. Buna rağmen Süleyman Askeri ve Eşref Bey, “Devleti ortadan kaldırın” manasına gelen talimatları kulak ardı ettiler.” (S.63) Burada da sanki Teşkilatı Mahsusa tek başına kimseyi dinlemeden Batı Trakya Türk Devletini kurmuş, buna rağmen Osmanlı Devleti kendi dışında oluşan bu devleti kuranlardan, kurdukları bu Batı Trakya Türk Devletini ortadan kaldırmalarını istemiş gibi bir durum ortaya çıkmaktadır. Aksi halde de Osmanlı istihbarat teşkilatı aldığı emirle kurduğu Batı Trakya Türk Devletini bağlı bulundukları Osmanlı devleti ortadan kaldırın deyince devleti kaale almamışlar ya da isyan edip gelen emirleri takmamışlar, Osmanlının Batı Trakya Türk Devletini ortadan kaldırma emrine isyan etmişler gibi bir durum anlaşılıyor. Asıl olan ise devlet pazarlık düşüncesiyle bir devlet kurdurmuş ancak gelen dış baskılar ve tehditler sonucu buna dayanamayıp pazarlık yapmışsa da bir şey elde edemeden devleti lağvetmiştir. “Batı Trakya Türk Devleti’nin kurulması, Osmanlı İmparatorluğunun bilgisi dışındaymış gibi sunulmuştu. Esasında bu çok da yanlış sayılmazdı. Enver Paşa, kimseye böyle bir talimat vermemişti. Sadece girilen yolda ilerlenmesine ilk başta karşı çıkmamıştı.” (S:67) çelişkili durum hala devam ettirilmektedir. Osmanlı devleti uydu bir devlet kurdurmuş mudur? Yoksa bu batı Trakya Türk Devletini Osmanlı devletini dikkate almayan istihbaratçılar mı kurmuştur? Kısaca Osmanlı Devleti Batı Trakya’nın bağımsızlığını temin etmenin bir yolu olarak gördüğü ya da daha ileride oluşacak durumlarda pazarlık ederken elini güçlendirmek için kendi istihbarat teşkilatı olan teşkilat-ı Mahsusa’ya Batı Trakya Türk Devletini kurdurmuş, ancak dış baskılara dayanamayıp lağvetmiştir. Bu pazarlık konusu edilmeden de olmuş olabilir ancak yöneticilerin bu husustaki tavırları başta müspet yönde iken gelişen olaylarla Batı Trakya Türk Devletinin aleyhine olmuş, devlet lağvedilmiştir. Suçlu aramaya da kahraman yaratmaya da pek müsait bir konu değildir, çünkü neticesi Türk milletinin lehine sonuçlanmamıştır. Bir siyasi politika olarak tarihteki yerini almıştır.

Dursun Kuveloğlu, Yüzbaşı Lawrence ve Mark Sykes sohbet ederken İngiltere’nin Ortadoğu’daki dostlarını(!) nasıl elde etiğini “Biz bu muhabbeti para ve silah dağıtarak, hediye dağıtarak ve sırtlarını sıvazlayarak kazanmadık mı?” (S:75) Mark Sykes ağzından oraya koyarken aslında Osmanlıyı satanların iç yüzünü göstermektedir. Ancak İngilizlere güvenin arkasında rüşvet, dağıtılan silahlar ve hediyeler, pohpohlamalardan ziyade silahlı kuvvetlerinin gücü, Osmanlı ile baş edebilecek bir ordusunun mevcudiyetinin yattığını da Lawrence’nin ağzından ortaya koymaktadır.

İngiliz Mark Sykes ve Fransız François Georges Picot Osmanlının paylaşımını gösteren haritanın başında Türklerin Anadolu’dan atılması ve İngilizlere bağlı manda yönetiminin kabulünü tartışırken Picot “Onların istiklal haricinde hiçbir planı olmaz. Kısa bir süreliğine de olsa Türkler, bağımsızlıklarından vazgeçmezler.” (S.89) diyerek düşmanı olan Türkleri Sör Sykes’ten daha iyi tanıdığını gösteriyor. Ancak Sör Sykes de düşüncelerinde haksız sayılmazdı. Bazı umutsuz ve hürriyeti için savaşmaktan aciz Türkler İngiliz mandası olmaya dünden razıydı. Sör Sykes, Picot’a cevaben “Payitahttakiler de işimizi epeyce kolaylaştırıyor doğrusu. İmparatorluğu yönetenlerin yarısı bize çalışıyor. Kalanı cephelerde ölüyor. Her durumda kazanan bizler olacağız.” (S.89) cümlesiyle karşılarındaki düşmanın kabak gibi ortadan yarıldığını, ikiye bölündüğünü ifade ediyor. Aslında yekpare bir kayadan yel ne aparır derler ya tam da bu eğer yönetim ve halk bağımsızlık konusunda yekpare bir bütün olsalardı Osmanlı parçalanmaz yıkılmazdı. Zihinlerdeki bölünmüşlük bile Osmanlının parçalanmasının en büyük sebebidir. Kaldı ki manda yönetim isteyenler, Osmanlıdan kopmak isteyenler bu yıkılışın iç mimarlarıdırlar.  İngiliz, Fransız, İtalyanlar Karbonari (S.99) ve de Yahudiler Nili (S.100) adlı gizli teşkilatlarıyla Osmanlı ülkesinde ihanetin duvarlarını örüyorlarken Kuşçubaşı Eşref ve Sudanlı Musa ile Dilşad da onların oyunlarını bozmanın hesabındalar.

