BU CEHALETTEN KİM SORUMLU?

Hayriye Nurcan Yazıcı

ANNEMARİE SCHİMMEL (CEMİLE BACI) IV

Bu haber 14 Ağustos 2018 - 12:35 'de eklendi ve 377 kez görüntülendi.

A. Yılmaz Soyyer

 

ANNEMARİE SCHİMMEL (CEMİLE BACI) IV

 

 

 

1959 sonbaharında Annemarie Schimmel, Ankara’dan Marburg’a geri dönmüştür. Ancak giderken izinli olarak ayrıldığı halde işine tekrar bir türlü alınmamaktadır. Burada erkek egemen bir yapının kendisini almadığını da îmâ eder Schimmel. 1960 senesi de tamamen bu minval üzere devam etmişti. Bonn’da bulunduğu bir zamanda tanışık oldukları Pakistan Devlet Başkanı Eyüp Han devletlerarası bir ziyaret sebebiyle Bonn’a gelecektir. Başkanı görebilmek için bir fırsat ararken BonnŞarkyat Enstitüsünün ışıklının açık olduğunu görür ve girer. Oranın yöneticisi kendisini gördüğüne çok sevinir ve nurada iş teklifinde bulunur. Sevinçle kabul eder bu işi, aynı zaman zarfında Marburg’daki iş de olumlu neticelenmiştir. Annesiyle birlikte Ren nehrine yakın bir eve taşınırlar. Schimmel Bonn’da çok sayıda dostlar edinmiştir.

1962 senesinde Humboldt dergisinin yöneticisi Schimmel’in çalıştığı merkezi ziyaret eder. Derginin o son sayısında Yahya Kemal’in Endülüs’te Raks şiiri Schimmel’in çevirisiyle yayınlanmıştır. Schimmel’e de “Fikit ve Sanat” isimli bir dergi çıkarmayı teklif ederler. Bu dergi İslam kültürü, hakkında olacaktır. Schimmel Celaleddin Rûmî ve İkbal’in eserlerine giriş niteliğinde bir yazı da koymuştur.

Bu iş başka güzel ve neşeli şeyleri de beraberinde getirdi. Mü­zelere ve sergilere gitmekteydiler. Bu arada Schimmel modem sanatlara ısındır­maya çalışıyordu. Bu sayede çok şey öğrendiyse de modem sanatın geniş manada kendisine hiç hitap etmediğini belirtmektedir. Magritte’ye duyduğum taktir hissi çok daha sonraları hâsıl olmuştur. Ara sıra da olsa ti­yatroya giderdiler; My fair Lady’ den tutun da, Bejart’ın La damnation de Faust’unun Paris Operasındaki o muhteşem sahnelenmesi dâhil olmak üzere birçok oyun görmüşlerdi. Bu sayede artık o da “aydın” olmuştu.

1974 yılında 10 senelik zevkli bir çalışmadan sonra dergiden ayrılmıştı. Bu dönem biraz da Urdu edebiyatı ile ilgili çalışmalar için hazırlık dönemi halinde geçmişti. Bilhassa Jan Marek onun çalışmaları için önem arz etmekteydi. Zira Marek, Urdu ve Hindu dillerini mükemmel derecede vâkıf nadir AvrupalIlardan biriydi. Galib ve İkbal’in şiirlerini, bunun yanısıra Pakistanlı şair Faiz in devrimci beyitlerini tercüme etmişti.

 

Jan’ın Çekçe bir makalesi eline geçti, o da bir gayretle onu tercüme etti. Lâkin maka­lede, ideolojik sebeplerden olacak; metinde heyula gibi gezinen bütün proletaryayı dervişlere ve bütün zalim diktatörleri normal krallara dönüştürmeye karar vermişti.

 

Marburg’daki konferansın tesirleri sonra da devam edegelmişti.  1964 senesinin yazında Ken Morgan, Bonn’a gelmişti ve Schimmel’e bir sonraki IAHR-Kongresi’ni düzenlerken yardıma olup olamayacağını sordu. Schimmel’e göre Ken öyle bir insandı ki, dinleri öğrenmek ve araştırmak onun için bir kalp ağrısıydı. Bu şekilde o dinler arasında köprüler inşa etmeye katkı sağlamak istiyordu. Kitapları ile muhtelif dini akımları, tarihi filolojik zaviyeden değil, daha ziyade inananların şehadetleri yoluyla tanıtmak ve tasvir etmek isterdi. New York’da, Colgate Üniversitesi’nde çok şirin bir mevkide dini bir merkez ihdas etmiş, adım da Şapel Evi koymuştu.

