Başbakan “Kürdistan” Adlı Pandora’nın Kutusunun Kapağını Açmıştır!

Bu haber 25 Kasım 2013 - 16:52 'de eklendi ve 815 kez görüntülendi.

MHP’li Yeniçeri, “AKP kendi anayasasını, darbecilerin getirdiği gibi millete ve muhalefete dayatmaya kalktı ve bu dayatma püskürtüldü.” dedi.

yeniceri

Başbakan “Kürdistan” Adlı Pandora’nın Kutusunun Kapağını Açmıştır!
MHP Ankara Milletvekili Prof. Dr. Özcan Yeniçeri, Meclis’te düzenlediği basın toplantısında, hükümet yetkililerinin sözlerinin ne anlam ifade ettiğini hesaplamadan Diyarbakır’a özel ve ayrıcalıklı anlam yüklediğini söyledi.

Erdoğan’ın Diyarbakır’da “Kürdistan” ifadesi kullandığını hatırlatan Yeniçeri, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir ve Irak Kürt Bölgesel Yönetim Başkanı Mesud Barzani’nin sözlerine Erdoğan’dan farklı yanıtlar geldiğini anlattı. Yeniçeri, Erdoğan’ın konuşmalarının bölücüler tarafından referans alındığını ve önümüzdeki dönemde de alınacağını savunarak, Başbakan Erdoğan’ın sözlerinin açık ve net olması gerektiğini ifade etti.

Yeniçeri’Nin açıklamaları şu şekilde:

AKP Zihniyeti ve Diyarbakır!

Bölücüler, Güneydoğu Anadolu Bölgesine “Kuzey Kürdistan”, Diyarbakır’a da “Amed” adını veriyorlardı. Uzun yıllardır sözlerinin ne anlam ifade ettiğini hesaplayamayan hükümet yetkilileri Diyarbakır’dan söz ederken ona özel ve ayrıcalıklı bir anlam yüklüyorlardı. AB’nin yolunun Diyarbakır’dan geçtiğini söyleyenler bunlardan yalnız birisiydi.

Her ne kadar Yalçın Akdoğan, “Diyarbakır’da bir Türkiye şehridir, bunu başka bir yere çekmemek gerekiyor” demiş olsa da Diyarbakır’a farklı bir misyon yükleyenlerin olduğunu o da biliyordu.

Sonuçta Diyarbakır’da hükümetin gözetim ve denetimi altında “Kuzey Kürdistan” adlı bir konferans organize edilmişti. Öcalan’ın Nevruz mesajı da orada toplanan yüzbinlerce insana Diyarbakır meydanında okunmuştu. Paris’te öldürülen ve Diyarbakırlı olmayan üç terörist için de Diyarbakır meydanında gövde gösterili tören düzenlenmişti. Yine Recep Tayyip Erdoğan “İnşallah BOP gerçekleşir ve Diyarbakır BOP’un parlayan yıldızı olur” demişti.

Başbakan Erdoğan’ın Barzani’yi Diyarbakır’a davet etmesi ve orada onunla buluşması bu bakımdan manidardır.

Başbakan “Kürdistan” Adlı Pandora’nın Kutusunun Kapağını Açmıştır!

Tayyip Erdoğan, on bir yıllık iktidarı süresince her alanda işbirliği içinde olduğu Barzani’yi Diyarbakır’da konuk etti. Orada Barzani’nin huzurunda ‘Kürdistan’ kavramını kullandı. On bir yıldır iktidarda olmasına karşın kullanmadığı “Kürdistan” ifadesini Barzani’yle birlikte kullanmasını muhalefetin eleştirmesi üzerine sözlerini “Bunlar tarihi bilmiyorlar. Irak anayasasında Kürdistan bölgesi olarak geçer… Gazi Mustafa Kemal’in imzaladığı bir kararname var elimde. Burada Kürdistan ifadesi yer alıyor” diye savundu.

Güneydoğu “Kuzey Kürdistan”; Diyarbakır “Amed”

Tarihi çok iyi bilen (!) Erdoğan, Kürdistan kavramını kullandıktan sonra, hükümete ve kendisine alenen hakaret eden Diyarbakır Belediye Başkanı Baydemir’i Belediye Başkanlık makamında ziyaret etti. Osman Baydemir, Barzani’ye Erdoğan’dan da devşirdiği güçle: “Evinize, Amed’e hoşgeldiniz” diyerek Baydemir, Diyarbakır’a fiilen Erdoğan’ın önünde Amed adını vermiş oldu. Ardından Barzani’ye hitaben “Değerli başkanKuzey Kürdistan’a hoşgeldiniz. Bugün Güney Kürdistan’ın başkanı memleketi olan Amed’dedir. Burada olmanızdan çok memnununuz ki, bugün sizin hizmetinizdeyim”.