300 bin altının Enver Paşa tarafından Kuşçubaşı Eşref ile Yemen’e yardım olarak gönderilmesine karşı çıkan Teşkilat-ı Mahsusa’nın Şam’daki elemanlarından Eczacı Selçuk’a söyletiyor Dursun Kuveloğlu Osmanlının İngilizler karşısındaki gücünün ne olduğunu. “Adamların silahı da askeride bizim kat kat üzerimizdedir. Her bir askerine atacak kadar kurşunumuz yoktur. Bu şartlarda tek çaremiz kuvvetlerimizi doğru yerde konuşlandırmak, doğru cepheleri tutmak ve gerekirse azdan vazgeçerek çoğu kurtarmak olmalıdır. İngiliz’in emrindeki Hristiyan ve Müslüman Arapları, Ermenileri de hesap edersek milyonlarca asker var.” (S:102) Dursun Kuveloğlu’nun bu cümlede yapmış olduğu İlk önemli ve can alıcı üzücü tespit Türk askerinin elindeki bütün mermileri tam isabet ettirerek harcasa bile kendisine Türk mermisi düşmeyen İngiliz askerlerinin olduğudur. Hem asker sayısının fazlalığı hem de Türk ordusunun cephane eksikliğidir ki çok güzel ifade edilmiştir. İkinci tespit de Osmanlı tebaası olan Hristiyan ve Müslüman Araplar ile Ermenilerin İngilizler adına savaşmaları ve bu hem Osmanlının asker alacağı kaynağı kaybetmesi dolayısıyla asker kaybına sebep, hem de karşı tarafa geçerek Osmanlıdan eksilterek sağladığı artı bir güç olmalarının yanında İngilizler için ölmelerinin de pek anlamı olmamasıdır. Ama atalarımızdan gelen bir Türklük vasfımız var, “onlar çok biz Türk’üz” onlar çok diye yaşamaktan vaz mı geçelim, mücadeleye devam dün olduğu gibi bugünde sanmayın mücadele bitti her zeminde devam ediyor. 

Ne acı ama gerçek olan şu ki dün İngiliz, Fransız, İtalyan işgaline direnmeyenler bugün gönüllü gönülsüz düşman askeri olarak dindaşlarına karşı savaşıyorlar. Hiç de akıl etmiyorlar silahlarıyla birlikte dindaşlarının tarafına geçmeyi. Düşünebiliyor musunuz, cephedeki askerlerinizin hepsi silahlarıyla karşınızda savaştığınız ülke tarafına geçse ne olur. Sadece savaşı kaybetmezsiniz yok olursunuz. “İngilizler Mısır, Tunus, Fas gibi ülkelerden iki milyonu aşkın insanı silah altına aldı. Cephe cephe dolaştırıp, Müslümanı Müslümana kırdırıyor.” (S.103) Aynı İngiltere Hindistan ve diğer Güneydoğu Asya ülkelerinden iki buçuk milyon Müslüman asker temin etmişti. Müslüman olmayanlar da cabası.

Romanda Teşkilat-ı Mahsusa’nın Osmanlı ülkesinin orta doğu kısmındaki faaliyetlerinin tarihi ve Kuşcubaşı Eşref ile Sudanlı Musa’nın birlikte yaptıkları, İttihat ve Terakki’nin Şam, Mısır, Libya Trablusgarp faaliyetlerinin içi içe geçtiği, bazen kimin yaptığı kimin tarihi olduğu ayırt edilemeyen girift bir ortak mücadele tarihini okumaktayız. 