Evde bir kütüphanenin yanı sıra, bir de sanat sergisi vardı. Dini müzikleri ihtiva eden birçok da plağı vardı; yani fevkalade ideal bir buluşma noktasıydı burası.

Schimmel’in Kuzey Amerika’ya ilk seyahatiydi. Ağustos 1965’de Los Angeles’e uçtu, iki kibar öğrenci onu havaalanında karşıladı.

 

Müzakerelerde çok şiddetli gerginlikler hâsıl oldu. O zamanki IAHR Başkanı Geo VVidengren’in başını çektiği Avrupalılar, geleneksel tarihi ve felsefi çizgiyi müdafa ederlerken; Amerikalılar, daha ziyada insana izafeten bir ilim arzu ediyorlardı. O zamanlar sosyolojik ve teorik din ilimleri anlayışı daha bugünkü kadar hâkim konumda değildi. Hâsılı, veda hiç de mutlu ve mesut bir havada cereyan etmedi. Peki, bu meşgalemiz artık ne olacak, yola nasıl devam edecektik?

Daha kongre esnasında bir sabah, Harvard’dan Wilfred Cantwell Smith, Schimmel’i arayıp yanına gelmemi istiyor. Ön kabul salonunda eski moda bir kanepede otururken, kendisine has üslubunu kullanarak uzun ve karmaşık cümlelerle meselesini dile getimiştii; zengin bir Hint Müslümanı, Sayın Ozai Durrani, meslekten kimyacıymış ve Minute Rice1 adlı bir buluşu ile ABD’de hatırı sayılı bir servet edinmiş. Bu parayı bir üniversiteye hibe etmek istemiş ama buna mukabil üniversite, Urdu şairleri Galib (6.1869) \ Mir (Ö.1810) eserlerinin tercümesi ile iştigal edecekmiş. Böyle bir vazifeyi kim üstlenebilirdi? Hiç tereddüt etmeden, Schimmel, “Prag’dan Jan Marek. Prag ekolü konuda birinci sınıftır,” deiyor.

“Aman Tannm! Bu adam Doğu bloğunda yaşıyor yahu’”

“Evet, ama o tam da bu işin erbabı!” dedim ben de.

“Yok, yok. Aklınızda başka ne var?”

Schimmel’in teklif ettiği uzmanların tamamı konularında çok iyiyseler de hepsi komüninisttirler ve reddolunurlar.

 

Daha sonraki günlerde yine bir kongreye doğru uçmaktadır. Kadim dostu Diek Fiye, onu havaalanından alır ve Harvard Meydam’ndaki Alman Sosis Evi’ne götürür. Beraber yedikleri hiç de hoşuna gitmeyen akşam yemeğinden sonra Radcliff Gradııate Center’e giderler. Dick, “sabah seni alırım,” dedikten sonra, Schimmel, hiçbir şeyden endişe etmeksizin yorgunluktan kendisini yatağa atar. Sabah saat 8’de telefon çalmıştır arkadaşı onu alamayacağını, tipi fırtınası çıktığını ve karın altındaki arabasını bulamadığını söylemektedir. Schimmel biraz düşündükten sonra, onun o Prusyalı vazifeşinas şuuru içinde ayak bileklerinin üstüne kadar çıkmış olan karda bata çıka cesurca ilerlemeye koyulur. 1737 Cambridge Sokağı’nda olan bölümüme geldiğinde, orada sadece şaşkın şaşkın bakan sekreter hanımdan başkası yoktur.

——————————-

 

Tabii ki, Harvard sadece tipi fırtınalarından ibaret değildir; ama yine de Kanada cenahından üfüren rüzgârın hâsıl etiği dondurucu kış, bu diyan yaşaması zor bir beldeye çevirmektedir.

Burada Hint-lslam Kültürü kürsüsünün vazifeleri arasında; Galib ve Mır’in nazmen kaleme alınmış eserlerini yine nazmen tercüme etmek de vardı. Bu sebeple, daha o gelmeden bu iki şairin şiirlerini İngilizce nazma tercüme etmek için bir Pakistanlı görevlendirilmişti.