Baydemir, bir süre sonra da Türkiye’nin Güneydoğu’suna “Türkiye Kürdistan’ı” deyince Başbakan Erdoğan şunu söyledi: “Diyarbakır Belediye Başkanı’nın böyle bir ifade kullanması şık olmamıştır. Burası Güneydoğu Anadolu Bölgesi’dir. Bu tür şeyler toplum içinde rahatsızlıklara neden olur” .

Başbakan Erdoğan, kendi açtığı yoldan giden Baydemir’in Türkiye’nin bir bölümüne “Türkiye Kürdistan’ı”demesini “şık” olmadığını ifade etmiştir. Türkiye’nin bölünmesi ve ayrıştırılması Başbakan Erdoğan’a göre yalnızca “şık” ya da “estetik” anlamda sorunludur.

“Kürdistan’ın Başkenti Amed”

Ahmet Türk de Barzani’nin ziyaretiyle ilgili olarak yaptığı bir konuşmada; “Kürdistan’ın başkenti olan Amed’e Barzani’nin gelmesi ve görüşmeleri çok önemli buluyoruz. Artık Kürdistan’ın sorunun çok rahatça konuşulduğu yeni bir döneme girdik” demiştir. O da Diyarbakır’ı “Kürdistan’ın başkenti” olarak nitelemiştir.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Diyarbakır’da yaptığı ve tarihi olarak nitelediği konuşmada “Dağdakilerin indiğini, cezaevlerinin boşaldığını göreceğiz” dedi. Bu sözler doğal olarak geniş kitleler tarafından,’genel af’ sinyali olarak yorumlandı.
Başbakan Erdoğan’dan bu sözleri duyan Barzani, Erbil’den “Süreç istediğim gibi giderse Öcalan’a dahil af gelebilir” diye seslenmiştir. Bunun üzerine Başbakan Erdoğan, “Barzani Öcalan’a af gelecek demişse yanlış yapmıştır” dedi.

Başbakan Erdoğan sözlerinin devamında “Ben bir başbakan olarak katili affetme yetkisini kendimde bulmuyorum. Bir katili Genel Af ile nasıl affederim?…Temennimiz cezaevlerinin boşalmasıdır” dedi. Sormak gerekir ki katiller affedilmeyecekse Başbakan Erdoğan’ın dediği gibi cezaevleri nasıl boşalacak?

Sonuç itibarı ile Erdoğan’ın Diyarbakır’a Barzani’yi davet etmesi, orada yaptığı konuşmalar ve kullandığı“Kürdistan” kavramına bölücü ve yıkıcı cenahın yüklediği anlamlar, tarihi niteliktedir. Önümüzdeki süreçte Erdoğan’ın yaptığı konuşmaları bölücüler referans olarak almaya devam edecektir. Barzani ile Erdoğan buluşmasını tarihi kılan ziyaretin bu boyutu olmuştur.

Totaliter Uygulamalar!

On bir yıldır tek başına hükümet olmanın verdiği özgüvenle iktidar, toplumu her alanda kendine göre biçimlendirmeye çalıştığı açıktır. Bu amaçla iktidar basından özel yaşama, eğitimden inanca, ekonomiden tarihe, kültürden devlete her alana müdahale etmektedir. AKP, iktidar olmanın kendisine her alanda, her şeye, her biçimde müdahale etme hakkı verdiğini düşünmektedir. Bu tavır siyaset literatüründe totaliter anlayış olarak nitelendirilmektedir. Her yerde devlet vatandaşın evine, apartmanına, yaşamına, okuduğuna, yediğine içtiğine elini uzatırsa buna dünyanın her yerinde totaliter devlet denir.

Bu iktidarların ortak özelliği her alana müdahaleyi kendilerinde hak olarak görmeleri, tek yanlı, tepeden inmeci, bürokratik ve dayatıcı olmalarıdır. Totaliter iktidarlar gerçeğin ve gerçekliğin tekelini ve amansız kanunlarını ellerinde tuttuklarını düşünürler. Bu iktidarlar karar alır, buyurur halk da ilgililer de onlara uyarlar.