Yıl 1911-1912 Mısır ve Trablusgarp işgal edilmiş İngiltere; Fransa, İtalya istihbaratlarıyla Ortadoğu’da cirit atıyor. Kendilerine yardım eden Fransa’ya Anadolu’dan birkaç şehir ve Suriye’yi, İtalyanları pek kaale almasalar da Rusya’ya Anadolu’nun doğusundaki elinde bulunan toprakları peşkeş çekerken Yahudilere Filistin’i ve Şerif Hüseyin gibi Araplara da Büyük Arap Devleti adında Hicaz’dan Şam ve Bağdat’a kadar (S:122) geniş bir alanda Arap devleti kurduracaklarını vaat ediyorlar. Bütün bu işbirlikleri karşısında Teşkilat-ı Mahsusa ve bir avuç İttihatçıdan başka kimse yoktu.

Dursun Kuveloğlu tarihin tekerrür ettiğini söylemden tarihi olayları anlatırken ima ediyor. Yukarıda değindiğimiz Mısırlıların Mısır’daki Türk mahallesinde Türklere göstermiş olduğu düşmanlık ve günümüz Türkiye’sinde Ensar-Muhacir meselesi olarak görülen ve lanse edilen göçmen istilası, Filistin meselesi (S:128) ki dün İsrail devleti kurma çabalarıyla bugün Gazze’nin İsrail tarafından yerle bir edilmiş haliyle bize tarihin tekerrür ettiğini göstermektedir. Dursun Kuveloğlu sanki sözün tamamı ahmağa söylenir dercesine adını koymadan meselelerin devamlılığını başarıyla romanında işlemiştir. 

Dürzi şeyhinin kadınlara olan zaafı kadar erkeklere, hele de Avrupalı erkeklere kaşı zaafı olduğunu bilmeyen yoktu.” (S.130) Şarkın din ve siyaset adamlarının sapkın halleri onları bu sapkınlıklarını tatmin için kimlerin ellerinde oyuncak yaptığını, insanlıklarına bile ihanet etkilerini konuşur İngiltere’nin kadın ve erkek iki gözde casusu Gertrude Bell ile Thomas Edward Lawvrence, sanki biz de bu sapıklara kendimiz kullandırdık der gibi. Para, toprak ve devlet vaadi, kadın sunmak adice olsa da sık sık kullanılan metotlardır kandırılmak istene kişilere karşı ancak erkek sunmak daha adice daha tiksindirici, daha mide bulandırıcı her yol mubah diyenler için bile olsa.

Şamarı indiriyor suratına okuyucunun. Uyan bak ne düşünüyorlar hakkınızda dercesine iğneliyor okuyucuyu Dursun Kuveloğlu, anlayan için. “İhtiyaç olan yere medeniyet götürmek de bizim işimiz Leydi Bell” diyen Lawrence’e, Gertrude Bell de şu cevabı verir.  “Kendi medeniyetini ayakta tutamayanların varacağı nihai aşama, İngiliz medeniyetine biat etmektir Mr. Lawrence” (S:132) Medeni sanır kendini Mehmet Akif’in “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” diyerek yaftaladığı Batı.  

Sudanlı Musa dillendiriyor Hilafet meselesini “Aklım almıyor Ağam! Peygamber Efendimizin pak soyundan gelen şerif Hüseyin, İslam’a ve İslam’ın Halifesine ihanet edebiliyor. Cihat emrine karşı koyuyor. İngiliz gavurunun hesabı hükmünce hareket edebiliyor.” (S:152) Belki de Dursun Kuveloğlu iki şeyi sorgulamamızı istiyor. Her Peygamber soyundan gelen mübarek değildir. Halifeliğe Peygamber soyundan birsi itaat etmiyor, isyan ediyorsa Hilafet de dini bir kurum değil siyasi bir kurumdur. Nitekim ilk halifeye karşı çıkış Şerif Hüseyin’den daha Peygamber torunlarının Muaviye’yeye karşı gelmeleriyle göstermiştir ki Hilafet siyasi bir kurumdur. Eğer siyasi bir kurum olmasaydı dini bir kurum olsaydı halife Peygamber torunlarına kötü davranmazdı ya da Peygamber torunları karşı gelmezdi. Demek ki burada zamanın doğrusuna göre hareket etmek gerekir. Ölçüde İslam’a eksiksiz uymak ve adalettir. Peygamber torunları İslam’ın emrine noksansız uyup yaşarlarsa makbul, halifede İslam çerçevesinde adil olursa ancak itaati hak eden bir müessese olurlar. Romanda Osmanlı Halifesine İsyan eden Peygamber soyundan Şerif Hüseyin İngilizler ile iş birliği yaparak hayr üzere olmadığını göstermiştir ki Müslümanlar yüz yılı aşkın zamandan beri zulüm altında inlemektedir ki vebali de şerif Hüseyin ve onun gibi İngiliz işbirlikçileri üzerindedir. 