Bu Pakistanlının ham çalışması (ham ki aman ne ham!) Ameri­kalı şairlere gönderiliyordu. Bu suretle gerçi çok cici Amerikan şiirleri hâsıl oluyordu; ama bunlar asıllarının o ince, zarif fesahat ve akıcılığından fersah fersah uzaktı. Zira bir İran ve Urdu şiiri, bizim bildiğimiz veçhile bir tahkiye şiiri değil ki, bilakis muaz­zam karmaşık bir filigran misali, asırlar içinde hâsıl olan söz kalıplan silsilesidir. Bu hakikat muvacehesinde öğrencilere Hint-Müslüman kültürünün sağlam bir temelini verilmek isteniyordu; öğrenciler, ancak o zaman doğu şiirini anlamak için hacimli ve muazzam bir tefekkür tarihine hâkim olmak gerektiğini idrak edebilecek dumma gelebilirlerdi.

Urduca için bir okutmana ihtiyaç vardı. Lâkin Schimmel’in Pakistanlı tarihçi ve ağır bir Pencab şivesi olan birinci okutman ile başı dert­teydi. Zira daha o zamanlar tayin ve terfi kurallarının karmaşası hakkında çok da bir şeyler bilmiyordu. Harvard’ın prensibi; “kuşum, ister ye, ister yeme, istersen de öl” ekseninde idi

Mücadele ede ede bu zorlukları aştıktan sonra Brian Silver, Urduca asistanı oldu. Brian, hassas ruhlu büyük bir müzisyendi; o kadar ki, Sitar çalması alt kıtada dahi takdir edilen nadir ecnebilerden biriydi. Bu sayede dersimize yeni yeni renkler kattı. Kurallar gereği se­kiz sene sonra bölümden ayrılmak zorunda kalınca ve Voice of America’nın Urdu-Hindi programının yöneticiliğine de atanınca, Ali Asani’yi halefi olarak tavsiye etti. Ali, 1992’de Schimmel’in halefi oldu ve mahareti sayesindedir ki, önceleri sayısı birkaçı geçmeyen ve Urduca’yı yan ders olarak alan öğrenci sayısını, daha birinci sömestrde 50-60 arasında bir seviyeye getirmeyi başardı. İslamla ilgili derslerde gösterdiği başarı da cabasıydı.

Burada konular; İslâmî Ortaçağda aile planlamasından tutun da nadir Fars el yazmalanna veya bir

doçentin üzerinde çalıştığı 13. Imam’ın akıbeti ile ilgili polisiyelere kadar geniş bir yelpazede yer alıyordu. Harvard atmosferini zehirleyen faktörlerden en başta geleni kıskançlıktı ve akademisyenler bu meseleyi doğru düzgün ele almayı da bilmiyordu.

Nihayet Sami Halkları Müzenin yakınına taşınıldı. Bu müzede eski şark çağlarından kalma kazı buluntuları sergilenmekteydi. Mekke dâhil, 19. yüzyıl şark dünyasındaki şehir ve mevkilerin fotoğraftarı müzenin gururuydu.

Schimmel, orada, sınıfın çok dinli bir yapıya sahip olduğunu, Friedrich Heiler’in çalışmalarına dayanarak verdiği din fenomenolojisi dersinde görmüştü. Altmıştan fazla öğrencinin dini aidiyeti ve unvanı vardı. Cizvit papazından tutun da, muazzam büyüklükteki çizmeleri, san kisvesi ile zıddiyet teşkil eden Seylan Budist rahibine, Ortodoks Yahudi’den, Metodist Hristiyan’a, PakistanlI Vehhabi’den, Ameri­kalı Sufi hanımefendiye kadar geniş bir yelpazede öğrenciler mevcuttu. 1970 senesinde ilk defa İslam mistiği hakkında bir ders verdim. Çok tutuldu ve bu ders notlanm İslam’ın Mistik Boyutu kitabına da esas teşkil etti.

Orada bir yakışıklı Rajput, yani Prens Jitendra vardı, yüksek tahsilli Fransız karısı ile beraber Sanat Tarihi okuyorlardı. Jitendra vasıta­sıyla Schimmel bazı Rajput prensesleri ile tanışmıştı, mesela bir Jodhpurlu ve akıllı Rajmata, bir de Baroda prensesi Sussan vardı. Bu prensesler ara sıra Boston Hastanesine gidiş gelişlerinde, Schimmel’in hiç de o kadar ra­hat olmayan kanepemde dinlenirlerdi.