Toplumsal yapıda köklü dönüşüm ve reform gerektiren değişiklikleri ancak totaliter iktidarlar, tek yanlı, hazırlıksız, plansız, dayatıcı bir biçimde uygulamaya sokmakta sakınca görmezler.

Dershanelerle ilgili tartışmalara bu zaviyeden bakmak gereklidir.

Dershane Kapatmak!

Kesintisiz eğitim sisteminin ürettiği devasa sorunların altından henüz kalkamamış olan Milli Eğitim bu defa da dershaneler sorununa el atmıştır. Hâlbuki dershaneler kapsamlı, çok boyutlu ve sosyolojik bir sorundur. Dershanelerin eğitimle ilgili olduğu kadar, ekonomik, güvenlik ve sosyal boyutu da vardır.

Dershanelerle ilgili olarak radikal değişikliklere gidileceğinin açıklanmasından önce gerekli ön çalışmalar yapılmalıydı. Dershanelerin dönüştürülmesi, fonksiyonları ve neden olduğu sorunlar konusunda geniş kapsamlı ampirik araştırmalar ve bilimsel çalışmalar kamuoyuyla paylaşılmalıydı. Dershanelerin hangi eğitim açığından kaynaklandığı sivil toplum kuruluşlarını ve kamuoyunu ikna edici şekilde ortaya konulmalıydı. Dershanelere olan talebin nedeni tespit edilerek bu talebin özel ya da mevcut okullar içinde nasıl giderileceği ayrıntılarıyla ortaya konulmalıydı.

Dershanelerin dönüştürülmesinin başarısı dershaneleri ihtiyaç olmaktan çıkaracak bir eğitim sisteminin devreye sokulmasıyla mümkündür. Bu da ancak dershanelerle ilgili tarafların katılımcı ve ortak çalışmalarıyla mümkün olabilirdi.

Dershaneler konusunda öngörülen köklü değişikliklerin, sebep olacağı sorunlar dikkate alınmadan uygulamaya sokulması sorunu ortadan kaldırmaz daha da karmaşıklaştırır.
İktidarın dershanelerle ilgili olarak üzerinde çalışılan sorunun ne olduğunun ortaya koymalı, dönüşüm yetenekleri olan dershanelerin tespit etmeli ve dershanelerin neden olduğu ya da dönüştürülmesinin neden olacağı sorunları nasıl telafi edeceğini ortaya koymalıdır.

Sorunun Teşhisini Doğru Yapmak!

Kaldı ki dershanelerle ilgili olarak atılacak adımın doğrulu ancak sorunun doğru teşhis edilmesiyle mümkündür. Teşhisi doğru olmayan sorunların çözümlerinin de doğru olmayacağı açıktır. Sorun, sorunu etkileyen nedenler, soruna neden olan süreçler ve sonuçlar belirlendikten sonra çözümlenmeye geçilmesi gereklidir.

Dershanelerle ilgili olarak iktidarın aniden dile getirdiği radikal, köklü ve kapsamlı değişiklikler bu kurumların dönüştürülmesi için yeterli zamanı öngörmek zorundadır.

Diğer yandan dershaneler sorunu; liselerdeki eğitim, sınavlar, orta ve yükseköğretime geçiş sistemiyle yakından ilişkilidir. Bu yüzden dershaneler sorununu sınavlar, orta ve yükseköğretime geçiş sistemleri, okullarda eğitimin kalitesi ile birlikte bir bütün olarak ele alınması şarttır.

Büyük kitlelerin ve gelecek nesillerin hayatını etkileyecek sorunlar ani, ayaküstü ve üstün körü verilen kararlarla çözülemez. Bir milletin geleceğini ilgilendiren böyle bir konunun “kapatılacaktır-kapansın”biçiminde ele alınması ufuksuzluktur, dar görüşlülüktür.

Doğru iş aynı zamanda doğru yöntem, doğru zaman ve doğru iklim de gerektirir. Nesillerin kaderini etkileyecek konular tepeden inmeci ve dayatıcı anlayışları kaldırmaz.

Katılımcı Olmayan Kararlar!

Dershanelerin kapanması hususunda iktidar ön yargıyla karar vermiştir. Kapanma kararından etkilenecek tarafların görüşleri alınmamış, konuyla ilgili gerekli çalışmalar yapılmamış, kapanmanın neden olacağı sonuçlar ve kapanmanın meydana getireceği eğitim açığının nasıl giderileceği ortaya konulmamıştır. Dershanelerin kapatılacağı açıklandıktan sonra bakanlığın ve ilgili tarafların görüşlerinin alınmaya çalışılmasının ise çalınan minareye kılıf uydurma faaliyeti olmanın ötesinde bir anlamı yoktur.