Mescid-i Aksaya on iki bin şamdanlı cami denmesinin sebebi olarak “Yavuz Sultan Selim han hazretleri Mısır seferindeyken Mescid-i Aksa’da askerleriyle yatsı namazını eda etmek istemiş. O esnada on iki bin askerin yaktığı meşale etrafı öyle aydınlatmış ki, çevrede yaşayanlar, güneşin yeniden doğduğunu zannetmişler. İste o geced, on iki bin askerin yaktığı meşalenin aydınlığında yatsı namazı eda edilmiş edilmesine de o günden sonra caminin adı da on iki bin şamdanlı cami olarak kalmış.” (S.153) şanlı Türk tarihinden bir anektod olarak aktarmış ve Mescid-i Aksa ile Türk milletinin hatıralarını yeniden canlandırarak aralarındaki bağı tazelemiştir.

Aldo Almerino ile konuşan Mr Gurino (David Ben Gurino) Selçuklu beylikleri, Anadolu Selçuklu Devleti daha sonra da Osmanlı devletinin Ortadoğu, Filistin, Kudüs, Anadolu coğrafyasına bin yıldır hâkim olmaları dolayısıyla kurmak istedikleri Yahudi devletini kuramadıklarını, Türklerin Yahudilerin devlet kurmalarını bin yıl geciktirdiğini “Bu yüzyıl bitmeden, şu anda satranç oynadığımız bu topraklarda Siyon Yıldızı yeniden parlayacak!” (S.156) ancak Osmanlı’nın yıkılmasıyla devletlerini kuracaklarının hayallerini kurarken Aldo Almerino’ya göre “Mr Gurino! İsrail’i kuracak olan sizsiniz. İlk önder siz olacaksınız.” (S.156) gerçekten de öyle olmuş ve 1948 yılında bağımsızlık bildirisini Tel Aviv’de okuyan David Ben Gurino bağımsız İsrail Devletinin kurulduğunu ilan etmiştir.  

Aslında Osmanlı Teşkilat-ı Mahsusa ile Ortadoğu’da oynanan oyunları bozmak istemiş, zaman zaman da başarılı olmuştur. Ancak İngiliz, Fransız, İtalyan, Yahudi Carbonari İstihbarat teşkilatının da katılmasıyla dörtlü istihbarat faaliyetlerinin organizesi karşısında tek kalan Teşkilat-ı Mahsusa ve Osmanlı Ordusu oyunları bozmakta başarılı olmamıştır. Bu dört düşmanın yardımlaşmaları ve yerli hainlerden oluşan isyankarların da onlarla iş birliği yapması hem içerden hem dışardan kuşatılmışlık zoru imkânsızlaştırdı.  Aslında başarının temeli bu dörtlü ittifakı bir araya getirmemekti, onları birbiri ile çatıştırmayı başarabilmekti. Olmadı. Olmayınca da Osmanlı tarih sahnesinden silindi.

Bu savaşın sonunda Müslümanlar, gerçek halifelerine kavuşacaktı.” (S.176) cümlesiyle başlayan ve Şerif Hüseyin’in kendisini halife ilan etmesinden bahseden paragrafta “Nitekim Müslümanlar Halifeyi kabul etmediklerini, İstanbul’daki halifenin cihad çağrısıyla göstermişti.” (S.176) cümlesinin paragrafın sonundaki “Peygamberin soyundan gelen birisine biat etmeyecek Müslümanın ileri sürebileceği meşru bir mazereti olamazdı.” (S.176) cümleden sonra gelmesi paragrafı daha anlamı kılacak ve Şerif Hüseyin’in beklentisinin boşa çıktığını vurgulayacaktır. Bu paragraftaki mevcut cümle sıralaması haliyle sadece bilgi veren bir durumda kalmış, Şerif Hüseyin’in Halife olma hayallerini Müslümanların İstanbul’daki halifenin cihad çağrısına uymalarına rağmen devam ettirerek sanki hayal değil de inat etmiş görünmektedir. Aslında “Nitekim Müslümanlar Halifeyi kabul etmediklerini, İstanbul’daki halifenin cihad çağrısıyla göstermişti.” (S.176) gibi hayalleri yıkan bir cümleden sonra Büyük Arap Devleti ve Halifelikten bahsedilmemeliydi. Dursun Kuveloğlu bu durumda bile önemli bir tarihi gerçekliği yakalamış ve Şerif Hüseyin’in İslam Dünyasına Halife olma düşünce ve hayallerini gözler önüne sermiştir. Şerif Hüseyin’e göre Halifelik Peygamber soyundan birisinin hakkıdır ve kendisi “Oysa savaşın sonunda Büyük Arap İmparatorluğunun başına geçtiğinde hilafetini ilan edecek ve bütün Müslümanlar kendisine biat edecekti.” (S.176) halifelik gibi büyük Arap İmparatorluğu hali de vardır. Ancak burada Şerif Hüseyin’in basiretsizliği bir kez daha gün yüzüne çıkmış, olmayan olmayacak bir devletin başına geçmeden Halifelik hayalleri kurmuştur. Bu Halifelik hayallerini kurarken de Osmanlı’yı Halifeliği kılıç zoruyla almakla itham etmiş, ancak kendisi daha kılıç zoruyla bir devlet bile kuramamıştır. Kılıç zoruyla kendini halife ilan edebilmesi için bir devletinin olması gerektiğini bile düşünememiştir. Kaldı ki İngilizler onu büyük Arap İmparatorluğunun başına getirmek sözü verirken bile Arap coğrafyasını ve dünyasını bölerek farklı yönetimlere vermeyi planlamaktadır da Şerif Hüseyin’in haberi yoktur.

