
MHP milletvekili Prof. Dr. İlyas Topsakal AB parlamentosuna cevap verdi:
Avrupa Parlamentosu tarafından 17 Haziran 2026 tarihinde kabul edilen Türkiye Raporu, teknik bir ilerleme belgesi olmaktan ziyade, Türkiye-AB ilişkilerinin gerilimli fay hatlarını derinleştiren ve Ankara’nın stratejik özerkliğini hedef alan bir siyasi pozisyon belgesi niteliğindedir. Raporun içeriği, Türkiye’nin iç siyasi dengelerine ve toplumsal dokusuna yönelik açık bir müdahalecilik (interventionism) sergilemekte; özellikle Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı üzerinden geliştirilen retorik, nesnel bir durum tespitinden ziyade önceden kurgulanmış bir siyasi ajandayı yansıtmaktadır. Bu yaklaşım, Ülkü Ocakları’na yönelik “siyasi ve ideolojik bir devamlılık” arz eden dışlayıcı tavrın son halkasıdır. Kurumun bir gençlik yapılanmasından öte, Avrupa güvenliği için kurgusal bir “risk unsuru” olarak tanımlanması, Türkiye’nin toplumsal yapılarına yönelik bir dış müdahale alanı açma gayretidir. Bu siyasi yaklaşımın köklerini anlamak için raporun kronolojik gelişimine ve hukuki karşılığına bakılması gerekmektedir.
Avrupa Parlamentosu’nun 2021 yılından 2026 raporuna uzanan süreçte Ülkü Ocakları’na yönelik tutumu, somut bir hukuk zemininden yoksun, ancak sistematik bir stratejik aşındırma çabasını içermektedir. 2021 raporunda Ülkü Ocakları’nın “AB terör örgütleri listesine” alınması yönünde yapılan radikal çağrı ile aradan geçen beş yıllık süreçte AB Konseyi’nin hiçbir bağlayıcı karar almamış olması arasındaki derin uçurum, Parlamento’nun iddialarının hukuki değil, tamamen konjonktürel birer “siyasi kanaat” olduğunu deşifre etmektedir.
İddiaların merkezindeki bu boşluk, Avrupa Birliği’nin kendi hukuk müktesebatıyla (acquis communautaire) çelişen bir “hukuki skandal” niteliğindedir. Bir yapının terör listesine alınması için gereken kesinleşmiş mahkeme kararları, somut deliller ve objektif inceleme süreçlerinin hiçbirinin 2026 raporunda sunulamamış olması, Parlamento’nun tarafsızlığını yitirdiğinin en bariz kanıtıdır. Hukuki temelden yoksun bu iddiaların, Avrupa’nın genel güvenlik yaklaşımındaki seçiciliğini nasıl yansıttığını incelemek üzere bir sonraki başlığa yönelmek gerekmektedir.
Avrupa Parlamentosu’nun terör ve aşırıcılık tanımlarındaki tutarsızlıklar, Türkiye-AB arasındaki diplomatik güven zeminini tahrip eden bir “kurumsal standart erozyonu” vakasıdır. Tehdit algısının nesnel güvenlik kriterleri yerine Türkiye’nin dış politika tercihlerine duyulan tepkiyle şekillenmesi, kurumun tarafsızlık ilkesini hiçe saydığını göstermektedir.
Çifte Standart Sorunu Avrupa’nın güvenlik mimarisindeki asimetrik yaklaşım, şu analitik kıyaslamada kristalize olmaktadır: Terör örgütü PKK’nın Avrupa’nın merkezindeki finans ağlarına, propaganda faaliyetlerine ve eleman devşirme operasyonlarına yönelik sergilenen “anlaşılır” müsamaha ile Ülkü Ocakları’na yönelik “yakın izleme” ve yaptırım baskısı arasındaki çelişki, stratejik bir tutarsızlıktır. Avrupa içindeki ayrılıkçı ve radikal gruplar demokratik haklar kapsamında değerlendirilirken, Türkiye’nin milliyetçi reflekslerini temsil eden bir sivil toplum kuruluşunun hedef seçilmesi, Avrupa’nın nesnellik iddialarını geçersiz kılmaktadır. Bu asimetrik yaklaşımın, kurumun faaliyetlerinden ziyade Türkiye’nin bölgesel çıkarlarıyla olan çatışmasına odaklandığını belirterek dış politika analizine geçilmesi elzemdir.