Derviş mizaçlı Anadolu çocuğu Mehmet, Memlûk Sultanı Kansu el-Gavri‘nin Türk şiiri hakkındaki doktorasını bitirdikten sonra; Washington’da, halılar, ziynet eşyaları ve muhtelif başka şeyler de dâhil olmak üzere, eski ipek yolu mallarının satıldığı bir dükkân açarak, şarkiyat ilmine hizmet etmeye devam etti. Orta Asya halklarının zenginliğini ziyaretçilere teşhir eden bu dükkânın adım da Woven History koymuştu.

Bir başka öğrenci grubu da İsmailî’lerdi. Gülşen bunların en evveliydi. Onun doktora çalışmasından, normal islam bilimcisinin bilemeyeceği çok şey öğrendim: Gülşen, Sind-Gujarat dilinde, 16. asırdan kalma, uzun bir destanı çalışıyordu. Bu destanda tuhaf terkipler mevcuttu: Muhammed Peygamber bu destanda Hindu Tanrısı Vişnu’nun 10. Avatarı olarak tezahür ediyordu! Bu neviden terkipler Hindu İsmail! edebiyatında nadir değildir. Gülşen’inbir araştırma gezisi için gittiği Burhanpur’dan getirdiği bir resimde, Peygamberin amcaoğlu, damadı ve de Şia’nın ilk İmamı Ali, pür nur içinde katırı Düldül’e binerken temsil ediliyor. Düldül’ün ipi ise Maymunlar Kralı Hanuman tarafından çekiliyordu. Hangi Müslüman bunu görse, muhakkak ki yerinde donup kalırdı!

Yaşlı Ağa Han’ın ölümü akabinde torunu Kerim Ağa Han hilafeti devralmıştır. Bu torun onlara göre haliha­zırda, cemalinin temaşası özlenen imam konumundadır. Harvard mezunu olan Kerim Ağa Han, büyükbabasının reform çabasını devam ettirmiş ve bu çerçevede; Harvard İslam Kürsüsü’nü, Mont­real McGill Üniversitesi’nde İsmailîler için belirli burslan, Londra İsmaili Enstitüsü ve başka birçok kültür merkezini vakfetmiştir. Bu sebeple Harvard’a daima belli sayıda İsmailîler gelirdi. Ali Asani bunlardan biriydi. Onun vasıtasıyla da Schimmel Ağa Han ile iyi münase­betler tesis edebilmişti.

Tuhaf tipler de zuhur etmiyor değildi. Greg diye bir öğrenci vardı, ona kıvırcık ve siyah saçlan sebebiyle Poodle ismini takmışlardı. Ten rengi beyaz olan Greg, birden si­yahlara tahsis edilmiş olan burslardan yararlandı. Başta çok iyi olan notları birden göçtü ve ikinci imtihanı da başaramadığı için üniversiteyi terk etmek zorunda kaldı.

Gurdjieff hayranlarına rastlamak mümkün olduğu gibi, klasik Mısır sufiliğine ilgi duyan kızları da görmek her zaman imkân dâhilindeydi. Bir defasında ince ve narin bir oğlan dansçı derslere iştirak etti ve sömestr ödevini, yedi farklı renkte ve sanat yazısı ile kaleme alınmış şekilde teslim etti. Birkaç yıl, umuma açık derslerin öğrencileri arasında iki hanı­mefendi de yer almıştı; fevkalade şık giyimli, emekli ve Afrika’daki İslam’a ilgi duyan bir zenci hanımefendi ve bir de Zoe Hersov adlı bir İngiliz hanımefendi. Zoe Hersov’in eşi, yakınlarda bir yerde çocuk psikiyatrisi alanında bir muayenehane açmak üzereydi. Vaktini İslamî ilimler ve benzeri dersleri almak ile geçirirdi. Aynı zamanda eğitimle ilgili projelerde yer alır, arka planda da olsa danışmanlık ve benzeri işlerde etkin olarak çalışırdı. İslam kül­türüne pek meraklıydı ve özellikle de Pakistan’a karşı büyük bir sevgi beslemekteydi. Günlerden bir gün, mahcup bir eda ile Schimmel’e annesinden kendisine küçük bir servet miras kaldığını ve şimdi de Pakistanlı hanım akademisyenler için bir vakıf kurmak istediğini söyledi. Akabinde bu vakfın adını “Annemarie Schimmel Burs Vakfı” koyabilir miyim diye sordu. Schimmel heyecandan boynuna sanlmıştı. O gün bu gündür bu vakıf yaşamaya devam ediyor.

 

Dr. A. Yılmaz Soyyer
Dr. A. Yılmaz Soyyeraysoyyer@gmail.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Comments