Evet, haklısın, İstihbarata göre, Hınçak ve Taşnak militanları ile birlikte saldırmışlar. Arap-Ermeni ortaklığı yani Musa’m!” (S.189) Türk’e yaşama hakkı yok. Balkanlarda sanki yeni bir haçlı saldırısıyla top yekûn Türklük kırılırken Ortadoğu’da da Ermeniler ve Araplar İngilizlerden aldıkları destekle yaptıkları iş birliği içinde Şam’dan Osmanlı Ordusun geri çekilmesi üzerine tahliye edilen Türk halkının nakledildiği trene Rabova Boğazında makinalı tüfeklerle kurdukları pusudan sonra her cesede yeniden ateş ederek canlı kalma ihtimallerini sıfırlayan Arap ve Ermeni çeteler. İttifak ettiği Alman’da acımaz Türk’ün haline, İngiliz, Fransız, İtalyan, Ermeni, Rum, Yunan, Arap ne bilmem ne bela cinsinden insanlık dışı canavarlar mı acıyası.

Enver Paşa vekaleten idame ettirdiği ‘Teşkilat’ın riyasetini, Hüsameddin Bey’e bırakmış. Damat Ferit, İngiliz kumandana bu ‘Teşkilat’ın devlet rızası ve malumatı haricinde olduğunu, ‘muzır’ saydıklarını bildirmiş. Miralay Kara Vasıf Bey ile İaşe nazır Kara kemal Bey bir teşkilat kurmak üzere toplantılara başlamışlar.” (S:200) İfadelerinden anlıyoruz ki Teşkilat-ı Mahsusu devletin izni ile kurulmamış görevde olan bazı devlet adamı ve bürokratların isteği doğrultusunda kurulup onların görev süreleri boyunca görev yapmış, yeni gelenlerin sahip çıkmadığı bir kurum. Bunun benzeri 1990’lı yıllarda Türkiye Cumhuriyetinde yaşanmış, Güneydoğudaki bölücü terör olaylarına karşı zamanın askeri erkanı tarafından istihbarat çalışmaları için JİTEM (Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele Grup Komutanlığı) adıyla içişleri bakanlığından ve Genel Kurmay başkanlığından görüş alınmadan Jandarma Genel Komutanlığının isteği doğrultusunda kurulmuş ve işler sarpa sarınca da devlet bu teşkilatı reddetmiş, kabul etmemiştir.                                                                

Teşkilat-ı Mahsusa’nın elemanı Sudanlı Musa Rakka’daki toplantıda söz alıp, sanki Türk töresinde “Kut” alan devlet kurar inancını biliyor da savunuyor gibi “Biz başımıza geçecek olanı reyimizle ta’yin ve takdir etmeye kalkmayalım, Allah takdir eder.” (S:210) sonra da bu can pazarında canını ortaya koyup öne çıkanın rey ile seçilenden daha biat etmeye layık olduğunu Nemrut’a boyun eğemeyen Hz. İbrahim’i ve Firavuna karşı çıkan Hz. Musa işaret edip örneklendirerek anlatır. Nitekim Türklerdeki bu kut anlayışını ve Kurtuluş savaşında kut’u Atatürk’ün aldığını “Son Kut Alan Türk: Atatürk” adlı Ülkücü Kadro internet sitesinde yayınlanan üç ayrı yazı ile ortaya koymaya çalışmıştım. 