Avrupa Parlamentosu raporları, Türkiye’nin bağımsız dış politika çizgisini dizginlemek için tasarlanmış birer “manivela” işlevi görmektedir. Bu bağlamda Ülkü Ocakları meselesi, sadece bir sivil toplum tartışması değil; Türkiye’nin Doğu Akdeniz, savunma sanayii atılımları ve özellikle Türk Dünyası politikalarına karşı geliştirilen geniş kapsamlı bir “egemenlik ihlali teşebbüsü”dür.
Analitik bir perspektifle bakıldığında, Ülkü Ocakları’nın hedef alınması ile Türkiye’nin Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) içerisindeki artan yumuşak gücü ve ideolojik köprü pozisyonu arasında doğrudan bir korelasyon bulunmaktadır. Avrupa, Ülkücü hareketi Türkiye’nin Orta Asya ve Kafkasya’daki stratejik derinliğini besleyen bir “ideolojik omurga” olarak görmekte ve bu yapıyı “aşırıcılık” etiketiyle baskılayarak Türkiye’nin bölgesel nüfuzunu kırmayı amaçlamaktadır. Ülkücü hareketin milliyetçi siyasetin bir uzantısı olarak kategorize edilmesi, Türkiye’nin ulusal çıkarlarını koruma iradesine yönelik sistemli bir baskı aracıdır. Siyasi baskının bir parçası olarak inşa edilen bu algının, kurumun gerçek kimliğini nasıl perdelediğini analiz etmek üzere ilerlemek yerinde olacaktır.
Bir sivil toplum kuruluşunun sosyolojik gerçeklerinden koparılarak “radikal” veya “aşırı sağ” olarak yaftalanması, Avrupa kamuoyunda yürütülen planlı bir algı mühendisliğinin ürünüdür. Raporun dili, nesnel bir analizden ziyade, Türkiye’nin sosyo-politik gerçekliğine karşı geliştirilen oryantalist bir bakış açısını ve kültürel önyargıyı yansıtmaktadır.
Raporun en büyük analitik kusuru ve kasıtlı bilgi karartma noktası, kurumun yürüttüğü kapsamlı eğitim, kültür, gençlik ve sosyal sorumluluk faaliyetlerini tamamen görmezden gelmesidir. Ülkü Ocakları’nın Türkiye’nin her köşesinde gerçekleştirdiği eğitim programları ve gençlik projelerinin raporda tek satırla dahi yer bulmaması, belgenin objektiflik kaybının ve bilgi deformasyonunun kanıtıdır. Bu dışlayıcı tutum, kurumsal kimliği karalamaya yönelik siyasi bir tercihtir. Tüm bu analizlerin ışığında, raporun nihai değerini ve Türkiye açısından taşıdığı anlamı özetleyen sonuç bölümüne geçilmelidir.
Avrupa Parlamentosu’nun 2026 Türkiye Raporu, bir “güvenlik” veya “demokrasi” belgesi olmaktan ziyade, Türkiye’nin egemenlik alanlarına ilişkin siyasi değerlendirmeler içeren bir metin görünümündedir. Raporda yer alan iddiaları destekleyen somut yargı kararlarının veya AB hukukunda karşılığı bulunan bağlayıcı düzenlemelerin bulunmaması, belgenin hukuki tutarlılığı ve objektifliği konusunda ciddi soru işaretleri doğurmaktadır. Nihai olarak; Ülkü Ocakları üzerinden kurgulanan bu baskı politikası, Türkiye’nin “Türk Dünyası” ve “bağımsız dış politika” eksenindeki stratejik derinliğini hedef alan başarısız bir müdahale girişimidir. Türkiye’nin toplumsal dinamikleri ve bağımsız dış politika çizgisi, hukuki dayanaktan yoksun, ideolojik önyargılarla malul ve stratejik tutarsızlıklarla dolu bu tür raporlarla manipüle edilemeyecek kadar köklü bir iradeye sahiptir.