Sorun Dershanelerde Değil Eğitim Sistemindedir!

Dershaneleri uygulanan eğitim sistemi ortaya çıkarmıştır. Daha açıkçası dershaneler bağımlı değişkendir. Eğitim sistemine bağımlıdır. Eğitim sistemi dershanelere ihtiyaç duyurmayacak bir niteliğe kavuşturulursa dershaneler kendiliğinden ortadan kalkar. Hedefe dershaneleri koymak, onları günah keçisi ilan etmek sorunu çözmez. Asıl olan dershanelere giden yolu kapatmaktır. Bunun yolu da orta öğretime ve yükseköğretime geçiş sistemleriyle, uygulanan sınav ve yerleştirme sistemiyle ve ölçme ve değerlendirme biçimiyle yakından ilişkilidir. Hür teşebbüse dayalı piyasa ekonomisi modelinin uygulandığı bir ülkede “dershane” kuran bir şahsa kuramazsın demek de mümkün değildir. Kısacası dershaneler konusunda sebep daha doğrusu ihtiyaç ortadan kaldırılmadan sonuç elde edilemez!

Ancak iktidar, dershaneler üzerinden ekonomik veya siyasi güç oluşturan grupları ortadan kaldırmak istiyorsa ya da dershaneler üzerinden bir takım güç odaklarıyla hesaplaşmayı seçmişse bu da yanlış ötesi yanlıştır. İktidar eğitim sistemi üzerinden siyasi hesaplaşma yapmaktan vaz geçmelidir. Eğitim siyasi hesaplaşma alanının dışına çıkarılmalıdır.

İktidar doğru bir işi bile yanlış yapma başarısını gösterebilmektedir. Asıl olan ise yanlış bir işi doğru yapmak değil doğru işi doğru şekilde yapmaktır!

Mısır İle Köprüleri Atmak

Tayyip Erdoğan St. Petersburg’a giderken Mısır’ın mevcut hükümetini tanımadığı anlamına gelen açıklamalar yapmıştı. Başbakan “Mursi’nin yargı karşısındaki tutumunu alkışlıyorum. Ona saygı duyuyorum. Onu yargılayanlara saygım yok!” açıklamasını yapmıştı…

Bu açıklama üzerine Kahire, Türkiye Büyükelçisini “persona non grata / istenmeyen adam” ilan etti! Türkiye Cumhuriyeti de “mütekabiliyet” çerçevesinde Mısır’ın Ankara büyükelçisini “istenmeyen adam” olarak ilan etti. Öncelikle Mısır ile Türkiye’nin bütün köprüleri atması ne Mısır halkının ne de Türkiye’nin çıkarına değildir. Her şart altında ilişkileri bir biçimde sürdürmek için diplomasi şarttır. İktidar, “değerli yalnızlık”avuntusu içinde ilişkileri toptan kopartacak süreci yürütmekte bir yanlışlık görmüyor.

Dış ilişkilerin bu gelişmeler bağlamında Başbakan Erdoğan’a, Rus lider Putin’e şu sözleri söyletiyor:“Şanghay İşbirliği Teşkilatı’na gelin Türkiye’yi alın. Bizi de AB sıkıntısından kurtarın”. Her şey bir yana ironik dahi olsa Başbakan Erdoğan’ın Türkiye’yi girecek kapı arayan bir ülke durumuna düşmüş göstermesi utanç vericidir.

AKP’nin yönetiminde Türkiye, AB’den Şanghay’a oradan ABD’ye savrulan bir ülke durumuna düşürülmüştür. Bir zamanlar dünya lideri, dünyaya meydan okuyan adam olarak propaganda edilen Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’yi getirdiği yer burasıdır. Önümüzde Kahire’den dışlanan, Brüksel’de kapılar yüzüne kapatılan Şanghay’da kapı çalan bir Türkiye var.

AKP’nin “değerli yalnızlık” dediği şey dışarıda yalnızlık, içeride öfke ve baskı… İşte uygulanan stratejinin özü budur. Bütün baskıcı rejimlerin dışarıda yalnızlaşmaya başladığı an içeride daha da otoriterleşmeye başladıkları andır.

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Comments