Bizim eşrafımız çoğunlukla kurnaz, münevverimiz çoğunlukla eyyam-peresttir. Her iki takım da, milli kıyamlarda en sonunda saf tutma kararı alırlar. Sâlisen. Dönmelere, iki dinlilere dikkat edelim. İki nesil öncesindeki ninelerinin Rum, Ermeni, Ezidi, Süryani, Keldani olduğunu bilmekten mütevellid ruhlarında ihanete yatkınlık bulunanların tuzaklarına düşmeyelim.” (S.211) Aslında bu roman bütün Türkler tarafından okunmalı. Dursun Kuveloğlu üç yüz yıldır Türk’e düşman olmuş, her milleti kavimi aleni olarak anlatıyor. Siyasiler gibi isim vermeden bilmece anlatır gibi hadi bakıyım siz bulun tarzında bir anlatımı tercih etmemiş. Onu bu kitabında on yıllardır sözde kardeşliğimiz bozulur, vatandaşımız düşman ilan etmiş oluruz korkusuyla zikredilmekten sakınılan düşmanların isimleri gayet açık ve net okuyoruz. Dursun Kuveloğlu tam bir milli aydının yapması gerekenleri acıda olsa yapmış, sanki Türk milletini düştüğü, yattığı gaflet uykusundan uyandırma merkezi gibi çalışmıştır. 

Dursun Kuveloğlu Sudanlı Musa’nın İstanbul’a intikali ile onun gözünden İstanbul şehrinin ve İstanbul’un Müslüman halkının işgal altındaki pürmelalini detaylandırarak tasvir ediyor sanki günümüz insanlarına vatanınıza sahip çıkamazsanız işgal altında yaşanılan o günkü olayların aynısı sizin de başınıza gelecek der gibi bunları bilin diyor.             

Sudanlı Musa’nın İstanbul’da Yemen’den tanıştığı Ali Sait Paşa ile Beyazıt Camisinde karşılaşmışlar, Paşa Türk Devletine ve Türk Milletine cephelerde hizmet etmiş Sudanlı Musa’nın işsiz ve parasız pulsuz halini duyunca devlet adamlığını gereği olarak “Emeklilik için bir dilekçe ver. Ben de tasdik edeyim. Sana emekli maaşı bağlasınlar.” (S.228) şeklinde bir teklifte bulunmuş ama adamlığın en büyünü, ahlakın en yücesini yine Sudanlı Musa’dan görmüştür. “Paşam, affınıza sığınıyorum. Bunu kabul edemem.” (S.228) deyip peşinden de “Beni mazur görün paşam! Lakin bu fakir milletten emekli maaşı alamam!” (S.229) vatan sevgisinin parayla ölçülüp tartılamayacağını, vatana hizmetin maddi bir karşılığını olamayacağını ahlak abidesi olarak Musa’nın şahsında ortaya koyar. Sanki iki yıl sonunda emekli olan gümüz milletvekillerinin ve devletten emekli maaşı alabilmek için kocasından boşanıp aynı evde karıkoca hayatı yaşamaya devam eden kadınlar, maaşa bağlanmak için sahte sigortalar icad eden ve emeklilik için çeşitli hileli yollara başvuranların yüzüne tokat gibi vuruyor. Emekliliği kabul etmeyen Sudanlı Musa’ya Ali Sait Paşa ve arkadaşı Saffet’in yardımıyla ayarlanan iş’te Musa Hamallık Kahyalığını yine kabul etmemiş, gücü kuvveti yerinde olduğunu söyleyerek kendisinin hamal olarak çalışmayı kabul edebileceğini söylemiş, kahyalık işinin de yaşlanmış bir hamala verilmesini istemiştir.  O günden sonra Sudanlı Musa hamallık yapıp geçimini temin etmeğe, Özbekler Tekkesinde yatıp kalkmaya başlamıştır. 

Dursun Kuveloğlu “Siyah Meşale’de İttihat ve Terakki’den, teşkilat- Mahsusa’dan, Kuşcubaşı Eşreften, Trablusgarp, Mısır, Şam, Hicaz gibi uzak yerlerin işgal ve elden çıkışından, Bu esnada mücadele eden Osmanlı Subayları Enver Paşa, Mustafa Kemal Paşa’da aslı olarak Sudanlı Musa’dan hem de sanki roman Sudanlı Musa’nın hayatının romanı diyecek kadar bahsettikten sonra Musa’yı İstanbul’a getirerek İşgal altındaki İstanbul’un ahval ve şeraitinden bahsederek bugüne mesaj vermiş belki de “Keşke Yunan kazansaydı” diyenlerin peşine takılmış tayfaya eğer İşgale ses çıkarmaya, her dediğini yapan Osmanlı Hükümetine rağmen Kurtuluş Savaşı olmasaydı halin bundan daha beter olurdu demeye getirmiştir. Ta ki “Kalabalık bir İngiliz Askeri birliği, Türk Ocağı binasını basmıştı. O esnada içeride Türk Ocağı Reisi Hamdullah Suphi ile on’a yakın arkadaşı vardı.” (S.244) dediği sayfaya kadar her milli unsurun mücadelesinden bahsetmiştir diyecekken okuyucunun aklına gelemeyecek Milli duyguların ateşleyicisi ve fiili mücadele içinde olan Türk Ocağından bahis açarak hiçbir milli kurum ve kişiyi atlamadığını göstermektedir. Evet Türk Ocağı’nı basan İngiliz birliğinin komutanın dediği “[Çanakkale’de ölen askerlerin üzerinden Türk Ocağı künyesi çıkan Türk Ocağı için sadece] Fikir kulübü demek! Burasının [fikir kulübü olmaktan başka mücadeleler gibi] çok daha fazlası olduğunu biliyoruz. Mr. Suphi! Hangi [hürriyet ve bağımsızlığı savunan işgale karşı milliyetçi] fikirlerin yayıcısı olduğunuzu da biliyoruz.” (S:244) gibi. 

Özbekler tekkesinde hasta yatağında yatan Sudanlı Musa’yı ziyarete gelip de onun halsiz görünce söylediği cümle ile “Kaybettik demek!” diyen Musa’ya “Ne kaybetmesi koca oğlan! Daha sen ölmedin, ben ölmedim!” (S.248) diyen Saffet komutan adeta doksan yıl sonra Bosna’da yaşanan soykırım üzerine Türklerin kendilerine yardıma geleceği hususunda umudunu yitirmediğini ifade etmeye çalışan Aliya İzzetbegoviç’in söylediği “Tabuta konulmuş da olsa, toprağa gömülmediği sürece Türk tek güvencemizdir.” sözünü hatırlatıyor. Mezara gömülmedikçe Türk’ten umut kesilmez, bir yolunu bulur, istiklale kavuşur.  

O, {Sudanlı Musa] zaferin müjdecisi siyah bir meşale idi.” (S.248) demek ki romanın adı Sudanlı Musa’nın ten renginden almış “Siyah” adını, Musa’nın etrafını aydınlatmaya, hatta Osmanlının kurtuluşu için çırpınmasından bu uğurda çalışmasından da “Meşale”sini alarak “Siyah Meşale” olmuş romanın adı. 

    Her mücadele başarıya ulaşmasa da mübarektir, kutsaldır. Tıpkı bu kitapta anlatılan teşkilatı mahsusa elemanlarının başarıya ulaşamamış mücadeleleri gibi. Dursun Kuveloğlu araştırma inceleme roman dalında güzel bir örnek vermiş, İttihat ve Terakki, Teşkilat-ı Mahsus, Kuşcubaşı Eşref, Sudanlı Musa ve diğer istihbaratçıların Osmanlı topraklarında yaptıkları kurtuluş mücadelesinin bir kesitini hem de bugüne kadar bilinmeyen yönleriyle anlatarak Türk tarihinde unutulmuş, unutturulmuş kısımlarının aydınlanmasını sağlamıştır.

            

YORUM YAP

escort Bağcılar escort Bahçelievler escort Bakırköy escort Bayrampaşa escort Beylikdüzü escort Güngören escort İstiklal escort Kadıköy escort Sultanbeyli escort Üsküdar escort Avsallar escort Mahmutlar escort Oba escort Mecidiyeköy escort Ölüdeniz escort Güllük escort Kültür escort Ataşehir escort Avcılar escort Başakşehir escort Esenler escort Esenyurt escort Fatih escort Gaziosmanpaşa escort Kartal escort Küçükçekmece escort Maltepe escort Pendik escort Sultangazi escort Ümraniye escort Adapazarı escort Yalıkavak escort güvenilir casino siteleri Yalova escort Muğla escort Aydın escort Çanakkale escort Balıkesir escort Tekirdağ escort Manisa escort Trabzon escort Kahramanmaraşescort Kütahya escort Osmaniye escort Sivas escort Tokat escort Çorum escort Yozgat escort Isparta escort Elazığ escort Ordu escort Edirne escort Erzincan escort Zonguldak escort Rize escort Uşak escort Kırşehir escort Erzurum escort Giresun escort Amasya escort Sinop escort Niğde escort Bolu escort Karaman escort Kırıkkale escort Bayburt escort Ardahan escort Gümüşhane escort Artvin escort Çankırı escort Bartın escort Sinop escort Bilecik escort Karabük escort Burdur escort Nevşehir escort Kıbrıs escort Kırklareli escort Kastamonu escort Düzce escort Aksaray escort Adıyaman escort Afyon escort Arnavutköy escort Bebek escort Beşiktaş escort Beykoz escort Beyoğlu escort Büyükçekmece escort Çatalca escort Çekmeköy escort Eyüpsultan escort Kağıthane escort Sancaktepe escort Sarıyer escort Şile escort Silivri escort Şişli escort Taksim escort Zeytinburnu escort Aliağa escort Balçova escort Bayındır escort Bayraklı escort Bergama escort Beydağ escort Bornova escort Buca escort Çeşme escort Çiğli escort Karşıyaka escort Fehiye escort Marmaris escort Gaziemir escort Dikili escort Menderes escort Menemen escort Torbalı escort Atakum escort Çerkezköy escort Yenişehir escort Bodrum escort Toroslar escort Tarsus escort Silifke escort Mezitli escort Erdemli escort Anamur escort Akdeniz escort Melikgazi escort Elbistan escort Lüleburgaz escort İzmit escort İlkadım escort Çorlu escort Battalgazi escort Yeşilyurt escort Milas escort Ceyhan escort Çukurova escort Kozan escort Sarıçam escort Seyhan escort Emirdağ escort Sandıklı escort Merzifon escort Suluova escort Taşova escort Altındağ escort Batıkent escort Çankaya escort Çubuk escort Etimesgut escort Haymana escort Kahramankazan escort Keçiören escort Kızılcahamam escort Mamak escort Polatlı escort Pursaklar escort Sincan escort Ulus escort Yenimahalle escort Aksu escort Alanya escort Belek escort Demre escort Döşemealtı escort Elmalı escort Finike escort Gazipaşa escort Kaş escort Kemer escort Kepez escort Konyaaltı escort Korkuteli escort Kumluca escort Lara escort Manavgat escort Muratpaşa escort Serik escort Side escort Didim escort Efeler escort Nazilli escort Söke escort Altıeylül escort Ayvalık escort Bandırma escort Bigadiç escort Burhaniye escort Dursunbey escort Edremit escort Erdek escort Gömeç escort Gönen escort Havran escort İvrindi escort Karesi escort Kepsut escort Susurluk escort Büyükorhan escort Gemlik escort Görükle escort Gürsu escort Harmancık escort İnegöl escort İznik escort Karacabeyescort Kestel escort Mudanya escort Mustafakemalpaşa escort Nilüfer escort Orhangazi escort Osmangazi escort Yıldırım escort Biga escort Çan escort Gelibolu escort Karahayıt escort Merkezefendi escort Pamukkale escort Keşan escort Aziziye escort Palandöken escort Yakutiye escort Odunpazarı escort Tepebaşı escort Araban escort İslahiye escort Karkamış escort Nizip escort Nurdağı escort Oğuzeli escort Şahinbeyescort Şehitkamil escort Yavuzeli escort Bulancak escort Espiye escort Görele escort Altınözü escort Arsuz escort Antakya escort Defne escort Dörtyol escort Erzin escort Hassa escort İskenderun escort Kırıkhan escort Kumlu escort Payas escort Reyhanlı escort Samandağ escort Eğirdir escort Yalvaç escort Foça escort Karabağlar escort Kemalpaşa escort Kiraz escort Kınık escort Konak escort Narlıdere escort Ödemiş escort Tire escort Urla escort Safranbolu escort Akhisar escort Alaşehir escort Kırkağaç escort Salihli escort Sarıgöl escort Şehzadeler escort Soma escort Turgutlu escort Yunusemre escort Akkışla escort Bünyan escort Develi escort Kocasinan escort Talas escort Yahyalı escort Gazimusağa escort Girne escort İskele escort Lefke escort Lefkoşa escort Başiskele escort Çayırova escort Darıca escort Afşin escort Dulkadiroğlu escort Göksun escort Onikişubat escort Türkoğlu escort Kızıltepe escort Mut escort Dalaman escort Gümbet escort Datça escort Kavaklıdere escort Köyceğiz escort Menteşe escort Turgutreis escort Ula escort Yatağan escort Fatsa escort Altınordu escort Ünye escort Düziçi escort Kadirli escort Ardeşen escort Akyazı escort Arifiye escort Erenler escort Geyve escort Hendek escort Karasu escort Kaynarca escort Sapanca escort Derince escort Dilovası escort Gebze escort Gölcük escort Kandıra escort Karamürsel escort Kartepe escort Körfez escort Akşehir escort Beyşehir escort Bosna escort Ereğli escort Karapınar escort Meram escort Selçuklu escort Gediz escort Simav escort Tavşanlı escort Doğanşehir escort Bafra escort Çarşamba escort Boyabat escort Kapaklı escort Süleymanpaşa escort Erbaa escort Niksar escort Turhal escort Akçaabat escort Of escort Ortahisar escort Yomra escort Armutlu escort Çiftlikköy escort Çınarcık escort Akdağmadeni escort Boğazlıyan escort Sarıyaka escort Sorgun escort Alaplı escort Çaycuma escort Devrek escort Ereğli escort Kilimli escort Kozlu escort